Yeni Dünya Düzeni Karşısında Alternatif Bir İslâm Medeniyeti Mümkün Mü?

Yazar
Sönmez KUTLU

28 Ağustos 2023

Bu yazıyı birine gönder
Yeni Dünya Düzeni Karşısında Alternatif Bir İslâm Medeniyeti Mümkün Mü?

 

                                                                                                       

Prof.Dr. Sönmez KUTLU

          

GİRİŞ           

İnsanlık tarihi boyunca mahallî ve evrensel pek çok medeniyet doğmuş, büyümüş, zirvesine ulaşmış ve sonunda çökmüş, İbn Haldun’nun deyimiyle ölmüştür. Mahallî olanları bir kenara bırakacak olursak, evrensel olanlar arasında Yunan Medeniyeti, İslam Medeniyeti ve içinde yaşadığımız çağa hâkim olan, bilimsel ve teknolojik gelişmelere damgasını vuran ve temelini Hristiyan kültürünün oluşturduğu Batı Medeniyeti olmak üzere üç büyük medeniyetten söz etmek mümkündür. Son yıllarda yaşanan hızlı değişmelerin sonucunda Kominizmin iflas etmesi ve Berlin Duvarının yıkılması ile birlikte Rusyanın önderliğindeki Doğu Bloku ve Amerika’nın başını çektiği Batı dünyası arasında yaşanan soğuk savaş dönemi sona ermiş bulunmaktadır. Rusya’nın çöküşüyle birlikte, iki başlı bir dünya hâkimiyetinden Amerikan’nın başkanlığında tek başlı bir dünya hâkimiyeti dönemi başlamıştır.           

Batılı bazı yazarlar, bütün bu değişmeleri, batı medeniyetinin bir zaferi kabul ederek, insanlık tarihinde ideolojiler savaşının sonu ve beşeri yönetim biçiminin son evresi olan Batılı liberal demokrasinin evrenselleşmesi şeklinde değerlendirmektedir.[1] Tarihin sonu tezi, ilk önce Fıransız ihtilalinin başarıya ulaşması neticesinde, hürriyet ve eşitlik esaslarına dayanan devlet anlayışının bütün dünya ülkeleri tarafından benimsenmeye başlanması üzerine 1806’da Hegel tarafından ortaya atılmıştı. [2] Batılı bilim adamları arasında, sanayi devrimini Hristiyanlığın bir zaferi olarak görmek isteyenler de çıkmıştı. Acaba Fukuyama’nın da dediği gibi, ideolojik gelişme tamamlandı mı, gerçekten tarihin sonuna geldik mi? Homojen devlet anlayışı bütün dünyada zafere ulaşacak mı? İnsanlığın karşı karşıya bulunduğu ekonomik ve siyâsî bunalımı, silahlanma, çevre ve benzeri sorunları çözmede liberalizme rekabet edecek başka ideolojilerin varlığından söz edilemez mi? Böyle bir alternatiften bahsedilecekse bunun İslâm olduğu söylenemez mi?

a)  Yeni Dünya Düzeni Nedir?

Farklı dünya görüşlerini savunan bütün büyük medeniyetler, zirvede oldukları dönemlerde, bu tip ülkü ve idealler ortaya atmışlardır. Bu, geçmişte Roma İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu, bugün ise batı medeniyetinin temsilcisi kabul edilen Amerika tararafından benimsenen bir ülkü ve idealdir.  Osmanlı, buna Nizamı Âlem ülküsü adını verirken bugün Amerika buna Yeni Dünya Düzeni demektedir.  Rusya’nın yıkılmasıyla birlikte, İslâm dünyasının ikinci bir süper güç olarak ortaya çıkması endişesi, batı dünyasının, böyle bir fikri ortaya atmasının başlıca sebeplerinden birisidir. Ancak onların böyle bir şeyi ortaya atmalarının bir başka sebebi de, müslümanların şu anda güçlü olduklarından veya batının İslâm’la ilgili korkularından çok, ” batı medeniyetinin kavgacı bir temel üzerine kurulmuş olmasından “[3] kaynaklanmaktadır. Yani batı medeniyeti bir başkasını nefyetmeden veya dışlamadan yaşayamaz.  Başka bir kimliğe ve kendilerinin başkası tarafından köle olarak kullanılmasına engel olacak ilahî bir kitaba ve düşünceye sahip tek güç müslümanlar ve İslâmdır. Bu özelliği ile onlar batı medeniyeti karşısında bir başkası olarak kabul edilmişlerdir.

Batı, İslam Dünyasını, zayıf, güçsüz ve acizliğine rağmen batı için tehlike ve düşman ilan ederek Rusya’dan sonra kendisine rakip olabilecek potansiyel bir güç ve düşman olarak görmektedir. Bu sebeple Yeni Dünya Düzeni adıyla ortaya atılan bu görüşün gerçekleşmesi, batı tarafından veya Hristiyan dünyası tarafından İslâm dünyasının ikinci defa işğal edilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Böylece,  fiilî sömürgecilik döneminin sona ermesiyle bağımsızlıklarını kazanan İslam ülkelerindeki gelişmeler, kontrol altına alınabilecektir.          

Batı, kurulacak böyle bir sistemin içine bizleri dâhil ederek, İslam ülkelerinde filizlenmeye başlanan veya doğum sancısı çeken müslüman Türk dünyasının liderliğinde yeni bir İslam medeniyetini doğmadan öldürmek istemektedir. Hristiyan batının bu yeni sömürgecilik planının gerçekleşmesini kolaylaştırmak için onun evrensel ahlakı yazılmaya çalışılmaktadır. Bu yüzden Yeni Dünya Düzenine batı sömürgeciliğini güzel göstermek için giydirilmiş yeni bir maske olarak bakılabilir. O halde İslam dünyasının önünde iki seçenek vardır,  ya böyle bir sistemin parçası olacak veya kendi kimliğinin bilincinde olarak Kur’an merkezli yeni bir İslam medeniyeti kurmak zorunda kalacak.

b)Yeni bir İslâm Medeniyetine Niçin İhtiyaç Vardır?

I. Tarihî bir sorumluluktur.    

Osmanlı Devleti’nin zayıfladığını ve çökmeye başladığını gören Batı Dünyası,  onu, “hasta adam” ilan ederek bu devletin hâkimiyeti altındaki toprakları paylaşmaya yönelik işgâl planları ve sömürülmesini kolaylaştıracak pek çok projeler ortaya attı. Bu bölgelerde sınırlarını kendilerinin cetvelle çizdikleri yeni İslâm devletleri oluşturarak, birbirine düşman hale getirdi. Uzun süre işgal altında kalan bu ülkeler, 1940’lardan sonra bağımsızlıklarını elde edememişlerdir. Sovyet ler’in çökmesiyle Müslüman Türk dünyası kendi bağımsız Devletlerini kurarken, Filistin, Keşmir, Bosna-Hersek ve diğer bölgelerde müslümünlar henüz bağımsız devletlerini kuramamışlardır. Bağımsızlığını kazananların ise, ekonomik ve siyâsî pek çok konuda batıya bağımlılığı devam etmektedir. Çünkü müslümanlar, kendi teknolojilerini ve gelişmeyi sağlayacak diğer kurum ve kuruluşlarını gerçekleştirebilmiş değildirler.

Diğer taraftan, yeni bağımsızlığını kazanan devletlerde ortaya çıkan İslâm medeniyetine mensubiyet şuurundan rahatsızlık duyan Batı dünyası, bunu silebilmek için Osmanlı kültürünü ve sanat eserlerini yıkma çabalarına tekrar hız vermiştir. Bunun en bariz örneği ve uygulaması bugün Bosna ve Hersek’te yaşanmaktadır. Osmanlı’nın yıkımı, eski projenin bir devamı olarak, hala devam etmektedir. Bütün dünyanın gözleri önünde ve sözde insan haklarının beşiği Avrupa’nın göbeğinde binlerce müslüman,  katledilmekte, işkenceyle öldürülmekte, kadınlara ve kız çoçuklarına tecavüz edilmektedir. Bu yüzden Fukuyama’nın tarihin sonu iddiası ve diğer bazı batılı yazarların artık savaşların sona ereceği fikri, daha şimdiden iflas etmiştir. Çünkü Yeni dünya düzeninden bahsedilmeye başlandığından itibaren yaşanan şavaşlar, soğuk savaş döneminde yaşanan savaşların yüz katına çıkmıştır. Bosna’da ve başka bölgelerde yaşanan etnik ve dinî temizlemeler Hitlerin soy kırımını gölgede bırakmıştır. Batı, Avrupa’nın kalbinde bir İslâm devleti istemediğinden, başarıya ulaşabilmek için, geçmişteki haçlı-hilal kavgasını tekrar bir medeniyetler çatışmasına döndürmüştür. Sırplar işgâl ettikleri yerlerde kadınlara, gelin kilisede Hristiyan olun size hiç birşey yapmayalım diyerek, niçin savaştıklarını açıkça ortaya koymuşlardır. Ayrıca ele geçirdikleri stratejik bir tepenin üzerindeki camiyi dozerle yıkarak yerine kilise yapmaktadırlar. Batı kendisine rakip olabilecek ve gelecekte karşısında duramıyacağı bir medeniyetin doğuşunu engellemek için, Demokrasi’yi ve insan haklarına saygıyı bir tarafa bırakmıştır. Teknolojik ve bilimsel gelişmelere sahip olmayan bir İslâm mediniyetinin kalıntıları ile bu batı vahşeti karşısına çıkabilmek oldukça zordur. Eger bu medeniyetler savaşında İslam dünyası galip gelmek istiyorsa,  İslâm medeniyetinin yeniden inşası ve müslümanların öz benliklerine dönmesi şarttır. Bir başka ifadeyle, müslümanların, dinî, ahlâkî, bilimsel ve felsefî düşünce bakımından yenilenmesi gerekmektedir.

II. Dinî Bir Yükümlülüktür

Allah insanlara en son mesajı Kur’an’ı gönderdiğine göre artık vahiy kapısı kapanmış ve yeni bir vahiy beklemenin imkânı ortadan kalkmıştır. O halde müslümanlar, bu ilahi mesajdan çıkaracakları ilkelerle yaşamak ve insanlığa ışık tutmak zorundadır. Bu dinin son bulmasından bahsedilemiyeceğine göre, o zaman bu din, Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “tekâmül safhasında kalacak ilkel bir olgu değil, her tekâmülü içeren Rabbanî ve Rahmanî bir hususiyettir.”[4] Biz burada, dinde yenilenmenin ilahi bir emir olduğu fikrini son asrımızın büyük müfessirlerinden Hamdi Yazır’ın fikirleriyle izah etmeye çalışacağız. O bu düşüncesini,  ” Biliniz ki Allah, ölen toprağı diriltir.” Hadîd suresi 17. ayetine getirdiği oldukça enterasan bir yorumla şu şekilde izah etmektedir. Burada Allah şunu demek istemiştir: ” Ey Müminler, biliniz ki Cenab-ı Allah’a yalnız aklen değil, aklen ve hissen bağlı olan insanlar için zaman aşımı korkusu yoktur. Onlar eskidikçe yenilenme imkânını bilmeli, ardarda gelen yeni şevkler içinde sonsuza dek devam etmelidirler. Bu din sınırlı bir tekâmül safhasında durmak için inmiş özel bir din değil, sonsuz tekâmül devrelerini idare için indirilmiş Hakkın ilkelerini içeren evrensel bir dindir.”

Yazır, bu ayetten çıkardığı dinde yenilenme ve tekâmülün sürdürülmesi ilkesini “Cenab-ı Allah şüphesiz her yüz sene başında yani her asırda bu ümmete dinini yenileyecek adam veya adamlar gönderecektir.”[5] hadisine getirdiği yorumlarla da desteklemektedir.          

1-Hadiste geçen gönderme “ba’s” kavramı bir yenileyiciyi vadetmektedir.           

2-Dinî yenilenmenin “tecdidin” gerekliliği uyarısına ve bunun asır ile sınırlandırılmasına işaret vardır.           

3-İma yoluyla ümmet her asrın başında yenilenmeye sevk ve bunu kabul etmeye teşvik ediliyor.           

4-Bu ümmet ibaresi yenilenmede ümmetin kimliğinin korunması gerektiğinde ve yenilenmenin başkalaşım değil, bu kimlik ve hüviyeti doğrulayıp devam ettirmesi lüzumunda kesin emir ifade etmektedir.           

5-Dini yenileyecek olanın belirli bir şahıs olacağına işaret vardır.           

O halde zaman aşımına uğramamanın yolu, bu ilkeye bağlı kalmaktan geçtiğini bizzat bu dinin Peygamberi haber vermiştir. Ancak bu sayede Nübüvvet nurundan uzaklaştıkça. biz ona yaklaşacak ve hassasiyetimizi koruyarak neşeden neşeye koşacağız. Yazır, dinde yenilenmenin ayet ve hadisle temellendirmesini yaptıktan sonra şu sonuca varmaktadır: ” Demek ki her asrın başında dinimizin yenilenmesini beklemek hakkımızdır. Bu yenilenmeyi gerçekleştirecek yenileyici’yi yetiştirmek için çalışmak vazifemizdir.”[6]

III. Sosyal ve Psikolojik bir zorunluluktur           

Kültürel ve sosyal değişme olgusu tarihin her döneminde insanlığın yaşamak zorunda olduğu bir olgudur.  Kur’an’ı Kerim’in inzali ve İslam toplumunun oluşumu 610 yılından itibaren başlamıştır. ” O tarihten bu yana ordört asır geçmiştir. Günümüzün tarihi, siyâsî, ekonomik ve sosyal yapısındaki şartlar önemli bazı açılardan Hz. Peygamberin zamanındaki duruma hiç bir şekilde benzememektedir. En azından toplum yapısı değişmiş ve değişmeye devam etmektedir. “[7]  Ancak daha önceleri oldukça yavaş görülen bu değişme, sanayi devriminden sonra, insanların düşüncelerini ve hayat tarzlırını değiştirecek kadar ani ve hızlı değişiklikler haline gelmiştir. Bu değişikliklerden etkilenmeyen hiç bir dünya görüşü yoktur.[8]  Diğer yandan İslam mediniyeti, birinci asırdan itibaren, Hint, Yunan, Sasanî, Hristiyan, Mecusî ve Yahudi kültürleriyle yakın temasta bulunmuştur. Bu sebeple İslâm’ın hassas noktası olan tevhid inancına bu kültürlerden bazı yanlış ve bozuk inançlar ve hurafeler girmiştir. Bugün müslümanlar tarafından bu gibi telakkiler din gibi kutsal kabul edilerek yaşanmaya devam edilmektedir. Bu yüzden de, İslâm’ın bin yıl önce yapılan yorumu ve İslâmî sanılan bu değerler ve ortaya atılan görüşler sosyal, ekonomik ve siyâsî değişmeler sonucu meydana gelen ihtiyaçlara cevap verememektedir. Veya her devrin kendine has şartlarının ürünü olan âlimlerin görüşleriyle, yeni yeni ortaya çıkan bu sosyal, ekonomik ve asrî problemlere çözüm getirmek oldukça güçleşmiştir. Mirza Beşirüddin Mahmut Ahmed’in de ifade ettiği gibi, ” Hz. Peygamber zamanında kabul edilen bir sistemin ve İslâmiyyetteki ictimaî ve iktisadî prensipleri gerçekleştirmek üzere ilk dört halife döneminde tatbik olunan projelerin, bugün kifayet etmiyeceği aşikârdır. Şu halde, bu asırda İslâm8 sisteme amelî bir şekil vermek lazımdır… Halifeler, İslâmiyet’in bu hususa ait prensiplerini, kendi zamanlarındaki ihtiyaca göre tefsir ederek, amelî bir şekle sokmuşlardır”[9]           

Eğer günümüz müslümanı, içinde yaşadığı toplumun bu tür ihtiyaçlarını karşılayamaz ve ona yön veremezse, kendi kendine yön vermek üzere başka kültürlerin ve dünya görüşlerini çözümlerini yardıma çağıracak ve İslâm’ın evrensel mesajı hayatın dışına itilecektir.   O halde sosyal şartların değişmesi neticesinde ortaya çıkan problemlere İslam’ın evrensel ilkeleri doğrultusunda günümüz insanına çözüm üretebilmek her asırda olduğu gibi bu gün de sosyal bir ihtiyaçtır. Hülasa halifeler İslâmî prensipleri kendi zamanlarına göre tatbik etmişlerdi. Bugün insan hayatı ve cemiyeti çok daha kompleks olduğundan, o prensipleri gerçekleştirebilmek için yeni bir sisteme ihtiyaç vardır.[10]           

Yüce bir dinin ve medeneniyetin mensubu olan günümüz müslümanı, batı medeniyeti karşısında, ekonomik siyasî, askeri ve teknolojik sahalarda,  güçsüz ve aciz duruma düşmesini nefsine ve gururuna yedirememektedir. Bu yüzden batı medeniyeti karşısında aşağılık kompleksine düşmektedir. Bu ise,  insanımız üzerinde davranış bozukluğuna ve kimlik krizine sebep olmaktadır. Çünkü o, hayatında bazan asıl kimliğini, bazan benimsemediği kimliği kullanmak zorunda kalmakta, yani birbirine zıd iki rolü oynamaktadır.  Bu da, müslümanları bazan ya tamamen yanlışıyla doğrusuyla geleneğe bağlanarak batı düşmanı olmak veya ona teslim olmak gibi iki seçenek arasında güç durumda bırakmaktadır. Neticede kimlik krizi içerisine düşmüş insanların başvurduğu şiddet, huzur ve güvenin garantisi olan İslam’a mal edilerek karalanmasına sebeb olmaktadır. Günümüz müslümanlarının, Allah’ın kendisine vermiş olduğu seçilmiş bir toplum olma misyonunu[11] yerine getirebilmesi için ve Allah’ın evrensel ilkelerini hayata geçirebilmek için Kur’an’ı yeniden yorumlayarak yeni bir İslam medeniyetinin inşası sosyal ve psikolojik bir zorunluluk haline gelmiştir.     

IV. Batı Medeniyeti İnsanlığın Problemlerini Çözmede Zorlanmaktadır

Teknolojik ve bilimsel bilgide üstünlüğü inkar edilemeyen batı medeniyeti, insanlığa refahla beraber yıllar boyu çözülemeyecek sorunları ve korkuları da beraberinde getirerek mevcut bazı problemleri daha çözülmez hale getirdi, hatta onlara yenilerini ekledi.[12] Genetik mühendisliği, silah, ekolojik meseleler ve benzeri alanlarda yürütülen bilimsel faaliyetler, insan olmanın en belirgin şartı olan, ahlakın temel ilkelerinin yol göstericiliğine sırt çevirmiştir.[13]Bugün dünyamız, kendisini bir kaç defa yok edebilecek güçte nükleer silahlarla doldurulmuş, sanayi artıklarııyla kirletilmiştir. Maddeci ve ferdiyetci bir anlayış üzerine kurulan bu medeniyet artık günümüz insanının manevi dünyasını tatmin edememektedir. Toplumun çekirdeğini oluşturan aile hayatı çözülmeye başlamıştır. Batı’da din kendine sığınak olarak kiliseleri seçmiş ve sosyal hayatta genç nesil için fazla bir önemi kalmamıştır. Bundan dolayı ” Avrupa medeniyeti zihniyet ve hassasiyeti birbirinden ayrı çatlak bir medeniyettir. İlim ile duygu arasındaki bu çatlaklık, Avrupa’yı insan olma üstünlüğünden yoksun bırakan ve bir gün gelip mevcut bünyesini yıkacak olan en büyük çıkmazıdır.”[14]           

Burada batı medeniyetinin yıkılmak üzere olduğunu[15] ve İslâm medeniyetinin onun yıkılması neticesinde inşasının başlayacağını iddia etmiyorum. Açıkça belirtmek isteodiğim husus batı medeniyetinin yozlaşmaya başladığı ve insanlığın manevî problemlerine cevap veremediğidir. Onun batı milletlerine temin ettiği saadet, ilim ve sanayide kendilerinden aşağıda bulunan müslüman veya diğer üçüncü dünya ülkelerinin felaketleri üzerine kurulmuştur.  O halde insanlığa, Allah’ın halifesi[16] misyonunu gerçekleştirebileceği bir yeni İslâm mediniyetinin inşası şarttır.

Yeni Bir İslâm Medeniyetinin Kurulabilmesinin Ön Koşulları Nelerdir?

  1. Mezhep Taassubu Son Bulmalıdır

İslâm Tarihi’nde Hz. Peygamber’in ölümünden otuz yıl sonra müslümanların kendi aralarında Cemel ve Sıffîn gibi oldukça acı olaylar yaşadıkları ve bu olaylar neticesinde, bugün de hala yaşayan bazı siyasî kamplara ayrıldıklarını görmekteyiz. Maalesef günümüze kadar hala bu olayların neticeleri tartışılmış ve tartışılmaya devam edilmektedir. Ben burada onlar üzerinde ayrı ayrı durmak yerine, siyâsî alandan itikadî ve dinî alana taşınan bu görüşlerin sanki dinin akîde esaslarıymış gibi kabul edilmelerinin doğurduğu bazı tehlikelerden bahsetmek istiyorum.           

İslam’da pek çok fikir akımının, felsefî ekolün ve amelî mezhebin ortaya çıkmış olması her müslümanın övünç kaynağı bir konudur. Ancak bu mezheplerin görüşlerinin daha sonraları şaşmaz doğrular haline veya din haline getirilmesi İslâm’ın bu zengin ve münbit fikir dünyasının kısırlaşmasına sebep olmuştur. Çünkü her mezhep kendi görüşünün savunucusu ve mutaassıbı kesilerek karşı görüşlere hayat hakkı tanımamaya ve birbirlerini tekfir etmeye başlamışlardır.  Mu’tezile’nin siyasî iktidarı da kullanarak, Kur’an’ın yaratılmış olduğu fikrinin diğer kimselere zorla kabul ettirmeye çalışmasını bu konuda örnek verebiliriz. Daha sonra onların karşısında yer alan Ahmed b. Hanbel’in taraftarları, kendileri için yapılan baskıların aynısını bu defa onlar Mu’tezile için yapmıştır. Hatta bir Mu’tezile ve heva ehlinden diğer bir mezhep mensubunun Ehl-i Sünnet’ten birisine varis olamıyacağı, kestiğinin yenilmeyeceği ve müslüman kadınların onlarla evliliğinin caiz olmadığı ileri sürülmüştür.[17] Bağdat’ta, camilerde, çarşılarda ve medreselerde Hanbelilerle Eşa’riler arasında hoş olmayan olaylar olmuştur.[18] Hanbelîler, Kelamcılara ve Felsefecilere saldırmış ve Kindî’nin kütüphanesini tahrip etmişlerdir.[19] Bu da yeni fikirlerin ortaya atılmasını engelliyerek, daima geçmişin tartışılmasına ve onun kutsallaştırılmasına sebep olmuştur.           

Mezhepler, ortaya çıktıkları siyâsî, ictimaî ve ekonomik şartların ürünüdürler ve doğdukları dönemin fikir akımıdırlar. Yani her mezhep önce doğduğu dönemin düşünce kalıbı veya o döneme mahsus İslâm’ın anlaşılma biçimleridir.[20] Bir mezhebin esaslarını gelecek zamanlar için de geçerli olduğunu kabul etmek, onun evrenselliğini kabul etmek demektir. Kur’an’nın dışındaki bütün görüşler beşer ürünü olduğu için evrensel olamıyacağından, hiç bir mezhep, siyasî parti ve hiç bir tarikat evrensel bir din olan İslâm’ı bütün boyutlarıyla temsil ettiğini iddia edemez. Müslüman için şiî, sünnî veya benzeri ikinci bir etikete gerek yoktur. En büyük şeref herkesin göğsünü gere gere müslümanım demesidir. Bu yüzden ortaya çıkan fikir ekolleri kendilerini bu dinin yegâne temsilcisi veya savunucusu kabul ederek fikirlerini başkalarına kabul ettirme sevdasından vaz geçmelidirler. Her fikrin yeri ve zamanı geldikçe ifade edilmesine hiç kimsenin karşı çıkmaya hakkı yoktur. Kavga etmeden, insan gibi, yani bir anlayış ve hoşgörü içerisinde olmak şartışla,  her şeyin doğrusunu öğrenmemiz gerekir.[21] İslâm dünyası yeni fikirlerin ifadesine tahammül etmedikçe doğruları öğrenemeyecek ve bulunduğu seviyeden değil ileri gitmek geri gidecektir. Tarihin belli bir dönemini ilgilendiren hadiseler ve bunlar üzerine kurulmuş siyâsî teoriler dinin veya imanın bir parçası olamıyacağı gibi günümüz müslümanının beklentilerine de cevap vermekten uzaktır. Mesela ne çürük esaslar üzerine kurulmuş şiî imamet nazariyesi ne de buna tepki olarak doğmuş sünnî  hilafet nazariyesi bugün için siyâsî düşüncedeki bunalımı çözecek niteliğe sahiptir. Artık siyasî meselelerin çözümünün insana bırakıldığı gerçeğini kabul etmemizin zamanı gelmiştir. Günümüz müslümanı hangi mezhepten ve görüşten olursa olsun, kendi problemlerine geşmişten değil günümüzden çare aramalıdır. Bunun da tek yolu ortak payda Kur’an’da birleşmekten geçmektedir. Bizi Hz. Ebû Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın veya Ali’nin gelip kurtaracak hali yoktur. Onların yaptıklarından bizim sorumlu tutulamıyacağımız gibi, bizim yaptıklarımızdan da onlar hesaba çekilmiyecektir. Meseleleri konuşarak tartışarak halletme yerine, çok eskiden beri zaman zaman başvurulan şiddet, geçmişte olduğu gibi bugün de bizim asıl baş belamızdır. Şiddetin başladığı yerde fikir hürriyeti sona erer. Bu yüzden günümüz müslümanı fikir üretememektedir. Bunun en bariz örneğini Afganistan’da şu anda yaşamaktayız. İslâm dünyası bu ülkenin Sovyet işğalinden kurtulması için elinden gelen bütün imkânları seferber etti. Pek çok insan Allah uğrunda şehit düştü ve sakat kaldı. Savaşın bitmesi üzerine orada maydana gelen hadiseler, oraya canını ve malını feda eden insanları utandırmaktadır. Çünkü daha dün Uhud’u yaşayan aynı müslümanlar bugün Afganistan’da Cemel ve Sıffîn’i yaşamaktadır. Müslümanlırın yeni bir İslâm Medeniyeti kurabilmeleri için bu kronik hastalıklarına son vererek Allah’ın bütün insanlar için yaptığı fikir hürriyetinin esası şu çağrıya kulak vermeleri gerekmektedir: ” Onlar ki, fikirleri  (sözleri) dinlerler ve onun en güzeline uyarlar, İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar aklıselim sahipleridir. “[22]          

Eğer müslümanlar, geçmişin düşünce kalıplarını kutsallaştırarak, Kur’an’ı onlar doğrultusunda anlamayı sürdürürse, Kilise babalarının Hristiyanlığı, Hahamların Yahudiliği yozlaştırdığı ve bozduğu gibi, bu zihniyete sahip olanlar da İslâm’ı tahrif edecekler. Müslümanların Yahudi ve Hristiyanların düştüğü duruma düşmemeleri için Allah’ın şu mesajını daima akıllarında tutmaları gerekmektedir: ” İnananların gönüllerinin titreyerek Allah’ı anması ve ondan gelen gerçeğe içten bağlanması zamanı hala gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Çoğu zaten fasık olmuş durumdadır. “[23] Hâlbuki İslâm’da Hristiyanlık’ta olduğu gibi akide esası koyacabilecek ne bir şahıs ne bir mezhep ne de bir kurum yoktur. İslâm’da akîde esası koyacak tek otorite Allah’tır, dolayısıyla Kur’andır. Her hangi bir mezhebin kendi dönemin kendi döneminin sosyal bunalımlarına dair ortaya attığı görüşlerini ve yorumlarını akide veya iman esası olarak insanlara dayatmaya kimsenin yetkisi yoktur.

Ondört asırlık İslâm kültürü hatalarıyla sevaplarıyla bizimdir. Ancak bunun daha iyi anlaşılması ve daha faydalı hale getirilmesi için Kur’an’a uygunluk açısından tenkide ve tahlile tabi tutulması şarttır.[24] İslâm kültürünün kaynakları yeniden değerlendirildiği takdirde, geçmiş âlimlerin görüşleri tabulaştırılmaktan kurtarılacak, yeni oluşum ve anlayışların doğmasına imkân sağlayacaktır.    

b) Kur’an’a Dönülmelidir           

Kur’an, insan aklına ve düşüncesine Allah tarafından yapılmış önemli bir katkıdır. O, bir fizik, astronomi, kimya, tıp kitabı değildir, fakat bütün bu bilimlerin ulaştığı kesin neticelerden hiç birisiyle de çelişmemektedir. Yirmiüç senede indirilen bu ilahî kitab, kendine tabi olan kimseleri daima doğru ve adaletli davranmaya sevkedecektir. Allah, son din olarak insanlığa İslam’ı seçmiş ve ilkelerini onda açıklamıştır. Allah, insanların din olarak inanmak zorunda olduğu akide ve inanç esasları topluca bildirmiş olduğundan ondan sonra hiç kimse böyle bir esası koyma iddiasında bulunamaz. Ancak geçmişte olduğu gibi bugün de pek çok kimse Kur’an’ı, mensubu olduğu mezhebin veya ideolojinin gözlüğünü takarak okumaktadır. Neticede Kur’an’dan ilkeler değil kendi ilkelerini onda arama yoluna gidilmektedir. İşte bu yüzden solcu İslâm, sosyalist İslâm, Kaddafi İslâm’ı ve saire adıyla pek çok görüşler ortaya atılmıştır. Hâlbuki tek bir İslam vardır, O da Kur’an’da ortaya konulmuş İslâm’dır.           

Hiç bir müslüman Kur’an’ı sadece arap harfleriyle okumakla yetinmemeli, günümüz Türkçesi’yle yapılmış tercümelerini de defalarca okumalıdır. Sadece Kur’an’dan hüküm çıkaracak olan âlimlerin, Arapça’yı en iyi bir şekilde blmesi gerekir. Onların dışındakilerin Kur’an’dan öğüt almak için Arapça bilmesi şart değildir. Kur’an adından da anlaşıldığı gibi okunmak ve anlaşılmak için indirilmiş bir kitabtır. Onu sırf Arapça okumakla, ona karşı saygımızı ve sorumluluğumuzu yerine getirmiş olamayız. Onu kim okursa okusun,  herkes kendi kültür seviyesine ve bilgisine göre, ondan istifade edecektir. Böylece Kur’an bütün müslümanlarca en çok okunan kitap olacaktır. Sorulabilir ki, o zaten bugün de, bütün müslümanlarca en çok okunan bir kitap değil mi? Biz bunun aksini iddia etmiyoruz ancak şunu söylüyoruz: Kur’an bugün bütün müslümanlar tarafından en çok okunan ancak en az anlaşılan bir kitap haline gelmiştir. Çünkü daha önce onun anlaşılmak için okunması ibadet iken şimdi sadece okunması ibadet kabul edidi. Neticede ölülerin arkasından okunan bir kitap haline getirildi. Oysaki Allah onu,  ölüleri değil ” dirileri uyarmak”[25] için göndermiştir.           

Bazı kimseler onu anlayamıyacakları gerekçesiyle,  onun yerine diğer kitapları okumayı şart koşarlar. Hâlbuki Allah, pek çok ayette onun ayrıntılı bir kitab olduğunu[26], her şeyin onda açık seçik belirtildiğini[27]  insanların üzerinde düşünmesi, anlaması ve öğüt alması için kolaylaştırıldığını[28]  “And olsun biz Kur’an’ı öğüt olması (anlaşılması) için kolaylaştırdık. Öğüt alan (düşünen) yok mudur? ” haber vermektedir. Bu sebeple Kur’an’ın anlaşılması için önüne engeller koymanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. Kaldıki Kur’an’ın anlaşılmasını kolaylaştıracağı iddia edilen kitapların anlaşılması da sanıldığı kadar kolay değildir. Bu yüce kitabımız, herkes tarafından okunur ve üzerinde düşünülürse, din olarak duyduğunun sağlamasını onunla yapacak, ona uygun olmayan görüşleri kabul etmeyecektir. Böylece Kur’an, bütün müslümanların üzerinde birleştiği ortak payda olacaktır. Aksi takdirde Kur’an dışında bazı otoriteler ortaya çıkacak ve kendi görüşlerini din olarak insanlara sunmaya devam edecektir. Her müslümanın üzerine düşen en büyük görev, inandığı şeye bilerek inanmasıdır. Özellikle itikadî konularda taklide ve kontrolsüz bilgiye yer yoktur. Taklide, sadece ameli konularda bir öğrenme yolu olarak başvurulabilir. Kur’an’ın dışında mutlaka başka doğrular vardır, ancak bunlar insan ürünü olduğundan yanılma payı daima göz önünde bulundurulmalıdır. Bu yüzden ilimde ve bilgide mutlak otorite Allah’tır, ondan başkası mutlak otorite olamaz.           

Günümüz müslümanı, bugün Kur’an’ı yeniden keşfederek[29], böylece onun başta sosyal hayatla ilgili olmak üzere hayatın bütün yönleri için getirdiği esasları kurumlaştırmalıdır. Bunu da, geçmişte olduğu gibi ona getirilecek yeni yorumlarla yapmak gerekmektedir. Ancak tarih boyunca ve şimdi yapılan yorumların hiç birisi Kur’an değerinde değildir, sadece onun yorumlarıdır. Bu yorumlar yanlış veya doğru olabilir, ayeti inkâr etmedikçe hiç kimse o görüşü dolayısıyla tekfir edilemez.  Ebû Hanife’nin ifadesiyle, “ayeti inkâr etmedikçe, onun yorumunu inkâr etmekle hiç kimse kafir olmaz ve bundan dolayı tekfir edilemez.” Bütün müslümanlar bu kaideye uyarak, yüce kitabımızı tekrar tekrar yorumlayıp günümüz müslümanlarının meselelerine çözümler üretmelidir. Akif’in deyimiyle, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı/ asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” Ancak bundan sonra yeni bir İslâm Medeniyetinin inşası mümkün olabilecektir.     

c) Akla ve Bilimsel Bilgiye Önem Verilmelidir           

Allah’ın insanoğlu için verdiği, onu hatadan koruyacak en önemli iki esasın biri vahiy diğeri de akıldır.[30] İnsanlar bu iki esasa birlikte bağlı kalırlarsa süreklelilik içerisinde yenilenmeyi başarabilecek ve insanlığı mutlu kılacak yeni dünya görüşleri geliştirebileceklerdir. Bu sebeple müslümanlar, vahyi yeniden anlamaya, ne kadar ihtiyaçları varsa, onu anlayabilecek olan aklı kullanmaya da o kadar ihtiyaçları vardır. Burada akıl ve nakil şeklinde bir ayrım yaparak, birbirine alternatif iki görüşünün varlığından bahsetmiyoruz. Bütün müslüman filozoflar,  felsefe ve dinin, metodları farklı olmakla beraber, gerçeği ve hikmeti bilmeyi, kurtuluşa ve saadete ulaşmayı hedefleyen aynı şey olduklarında birleşmektedirler.[31] aynı ğayeye hizmet eden aynı şey olduğunda birleşmişlerdir.  Çünkü Kur’an bütün emirlerini, yasaklarını ve kendi varlığı ile ilgili konuları izah ederken akla ve aklın ilkelerine göre izah etmektedir. Bunların her ikisi de birbirini tamamlayan iki değerdir. İnsanlığın felaketi bu ikisinden herhangi birini ihmal etmekle başlamıştır. Bu yüzden özellikle müslümanlar, onlara itibarını tekrar iade etmelidir. Bu demek değil ki müslümanlar aklını hiç kullanmıyorlar, tabiiki kullanıyorlar ancak bulgular yaparak ve elde edilen bilgiler arasında ilişkiler kurarak yeni keşifler veya buluşlar gerçekleştiremiyorlar ve bilimsel bilgi üretemiyorlar. Bugün batı medeniyeti bu gelişmeyi aklını kullanarak sağlamıştır. Fakat müslümanlar aklını kullandıkları zaman, aynı teknolojiyi tekrar bulacak değiller, onların bulacağı teknoloji insan hayatının kutsallığına daha önem veren ve dünya’da yaşamı tehlikeye sokmayacak bir teknoloji olmalıdır. Onlar kuracakları medeniyetin ilahi yönünü oluşturan vahyin ahlakî kurallarına sırt çevirmiyeceklerdir. Onları buluşlarında esas alarak, geliştirilebilir bir teknoloji kurmaya çalışacaklardır. Eğer müslümanlar bugün teknolojik üstünlüğe sahip olsalardı, onların teknolojisi bu dünyayı üzerindeki bütün canlıların hayatını tehlikeye sokacak her an patlamaya hazır bir barut fıçısı haline getirmezdi.           

Yeni bir medeniyet kurmak için ilimlerin yeniden inşası şarttır.[32]Bunun için aklî ve naklî ilimler şeklinde yapılan önceki tasnifler gözden geçirilip ilimlerin yeniden tasnif edilerek yeni metodolojilerin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu yapılacak tasnifte ilimlerden herhangi birisini daha faziletli görme alışkanlığını bin kenara bırakarak, müslümanların ve insanlığın çıkmazlarına çözüm getirecek bütün ilimlere yeterince önem verilmelidir. İnsanlık düşüncesinin en olgun meyvelerini verdiği felsefeye yeniden ağırlık vererek, müslümanlar kendi filozoflarını ve Kelamcılarını yetiştirmelidir. Çünkü bir milletin medeniyet kurması filozof yetiştirmsine bağlıdır. Bir dinin düşünürü yoksa, o din medeniyet dini olamaz.[33] Bu sebeple, Katip Çelebi, Osmanlı’da bilimsel bilgideki gerilemeyi, medreselerden felsefe derslerinin kaldırılmasına bağlamaktadır. O halde Kur’an’ın evrensel ilkelerinin yüceliğini ortaya koyacak düşünülere ( felsefeci, kelamcı ve mutasavvıfa ) ihtiyaç vardır. Bunu örneklendirecek olursak müslümanlar bugün yeni Ebû Hanife’lere, Yeni Farabilere, İbn Sina’lara, İbn Bacce’lere, Mevlanalara, Yunuslara ve İbn Haldunlara ihtiyacı vardır. Ancak bu insanların fikirleri aşılması şarttır. Çünkü bir nehrin kaynağına olan saygısı onun okyanusa akmasındadır. Fikirlerini aynen tekrar yerine onları aşarak yeni fikirler üretmekle, onlar için en büyük saygıyı göstermiş olacağız.           

Bütün bunlar geliştirilecek yeni bilgi teorileri üzerine kurularak yapılmalıdır. Bu teorilerde tıpkı İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi, bilimde Allah dışında hiç kimse mutlak bir otorite olarak kabul edilmemelidir.[34] Çünkü bilimlerin gelişmesi bu sebeple kilitlenmektedir. Yunan medeniyetinin yıkılışı Aristo’nun yanılmaz otorite kabul edilmesine[35], İslâm medeniyetinin yıkılışını ise, sahabe ve tabiinin, mezhep imamlarının, filozofların veya mutasavvıfların ayrı ayrı otorite olarak benimsenmesine bağlanmaktadır. O halde cevaplandırılması gereken soru şudur: Bu insanlar bugün yaşasaydı acaba aynı eserleri yazacaklar mıydı? Mesela Farabî ilimleri ” İhsaü’l-Ulûm”daki gibi mi tasnif edecekti. Veya İbn Sina yaşasaydı, yine Şifa ve Necât’ı mı yazacaktı. Her halde aynı kitapları yazmıyacaklardı. Netice itibariyle, bilgi teorisinde otoriteler kabul eden sistemlerin, medeniyetlerin veya ideolojilerin uzun süre yaşama veya insanlara hükmetme şansı yoktur. Bu bakımdan grek dinî bilgilinin gerekse bilimsel bilginin siyasetin sultasından kurtarılması şarttır.          

SONUÇ           

Bugün İslâm dünyasında bir canlanma olduğu açıkça görülmektedir. Bunun bir medeniyete dönüşüp dönüşmeyeceği üzerinde dikkatle durmak gerekir. Burada en fazla dikkat edilecek husus herkse kendisi ifade etme hürriyetini tanımak ve ortaya atılan görüşleri kavga etmeden medeni usüllerle tartışmaktır. Yeni bir İslâm Medeniyet’i bütün İslâm milletlerinin tabanına dayanması ve kendi iman anlayışı çevresinde gerçekleşmesi gerekir. Bütün İslâm milletleri bu konuda kendisini sorumlu kabul edip ona katkıda bulunması gerekir. İslâm dünyasında doğum sancısı çeken yeni bir mediniyetin, motivasyonu siyaset olmamalıdır. Onun bütün alanları bir bütünlük içerisinde ele alınmalıdır. Bunun içinde müslümanlar her sahada, düşünce planında kendisini yenileyerek “İslâm Düşüncesine İtibarını Yeniden Kazandırması” [36] gerekmektedir. Bu yenilenmenin mahiyetinin nasıl gerçekleşeceğini, Hamdi Yazır aynen şöyle ifade etmiştir:” Yenilenme başkalaşma ve bozma değildir. İslâm’da en büyük düstur vahdet olduğu için diğer bütün prensipler bu vahdet düsturunun gelişmesi açısından etkili olacaktır. Yenilenme’nin bütününde bu bakış açısı korunarak ümmetin kimliği muhafaza edilecektir… Nihayet akıllar ile duygular birleştirilerek vicdanlara yeni ihtiyaçları karşılayan yeni bir canlılık ve emniyet neşesi verilmesine özen gösterilecektir. Nas ile belirlenmiş ilkeler korunacak, fakat teferruat ve tatbikat açısından yenilikler meydana gelecektir.”[37] Yazır’ın bu yenilenmeye katkıda bulunacakların görevleri konusunda sözleriyle bu makaleyi bitirmek istiyorum: ” Yenileyici’nin yapacağı şey birliği parçalamak, dağılmayı hızlandırmak, dinin asıl prensiplerini inkâr edip ikinci dereceden önemli prensipleri soyutlamak, doğru yoldan sapmak, soyut tutkulara kapılarak ümmetin vicdanını yabancı vicdanlara benzetmek, ümmetin kimliğini ortadan kaldırarak bidatlere yol açmak olmayacaktır. Yenilenme bize refret değil, muhabbet aşılayacak, korku değil emniyet getirecektir. Her asrın tarihini güzelce yazmak ve o tarihde dinî illet ve sebeplerin amelî değeri ve sosyal sonuçlarını araştırmak; bu şekilde geçmiş dönemin bir fezlekesini yapıp gelecek asrın ihtiyaçlarını belirlemek. İşte Peygamber’in varisleri olan din âlimlerinin vazifeleri bunlardır.”[38]           

Ancak bundan sonra bilgi-iman-amel prensibine uyan toplumlar ortaya çıkabilecek ve onların kurduğu medeniyet, batı medeniyetinin alternatifi olabilecektir. Müslümanlar potansiyel olarak bu güce sahiptir. Çünkü elinde kurulacak medeniyetin temel taşı olan Kur’an bulunmaktadır. Ayrıca tarihî tecrübesi vardır. İnsanlık düüncesine yapılan bu ilahi katkıyla birlikte geriye aklını kullanmak kalmıştır. Batı aklı kullandığı için ilerledi, biz ise ne aklı ne de ona önemli katkı olan ilahi vahyi yeterince kullanamadığımız için geri kaldık.

Dipnotlar

[1] Francis Fukuyama, Tarihin Sonu mu ?, Çvr. Yusuf Kaplan, Kayseri trz.  s. 4.

[2] Fukuyama, aynı eser, s. 17.

[3] Tahâ el-Alvânî, Batı ile Anlaşmazlığın Sorumluluğunu İslam’a Yüklemek Tarihî Bir Demoğojidir. el-Ehrâm,  3/3/1993.

[4] Hamdi Yazır, Dibâce, Sad. Recep Kılıç,  ???  s. 77. Elmalı Hamdi Yazır adlı kitabın  44-84. sayfaları arasında,

[5] Ebû Davud, Sünen, Kitâbü’l-Melâhim, I. hadis.

[6] Hamdi Yazır, Dibâce, Sad. Recep Kılıç,    s. 77. Elmalı Hamdi Yazır’ınTeceddüd (Yenilenme) konusundaki değerli fikirleri için ayrıca bkz. Mehmed S. Aydın,  ” Elmalı’da “Teceddüd”  Fikri “, M.E.B. Din Öğretimi Dergisi,  34 (1992), s. 49-54.

[7] Ethem Ruhi Fığlalı, Değişim Sürecinde İslâm, İslâmî Araştırmalar, cilt  6, sayı 4,  s. 223.

[8] Mazharüddin Sıddıki, İslam Dünyasında Modernist Düşünce, Çvr. Murat Fırat-Göksel Korkmaz, İstanbul 1990, s. 12.

[9] İslâmiyet ve Yeni Dünyü Düzeni, Çvr. Şinasi Siber, Ankara 1959, s. 122. ( Diyanet İşleri Reisliği Yayınları, sayı: 71). O, 1940’larda yazdığı bu eserinde, ictimaî ve iktisadî sistemlerin ve büyük dinlerin insanlığı mutlu kılmak için geliştirdiği dünya görüşlerini tartışarak onların yetersizliğinden bahseder. Bu sistemlere alternatif Yeni Dünya Nizam’ı olarak İslâmiyeti takdim etmektedir. Özellikle onun sosyal ve ekonomik ilkeleri üzerinde durarak, İslâm’ın bu konudaki üstünlüğünden bahseder.

[10] Mirza Beşirüddin, aynı eser, s. 123.

[11] “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. İyiliği emreder, kötülükten menedersiniz ve Allah’a inanırsınız….” 3  Âl-i İmrân  110.

[12] Mehmed Aydın, ” Manevi Değerler, Ahlak ve Bilim”, Felsefe Dünyası,  6(1992), s.26.

[13] Aydın, ” Manevi Değerler, Ahlak ve Bilim”, Felsefe Dünyası,  6(1992), s.27.

[14] Hamdi Yazır, Dibâce, Sad. Recep Kılıç,    s. 72.

[15] Batı medeniyetinin çökeceğine dair eser yazanlar da vardır. Bkz. Oswald Spengler, Batının Çöküşü, İstanbul 1978.

[16] Bkz. 2 Bakara 30.

[17] Bağdâdî, Usûlü’d-Dîn, Beyrut 1981, s. 340-341.

[18] M. Şerafettin, “Selçuklular Devrinde Mezâhib”, Darü’l-Fünûn İlahiyât Fakültesi Mecmuası, sayı: ,  yıl:,  s. 114.

[19] Zühdî Carullah, el-Mu’tezile, Beyrut 1990, s. 260.

[20] Hasan Onat, ” Din Anlayışımızın Kaynakları Üzerine Bazı Düşünceler”, Türk Yurdu, C. 13, 75(1993), s. 48.

[21] Turgut Özal, ” Değişim Sürecinde İslâm “, İslâmî Araştırmalar, cilt  6, sayı 4,  s. 231.

[22] 39 Zümer 18.

[23] 57 Hadid 16.

[24] Bkz. Onat, aynı makale, s. 49.

[25] 36 Yasin 70.

[26] 6 En’am 55, 119, 97, 98, 126; 7 A’raf 32, 174; 10 Yunus 24; 30 Rum 28.

[27] 15 Hicr 1; 17 İsrâ 89; 30 Rum 58; 39 Zümer 27.

[28] “Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var ( ki hiç bir hakikat gönüllerine girmiyor ” 47 Muhammed 24; 54 Kamer 17, 22, 32, 40.

[29] Fığlalı, Değişim Sürecinde İslâm, İslâmî Araştırmalar, cilt  6, sayı 4,  s. 22

[30] Bkz. İbn Sina, en-Necât, Kahire 1983, s. 2-3.

[31] Hasan Hanefî, Nahve Felsefe İslâmî Cedîd ( Yeni Bir İslâm Felsefesi’ne Doğru ), el-Mecelletü’l-Felsefiyye el-Mısrıyye, II(1993), s. 63.

[32] Hasan Hanefî, Nahve Felsefe İslâmî Cedîd ( Yeni Bir İslâm Felsefesi’ne Doğru ), el-Mecelletü’l-Felsefiyye el-Mısrıyye, II(1993), s. 56.

[33] Hüseyin Atay, İbn Sina’da Varlık Nazariyesi,  Ankara 1983,   s. III.

[34] Atay yeni bir İslâm Medeniyetinin bilgi teorisinin iki taşını şu şekildi belirler: ” Birinci köşe taşına göre gerçek ilim Allah’ındır, insanın değildir. İnsan peygamber’de olsa ancak izafi şekildi bir bilgi sahibi olabilir. Bazan yanlış da yapabilir. İkinci köşe taşına göre de bilebileceği ilmi, kendisi yapmalıdır ve bir insan diğer bir insan için mutlak ve şaşmaz  ilim  otoritesi olamaz….İlk müslümanlar böyle bildi, böyle inandı, ve böyle davrandılar. Sonrakiler de öyle bildiler, öyle inandılar, ama öyle davranmadılar.”

[35] Hüseyin Atay, Medeniyet Tarihinde Yeni Bir İslam Medeniyeti, İslamî Araştırmalar,  cilt 3, 3 (1989), s. 116- 117.

[36] Muhammed Arkun “İslâm Düşüncesine İtibarını Yeniden Kazandırması I-II”  adıyla yazdığı makalesinde bu konuda önemli bazı görüşler ileri sürmektedir. Hepsine katılmadığımız bu görüşleri konusunda bkz. el-Kermil, 34(1989), s.5-40, 39(1990), s. 22-38.

[37] Dibâce,     s. 78.

[38] Dibâce,     s. 78-79

————————————————

Kaynak:

http://www.sonmezkutlu.net/?pnum=128&pt=Alternatif+Bir+%C4%B0slam+Medeniyeti+M%C3%BCmk%C3%BCn+m%C3%BC

Yazar
Sönmez KUTLU

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanılabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızılar® 2010 - 2023

medyagen