Kendi dünyamızdan getirdiğimiz fikirleri, zaman yolculuğunda vardığımız mekâna uyarlamak: Bu bilhassa tarihle ilgili konularda en çok düşülen yanılgılardan biri.
Tanıdık bir şeyler görünce onların sadece anlaşılır seyler olduğuna değil, aynı zamanda olması gereken en makul şeyler olduğuna da kolayca inanma eğilimi, çağdaş bir hastalık.
Oysa bu tarz bir yaklaşım, sadece mevcut anlayışımıza tapınmak değil, aynı zamanda onu her şeyin merkezine alarak başkalarına da dayatmak anlamına geliyor.
Bugün bize normal gelin şeylerin çoğu, çok uzağa gitmeye gerek yok, bizim çocukluğumuzda bile bize anormal gelen şeylerdi.
Hal böyleyken, gecikmiş bir aydınlanma yaşayan çoğu taşralı ve yarım okumuş, birkaç kitap karıştırınca ya da sosyal medyada önüne çıkan birkaç süprüntü bilgi kırıntısını görünce kendilerinde pekâlâ ultra yorumlara gitme hakkı bulabiliyorlar.
Osmanlı tarihi ile ilgili yorumlamalar da böyle. Orada da dünya kadar amatör allame ile karşı karşıya gelebiliyoruz.
Buna bir kısım arkadaşımız da alet olabiliyor. Bunlardan bir kısmı Türkçülük yapalım derken olmadık türden malumat kırıntısıyla Türk tarihinin Osmanlı asırlarını yargılama yoluna gidebiliyor.
Oysa akıl, akletme, muhakeme, değer, norm ve bunlara dayalı yorumlama biçimlerinin tamamı tarihsel ve sosyolojik kategoriler.
Kimse kalkıp da kendi yorumlama biçimini, yorumlamanın yegâne ölçütü ve kriteri gibi göremez. Bu bilimsel çalışmalarda bile böyledir.
Orada bile ispat değil, yanlışlama esastır. Çünkü akıl, sınırlı argüman ve malzeme ile sonuca vardığı için, ulaştığı sonuçlar da ancak parantez içindeki sonuçlar olarak kabul edilebilir, evrensel sonuçlar olarak değil.
Benzer bir şey İslam’la ilgili yorumlamalarda karşımıza çıkıyor. Orada da bazı aklı evveller İslam akıl ve mantık dinidir diyerek parantez içindeki kendi muhakeme biçimlerini evrensel bir ölçütmüş gibi kullanma eğilimine giriyor ve bunun sonuçları üzerinde çılgınca tepiniyorlar.
Bu konuyu maalesef bazı ilahiyatçılar da zemin hazırlıyor. Onlar da akıl akıl diye diye, üzerinde uzlaşmaya varılmış bilimsel bir muhakeme biçimini değil, rastgele her tür muhakeme biçimini akıl diye önümüze koymaktan kaçınmıyorlar.
Oysa tıpkı hukukta olduğu gibi bilimin bütün şubelerinde kullanılan akletme biçimleri, aklın gelişmiş örgütlü hallerinden başka bir şey değildir.
Mesela, ileri bir mühendislik bilgisi veya yazılım mühendisliği gerektiren tasarımların tamamı örgütlü aklın gelişmiş örneklerinden sadece bir kaçı. Müzik bile öyledir. Orada bile örgütlü bir tasarım devreye girer. Rastgele bir tasarım değil.
Ve bu örgütlü tasarım biçimlerinin tamamı, aklın tarihsel ve sosyolojik birer sürümü olarak kendi tarihsel ve kültürel bağlamlarıyla sınırlı bir kategori olarak değer kazanır ve ona göre muamele görürler.
Bu tıpta öyledir, askerlik sahasında öyledir, hasılı tepeden tırnağa her şeyde öyledir.
O yüzden bu konularda fikir beyan edenlerin çok daha dikkatli olmaları ve ona göre görüş bildirmeleri hem kendileri hem de kamu sağlığının korunması açısından son derece önemlidir.
Bir vesileyle bunu da arz etmiş olalım.
Abdulkadir İLGEN
