Söyleşiler
Pazartesi, 21 Ağustos 2017 13:31

Türk Müslümanlığı – Metin Savaş ile Söyleşi

Son zamanlarda “Türk Müslümanlığı” kavramı, romantik bir ifade olarak değil,  bilimsel temellere dayanan açıklamalarla bilim zeminlerinde ciddi şekilde tartışılıyor. Bu çok önemli bir durum olsa gerek. Ancak, kavramın açılımı doğru ve olması gereken biçimde yapılmazsa her yönüyle suiistimale de çok açık riskler de var. Siz, bu konuda değerlendirme yapabilecek en önemli bilim ve fikir insanlarından birisiniz. Verdiğiniz bilgiler, yapacağınız değerlendirme ve yorumlar hem konuyu doğru biçimde tanımamızı sağlayacak hem ufkumuzu açacak hem de yolumuzu aydınlatacaktır. Tabii bugünkü Müslümanlığımız hiç kuşkusuz önceki dini anlayışımızla da temas halindedir.

Üstadım müsaade ederseniz Türklerin eski dinine atıf yapan ilk sualimizle başlayalım.

Türklerin eski inanç sistemini bize burada olabildiğince tanıtır mısınız? Nasıl bir varlık anlayışı var, nasıl bir Tanrı inancı vardı?

METİN SAVAŞ: Türk Müslümanlığı kavramı, sizin de yukarıda ifade ettiğiniz üzere, romantik bir ifade olmamasına rağmen, ben bir ilahiyatçı veya antropolog değil de romancı olmam itibarıyla tabiatım uyarınca konuya biraz romantik yaklaşmak mecburiyetinde kalabilirim. Türklerin kadim inanç sisteminin Tek Tanrı idrakinden yoksun bulunduğu söylenemez. Bununla birlikte semavî dinlerdeki şekliyle Tek Tanrı inancı eski Türklerde aynen vardır dememiz de biraz abartılı görünmektedir. Türklerin kadim inanışlarında Umay Ana dediğimiz bir tanrıça, Erlik dediğimiz bir kötülük tanrısı ve daha başka unsurlar mevcuttur. Fakat bunlar mutlak mânâda çoktanrılı inanç sistemlerindeki gibi birer ilâh değildirler. Roma ve Yunan tanrıları gibi değildirler. Yeraltı ruhlarının şefi olan Erlik çok bariz bir şekilde semavî dinlerdeki iblise tekabül etmektedir. Tanrıça görünümlü Umay Ana’nın arka planında ise Havva Ana’nın bulunduğunu söyleyebiliriz. Erlik’in emrindeki Körmesler dediğimiz tayfayı semavî dinlerin reddetmediği cinlerle kıyaslamamız mümkündür. Meseleye bu açıdan baktığımızda tanrılar ve tanrıçalar kılığına bürünmüş olan mitolojik varlıkların semavî dinlerdeki karşılığı cinler ve meleklerdir. Dolayısıyla bunlar birer ilâh değildirler. Bunlar mitik evrenin iyi veya kötü ruhlarıdırlar. Kadim Türklerde “Yaratıcı Mutlak Tanrı” algısı vardır.

Her kavme peygamber gönderildiği gerçeğine yaslandığımızda Türk kavmine de bir veya birkaç elçi gönderilmiş olması gerekiyor. İşte bu bir veya birkaç elçinin vahye dayalı öğretisinin izleri eski Türklerde muhafaza edilmiş olmalıdır. Bilge Kağan “Zamanı Tanrı Yaşar” demektedir ki Hazret-i Muhammed’in meşhur hadisi şöyledir: “Hiçbiriniz ey hasara ve ziyana uğrayası dehr demesin, çünkü Allah dehr’dir.” Bu pek meşhur hadis-i şerifin halk ağzındaki söylenişi ise şu şekildedir: “Zamana sövmeyiniz çünkü zaman Tanrı’dır.” Açıkça görüldüğü üzere Bilge Kağan’ın sözü ile peygamberimizin hadis-i şerifi anlam olarak birebir örtüşmektedir. Türk mitolojisinde iki önemli kötü ruhtan biri Erlik iken diğeriyse Albastı karısıdır. Bu ikisi esasen doğurgan Umay Ana’nın olumsuz türevleridir. Müspet yönden ise Umay Ana kendisi olarak kalmaktadır. Umay Ana koruyucu ve besleyicidir ki onun tecessüm etmiş hali olarak eski Türkler dişi kurdu tasavvur etmişlerdir. Havva Ana’nın hem iyi Habil’i hem kötü Kabil’i doğurmasına benzer bir şekilde Umay Ana da iyi ruhlarla kötü ruhları doğurabilmektedir. Umay Ana aslında metaforik bağlamda anne rahmidir ki Havva Ana’nın rahmiyle özdeştir. İşte bütün bu metaforik açılımlardan ötürü Umay Ana çoktanrıcılıktaki şekliyle bir tanrıça olmaktan uzaktır.

Kadim Türklerin “Gök Tanrı” inancı bütün o ruhların üzerindeki Tek Tanrı’dır. Ve fakat bu Gök Tanrı semavî dinlerdeki Allah inancı kadar muhkem sayılamaz. Başlangıçta muhtemelen öyleydi ama zamanaşımı nedeniyle Gök Tanrı’nın tahrif edildiği ve vahyin büyük oranda unutulması nedeniyle aslından uzaklaştırıldığı söylenebilir. Yine de Türklerin Müslümanlığa geçişinde Gök Tanrı inancı Yek Tanrı algısının kabulünü kolaylaştırmış ve hızlandırmıştır kanaatindeyim. Bilinmektedir ki eski Türklerde cennet ile cehennemi tastamam karşılayan uçmak ve tamu kavramları bulunmaktadır. Uzak sözcüğünün kökündeki uz ve u seslerinden türeyen uçmak kavramı bize cennetin çok ötelerde bir yerde olduğunu hissettirmektedir. Eski Türkçedeki yazınç kavramı ise İslamiyet’teki günah mefhumunun muadilidir. Yazık kelimesi ile yazıklar olsun ilenmesi buradan geliyor. Eski Türklerde Gök Tanrı’ya işaret eden başka kavramlar da vardır. Ama bunlar farklı ilâhlar olmayıp hepsi de Gök Tanrı’nın değişik isimleridir. Nasıl ki Müslümanlıkta Allah’ın “esmayıhüsnâ” dediğimiz adları varsa ve biz bu isimleri farklı ilâhlar olarak tahayyül etmiyorsak, aynı şekilde kadim Türklerin farklı isimler kullanmış olmalarını onların çoktanrılı olduklarına yoramayız. Cahiliye devri Arapları pek çok put edinmişlerdi ama bütün bu putların üzerinde bir Allah fikrine sahiptiler. Türkler de pek çok ruhlarla beraber hepsinin üzerinde ve hepsini yaratan Tek Tanrı fikrinin yabancısı değillerdi.     

 

Türklerin eski dinleri ile İslam dini arasında uyumlu bir geçiş – devamlılık olduğunu tartışabilir miyiz? Belki soruyu şöyle mi sormak gerekir: Türklerin eski dinden yeni dine geçişi bir “tam değişim” midir? Bir “topyekûn silinme – yeniden kurulma” mı vardır yoksa bir “süreklilik içinde değişim ve gelişim” mi vardır?

METİN SAVAŞ: Bu soruya yukarıda kısmen ve tabii ki hem kusurlu hem de eksik cevap vermiş oldum. Eski dinden İslam dinine problemsiz bir uyumlu geçiş yaşandığını söyleyemem. Uyumluluk kısmen vardır. Direnç ve çatışma da vardır. Türkler öyle bir gecede Müslüman olmadılar. Hiçbir kavim atalar dinini kolayca terk etmiyor. Din değiştirmek aynı zamanda kültür değişimine de yol açıyor. Değişim ise kimlik bunalımına sebebiyet veriyor. Burada hem iç çatışma hem de dış-maddî buhran söz konusudur. Deli Dumrul’un ölüm meleği Azrail’e kafa tutması boşuna değildir. Erlik daha ziyade şeytana benzese de insanların ruhlarını yeraltına kaçırarak hastalık bulaştıran ve insanların ölmesine zemin hazırlayan bir varlıktır ki Azrail’in görevini üstlenmişe benziyor. Fark şuradadır: Kam dediğimiz şamanlar yeraltına kaçırılan insan ruhlarını birtakım yöntemlerle Erlik’in elinden kurtarabiliyorlar. Kurtaramadıkları takdirde insanın biyolojik ölümü kaçınılmaz oluyor. Kurtarmayı başardıklarında ise insan kurtuluyor ve yaşamaya devam ediyor. Ne var ki Azrail’in pençesinden kurtuluş mümkün değildir. Deli Dumrul işte İslam’ın bu baş edilemez ölüm meleğine direnç gösteriyor. Ölümden kurtulmayı başarıyor da üstelik. Kendi canının yerine başkasının canını vererek kurtuluyor ama bu kurtuluş da geçici oluyor. İslam’ın Türk yurtlarına erişmesi sonucunda yaman bir ölüm meleğiyle tanışmak Deli Dumrul’un şahsında Türk insanını tedirgin ediyor. Dolayısıyla eski dinden yeni dine geçişte tam bir uyumluluk yoktur. Gerilim vardır, direniş vardır ama eninde sonunda teslimiyet de vardır.

Elbette devamlılık da kısmen hükmünü icra etmiştir. Kadim kültür kodları yeni bir din ve yeni bir hayat tarzı mahiyetindeki İslam’a sızmıştır. Karşılıklı etkileşim sayesinde gerilim zayıflamıştır veya yıkıcı bir gerilim olmaktan çıkmıştır. Pratik bir toplum olan Türklerin savunma ve uyum mekanizmaları derhal harekete geçtiği için birtakım özdeşleştirmeler üretilmiştir. Oğuz Kağan kültünün yerini Hazret-i Ali kültü doldurmuştur dersek kurgu yapmış olmayız. “Aişe Anamız” söylemi “Umay Ana”nın hatıralarıyla beslenmiştir. Bu nedenledir ki Hazret-i Ali şimdiki Türklerde (Sünni, Caferi veya Alevi olsunlar) diğer halifelere kıyasla çok daha fazla benimsenmektedir. Nitekim yine kadim Türk tasavvurunda mahkeme-i kübrayı hatırlatan sorgulanma inancı da vardır. Günahları ve sevapları yazan melekler inancı da eski Türklerde bulunmaktadır. Tabii ki atalarımız bu melekleri birer ruh olarak düşünmüşlerdir. Kaldı ki İslam’ın bize öğrettiği meleklerin ruhları olmadığını söyleyemiyoruz.

Kişisel kanaatime göre atalarımızın eski dinden yeni dine geçişi bir “tam değişim” değildir. Kısmî değişim mevzubahistir. Topyekûn silinme yoktur ama yeniden kurulma kaçınılmaz olarak vardır. Oğuzların Türkmenlere dönüşmesi bir yeniden inşadır. İsim değişikliğiyle birlikte peyderpey hayat tarzı da dönüşüme uğramıştır. Üstüne üstlük Orta Asya’daki göçebe, yarı göçebe ve yerleşik Türklerin en az yarısı coğrafya da değiştirmiştir. Oğuz ülkesindeki kentli Türklere konar-göçer Türkler “yatuk” diyorlardı. Bu kavram “tembel” anlamını da taşıyor ama aslında bir toplumsal statüyü karşılıyor. Yatuk kavramına tepki mahiyetinde “Yörük” kavramının oluştuğunu varsayabiliriz. Belki de şehirlilerin Sünni, göçebelerin Alevi ağırlıklı bir ayrıma yönelmelerinin gerisinde bu statü farkı bulunmaktadır. Tabii bu dediklerim hep varsayımdır. Şehirlerdeki Fars ve Arap etkisinin boyutlarını düşündüğümüzde konar-göçerlerin tepkisini kavramak kolaylaşıyor. Oğuzlar Selçuklu’ya, Yörükler ise Osmanlı’ya hep direnmişlerdir. Yerleşiklerle göçebelerin kadim çatışmasıdır bu. 

        

Eski Türk dinindeki İl, Kut, Töre kavramları İslam dininin yorumlanışına yansıyor mu? Yansıyorsa nasıl?

METİN SAVAŞ: Bu kavramlar benim fikrime göre İslam diniyle tam örtüşmüyor. Malum olduğu üzere “vatan” kavramı bugün bizim algıladığımız anlamıyla yeni bir kavramdır. İl kavramı ise hem geniş hem dar anlamlara sahiptir. Türk Kağanlığının bütün topraklarını kapsayabildiği gibi Türk boylarının kendilerine ait yurtlarını da ifade etmektedir. Türklerin yaşamadığı toprakları da “yaban eller” söylemiyle ifade ediyor zaten. İl sözcüğü Dâr-ül-İslam kavramıyla da örtüşmüyor. İl kavramının içinde budun-millet anlayışını da görebiliyoruz. El-âlem ifadesine baktığımızda ise belki bütün insanlığa atıfta bulunulmaktadır. Ama burada “ümmet” kavramına yer yoktur. Kut kavramına gelirsek: Metafizik bir kavramdır ki belki belki zorlama bir şekilde “nur” mefhumuna benzetebiliriz. Mübarek bildiğimiz insanlardaki “nur” ile Türk başbuğlarındaki “kut” aynı ayarda mıdır tefekkür etmek gerekiyor. Töre ise tümüyle Türklüğe özgü yasaların bütünüdür. Şeriat karşılığı değildir. İslam hukuku evrenseldir ama Türk töresi Türklükle sınırlıdır. Fakat bütün insanlığı hedef edinmiştir. Bütün dünya Türklüğün hâkimiyeti altına alınmalı ve Türk töresi hâkim kılınmalıdır. Gerçi şeriatın hedefi de bütün insanlığı Allah’ın dinine tâbi kılmaktır. Bu meyanda töre ile şeriat arasında keskin bir ayrım yapamayabiliriz.    

                                                                                   

Yeni din ile Türk kelimesinin tanımladığı manada, Türk kimliğinde bir farklılaşma oldu mu? Yoksa devam ederek ama yenilenerek bir gelişme mi var?

METİN SAVAŞ: Bir toplumun din değiştirmesi demek aynı zamanda kimlik değişimine uğraması demektir. Kadim kültür kodları büyük oranda özüne sadık kalsa bile din değişimiyle birlikte toplumun en azından gündelik yaşantısında bir şeyler farklılaşacaktır. Bu farklılaşma gayet doğaldır. Mesela toplumun standart kültürüne mescit girdiğinde hayat tarzı kendiliğinden değişecektir. Yeni inanç sisteminin akideleri toplumun düşünce yapısını da etkileyecektir. Söz konusu etkileme bağnazlığa dek varan olumsuz yönde ve aydınlanmaya kadar giden olumlu yönde çift boyutlu olacaktır. Zaten Türk toplumunda böyle olmuştur. Din değiştirmenin toplum üzerindeki etkileri kılık kıyafetten tutunuz da dünyayı algılayışa varıncaya kadar çok boyutludur. Salt kılık kıyafet değişimi bile toplumsal kimliğe yeni bir görünüm kazandırmaktadır. Tabii ki bu türden değişimler görüntü değişimleridir. Ama hafife alınacak değişimler değildir. Kıyafetin de, mekânın da toplumun müşterek psikolojisine etkileri vardır. Fransız düşünür Gaston Bachelard “Mekânın Poetikası” adlı eserinde şöyle der: “Doğduğumuz ev, anıların ötesinde, fiziksel olarak içimize kaydedilmiştir. Bir organik alışkanlıklar öbeğidir.” Bachelard’ın bu ifadesinden anlıyoruz ki yaşadığımız mekân bizim alışkanlıklarımızı belirliyor.

Kadim Türklerin evi ile Müslüman Türklerin evi arasındaki farkı göz önüne aldığımızda Türk kimliğinin hiç değişmediğini iddia edemiyoruz. Mekân değişimine dinin dahli de olacaktır elbette. Yalnızca coğrafya, yalnızca zamanın akışı değil, inanç sistemleri de mekânlara ve kılık kıyafetlere yön vermektedir. Fakat din değiştirmenin içindeki içtimaî devamlılık hakikati de inkâr edilemez. Kadim kültür kodları yeni dine uyum sağlar; dinden etkilendiği gibi, dini de etkiler. Çok basit bir örnek: Atalarımızın yuğ törenleri Müslüman Türklerde cenaze helvası şeklinde varlığını kırıntı halinde de olsa sürdürmektedir. İslam’ın özünde ölünün yedisinin ve kırkının çıkması yoktur ama Türk Müslümanlığında vardır. Hıristiyan Gagavuz Türklerinin birtakım gelenekleri ile Müslüman Anadolu Türklerinin birtakım gelenekleri örtüşüyorsa “yeni din” toplumun binlerce yıllık kültürünü tastamam değiştiremiyor demektir. Yine de olumlu ve olumsuz pek çok değişikliğe ve yeniliğe sebebiyet veriyor.    

 

Türk Müslümanlığı için esası oluşturan temel dayanaklar nelerdir?

METİN SAVAŞ: Tabii ki Maturudilik ve Yesevilik çizgisi Türk Müslümanlığının temel dayanakları arasındadır. Türk Müslümanlığını ben şahsen üç boyutta tanımlıyorum: Sünnilik, Alevilik ve Caferilik… Mevlevilik ve Bektaşilik gibi unsurlar bu üç boyutun alt dallarıdır. Vahye dayalı İslam tek olsa bile pratik hayattaki Müslümanlık farklı mekteplerden oluşmaktadır. Bütün bu mekteplerin elbette ki ortak bir öğretisi vardır ama kimi zaman çatışmaya yol verecek ayrılıklar da görmezden gelinemez. Medenî bir ortamda uzlaşarak barış içinde Türk Müslümanlığını yaşamamız tek çıkar yoldur. Bu bağlamda Türk Müslümanlığı kavramı üst-kimlik işlevini görebilir. İnananlar için görebilir. İnanmayanlar içinse gündelik yaşamın intizamının gerekliliği olarak görebilir. İslam ümmeti için değil Türk milleti için görebilir. Ümmetin üst-kimliği zaten İslamiyet’in ta kendisidir. Ümmete bir başka üst-kimlik dayatılamaz. Peygamber öğretisi dayatılır ama peygamberin anadili dayatılamaz. Müslüman Türklerin hepsini tek mektepte buluşturmak hem mümkün değildir, hem gerçekçilikten uzaklaşmaktır, hem de sakıncalıdır. Aksi halde Müslüman Türklerin tamamına durağan bir dayatmada bulunmuş oluruz. Bizler mekanik varlıklar olmadığımız için her konuda aynı davranışları sergilememiz beklenemez. Farklılık gereklidir. “Ümmetimin ihtilafında hayır vardır.” diyor son peygamber. Buradaki ihtilaftan kasıt kavga ve düşmanlık olmayıp, otomatizme bir reddiyedir. Peygamberimiz yeknesaklığın tehlikesine işaret etmektedir. Kenneth Boulding “Yirminci Asrın Mânâsı” adlı eserinde şöyle diyor: “Bugün kötü bir ayrılık ve ihtilaf kaynağı olarak gördüğümüz şeyler gizli birer iyilik kaynağı olabilir.” Daha açık söyleyecek olursak; Sünni Türklerin ve Alevi Türklerin birbirlerinden öğrenecekleri çok şey vardır. İlahiyatçı Ahmet Daşgın ise “Alevilik, Türk kültürünün kara kutusudur,” demektedir ki Türk Müslümanlığının dış tesirlere aşırı açık olmasının doğuracağı olumsuzluklara Alevilik kısmen set çekebilir.     

 

İmam-ı Azam, İmam-ı Maturudi, Hoca Ahmet Yesevi arasında nasıl bir etkileşim, uyum, gelişim var? Bu muhteşem insanlar neyi, nasıl inşa etmişler?

METİN SAVAŞ: Bu soruyu ilahiyatçıların cevaplaması gerekiyor. Bir romancı olarak benim bu konuda herhangi bir tez üretmem haddimi aşmak olacaktır. İlahiyat konularındaki üstünkörü malumatıma dayanarak ancak şunu söyleyebilirim ki, her üç ismin (diğer imamlara kıyasla) akılcılığa daha yakın durdukları kanısındayım. Türk Müslümanlığı bu üç muhteşem insanın ışığında yoluna devam etmelidir fikrindeyim. Günümüz Türk Müslümanlığındaki arızalar bu üçünün rehberliğinde bertaraf edilebilir.

 

Türk Müslümanlığı kapsamında Sünni – Alevi yorumları nasıl değerlendirmemiz gerekir? Yorumlar nasıl farklılaşmıştır? Yaşayan tam bir ayrılık var mıdır, yoksa suni bir ayrılık mı oluşturulmuş ve sürdürülmeye çalışılmaktadır?

METİN SAVAŞ: Meselenin siyasi boyutuna baktığımızda Türkiye-İran çekişmesi bölgedeki mezhep ve meşrep ayrılıklarını körüklemiş görünüyor. Elbette bu ayrışmanın geri planında yerleşiklik ile göçebelik çatışması da vardır. Meseleye “saf din” açısından baktığımızda ise mevcut ayrılıkların bertaraf edilmesi teorik olarak mümkündür. Alevilikten ve Sünnilikten bütün hurafeleri ayıklayabilseydik geriye kalacak olan şey “saf din” olacaktı. Fakat bu ayrılık sadece din olgusuyla sınırlı değil. Sosyolojik pek çok unsur var. Osmanlı sistemine Sünnilik çok daha uygundur ama Cumhuriyet’in görünürdeki resmî mezhebi yine Sünnilik olmasına rağmen Aleviler nezdinde Cumhuriyet daha büyük bir değerdir. Aslında bu bir uzlaşma imkânı sağlıyor bize. Sünniler de Aleviler de Cumhuriyet’in etrafında kenetlendiklerinde vatandaşlık şuuru yoluyla sürtüşme bitecektir. Mevcut şartlarda hiçbir sorunumuz yoktur diyemeyiz. Cumhuriyet’in göstermelik değil gerçekten de yansız kalması gerekiyor. Bu mümkündür. Köy Enstitüleri kapatılmasaydı ve ıslah edilerek varlığını sürdürseydi Türk aydınlanması çok fazla mesafe kat edebilecekti. Türk Ocakları da Halk Evleri de milletleşme sürecimize büyük katkılarda bulunma potansiyeline sahip kurumlardı. Bu üç büyük kurumun kapatılması veya yeterince etkili hale getirilememesi yüzünden meydan suni oluşumlara kalmıştır. Cemaatleri kastediyorum. Tabii ki Alevi dedelerinin de günümüz şartlarında lâzım olan entelektüel birikimle donatılmaları gerçeği görmezden gelinmiştir. Batı Anadolu’da bir söz vardır: “Yörük ile Çepni arasındaki fark soğan zarı kadardır.” Bu sözdeki Yörükler Sünni’dir ve Çepniler Alevi’dir. Fark gerçekten de soğan zarı kadarsa farklılıklar yapay demektir. Ama hangi farklılıklar? Hiçbir fark bulunmasın diyemeyiz. Zıtlaşmaya sebebiyet veren farklılıklar etkisiz kılınmalıdır. Çünkü zıtlaşma ister istemez çatışmaya yol açabiliyor. Türk Müslümanlığını salt Sünnilikle sınırlandırdığımızda veya salt Sünnilik zeminine oturttuğumuzda Sünni olmayan vatandaşlarımıza haksızlık etmiş oluyoruz. Sünnileri Alevileştirmek ne kadar olmayacak şeyse Alevileri de Sünnileştirmek gayretleri sonuçsuz kalacaktır. Tek çıkar yol müşterek değerler etrafında buluşmaktır. Ben şahsen Alevilik ile Sünnilik arasında tam bir ayrılık görmüyorum. Çanakkale’de oğlunun şehit düştüğünü öğrenen bir Bektaşi babası “Eyvallah” demiştir, tepkisi bu kadar olmuştur. Aynı tavrı Sünniler de sergilediğine göre biz zaten bir milletiz demektir.

 

Türk Müslümanlığından bahsetmek evrensel olanı reddetmek midir?

METİN SAVAŞ: Türk Müslümanlığı hem akılcılığa hem de evrensel değerlere diğer Müslümanlık algılarından çok daha fazla yatkındır. Arap Müslümanlığında kibir vardır. Araplar sadece ve sadece son peygamberin kavminden oldukları için kendilerini üstün görüyorlar. Oysaki diğer Müslüman kavimlerde böyle bir takıntı zaten olamaz çünkü son peygamber Arap kavmindendir. Arapları ve diğer Müslüman kavimleri bir yana koyarsak, tarih boyunca medeniyet taşıyıcılığını en fazla üstlenmiş olan Türklerdir. Böyle olduğu için de Türkler evrensel olana en fazla açık Müslüman toplumudur. Bütün yozlaşmışlığına rağmen Türk milleti bugün bile hâlâ daha en medeni Müslüman toplumdur. Hepimiz biliyoruz ki Pakistan gibi Müslüman ülkelerin umudu Araplar veya İranlılardan çok Türklerdir. İslam coğrafyasında açık toplum arayacaksak ve serbest kültür alışverişlerine bağnazca direnmeyen bir millet arayacaksak Türkler ilk akla gelen millet olmaktadır.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

3859520