400’e yakın sahte diploma konusu ortaya çıkınca, yıllar yıllar önce İznik’te yapılan Dâvûd-i Kayserî Hazretleri hakkında yapılan panel hatırıma geldi.
Panel şehir merkezine uzak bir sosyal tesiste yapılmıştı. Salona varıp oturduğumda baktım, halk olarak bir ben varım… Gerisi, bir iki otobüs dolusu üniversite öğrencisi.
Panelistlerin bir ikisi tanıdık ve kaliteli akademisyen hocalardı. Diğerlerinden bir şey anlamamıştım, Kayserî’yi övmek için mi batırmak için mi geldikleri belli değildi.
Gençler zaten konuşulanları anlamıyordu, onlar için bir hafta sonu gezisi…
Çok merak ettiğim ve Osmanlı Devleti’nde Türk aklının uyandığı ilk medresenin, ilk müderrisi ve dünya çapında bilim adamı Kayserî hakkında bilgi ile donanacağımı, kandil gibi yanacağımı ümid ederken, bir baktım panelistler kavgadan konuya giremiyorlar. Sen beş dakika çok konuştun, süremi çaldın, o ona o ona… karşımda bilim insanları mı yoksa hamam tası gurubu mu var şaşırmıştım.
Atatürk Üniversitesi’nin, dokuzuncu kol ordunun bulunduğu bir şehirde büyüyüp, Türk Edebiyatı gibi bir dergiyi su gibi içip, o dergideki hocaların âdeta rahlesinden, terbiyesinden geçen ruhum için hayli garip gelmişti…
Eve döndüğümde mutsuz ve düşünceliydim. Mehtap, abla yine ne oldu diye sorunca; bilmiyorum… çok garip akademisyenlerle karşılaştım. Sanki lise mezunu ergen gibi konuşup davranıyorlardı, bir iki hoca vardı ama onlar da arada kaynadı, anlamadım dedim…
Sevmediğim entel salonlarından ihtiyaç duymama rağmen iyice uzaklaşmama sebep olmuştu bu hadise…
Ben bazen yeni nesil için çok üzülüyorum. Çünkü biz farkında olmasak da saf ve sahih bir Cumhuriyet dönemi yaşadık… Eğitim, terbiye, komşuluk, dostluk, şehir ve mahalle kültürü, yerli malı haftaları, Sümerbank markaları, zor eskiyen eşya ve dostluklar vardı.
Şimdiki nesil bizim yaşadığımız o saf Anadolu ve Türklük kokan çağdan uzaktalar…
Bu ülkeyi yönetenler arasında konak hayatından ve terbiyesinden yetişenler de vardı, Anadolu irfanına sahip analarından aldıkları terbiye ile yetişenler de…
Bakın, bizden önceki kuşak hep o besmele ve yazma kokan, hamur ve bereket, dua kokan asil anaların çocukları. Bu yüzden biraz daha mukavemet gösterebiliriz bu çağa…
Dünya savaşından çıkmış o kuşak ki yokluk içinde yamalı elbiselerle büyüdüler ancak şimdi üç fakülte beş yabancı lisan bilerek oturulan devlet memurluğuna, ilkokul, ortaokul ve en fazla lise mezunu olarak oturdular. Ve şimdikilerden daha iyi iş çıkardılar!
Haram yemediler ve yedirmediler. Tek maaş ile çocuklarını koca okullarda okuttular. O anneler tek maaş ile mutfak çevirdiler. Evlendiklerinde hiç eşyâları olmadı, evlatları ile birlikte eşyâlarını da büyütüp terbiye ettiler.
Bizim yeni nesil için acil eğitim ve milli şuur seferberliğine ihtiyacımız var dostlar!
Devletimden ne alırsam, ne koparırsam, ne çalarsam kâr ederim düşüncesinde değil, devletime, vatanıma fazladan nasıl hizmet ederim, ne kazandırırım ülküsünde bir gençlik inşâsına ihtiyacımız var!
Kendisini vatana ve ülküye lütuf, armağan gören değil, ülküsünü kendine verilmiş armağan gören bir gençlik…
İşte bu gençliği yeniden bir medeniyyet tasavvuru teklifi ile önce ikna sonra inşâ etmeliyiz…
O tasavvur, “ŞAHSİYETLİLİK” üzerine bina edilmeli!
Kadirşinaslıkla efendim…
Saliha MALHUN
