21.yüzyılın ortalarına yaklaştığımız şu dönemlerde, Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplini, tarihinin en radikal dönüşümlerinden birini yaşıyor. Geleneksel uluslararası ilişkiler teorileri (Realizm, Liberalizm); devlet egemenliği (toprak bütünlüğü), güvenlik kaygıları (askeri güç), ulusal çıkar (ekonomi) ve rasyonalite gibi güç unsurları üzerine kuruludur. Güç, somut ve ölçülebilir bir kapasitedir. Ancak bu güç kavramı 2020’lerden itibaren değişimin karşısında direnmeyip fiziksel dünyadan dijital dünyaya, yani veriye ve algoritmik üstünlüğe geçiş yapmıştır. Westphalia sisteminin temel taşı olan toprak bütünlüğü ilkesi, yerini dijital sınırların korunması ilkesine bırakmış durumdadır. Artık devletlerin gücü, sınırlarını koruyan ordularından verilerini koruyan, işleyen ve yapay zekâ kapasiteleriyle ölçülüyor. Sahip oldukları petrol, uranyum gibi yer altında bulunan rezervlerinden ziyade eğitebildikleri büyük dil modellerine bırakıyor. Güç unsurları içerisinde bulunan teknolojik güç, bu değişimler ile birlikte daha da ön plana çıkmıştır.
Devletler günümüzde, vatandaşlarının verilerinin nerede saklandığını ve kim tarafından işlendiğini bir milli güvenlik meselesi olarak görmektedir. Dijital çapta bir bağımsızlık mücadelesi verilmektedir. Avrupa Birliği’nin veri gizliliği yasalarından, Asya’daki kapalı devre internet ekosistemlerine kadar her hamle, dijital egemenliği koruma çabasıdır.
Dünya, ABD ve Çin merkezli iki kutuplu büyük bir teknolojik kutba ayrılırken; bağlantısızlar hareketi yerini kendi yerli yapay zekâ modellerini geliştirmeye çalışan teknolojik tarafsızlara bırakıyor. Dijital jeopolitiğin yükselişi ile birlikte dünya, tekno-kutupluluk olarak adlandırılan yeni bir denge noktasına evrildi.
Yapay zekâ dış politikada artık hem araç hem de amaç haline geldi. Devletler, kamu diplomasisini yönetmek ve dezenformasyonla mücadele etmek için ileri düzey dil modelleri kullanıyor. Artık yumuşak güç unsuru olarak algoritmik diplomasi ön plana çıkmaktadır. Büyükelçilikler bile kriz yönetiminde ve halkla ilişkilerde gerçek zamanlı veri analizi yapan yapay zekâ birimleri oluşturuyor. Algoritmalar, hangi ülkenin kültürel ürününün (dizi, müzik, yaşam tarzı) küresel çapta öne çıkacağını belirleyerek modern bir yumuşak güç operasyonu yürütüyor.
Geçmişte petrol neyse, bugün de ham veri odur. Veriyi işleyecek bilgi işlem gücü olmayan devletler, dijital çağda kaynak zengini ama teknoloji fakiri ülkeler konumuna düşme riskiyle karşı karşıyadır.
Otonom silah sistemleri ve siber saldırı kapasiteleri, uluslararası güvenlik mimarisini kökten sarsıyor. Bir yapay zekânın başlattığı siber saldırıya verilecek karşılığın uluslararası hukukta (BM madde 51 gibi) tam bir karşılığının olmaması, gri bölge çatışmalarını artırıyor.
Devletler, küresel teknoloji şirketlerinin birer dijital devlet gibi hareket etmesinden duydukları rahatsızlıkla, siber dünyada kendi egemenlik alanlarını inşa ediyor. Özellikle Avrupa Birliği’nin başlattığı “Stratejik Özerklik” akımı, bugün küresel çapta bir fenomene dönüşmüş durumdadır. Devletler artık şu üç temel üzerinde ısrar ediyor:
Bulut Yerelleştirmesi: Vatandaş verilerinin fiziksel olarak ülke sınırları içindeki sunucularda tutulması zorunluluğu.
Milli Yapay Zekâ Modelleri: Kültürel ve dilsel manipülasyonu engellemek adına, Batı merkezli modellere alternatif milli algoritma geliştirme çabaları.
Siber Caydırıcılık: Konvansiyonel orduların yerini alan, kritik altyapılara (elektrik şebekeleri, bankacılık) yönelik siber saldırıları birer savaş sebebi sayan yeni doktrinler.
Yapay Zekâ ve Diplomatik Karar Mekanizmaları
Diplomasi geleneksel olarak; insan sezgisi, gizli kapaklı görüşmeler ve müzakere sanatıdır. Ancak yapay zekâ, diplomatik masada oturan üçüncü bir aktör haline geldi.
Yapay zekâ modelleri, bir bölgedeki sosyal medya hareketliliğini ve ekonomik verileri analiz ederek potansiyel çatışmaları patlak vermeden haftalar önce öngörebiliyor. Ticaret anlaşmalarında taraflar, karşı tarafın olası tavizlerini ve kazan-kazan senaryolarını saniyeler içinde hesaplayan algoritmik asistanlar kullanıyor. Bu durum, müzakere masasında eşitlik kavramını, teknolojik altyapısı güçlü olanın lehine bozuyor.
Uluslararası toplumun önündeki en büyük engel, yapay zekânın askeri ve sivil kullanımı konusunda küresel bir mutabakata varılamamasıdır. Nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmaları (NPT) gibi bugün de yapay zekâ ve otonom silahların sınırlandırılması anlaşmaları gündemin en sıcak konusudur. Ancak, teknolojik gelişimin hızı, uluslararası hukukun yavaş işleyen yapısı bu durumu yavaşlatmaktadır. Bu da dünyayı, kuralları olmayan bir dijital vahşi batı senaryosuna yaklaştırmaktadır.
Türkiye’nin “Tekno-Diplomasi” Hamlesi: Bölgesel Güçten Küresel Aktörlüğe
2026 yılına geldiğimizde Türkiye, sadece jeopolitik konumuyla değil, tekno-politik vizyonuyla da Uluslararası İlişkilerde kendine özgü bir alan açmış durumdadır. Ankara, klasik dış politikasını yüksek teknoloji ihracatı ve dijital egemenlik stratejileriyle geliştirip, güçlendiriyor. Türkiye’nin İHA ve SİHA alanındaki başarısı, 2026 itibarıyla otonom deniz araçları (İDA) ve yapay zekâ destekli sürü teknolojileriyle birleşti. Bu durum, Türk dış politikasında yeni bir araç doğurdu.
Türkiye, teknoloji transferi yaparak Orta Asya’dan Afrika’ya, Körfez’den Doğu Avrupa’ya kadar geniş bir teknolojik bağımlılık ve iş birliği ağı kurdu. Bu, geleneksel yumuşak gücün ötesinde, akıllı güç kullanımı olarak literatüre geçmektedir. Türkiye, savunma teknolojileri aracılığıyla ittifaklar inşa etmiştir. Tıpkı Mavi Vatan doktrininde olduğu gibi, dijital verilerini de ulusal egemenliğin bir parçası olarak tanımlayan Veri Vatan kavramını merkeze aldı. Kamu verilerinin ve kritik altyapı bilgilerinin yerli sunucularda saklanması, siber güvenlikte stratejik özerklik sağladı. Küresel teknoloji devlerinin algoritmik yanlılığına karşı, Türkiye’nin kendi kültürel ve dilsel kodlarına uygun yapay zekâ modellerini geliştirmesi, dijital sömürgeciliğe karşı bir direnç hattı oluşturdu.
Türkiye, Asya ile ile Avrupa’yı birbirine bağlayan lojistik bir merkez olmanın yanı sıra, Asya ile Avrupa arasında da dijital veri otoyolu olma yolunda hızla ilerliyor. Fiber optik altyapı yatırımları ve bölgesel veri merkezleri, Türkiye’yi küresel internet trafiğinin kilit duraklarından biri haline getirmiş durumda.
Sonuç
2026 yılındaki yeni dünya düzenine göre hibrit bir yeni dünya düzeninin içinde yer aldığımızı görebiliyoruz. 19. yüzyılda kömür, 20. yüzyılda petrol savaşlarından sonra 21. yüzyılda daha karmaşık bir savaş olan algoritma savaşları dünyanın kapısını çalıyor. Uluslararası sistemdeki bu dönüşüm, artık süper güç olmak için nükleer başlıklardan ziyade, saniyede katrilyonlarca işlem yapabilen süper bilgisayarlara ve bu bilgisayarları besleyecek nitelikli insan kaynağına sahip olmak gerekiyor. Büyükelçiler artık sadece hukukçu veya siyaset bilimci değil; siber güvenlikten, blokzincir tabanlı ekonomiden ve yapay zekâ etiğinden anlayan teknokrat diplomatlar olmak zorundadır. Türkiye, bu yeni düzende oyun kurucu olma potansiyeline sahip bir ülkedir. Savunma sanayiindeki teknolojik sıçramasını sivil yapay zekâ ve dijital ekonomi alanlarında da ne kadar hızlı tahvil edebilirse o kadar süper güç olma konusunda ilerleme kat edecektir.
Özetleyecek olursak; Westphalia’nın sınırları fiziksel haritalarda çizilmişti; 2026’nın sınırları ise fiber optik kabloların ulaştığı yerlerde ve kod satırlarının arasında çiziliyor. Geleceğin savaşları mermilerle değil, kod satırlarıyla; barışları ise anlaşma metinleriyle değil, ortak veri protokolleriyle inşa edilecektir. Geleceğin başarılı devletleri, askeri gücü dijital vizyonla birleştirebilen ve kendi veri ekosistemini kurabilenler olacaktır. Uluslararası sistem, toprak merkezli bir düzenden veri merkezli bir düzene geçişin sancılarını yaşamaktadır. Devletler için artık en büyük tehdit toprak kaybı değil, dijital altyapının felç edilmesi ve karar alma mekanizmalarının algoritmik manipülasyona uğramasıdır. Küresel siyasetin ana gündemi, bu yeni gücün nasıl dizginleneceği, uluslararası arenada ortak bir etik çerçeveye oturtulacağıdır.
Demet BALTA
