İslâmiyet Arap Dini ve Töresi Değil, Tüm İnsanlığa Gönderilmiş Evrensel Bir Davettir

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu çalışma, İslâm’ın etnik temelli bir din olduğu yönündeki indirgemeci yaklaşımları eleştirel bir perspektifle inceleyerek, onun evrensel bir inanç sistemi olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır. Araştırma, tarihsel ve sosyolojik yöntemleri bir arada kullanarak erken İslâm toplumunda farklı etnik unsurların varlığını analiz etmekte ve dinin ırk üstü karakterini vurgulamaktadır. Kur’an’daki hitap biçimleri ve temel teolojik ilkeler üzerinden yapılan değerlendirmeler, İslâm’ın belirli bir kavme değil tüm insanlığa yöneldiğini göstermektedir.

Çalışmada ayrıca Arap kimliği ile dinî aidiyet arasındaki ilişkinin zorunlu olmadığı, Arap Yahudileri, Hristiyan Araplar ve ateist Araplar örnekleri üzerinden ortaya konulmaktadır. Endülüs bağlamında Moriskolar ve Mozaraplar gibi tarihsel örnekler ise din, kültür ve kimlik etkileşimini analiz etmek amacıyla incelenmiştir. Bu çok katmanlı yaklaşım, dinî kimliğin etnik kökenle indirgenemeyeceğini göstermektedir.

Sonuç olarak, İslâm’ın bir “Arap dini” değil, evrensel bir davet olduğu; etnisite ile din arasında zorunlu bir korelasyon bulunmadığı disiplinlerarası veriler ışığında ortaya konulmaktadır. 

Anahtar Kelimeler; İslâm’ın evrenselliği, Arap kimliği, din ve etnisite, İslâm tarihi, Arap toplumları, dinî çeşitlilik, Moriskolar, Mozaraplar, Endülüs, kültürel etkileşim

 

Abstract

This study critically examines reductionist claims that define Islam as an ethnically bound, specifically Arab religion, and aims to demonstrate its inherently universal character. Employing a combined historical and sociological methodology, the research analyzes the presence of diverse ethnic elements within early Islamic society, emphasizing the supra-ethnic nature of Islam. An evaluation of Qur’anic خطاب patterns and core theological principles reveals that Islam addresses all humanity rather than a particular قوم.

The study further challenges the presumed correlation between Arab identity and religious affiliation by examining Arab Jewish, Christian, and atheist communities. In addition, historical cases such as the Moriscos and Mozarabs in al-Andalus are analyzed to explore the multidimensional interaction between religion, culture, and identity. This multi-layered approach highlights the inadequacy of reducing religious identity to ethnic origin.

In conclusion, the study argues that Islam is not an “Arab religion” but a universal call, and that no necessary correlation exists between ethnicity and religious identity, as supported by interdisciplinary evidence.

Keywords; Universality of Islam, Arab identity, religion and ethnicity, Islamic history, Arab societies, religious diversity, Moriscos, Mozarabs, al-Andalus, cultural interaction

Giriş

Bugüne kadar çoğu kez tartışılan, ancak çoğu zaman sığ bir zemine oturtulan meşhur bir soru vardır. Bu soruyu kulağı işitmeyen kalmamıştır: “İslam bir Arap dini midir?”

Elbette yalnız bu da değil, İslâm’ın tarihsel ve kültürel konumu hakkında sürekli olarak dillendirilen “İslâm bir Arap töresidir,” “İslâm bir Kureyş düşüydü,” veya “Müslüman olup da Araplaşmayan yoktur” gibi iddialar bile ortaya konagelmiştir.

Eğer İslâm hakikaten Araplara mahsus bir din olsaydı, Peygamber Efendimizin yakın çevresi dışında İslâm’la ilk şereflenenlerin içinde azımsanmayacak denli Arap olmayan şahsiyetler yer almazdı.[1]

Mesela ilk Müslümanlardan olan ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “Konstantiniyye mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutandır! Ve o asker, ne güzel askerdir!”[2] diye buyurduğu, yine İran’ın, Yemen’in ve Bizans topraklarının fetih müjdesini verdiği[3] meşhur savaşın tarihe “Hendek Savaşı” olarak geçmesine vesile olacak olan müşriklere karşı koyma taktiği olarak hendek kazılmasını öneren Selman-ı Farisi[4] İran asıllıdır ve Hz. Ömer’in (r.a.) sarf ettiği kelam-ı kibarıyla “Ne iyi bir kuldur Süheyb; Allah’tan korkmasaydı bile O’na isyan etmezdi” övgüsüne mazhar olan Süheyb-i Rumi[5] de Rum asıllı bir sahabedir.

Gelgelelim Hz. Muhammed (s.a.v.) de bir hadîs-i şerifinde “İslâm’da öne geçenler (sebbâk/sabikûn) dörttür: Ben Arapların öncüsüyüm, Selmân Farsların öncüsüdür, Bilâl Habeşlilerin öncüsüdür, Suheyb de Rumların öncüsüdür.”[6] buyurmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.v.) bu hadis-i şerifiyle İslam’ın evrenselliğini ve ırk üstü yapısını en veciz şekilde ifade etmiştir.

Daha da önemli olan husus, İslâm’ın ilk şehidinin bir Türk olduğudur.

Evet, yanlış okumuyorsunuz. Müslüman olduğu için müşriklerin baronu ve Ümmet-i Muhammed’in Nemrut’u, Firavun’u olan Ebu Cehil tarafından şehit edilen Hz. Sümeyye, asıl adı Pamuk olan bir Türk’tü.

Şimdi ilk Müslüman şehit olan ve aslında bir Türk kızı olan Hz. Sümeyye’yi daha yakından tanıyalım:

Miladi altıncı asır. Orta Asya toprakları…

Uzun ve sert geçen kışın ardından gülümseyen yüzünü gösteren güneş, Tarduş obasına ışıklarıyla birlikte neşe tomurcukları saçmıştı. Karların erimesiyle güneşi görür görmez filizlenen otlarda başıboş bırakılan at sürüleri tazeliğin tadını çıkarıyordu. Kılıçlarını kuşanmış, yayları omuzlarına asılı alpler atlara doğru yanaştığı anda, at sürüsünden önce homurtular yükseldi. Hemen arkasından komut almış gibi hizada durarak başlarını öne eğdiler ve sahiplerinin eyer vurmalarına ses çıkarmadılar.

Alplerin üzerlerinde hayvan postlarından yapılmış giysileri vardı. Uzunca boyları, kumral tenleri ve çekik gözleriyle birbirlerinden ayırt etmek, onları yakından tanımayan insanlar için zor olurdu. Yüzlerinde neredeyse hiç sakal yoktu. Bozkırlı savaşçılar acılarını göstermek için yuğ törenlerinde yüzlerini kızgın demirle dağladıklarından, sakallı erkeğe seyrek rastlanırdı buralarda.

Alpler ağır kış günlerinin getirdiği tembellik ve hantallıktan kurtulmak üzere talim yapmaya gidiyorlardı. Yiyecekleri tükenmek üzereydi ve yakında Altay Dağlarını sarmalayan ormanlarda otların yeşermesiyle çoğalan geyik sürülerinin peşine düşmeleri gerekecekti. Kim bilir belki de beyleri yeni bir akın emri verecekti. Her zaman her şeye hazırlıklı olmalıydılar.

Bir yanda Altay sıradağlarıyla çevrili, ucu bucağı görünmeyen bozkır stepleri. Bir yanda Türk kabilelerinin boy boy dağılıp yerleşmesi gibi düz ovaya saçılmış onlarca gölet. Karanlığı zifīri, gündüzü gözleri kısıklaştıran güneşin parıltısı ile bataklıklara baş eğen ormanlarla kaplı bu topraklarda her boyun kendine ait yaylak ve kışlakları bulunurdu. Zaman zaman yurtlarına aynı soydan kabileler veya düşmanları tarafından yağma akınlarında bulunulurdu. Törelerin hâkim olduğu bu yörelerde hayata tutunmanın yolu savaşmaktan veya bir obadan başka bir obaya göç etmekten ibaretti. Tarduşlar bu bölgedeki en güçlü ve en geniş topraklara sahip Türk kabilelerinden biriydi. Bu yüzden düşmanları da bir o kadar fazlaydı. Yaylak ve kışlaklara bağlı yaşamak, obada yaşayanları korumak için sık sık civar kabileler ve güçlü düşmanları Mezgitlerle savaşmak zorunda kalıyorlardı. Mezgitleri bir nefes gibi daima arkalarında hissediyorlardı.

Atlarının üzerinde, keçe ve keçi kılından örülmüş çadırların arasından talim yapacakları meydana doğru ağır adımlarla ilerledi Alpler. Onları gören bütün oba halkı gururla ve neşeyle onları karşıladı. Kadınlar ve genç kızlar halı ve kilim dokudukları tezgahların başlarından kalkıp ellerini gözlerine siper ederek Alpleri seyre dalmışlardı. Demir ve bakır dövmekle meşgul olan demirciler bir anlığına işlerini bırakmışsalar da vakit yitirmeden çekiç darbelerini atların toynak sesleriyle aynı ahenkte vurmaya devam ettiler. Alplere yeni pusatlar hazırlama telaşı içindeydiler ve Alplere katılan Tonguç Han’ın sert bakışları onların üzerindeydi.

Daha çocukken önce koyunların, sonra mandaların, nihayetinde de atların üzerine binerek biniciliği öğrenmişler, delikanlı yaşına gelmeden ok atma ve kılıç kullanmada mahir hâle gelmişlerdi. Ama yine de bu yetmezdi alp olmak için. Av avlamadan, düşmanın kanını akıtıp yiğitlik ve cesaretlerini göstermeden kimse alp olamazdı bozkırda. Hatta kadınlar bile en az erkekler kadar usta birer binici olmak, ok ve yay kullanmayı bilmek zorundaydılar. Bozkırın töresi de iklimi gibi sert ve acımasızdı. Hayatta kalmak için güçlü olmalıydılar. Kadınlar kirman çevirmeyi, yün eğirmeyi, süt sağmayı ve kilim dokumayı kız çocuklarına öğretirken babaları da onlara tıpkı erkek evlatları gibi ok atmayı, yay kullanmayı öğretir, usta birer binici olmaları konusunda da onları eğitirlerdi.

At onların her şeyleriydi. At olmadan hayatlarını sürdüremezlerdi. Erkekler uzun süren av yolculuklarına veya akınlara gittikleri zamanlarda, kadınlar obada savunmasız kalamazlardı. Herhangi bir saldırıda atlarına biner ve hiç de erkekleri aratmayacak cesaret ve ustalıkta savaşırlardı. En azından kendilerini koruyabilir veya binicilikleri sayesinde, dağlara veya ormana kaçıp saklanabilirlerdi.

Mezgit ve Çinlilerin saldırıları haricinde, birbirleriyle de savaşan bu boyları beyler ve bir araya gelip devlet kurdukları zamanlarda da hanlar yönetirlerdi. Tarduşlar onlarca boydan oluşuyordu ve başlarında Tonguç Han bulunuyordu. Tonguç Han ne kadar güçlü ve kudretli olursa olsun, son zamanlarda liderliği tartışılır olmuştu. Çünkü Bengü Hanım ona evlat veremiyor, artık kısır olduğu konuşuluyordu.

Tonguç Han, kabilenin yaşlıları ne kadar da ısrar etse çok sevdiği eşi Bengü Hanım’ın üzerine başka bir eş almadı. Evlendikten yedi yıl sonra Bengü Hanım nihayet hamile kalmıştı. Tonguç Han’ın mutluluğuna eşdeğer mutluluk yoktu. Doğacak çocuk oba için yeni bir umuttu. Bütün kışı mutluluk içerisinde geçirmişti. Buraların kışı ve kuru ayazı soluğu bile donduracak kadar şiddetli geçerdi. İçi demir ve tunç madenleri ile taşkın koca dağların zirvesindeki kar neredeyse dört mevsim erimezdi. Tonguç Han’ın içindeki buzullar erimeye başlamıştı. Ne de olsa baharla birlikte çocuğu da doğacaktı. Dayanacaktı tüm söylenti ve beklentilere. ‘Baba olayım da gerisi boş’ diyordu kendince. Bengü’ye moral vermeye, onu ferahlatmaya çalışıyordu. Karlar erir erimez ona her bahar olduğu gibi kırlardan çiçek toplamayı hayal ediyordu. Güzel çiçeği, kokusu, ömrünün huzuru Bengü’ydü. Gözü Bengü diye bakıyor, onu incitmemek için çaba sarf ediyordu. En çok da onu dizlerine yatırıp, gece karası saçlarını okşamayı çok seviyordu. Oğlum olursa bana benzesin, kızım olursa saçları annesinin gibi olsun’ diye içinden geçiriyordu.

Bozkırdaki öteki Türk boyları gibi Tonguç Han da Gök Tanrı ya inanıyordu. Obalarda gezinip duran Moğol şamanlarına pek itibar edilmezdi. Her obanın kam adı verilen bir şifacısı ve duacısı vardı. Kamlar Gök Tanrı inancını obalarda yaşatır, kopuz çalıp ilahiler söyler, bozkırdan ve ormanlardan topladıkları şifalı otlarla hastalıkları iyileştirirlerdi. Doğum ve ölüm törenlerinde de hanın hemen yanı başında dururlardı. Türklerde han aynı zamanda en büyük dini otorite olarak da kabul edilirdi. Bu yüzden hükümdar yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olarak düşünülür ve ona göre kendisine itaat edilirdi. Her yıl bahar ayında bütün boy beyleri hanın liderliğinde kutlu atalar mezarlığında toplanır ve Gök Tanrıya kurbanlar keserlerdi.

Tonguç Han, Bengü Hanım’ın sancıları artınca haber salup kam ve ebeleri çadıra davet etti. Oba ebelerinin çadıra girmesiyle birlikte büyük bir ateş yakıldı ve kam ateşe ardıç dalları atarak dualar okudu. Ateş onlara göre Tanrı’dan gelen kutsal bir armağandı. Kötülüklerden arındırdığına inanılırdı. Kam, yanan ocaktaki küllerin uçuştuğunu görünce “Çocuğun ruhu oynuyor,” diye bağırmaya başladı. Alevleri palazlandırmaya devam etti ve sesinin çıkabildiği en yüksek tonla:

“Kırk dişli ateş ana! Dokuz kuyruklu kayın anal Geceleri bizim için uyumuyor, kötü ruhlardan bizi koruyorsun. Gök Tanrı! Gündüzleri davarımıza, atlarımıza doymaları için otlar, çimenler biçiyorsun. Doğacak çocuğumuzu erkek kıl. Hanımızı şen kıl. Obamızı kutsa!”

Çok geçmeden içeriden gelen haber Tonguç Han dışında kabilenin tüm erkeklerini üzecekti. Doğan çocuk kızdı. Tonguç Han için doğacak çocuğunun erkek veya kız olmasının önemi yoktu. Sağlıklı olması yeterliydi. Baba olmanın mutluluğunu yaşamak istiyordu. Ebenin çadırdan getireceği bebeğini kucağına almayı sabırsızlıkla bekliyordu. Yanında bekleşen kardeşinin sevincine ise diyecek yoktu. Eğer Tonguç Han bir erkek varise sahip olamazsa hanlık ona geçecekti. İki kardeş farklı sevinçlerle bekleşirken kam kurban edilecek atların yanına geldi. Eğer doğan çocuk erkek olsaydı her çadır önünde ak kısrak kurban kesilecekti. Ancak doğan çocuk kızdı. Kam bütün kurbanlık ak kısrakları serbest bıraktı. Onların yerine kara kısraklar kurban edilecekti.

Her ne kadar erkek evlat sahipliği, soyun devamı ve saltanat için gerekli olsa da Türkler arasında kadınların yeri de erkeklerden farklı sayılmazdı. Tonguç Han’ın olmadığı zamanlarda obayı Bengü Hanım yönetirdi. Obada herkes ona da Tonguç Han kadar saygı duyar ve itaat ederdi. Ama bu sefer durum farklıydı. Hanına bir erkek veliaht veremeyen Hatun, alplerin gözünde saygısını yitirebilirdi. Tonguç Han kabilesindeki erkeklerden farklıydı. O, doğacak evladının erkek veya kız olmasını umursamıyordu. Kendisi olmasa, kardeşi de hanlığa layıktı. Yeter ki çok sevdiği eşi ve doğan kızı sağlıklı olsunlardı. Nihayet ebe ve yanında iki kadın Tonguç Han’a doğan kızını getirdiler. Doğan erkek çocuk olunca baba bebeği iki avucunun üzerine yatırıp havaya kaldırır ve Gök Tanrı’ya teşekkür ederdi. Kız ise sadece kucağa alınır, ismi verilir ve hemen ebeye geri teslim edilirdi.

Tonguç Han böyle yapmadı. Kızını havaya olabildiğince kaldırdı. Gök Tanrı’ya teşekkür edip olduğu yerde birkaç kez döndü. Kızının yüzüne baktı. Bembeyaz süt gibi ipeksi teni, ne ela sayılacak ne de yeşil sayılacak değişik renkte gözleri vardı. Ay yüzlü, pamuk tenli kızının yanağına yüzünü dayadı.

Kokladı da kokladı. Sonra hemen arkasında duran Kam ve beylerine;

“Kızıma Pamih (Pamuk) ismini veriyorum. Börkleri kuşanın, köslere vurun. Şenlik başlatın. Tonguç Han’ın Pamih kızı için tüm çocuklar sevindirile!”

Aradan dört yıl geçti ve Tonguç Han’ın başka bir çocuğu, özellikle erkek çocuğu olmayınca töre gereği hanlığı kardeşine devredip, o da artık bir Alp olarak yaşamaya devam edecekti.

Bu duruma en çok sevinen Pamih’ti. Düşkün olduğu babasıyla artık daha çok vakit geçirebilecekti.[7]

Gelgelelim kader ağlarını farklı şekilde örecek, Pamuk’u çok düşkün olduğu babasının ve ata yurdunun yanından çok uzak coğrafyalara ve çok farklı bir akıbete doğru sürükleyecekti.

Zira babasının da savaştığı İranlı ve Türk askerî güçleri arasında çıkan savaşta İranlılara esir düşmüştür. Henüz çocuk yaşta esir pazarında getirilmiş, Yemen Meliki Ebul Hayr’a cariye olarak verilmiştir.[8]

Zamanın Übülle (Basra) bölge valisi yanında idi. Ebu’l Hayr, Yemen’e dönerken Taif’e uğradığında hastalanınca, El-Haris bin Kalade isimli ünlü bir hekim tarafından tedavi edilir. Taif’e getirildiğinde Bâmıh (yani Pamuk) olan adı Sümeyye şeklinde değiştirilir. Birkaç defa evlendi. Son olarak Yasir ile evlendi ve böylece Hz. Ammar doğdu. Hicretten önce, ilk Müslüman olanlardan idiler.[9]

Merhum tarihçi Zeki Velidi Togan’a göre, Hz. Sümeyye’nin adının kökeni Yamih’tir, yani Pamuk’tur. Prof. Dr. Abdülkadir Karahan da Hz. Sümeyye’nin aslında Pamih olduğunu, yani Pamuk olduğunu belirtir.

Hakeza İslâm’la ilk şereflenen kuşağın içinde Mekke’de adı geçen ilk Türk sahabi, Ebu Ubeydullah Süreyc et-Türkî’dir.

Süreyc, Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib’in en büyük oğlu olan Haris’in hizmetlisidir. Hanımı Raika da ilk Müslüman Türk sahabiyesidir. Hz. Süreyc, kılıç yapmakla maruf olduğu gibi, yörede kaliteli kılıçlar Süreyciyyat markasıyla sorulur ve satılır olmuştu.[10]

Öte yandan İranlı şair Hâfız-ı Şirâzî, bir nazmında “Basra’dan Hasan, Habeş’ten Bilâl, Şam’dan Suheyb zuhur ederken, Mekke’den Ebû Cehil gibi bir adamın zuhur etmesi ne kadar acayiptir.”[11] der.

Hafız-ı Şirâzi’nin bu tespiti, İslam düşüncesindeki “hidayet ve nasip” meselesini çok çarpıcı bir tezatla ortaya koyar. Şirâzi, bu sözüyle coğrafyanın veya soyun, insanın hakikati bulmasında tek başına yeterli olmadığını vurgular. Dolayısıyla kısaca şu tespiti yapabiliriz ki Habeşistan’dan (Etiyopya) Hz. Bilal, Roma/Şam diyarından Hz. Suheyb-i Rumi, Türk menşeili Ubeydullah Süreyc et-Türkî ve Hz. Sümeyye, İran asıllı Selman-ı Fârisî ve Basra’dan Hasan-ı Basri gibi isimler; merkezden uzak olmalarına, farklı diller ve kültürlerden gelmelerine rağmen imanın ve hikmetin zirvesine çıkarlarken vahyin kalbinde, Kabe’nin dibinde doğan ve Peygamber Efendimiz ile aynı dili, aynı kavim mensubiyetini paylaşan Ebu Cehil, cehaletin ve küfrün simgesi olarak ebeden her inananın lanetini üzerine çekmiş ve sonsuz ahiret yaşamını da mahvederek kendisine yazık ermiştir.

Ezcümle Arap olmanın eşittiri ve denktiri Müslüman olmak değildir ve Müslüman olmanın yolu Arap olmaktan değil, iman etmekten ve dinin gereğini yerine getirmekten geçmektedir. Zaten Kur’an da muhatap olarak “Ey Araplar” ifadesini değil, “Ey İnsanlar” (Ya eyyuhen-nas) hitabını kullanır.[12] Yani teolojik düzlemde İslam, kendisini bir ırkın imtiyazı olarak değil, tüm insanlığa yönelik evrensel bir “hatırlatıcı” olarak tanımlar.

Gelgelelim bugün dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusuna sahip ülkesinin Arap olmayan Endonezya olması, bu evrenselliğin en somut kanıtıdır.

Öte yandan madalyonun öbür yüzüne bakacak olursak bugün yeryüzünde 350 milyon Arap mevcut ve bunun 5,5 milyonu Müslüman değil, yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden değil. Dolayısıyla bunların çoğunluğu Hristiyan olmak üzere ateist ve Musevî olan Araplar da bu 5,5 milyonluk kitlenin içindedir.

Şimdi hep birlikte yeryüzünde halen mevcut olan bu 5,5 milyonluk gayrimüslim Araplara mercek tutmaya çalışalım:

 

Yeryüzünde Musevîliğe İnanan Araplar

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yüzyıllarca Arap kültürüyle iç içe yaşamış, Arapça konuşan ve kültürel bağları olan Yahudi/Musevî toplulukları; Müslümanlık ortaya çıkmadan önceki çağlardan 20. yüzyılın ortalarına değin Yemen, Irak, Suriye, Mısır gibi ülkelerde yaşayan bu topluluklar, 1948’den sonra büyük ölçüde İsrail’e göç etmiştir. Bu topluluklara Mizrahi de denilmiştir. Nitekim Filistinli araştırmacı Salim Tamari’ye göre, Arap Yahudisi terimi tarihin bir dönemindeki Doğu Yahudilerini (Sefarad ve Mizrahi) temsil etmekteydi. Bu Yahudiler dilsel ve kültürel bağlarından dolayı Müslüman ve Hristiyan yurttaşlarıyla, özellikle 1839’dan sonra, Büyük Suriye, Irak ve Mısır’da Osmanlılardan kopmak için Arap milliyetçilik akımına katılanlardır.[13]

Öte yandan günümüzde Mizrahilerin bir kısmı iş bulma, okullarda rahat hareket edebilme gibi amaçlar çerçevesinde kimliklerini gizlemek istemektedir. Zira Mizrahiler, her iş başvurusunda kendilerine soyadları sorulduğunda ve böylece Mizrahi oldukları anlaşılınca bu durum neticesinde sıkıntı yaşamaktadırlar. 1949 yılında Filistin topraklarına yoğun Mizrahi göçü yaşanırken Aşkenaz gazeteci Arye Gelblum’un Mizrahiler hakkında sarf ettiği şu sözler söz konusu gruba karşı olan bakışı ortaya koymaktadır: “İlkellikleri zirvede, bilgi seviyeleri neredeyse mutlak cehalet olan ve daha kötüsü entelektüel herhangi bir şeyi anlama konusunda en ufak bir yetisi olmayan insanlarla muhatabız.”[14]

Yani kısacası aradan 70 yıl geçmesine rağmen, çoğunlukla Arap ülkelerinden gelen doğu kökenli Yahudi vatandaşlara (Mizrahi) karşı ırk ayrımcılığı devam ediyor.[15]

Yine kendini Arap Yahudisi olarak tanımlayan yazar David Rabeeya, bu kimliğin daha öncelere dayandığını belirtir. İslam’dan önce Arap Devletlerinde mevcut olan Yahudilerin varlığı 20.yy’ın ortalarına kadar sürmüştür.[16]

Yazdığına göre, Arap Yahudileri, Müslüman Araplar ve Hristiyan Araplar gibi kültürel olarak Araptırlar, tek farkları Museviliğe inanıyor olmalarıydı.[17] Arap Yahudileri çocuklarına Arap isimleri veriyorlardı ve “Her Arap gibi Yahudi Araplar da Arapça ve lehçeleriyle gurur duyup dilin güzellik ve zenginliğine bağlıydı.”[18]

The Arap Jews (Arap Yahudileri) (2006) kitabında İsrailli sosyolog Yehuda Şenhav Mizrahi Yahudileriyle Arap Yahudilerinin kavramsallaştırılmasının kökenini irdelemiştir. Yazara göre, Siyonizm’in, ideolojinin uygulanışına göre eşzamanlı ve simbiyotik üç kategorisi vardır: “Milliyet”, “Din” ve “Etnik köken”. Milli topluluğun bir parçası olabilmeleri için “de-Arabize” (Araplıktan çıkma) olmaları gerekmekteydi. Şenhav’a göre, Araplarla Arap Yahudilerini ayıran özellik dinleriydi bu da onları bir ulus yapıyordu.[19]

Yeryüzündeki Ateist Araplar

Tarih boyunca İslâmiyet’i ve diğer dinleri eleştiren, hatta ateist fikirleriyle bilinen Arap asıllı şahsiyetler var olmuştur.

Bu şahsiyetlerden en başında Ebu’l-Alâ el-Maarrî gelmektedir.

25 Aralık 973 tarihinde Halep’te dünyaya gelen Arap asıllı bir Suriyeli olan bu zât, filozof, şair ve yazar olup, Museviliği, Hristiyanlığı, İslam’ı ve Zerdüştlüğü eleştirmiştir. Akılcılığı esas alarak dinî dogmalara karşı çıkmıştır.[20]

Yine Suudi Arabistan’da yaşayan 1907 doğumlu Abdullah el Kasemi/Kasimi (Kuseymi), selefiliği savunmaktan ateizmi savunmaya ve örgütlü dini reddetmeye yönelik radikal değişimi nedeniyle Arap dünyasının en tartışmalı kişileri arasında yer aldı. Tanrı’nın varlığını sorguladı ve dinleri eleştirdi; bu nedenle kitapları Arap dünyasının her yerinde yasaklandı.[21]

Son yıllarda Arap dünyasında sessizlik duvarı yıkılınca kendilerini ateist olarak nitelendirenlerin sesleri yükselmeye ve dikkatleri çekmeye başladı. Özellikle de sosyal medyanın burada büyük bir rol oynadığını görüyoruz. Bazı Araplar için, tıpkı dünyanın herhangi bir yerinde ateistlerin kabul ettiği şeylere benzer dinden vazgeçmeye sevk eden birçok nedenle birlikte; Arapların yaşadığı gerçeklikle bağlantılı daha özel bazı başka nedenler de bulunmaktadır. Bunları sıralamak gerekirse:

  1. Arap rejimlerinin yolsuzluk ve zorbalığının yanı sıra birçok Arap ülkesinde dini kisveye bürünmüş siyasi partilerin yolsuzluğu ve zorbalığıdır.
  2. Dini söylemin, tam olarak kanıtlanamayan birtakım kıssalar içeren, aklın kabul etmediği, bilimsel kanunlarla çelişen mitolojik bir anlayışa ve mucizelere dayanmasıdır. Bu durum, gençleri iki seçenek karşısında bırakmaktadır: ya mitoloji ve gerçeklik arasında çelişki yaşayacak ya da Kur’an ve sünnetin rivayet ettiği hususlara bütünüyle iman edecek.
  3. Kendilerini İslami ve tebliğ cemaati olarak nitelendiren, herbirinin kendine göre yöntemi ve kendine has şeri kuralları olan tekfirci IŞİD, el Kaide ve Nusra gibi grupların yaygınlaşması. Ayrıca maddi ve manevi şiddeti din örtüsü altında kullanan diğer bütün Selefi gruplar da bu kapsama girer.
  4. Yabancılaşma ve hayatın bir anlamının olmadığını düşünmenin yanı sıra Arap toplumlarında gençlerin karşı karşıya olduğu toplumsal yalıtılmışlık (hissi).

Bütün bunlara ek olarak din adamlarının içinde bulunduğu kesimler de dahil, herkesin kabul ettiği ve üzerinde ittifak ettiği konu, ateizm ve deizmin, özellikle de genç erkekler ve genç kızlar arasında 2011 yılından sonra gelişme kaydettiği ve bazı araştırmacı ve akademisyenlerin üzerinde ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerektiğini ifade ettiği önemli bir fenomen haline gelmiş olduğudur. Birleşmiş Milletler’e bağlı bazı kuruluşların yanı sıra kimi sivil toplum kuruluşlarının yaptırmış olduğu araştırma ve anketler, Arap ülkelerinde nüfusun yüzde 22’sine tekabül eden biçimde 75 milyon ateistin bulunduğunu ve bu sayının sürekli olarak arttığını ifade etmektedir. Bazı araştırma ve raporlar, Irak’ta ateistlerin sayısının Sünni ve Şii İslami grup ve cemaatlere yakın siyasi grupların yolsuzlukları nedeniyle çok hızlı artış kaydettiğini göstermektedir. Aynı şey bazı Körfez ülkeleri için de geçerlidir.[22]

Yine Utrecht Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi T. Arab, özellikle Irak, Tunus ve Fas gibi ülkelerdeki ateistlerin sayısında artış olduğunu belirtiyor. Princeton ve Michigan Üniversitelerinin kamuoyu araştırma ağı olan Arap Barometresi kapsamında, Lübnan‘da 25 bin kişiye dinî tercihleri sorularak elde edilen veriler, kendisini dindar olarak tanımlayanların oranının 10 yıl içinde %43’e gerilediğini gösteriyor.[23]

Yeryüzündeki Hristiyan Araplar

Yeryüzündeki Hristiyan Araplar, kökleri İslamiyet öncesi döneme kadar uzanan, Orta Doğu’nun en kadim ve kültürel açıdan en zengin topluluklarından biridir. Bugün hem ana vatanları olan Mezopotamya ve Levant bölgesinde hem de devasa bir diaspora halinde dünyanın dört bir yanında varlıklarını sürdürmektedirler. Şimdi bu topluluğun tarihsel derinliği, inanç yapısı ve bugünkü durumunu detaylıca ele alalım:

Öncelikle şunu belirtelim ki yeryüzündeki Hristiyan Araplar farklı mezheplere ayrılmış olup, “Hristiyan Arap” terimi tek bir kiliseyi değil, geniş bir inanç yelpazesini kapsar. En büyük gruplar şunlardır:

  • Rum Ortodokslar: Antakya ve Kudüs Patrikhanelerine bağlı, ayin dilleri Arapça olan en kalabalık gruptur.
  • Melkani Katolikler: Roma Katolik Kilisesi ile birlik içinde olan ancak Doğu ayin usullerini koruyan topluluk.
  • Süryani ve Kıpti Etkisi: Bu toplulukların bir kısmı kendilerini etnik olarak Arap değil, Süryani veya Arami olarak tanımlasa da, sosyolojik ve dilsel olarak Arap dünyasının ayrılmaz bir parçasıdırlar.

Fotoğraf: Mısır nüfusunun yüzde 10’unu oluşturan Kıptiler[24]

Şimdi kendini Süryani veya Arami olarak tanımlayan bu toplulukları daha yakından tanıyalım. Bu münasebetle öncelikle şunu belirtelim ki zaman zaman Arapça’nın Kur’ân-ı Kerîm’in yazım ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) konuşma dili olmasından ötürü kutsal dil olduğuna dair hatalı kanaatler karşısında gerçek, Arapça’nın kutsal bir dil olmamasıdır. Zaten aksi yöndeki iddia ilim adamlarının iddiası değildir. Aynı şekilde Âdem’in bile Arapça konuştuğunu iddia edenlere karşı da şunu belirtmek icap eder ki Âdem’in ise Arapça konuşması pek mümkün değildi. Diller zaman içinde dallanıp budaklandı. Âdem gibi Homo Sapiens türünün insan türüne evrildiği bir dönemde yaşamış bir insanın hangi dili kullandığıyla ilgili şu ana dek bir delil bulunamamıştır. Cennette konuşulacak olan dilin Arapça olacağı iddiasına gelince bu, kesinlikle cahil insanların bilgisizce uydurdukları bir şey. Muhtemelen ilk olarak bir Arap milliyetçisi uydurmuştur. Diğer dünyada insanların nasıl iletişim kuracaklarını bile Allah Kur’an’da bize bildirmemiştir. Dil bu dünyanın iletişim aracıdır.[25]

Bu gerçekliğin altını çizdikten sonra bir gerçeği daha belirtmek zorundayız ki kendilerini etnik olarak Arap değil, Süryani veya Arami olarak tanımlasa da, sosyolojik ve dilsel olarak Arap dünyasının ayrılmaz bir parçası olan Hristiyan toplulukların yoğun olarak yaşadığı Mısır’ın başkenti Kahire’deki Saint Mary Kilisesi’nin giriş kapısında Arapça yazılar var.

Yine Mısır’da yer alan bir başka kilise daha mevcut ki, orada da Arapça’dan izler mevcut.

 

Fotoğraf: Kıpti kilisesinin duvarlarındaki Arap alfabeli İncil ayeti[26]

Mısır kökenli kadim bir Hristiyan mezhebi olan Kıpti Ortodoks Kilisesi’ne ait bir kilisenin iç duvarlarında geleneksel Kıpti ikonografisi ve Arapça bir İncil ayeti yer almaktadır. Duvardaki İncil[27] ayeti, Tanrı’nın sürüsüne (insanlara) çobanlık etmesini, kaybolanları aramasını, yaralıları sarmasını ve adaletle yönetmesini konu almakta…

Kıpti Ortodoks Kilisesi’ne ait bir kilisede Arapça yazıların olması şaşırtıcı değil zira Mısır’ın yerli halkı, bildiğimiz gibi Müslüman Arapların hakimiyetinden önce Arap değil, Kıpti’ydi. Ülke, Müslüman Araplar tarafından işgal edilince Koptça da Kıptilik de tasfiye edildi, Mısır’a Arap dili ve kültürü egemen oldu.[28]

Bu yüzden hiç kimse her gördüğü sakallıyı dedesi zannetme gibi yanlışlığa her Arap’ı Müslüman zannederek düşmemelidir. Bu vesileyle yeryüzündeki Hristiyan Araplara ışık tutmaya devam edelim. Ama önce Arapların Hristiyanlıkla ilk temaslarına bir göz atalım:

Arapların Hristiyanlıkla Teması

Arap Hristiyanlarının tarihi, Hristiyanlığın ve Arap dilinin tarihiyle örtüşmektedir; Arap Hristiyan toplulukları ya önceden var olan Hristiyan topluluklarının Arap dilini benimsemesinden ya da önceden var olan Arapça konuşan toplulukların Hristiyanlığı benimsemesinden kaynaklanmaktadır. Arap Hristiyanları, Batı Asya’nın yerli Hristiyan topluluklarını da içerir; bu topluluklar, yedinci yüzyılda Bereketli Hilal’deki Müslüman fetihlerinden sonra çoğunlukla Arapça konuşan topluluklar haline gelmiştir.[29]

Hristiyan Arap varlığı, erken Müslüman fetihlerinden önceye dayanmaktadır ve 1. yüzyıldan itibaren Hristiyanlığa geçen birçok Arap kabilesi vardı.[30]

Yeni Ahit’te, Elçilerin İşleri kitabında Arapların Hristiyanlığa geçişine dair bir anlatım yer almaktadır. Aziz Petrus Kudüs halkına vaaz verdiğinde, onlar şöyle sorarlar:

Ve biz her birimiz kendi dilimizde, doğduğumuz dilde nasıl işitiyoruz?

[…] Araplar , onların kendi dillerimizde Tanrı’nın harika işlerini anlattıklarını işitiyoruz.[31]

Öte yandan Arapça konuşanlar, İncil’in vaazını işiten ilk halklar arasındaydı.[32]

Yine İncil’deki şu ayet de bu bağlamda dikkate değerdir:

Onlar ilk Pentakost’a[33] şahitlik ettiler ve vizyon geçirdikten hemen sonra Arabistan’ı (Bugünkü Ürdün) ziyaret eden havari Pavlus’u işittiler.[34]

Yine ilk Hristiyan Araplara bakacak olursak Hz. Muhammed’e ilk vahiy indiğinde (610) Arabistan yarımadasının kuzeyinde Monofizit Hristiyan olan Gassani Araplarının (200-14) zayıf idareleri[35] mevcuttu ki bu rejim, ilk Hristiyan Araplarca tesis edilen bir idare idi. Bizans’a tabi bir tampon devlet olarak hem güneyden gelebilecek yağmacılar hem de İran tehdidine karşı kullanılmıştır. Gassânîler, Suriye’de ana dilleri Arapçayı korudukları gibi burada konuşulan Arami dilini de öğrendiler. En ihtişamı dönemlerini Haris bin Cebele zamanında yaşadılar. 529 yılında Bizans İmparatorluğu tarafından kendisi büyük emir olarak ünvanlandırıldı. Bizansla iyi ilişkilerde bulunan Haris Monofizit kilisesiyle Bizans’ın arasını düzeltmek için uğraştı. Onun ölümünden sonra yerine oğlu Münzir geçti fakat mezhepsel ayrılıklar sebebiyle Bizansla arası açıldı, Sasaniler’in vassal devleti Hîrelilerle savaştı bu savaşların pek çoğunu kazandı. Bizans’ın yardımından yoksun olan Gassânîler üzerine sürekli akınlar düzenlemesi sonucu Bizans Devleti tekrar Gassânîlerle uzlaştı. Münzir bin Haris 580 yılında Konstantinopolis’e bir ziyarette bulundu ve İmparator II. Tiberius tarafından büyük bir merasimle karşılandı. İmparator bu merasim sırasında Münzir’e hükümdarlık çelengi yerine gerçek hükümdarlık alâmeti olan taç giydirdi. Bundan sonra Bizanslılar Münzir’i “Araplar’ın kralı” unvanıyla anmaya başladılar. Münzir, Suriye’ye dönünce Hîre hükümdarıyla savaşa tutuştu ve büyük bir zafer elde edip Lahmîler’in başkenti Hîre’yi ateşe verdi. Fakat Bizans’ın bölgedeki görevli ve temsilcileri babası gibi onu da imparatora gammazladılar. Gassânîler, bütün bağlılıklarına ve Hristiyanlığı samimi olarak benimsemelerine rağmen Bizans’a yaranamadılar. Münzir, Havran kilisesinde yapılan bir dinî merasim sırasında imparatorluktan gelen bir emirle Suriye kumandanlarından Magnus tarafından tutuklanıp bir esir gibi Bizans’a gönderildi. Münzir’in yerine geçen oğlu Numan kardeşlerinin de yardımıyla Bizans üzerine çeşitli saldırılar düzenledi. İmparator I. Konstantin, Anadolu’nun bazı bölgelerini tahrip eden Numan’ı da tutuklamak üzere Magnus’u görevlendirdi. Magnus, Numan’ı ele geçirip Konstantinopolis’e götürdü.[36]

Münzir ve oğlu Nu’mân Bizans elinde tutuklu kalınca, Gassânî Devleti’ni oluşturan kabilelerin her birinin kendi reisini seçerek ayrı birer siyasi yapı oluşturması devleti zayıflattığı gibi Bizans’ın güney sınırlarını da savunmasız bıraktı. Bu durum Bizans’ın ezelî düşmanı Sasaniler’in işine yaradı. Bizans’ın güneyini koruyan güçlü bir tampon devlet olan Gassânîler aradan çekilince Sasani Spahbed Şehrbârâz’in büyük bir orduyla Suriye üzerine yürüyüp Kudüs ve Şam’ı ele geçirmesi Gassânî hâkimiyetinin yıkılmasına yol açtı (613-614). 610 yılında Bizans İmparatorluğu’nun başına geçen Herakleios, Sasaniler’den Suriye’yi geri aldı ve güney sınırını genişletti. Cebele bin Eyhem bilinen son Gassani hükümdarıdır. Yermük Muharebesi sırasında Bizans’ın tarafında Müslümanlar’a karşı savaşmışlardır. Daha sonra Müslümanlar’ın galibiyeti üzerine siyasi varlıkları ortadan kalkmıştır. Bugün Suriye bölgesindeki Hristiyan Araplar Gassânîler’in torunlarıdır.[37]

Öte yandan gerçekleşen İslam fetihleri ile Sâsânî (224-651) ve Bizans’ın (330-1453) elinde bulunan toprakların Müslümanların yönetimine geçmesiyle birlikte, fethedilen bölgelerde yaşayan diğer din mensuplarından İslam dinini benimseyenler olmuştur. Özellikle Bizans’ın kontrolünde olan Suriye bölgesinin el değiştirmesi sonucu bölgede yaşayan pek çok Hıristiyan, İslam dinini benimsemiş ve bu durum Hıristiyan din adamlarını tedirgin etmiştir.[38]

Sekizinci yüzyılda Şam’da yaşayan Arap asıllı bir Hristiyan olan Yuhanna ed-Dımeşkî (675-749), Emevî (661-750) iktidarında mali bürokraside görev almış, daha sonra siyasi ve dinî sebeplerden ötürü işinden ayrılıp manastıra çekilmiş, kendini ilmî çalışmalara ve asketik yaşama adamıştır. Burada çoğunluğu Hıristiyan teolojisi ile ilgili olan pek çok eser kaleme almıştır. Ayrıca heretik olarak kabul ettiği dinlere de değinmiştir. Bilginin Kaynağı (The Fount of Knowledge) başlıklı eserinin Sapkınlara Dair isimli ikinci bölümünde İslam’ı da heretik gruplardan biri olarak sunmuştur.

Mezkûr kitabın ikinci bölümünde yer alan İsmaîlîlerin Sapkınlığı başlıklı İslam’a ilişkin kısım kısa olmasına rağmen İslam’ın pek çok alanı ile ilgili malumat içermektedir. Eserde, Arapların kökeni, cahiliye Arap inançları, Kuran-ı Kerim, Hz. Muhammed, İslam inanç esasları ve muamelata dair bazı hususlar, İslam’ın Hıristiyanlık ve Hz. İsa’ya bakışı gibi pek çok konu yeralmaktadır. Bu yönüyle onun söz konusu eseri İslam’ı bütüncül ele almaya çalışan ilk apolojik çalışmalardan biri olma vasfını taşımaktadır.[39]

Şimdi hep birlikte tarihteki Hristiyan Araplara detaylı olarak göz gezdirmeye devam edelim:

Zorla Hristiyanlaştırılan mazlum bir halk: Moriskolar

Eğer Müslümanların yalnız Cahiliye Devri’nde ve bir de günümüzde zulüm gördüğünü zannedenler varsa, Moriskoların adı hâlâ işitmeyenler var demektir. Onlar inançlarından vazgeçmedikleri için kimlikleriyle birlikte tarihten silinmek istendiler. Gündüz Hristiyan, gece Müslüman olmak zorunda kalan, konuştuğu dili, ettiği duası ve giydiği kıyafeti yasaklanan bir halktan bahsedilse adını uzakta aramaya lüzum yoktur. İşte onlar, sadece geçmişin değil, bugünün de aynası olan tarihte bir halkın din yüzünden nasıl yok edilmek istendiğinin en trajik örneği olan Moriskolardır…[40]

1492 sonrası başlayan süreçte, Moriskolar görünüşte Hristiyanlaştırılsa da kalben İslam’a bağlı kalmaya devam ettiler. Ancak bu sadakat, İspanyol tacı için tehdit olarak algılandı.[41]

1502’de Kastilya’da başlayan ve 1526’da Aragon’a da yayılan din değiştirme zorunlulukları, Moriskoların kültürel köklerine bir darbe daha indirdi. Artık Arapça konuşmak, Kur’ân sahibi olup okumak, geleneksel kıyafetler giymek, İslâmî törenler yapmak, namaz kılmak, oruç tutmak, dua etmek yasaklanmıştı. “Yemek saatinde yemek yememek” ve “gündüz su içmemek” bile oruç şüphesiyle cezalandırılabiliyordu. Tesbih, mushaf, hat yazısı gibi dinî semboller bulundurmak bile suç haline gelmişti. Çocuklara dinî bilgi öğretmek, İslâmî eğitim yasak olup, Hristiyanlık eğitimi zorunlu yapılmıştı. Daha önemlisi bazı bölgelerde Müslüman çocuklar zorla Hristiyan yetimhanelerine alındı. Çocuklara İslâmî adlar vermek de yasaktı. Doğan her çocuk Hristiyan adlar almak zorundaydı. Daha da vahimi sünnet de yasak olup, sünnetli çocuklar ihbar edilmekteydi…[42]

Bu zulümleri yapanların güya yolunda ve izinde olduklarını iddia ettikleri Hz. İsa’nın dua ettiği, oruç tuttuğu, namaz kıldığı ve hepsinden mühimi sünnetli olduğu gerçeğini hatırlayınca insan iki kat daha tuhaf olmakta…[43]

Daha da feci olan durum hamam kullanmanın ve abdest almanın da “İslâmî uygulama” sayılarak yasaklanmasıydı. Temizlik kurallarına, meselâ helâl kesime ve gusletmeye dahi “dinî sapkınlık” denerek yasaklar kondu. Temizlikten ötürü güzel kokmak bile “Müslüman gibi kokmak” olarak görülüyor ve ihbar sebebi oluyordu.[44]

Bu yasakların amacı sadece dinden uzaklaştırmak değil, bir halkın hafızasını, kültürünü ve kimliğini de silmekti. Gelgelelim aile yapısı ve eğitim süreçleri, asimilasyon politikalarının en yoğun hissedildiği alanlar arasında yer almıştır. Müslüman çocukların Hristiyan eğitim kurumlarına yönlendirilmesi ve Arapça kullanımının yasaklanması, kuşaklar arası kültürel aktarımı zayıflatmıştır.[45]

Neticede bu mazlum halkın neferlerinden her biri kendi vatanında bir yabancı, kendi evinde bir suskun mahkûm haline gelmişti. Baskılar arttıkça, gözlerdeki umut ışığı da solmaya başladı.

1609-1614 yılları arasında, Kral III. Felipe’nin emriyle İspanya’dan büyük bir sürgün başladı. Yaklaşık 300.000 Morisko, doğdukları topraklardan zorla koparılarak Kuzey Afrika’ya gönderildi. Bu yolculuk ne sadece coğrafi bir ayrılıktı ne de bir sınır geçişi. Bu, bir halkın hafızasından, geçmişinden, mezarlarından, ezanlarından, bayramlarından koparılmasıydı. Limanlarda ağlayan anneler, kıyıya son kez bakan çocuklar, arkalarında bıraktıkları her şeyle vedalaşamadan yola çıkan yaşlılar…[46]

Bir kısmı yolda öldü zira gemi yolculuklarında boğulan binlerce insan oldu. Kadınlar kaçırıldı ve mallarına zorla el konuldu. Sağ salim Kuzey Afrika’ya gidebilenler ise yeni topraklarda aidiyet arayışına mahkûm oldu ki bunları Kuzey Afrika’ya taşıyan ise mazlumların sığınağı olarak bilinen Osmanlı’nın kaptan-ı deryalığını yapmış Barbaros Hayreddin Paşa oldu. Elbette ki Turgut Reis’i de unutmamak gerekir. Bütün bu trajediye sebep olan iki kişiydi; Kastilya Kraliçesi İsabel ve Aragon Kralı Ferdinand…[47]

Büyük bir kısmı Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir) ve Osmanlı topraklarına (Şam, Türkiye) göç ederek kimliklerini buralarda koruyan Moriskoların içinde İspanya’da kalanlar ise, nesiller boyu süren baskı ve tecrit nedeniyle Hristiyan inancını benimsemek zorunda kalmış ve asimile olarak İspanyol kimliği içinde erimişlerdir.[48]

Arap Dilli Hristiyanlar: Mozaraplar

Vizigotlar devrinde Hıristiyanlar ve Yahudilerin birlikte yaşadığı İber Yarımadası’nda İslâm hâkimiyetinin başlaması, bölgenin demografik yapısında köklü değişikliklere zemin hazırladı. Vizigotlar’ın son yıllarında bölgede siyasî istikrarsızlık, dinî hoşgörüsüzlük ve toplumsal kargaşa hâkimdi. Bu yıllarda Avrupa’nın içinde bulunduğu siyasî ve dinî konjonktürün de etkisiyle Vizigot Kralı Recared, 587 yılında Katolikliği benimseyip ekseriyeti Arianizm inancına mensup olan Vizigot toplumunu Katolikliği kabul etmeye zorladı. 694 yılında yayınlanan kraliyet fermanı, bölgede yaşayan Arianist Hıristiyanlara ve Yahudilere Katolik inancını kabul etmeleri aksi takdirde ülkeden sürgün edilmelerini dikte ediyordu. Müslümanların bölgeyi fethi, önceki asırlarda Hıristiyan idaresi altında çok zor yıllar geçiren Yahudiler kadar Arianizm inancına bağlı kalmaya devam eden Hıristiyanlar için de bu baskı ortamının ortadan kalkması anlamına geliyordu. Müslümanların fethinden önce Vizigotlar devrinde İber Yarımadası’nda toplum Hıristiyanlar ve Yahudilerden müteşekkildi. Endülüs’te İslâm idaresinin kurulmasını takip eden yıllarda Doğu İslâm dünyasından (Maşrık) bölgeye göç eden Müslümanlar da Endülüs toplumuna entegre oldular. Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin bir araya gelişiyle çok dinli ve çok milletli bir nüfus yapısı ortaya çıktı.[49]

Toplumun büyük bir bölümünü oluşturan ve Müslüman devlet idarecilerinin himâyesinde “Ehl-i zimme” olarak zımmî statüsünde yönetilen Hıristiyanlar ve Yahudiler Müslümanlar tarafından büyük ölçüde hoşgörü ile karşılanıp hayatın hemen her alanında büyük bir özgürlüğe sahip oldular. Endülüs’teki Hıristiyanlar, aralarında kendilerini Müslüman devlet nezdinde temsil edecek “Kûmis” adı verilen temsilciler seçerek dindaşlarının devletle olan ilişkilerini bu temsilci aracılığıyla yürüttüler.[50]

Müslümanların bölgeyi fethetmesinden sonra Endülüs’te yaşayan Hıristiyanlar temel hak ve özgürlükler bakımından Vizigotlar devrine nispetle büyük avantajlar elde ettiler.

Endülüs toplumunun önemli bir kısmını teşkil eden Hıristiyanlar arasında zaman içerisinde gündelik hayatta Müslümanlarla olan temasın bir sonucu olarak hayat tarzları bakımından dindaşlarından farklı özellikler taşıyan yeni bir Hıristiyan grup ortaya çıktı.

“Mozaraplar” (Arapça Müsta’rib) adı verilen bu topluluk, Ortaçağ’da özelde İber Yarımadası genelde ise Avrupa’da Müslüman-Hıristiyan ilişkilerinde kilit rol oynadı.[51]

Mozarap Teriminin Anlamı ve Kapsamı

Mozarap tabiri Ortaçağ’da Endülüs’te yaşayıp Arapça’dan ve İslâm kültüründen etkilenen Hıristiyanları ifade eden teknik bir terimdir. Araştırmacılar Mozarapları ekseriyetle “İslâm idaresi altında yaşamayı kabul edip Arap dilini ve İslâmi gelenekleri benimsemiş Hıristiyanlar” olarak tanımlamaktadırlar.[52]

Bu ifade “Araplaşmış” anlamına gelen Arapça kökenli “Müsta’rib” kelimesinin İspanyolca’ya dönüşmüş halidir.[53]

Yani Mozárabe kelimesi Arapça müstaʻrebe kelimesinden geliyor. “Araplaşmış” demektir. Çoğunluğu Vizigot kökenli Katolik olup Müslümanlardan çok etkilenen bir zümredir. Müslümanlar gibi giyinir, onlar gibi davranırlar. Hatta Mozarabik denilen bir Arapça lehçesi bile türettiler. Özellikle 10. ve 12. yüzyıllar arasında Müslümanlar, Avrupa’da kültürel olarak baskındılar. Kurtuba, Avrupa’nın en kalabalık şehriydi. İnsanlar hastalarını tedavi ettirmek için bu şehre getirirlerdi. Bu etki sadece İber Yarımadası ile sınırlı değildi. Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde Hristiyan gençlerin onlara özenmesi rahipleri rahatsız etmekteydi. Kurtuba baş rahibi Alvarus, Latince öğrenmeyi terk edip, birbirlerine Arapça şiirler yazan İspanyol gençlere öfke doluydu. Nitekim 9. yüzyılda Endülüs’te yaşamış yazar ve şair Paulus Alvarus (ö.861), Hristiyan halkın kendi kültürünü ve gelenek göreneklerini kaybetmesini Indiculus Luminosus (Yolu Aydınlatan İşaretler) isimli eserinde şu sözlerle dile getirmektedir: “Hristiyanlar, Arapların şiirlerini ve kıssalarını okumaya bayılıyor. Arap ilahiyatçılar ve felsefeciler üzerine çalışıyorlar. Üstelik bunu, onları çürütmek amacıyla değil, fasih bir Arapçaya sahip olmak için yapıyorlar. Buna karşılık, Kitab-ı Mukaddes’in Latince şerhlerini okuyan, İncilleri, peygamberleri ve havarileri araştıranlar nerede? Heyhat! Tüm yetenekli Hristiyan gençler, Arapça kitapları şevkle okuyup inceliyor; büyük masraflar yaparak muazzam kütüphaneler oluşturuyor; Hristiyan edebiyatını hakir görüyor, dikkate değer bulmuyor. Hristiyanlar kendi dillerini unuttular. Bir dostuna Latince mektup yazabilen her bir kişiye karşılık, kendisini kusursuz bir şekilde Arapça ifade edebilen ve bu dilde Araplardan bile daha güzel şiir yazan bin kişi var.”[54]

Paulus Alvarus’un literatürde çok iyi bilinen bu sözleri 9. yüzyılın ortasında İber Yarımadası’ndaki toplumsal ve sosyal duruma adeta ayna tutmaktadır. Onun belirttiği gibi, yarımadadaki Hristiyan toplumun kimliğini kaybetmeye başlaması, yüzyılın ortalarında bir grup Hristiyan’ın Kurtuba’da direniş göstermesine neden olmuştur. Kurtuba Martir Hareketi olarak bilinen bu olay bir grup Hristiyan’ın yarımadadaki yönetime ve sosyal değişime karşı bakış açısını gözler önüne sermesi bakımından dikkate değerdir.[55]

Sadece halk düzeyinde değil bazı Vizigot elitleri hatta Norman Kralları II. Roger ve II. Frederick bile bu etkiden kurtulamadılar. Bu iki kral, sarayda Arapça konuşur, sarık sarar, başta ünlü tarihçi el-İdrisi gibi Müslüman alimleri başlarından eksik etmezlerdi. Nitekim İslam bilim tarihi ve Avrupa açısından en önemli dönem kral II. Roger ve II. Frederick’in iktidar yıllarıdır. II. Roger, İslam tarihinde özellikle meşhur haritacı ve âlim Şerīf el-İdrisî’nin hâmisi olarak çıkar karşımıza. Uzun yıllar II. Roger’in hizmetinde bulunan İdrisî, onun direktif ve destekleriyle Nuzhet el-Müştâk fī İhtirâk el-Âfâk adındaki coğrafya kitabını yazmıştır. II. Roger’a atfen El-Kitâb al-Rujârī [Roger Kitabı] olarak da bilinen bu eser İdrisî’nin günümüze ulaşan en önemli eseridir.[56]

Hakeza birçok bilim dalıyla ilgilenen II. Frederick, özellikle astronomi ve astroloji alanlarında Müslümanların tecrübelerinden yararlanmıştır. Kantorowicz, adını yazmamakla birlikte Müslüman sultanlardan birinin, imparatora değerli bir usturlab (Yıldızların ve diğer gökcisimlerinin konumlarını ölçen bir astronomi aleti.) gönderdiğini ve onun bu usturlabı, kendi yerini alacak oğlunun yanında dünyadaki en sevdiği varlığı olarak gördüğünü belirtmektedir. Mısır Sultanı El-Kamil ise II. Friedrich’e “Dokuz Hâkimin Kitabı” isimli Arapça bir atrolojisi kitabı göndermiştir. Bu kitaptan da yararlandığı muhakkak olan imparatorun saray filozofu ve astroloğu Michael Scotus, daha sonra “Liber introductorius” ve “Liber particularis” isimli çalışmalarıyla çağının bütün astronomik-astrolojik bilgilerini içeren muhteşem bir ansiklopedi vücuda getirmiştir.[57]

II. Friedrich, Müslümanlardan yalnızca bilim konusunda faydalanmamış, onlara bilgi de transfer etmiştir. Mesela Mısır sultanı için Merlin’in kehanetlerini toplatmış ve Arapça’ya çevirtmiştir. Kendisine ise buna mukabil Tunus’dan bilgelik kitabı “Sidrach” (dünyanın ve gökyüzünün bütün katmanlarına dair sorular ve cevaplar içeren kitap) ve “Bütün Bilgilerin Kitabı” isimli bir eser gönderilmiştir.[58]

II. Friedrich, Müslümanların bilim birikiminden sadece mektupları veya elçileri vasıtasıyla faydalanmamıştır. O, Müslüman bilginleri maiyetinde bulundurmaktan da çekinmemiştir. Mesela Palermolu İbn el-Cusi II. Friedrich’in Arapça diyalektiği hocasıydı ve Haçlı seferi esnasında yanındaydı. Matematikçi ve Astronom Alam el-Hanafi (Ta-asif) Sultan el-Kamil tarafından bilimsel soruların cevaplandırılması için geçici olarak imparatora gönderilmişti. Daha sonra sultanın oğlu As-Salih tarafından imparatorun sarayına gönderilen Şaih Sirak ad-Din el-Urmavi ise burada mantık üzerine bir de kitap yazmıştır.[59]

İspanya’daki İslam egemenliği sona erdikten sonra yıllar içinde Müslümanların siyasal etkinliği yavaş yavaş kaybolmuş olmasına rağmen İslam etkisi bu diyarda yüzyıllarca devam etmiştir. Daha da önemlisi Müslüman Araplardan ve Mozarap olarak nitelendirilen İspanya Hristiyanları vesilesiyle tesettürü İspanyolların içinden Amerika’ya ayak basan göçmenler oralara taşıdılar.[60]

Bundan ötürüdür ki Peru’da Limalı kadınlar tıpkı bir Müslüman mü’mineyi aratmayacak şekilde tesettüre giriyordu. Yani Amerika kıtasına göçlerin yaşandığı İspanya’da bir dönem kadınlar yüzlerini kapatırlar tek gözleri açık olurdu. Bir asır öncesine kadar pek çok bölge bu geleneği korudu.

Mesela Cadiz taraflarında Vejer de la Frontera kadınları 20. yüzyıla değin gözleri hariç komple tesettüre girerdi.

Öte yandan “Mozarap” ifadesinin ilk olarak ne zaman ve kimin tarafından kullanıldığına dair farklı rivayetler mevcuttur. Bazı tarihçiler tarafından XI. asra tarihlendirilen vesikalarda Mozarap ifadesinin “muzaraves” şeklinde zikredildiğini ileri sürülmektedir.[61]

Bu ifade, Ortaçağ’da bahusus İber Yarımadası’nda kaleme alınmış tarih metinlerinde ekseriyetle “muzarabe/muzaraue” olarak geçmektedir.[62]

Toledo Başpiskoposu Rodrigo Jimenez de Rada (ö. 1247), bu tabiri İber Yarımadası’nda Araplarla bir arada yaşayıp onlarla karışmış Hıristiyanları tanımlamak için kullanmaktadır.[63]

İngiliz tarihçi Ordericus Vitalis de Historiae Ecclesiasticae adlı eserinde Mozaraplar ifadesini kullanmaktadır.[64]

IX. asrın sonundan itibaren İber Yarımadası’nın Leon bölgesinde bulunan Latince belgelerde Arapça şahıs adlarının yer alması ve bahsi geçen insanların Kurtuba’dan bölgeye göç eden Hıristiyanlar olmasından yola çıkarak onların Mozarap oldukları yönünde güçlü kanıtlar mevcuttur.[65]

Ortaçağ İspanya tarihi göz önünde tutulduğunda Mozaraplar’ın kökeni ve faaliyetleri bilim çevrelerinde en çok tartışılan konulardan birisi olagelmiştir (Manuel Almansa, Acien Almansa, “Consideraciones Sobre los Mozarabes de al-Andalus”, Studia Historica, c. XXVII, 2009, s. 24.).

Mozarap kelimesi Endülüs’te İslâm idaresi altında hayatını sürdüren Hıristiyanları kuzeydeki Hıristiyan idaresi altında yaşayan dindaşlarından ayırt eden bir ifadedir.[66]

Zira bahsi geçen Mozaraplar bu devirde Arapça’nın ve İslâm kültürünün etkisi altında olmaları hasebiyle de kuzeydeki Hıristiyanlardan daha farklı özelliklere sahiplerdir. Endülüs’te hatırı sayılır bir Mozarap nüfusunun varlığı tarihi kayıtlar ışığında tespit edilmiştir. Endülüs Emevîleri (756-1031) devrinin başlamasını takip eden asırlarda Hıristiyanlar arasında Araplaşma eğilimi sarih bir şekilde görülmektedir. Bu devirde yaşayan Hıristiyanlar, yarımadada konuşulan dillere ek olarak öğrenmiş oldukları Arapça sayesinde Müslüman devlet ricali tarafından memurluk, tercümanlık, elçilik ve askerlik gibi devlet kademelerindeki üst düzey görevlere getirildiler.[67]

852-886 yılları arasında hüküm süren Endülüs Emevî Emiri I. Muhammed devrinde yaşayan Mozarap kökenli İbn Antonian bu Hıristiyanlardan birisiydi. Onun Arapça’ya vâkıf bir Hıristiyan olması sebebiyle kâtiplik görevine getirilmesinin bazı Müslümanlar arasında rahatsızlığa sebebiyet verdiği bilinmektedir.[68]

Toledo’nun 1085 yılında Hıristiyanların eline geçişini takip eden süreçte şehirdeki Mozaraplar’ın önemli bir bölümü Hıristiyan dindaşları tarafından idare edilmeye başladılar. 1085 yılından itibaren Hıristiyan hâkimiyetinin ilk asırlarında dahi şehirde Arapça şahıs adlarına sahip olan, Arapça konuşup yazan bir Mozarap topluluğunun varlığını sürdürdüğü tarihi bir gerçektir.[69]

Bu devre ait vesikalarda yer alan bir anekdotta XII. asır gibi geç bir tarihte iki Mozarap arasında geçen bir diyalogta onların konuşmalarına Arapça kelimeler ekledikleri ve İslâm düşüncesiyle benzerlik arz eden bir sohbet gerçekleştirdikleri görülmektedir.[70]

Tarihi kayıtlar, Kastilya topraklarının yanı sıra Aragon sınırlarında da Mozarap nüfusun varlığını sürdürdüğüne işaret etmektedir. Bahsi geçen Mozaraplardan bir kısmı Aragon Kralı I. Alfonso’nun 1125-1126 yıllarında Müslümanlara karşı gerçekleştirdiği askerî harekâta iştirak ettiler. Devrin İngiliz tarihçisi Ordericus Vitalis, bu sefere iştirak eden Mozaraplar’ın, “kâfir” olarak tanımladıkları Müslümanların arasında yaşadıklarını nakletmektedir.[71]

Endülüs’te Gündelik Hayatta Müslüman-Hıristiyan İlişkileri ve Mozarap Topluluğunun Ortaya Çıkışı

Endülüs’te Hıristiyanların Müslümanlarla olan medenî ilişkilerinin başlangıcı, yarımadanın Müslümanlarca fethedildiği devre dayanmaktadır. İki büyük dinîn mensupları İslâm idaresi altındaki Endülüs’te gündelik hayatın hemen her safhasında temas halindeydiler. Hıristiyanlar arasında Arapça’nın ve İslâm kültürünün yaygınlaşmasında en önemli faktörlerden birisi hiç şüphesiz Müslüman erkeklerin Hristiyan kadınlarla yaptıkları evliliklerdi.[72]

Emevî Devleti’nin Kuzey Afrika Valisi Musa b. Nusayr ve onun azatlısı Tarık b. Ziyad İspanya’yı fethetmelerinden sonra Şam’daki Emevî Halifesi Velîd b. Abdülmelik’in talebi üzerine birlikte Şam’a gittiler. Musa b. Nusayr Şam’a dönerken bölgenin idaresini oğlu Abdülaziz’e bıraktı. Makkarî, Şam’daki Emevî idaresine bağlı Endülüs’ün ilk valisi olan Abdülaziz’in Müslümanlarla yaptığı savaşta ölen Vizigotların son kralı Roderick’in dul kalan eşi Egilona ile evlendiğini nakletmektedir.[73]

Müslüman olduktan sonra Umm Asım adıyla anılan Egilona’nın Abdülaziz ile yaptığı evlilik Endülüs’te Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki medenî ilişkilerin ne kadar erken bir tarihte başladığını göstermesi bakımından çok önemli bir örnektir. İslâm dininin Müslüman kadınların gayrimüslim erkeklerle evliliğini yasakladığı ilkeye genel olarak Endülüs’te riayet edilirken Müslüman erkeklerin bölgedeki gayrimüslim kadınlarla yaptıkları evliliklerin sonraki yıllarda da devam ettiği bilinmektedir.[74]

Benzer şekilde Roderick’ten önceki Vizigot Kralı Witiza’nın torunu Sarah, Müslüman bir erkekle evlendi. Endülüslü tarihçi İbnü-l Kûtiyye de bu soydan gelmekteydi.[75]

X. asırda Endülüs Emevî Devleti’nin en kudretli hükümdarı olan III. Abdurrahman da Rum kökenli Murcan adlı bir kadınla evliydi.[76]

Mozaraplar, Arapça bilgilerinin yanı sıra Arapça şahıs adları kullanmaya eğilimliydiler. Ortaçağ’da Toledo şehrinde yaşayan Mozaraplar arasında kullanılan Arapça şahıs adlarının yer aldığı onomastik bir liste Ángel González Palencia tarafından hazırlandı. Bu listeye bakıldığında Arapça menşeli adlar kullanan Mozaraplar’ın çocuklarına Hıristiyan adı verdikleri durumların yaşandığı görülmektedir. Bartolome de İben Hamor ve Lope ben Don Saad gibi Mozarap adları bu nevidendi.[77]

Bununla birlikte Arapça’nın ve İslâm kültürünün etkisiyle Aziz ve Osman gibi Müslümanlar arasında yaygın olan şahıs adları zamanla Mozaraplar arasında benimsenmeye başladı.[78]

XII ve XIII. asırlarda Toledo şehrinde yaşamış Mozaraplar üzerine uzun yıllar süren kapsamlı çalışmalar yürüten Palencia, Toledo şehrinde Arapça şahıs adlarının Toledo Hıristiyanlarının yanı sıra şehre sonradan gelen Frank kökenliler tarafından da tercih edildiğini tespit etmiştir.[79]

Bütün bunlara ek olarak Avrupa’nın ucunda bir Akdeniz adası olan Malta’da da bugün Arapça’nın ve İslâm’ın izleri mevcuttur.

Zaten Maltaca’nın da %70’i Arapça menşeili kelimelerden oluşur.

Evet, Maltaca bu yönüyle bir nevi Arapça kökenli bir Avrupa dilidir diyebilmek imkân dahilindedir zira bugün Malta adalarında konuşulan yerel dilin çok büyük bir kısmı Arapça kelimelerden oluşuyor.

Düşününüz, Avrupa Birliği’nin kabul ettiği resmî dillerden biri Arapça kökenlidir. Hatta bu garip durum Malta’ya yolu düşenleri havalimanına iner inmez karşılar. Türkçeye hiç yabancı olmayan “dhkul” (duhul/giriş) ve “hurug” (huruç/çıkış) ifadeleri tabelalarda hemen dikkatimizi çeker. Günlük hayata bu kadar sirayet eden Arapçanın, Akdeniz’in ortasındaki bu küçük adalara gelişi ise yaklaşık 1200 yıllık bir tarihe sahip. Müslümanların Malta’ya ilgisi, esasında Sicilya’yla ilişkilerine dayanıyor. Akdeniz’in en büyük adası olan ve İtalya’nın güneyinde bulunan Sicilya, ticaret yolları bakımından önem arz eden konumuyla tarihte birçok devletin iştahını kabartmıştır. Müslümanların bu adayı fethetmek için düzenlediği ilk sefer ise Şam Valisi Muâviye b. Ebî Süfyan’ın emriyle, 652 yılında başlatıldı. Zayıf bir donanmayla çıkılan bu sefer, Bizans İmparatorluğu’nun hâkim olduğu adayı ele geçirmeye yetmedi. Teşebbüsler Emevî Devleti kurulduktan sonra da devam etti; ancak yine başarılı bir sonuç alınamadı. Abbâsîler döneminde Bizans’ın adayı güçlü bir donanmayla tahkim etmesi, Müslümanları fetih düşüncesinden bir süre uzaklaştırdı. Bunun yerine ticarî ilişkiler kurma yoluna gidildi. İfrikiyye vilayetine (günümüzde Tunus, Cezayir ve Libya’yı kapsayan bölge) atanan İbrahim b. Ağleb, 805 yılında Sicilya yönetimiyle 10 yıllık barış anlaşması imzaladı ve bu anlaşma oğlu Ebü’l-Abbas Abdullah tarafından da devam ettirildi. Ne var ki 826’da Bizanslı donanma komutanının Sicilya valisine karşı isyan başlatması ve Ağlebîlerden yardım istemesi üzerine bu anlaşma bozuldu. 827 yılında başlayan bir dizi fetihle bölge, yıllar içinde Ağlebîlerin yönetimi altına girdi. Sicilya ve çevresinde üstünlük sağlanmasıyla beraber Malta’ya da asker gönderildi. Ağlebî kumandanlarından Ahmed b. Ömer yönetiminde yola çıkan bir donanma 29 Ağustos 870’te (h. 28 Ramazan 256) adayı fethetti.[80]

Böylelikle İslamiyet, Malta’ya MS 870 yılında Ağlebiler vesilesiyle geldi. Sicilya ile birlikte Malta, Bizans hükümdarı Euphemius’un Bizans İmparatoru II. Mihail ile olan güç mücadelesinde Müslüman desteği çağrısının ardından Müslümanların eline geçti. Buraya o zamandan beri “Mdina” da denmektedir. Mdina’ya giren herkes şunu hissedecektir ki oraya girdiğin an sadece bir şehir gezmiyorsun. Malta’nın en eski tarihinin içine yürüyorsun. Burası Malta’nın eski başkenti ve Silent City yani sessiz şehir diye geçiyor. Hikaye aynen şöyle gelişiyor: Euphemius, 826 civarında, bir manastırdan genç bir rahibeyi kaçırıp onunla evlenmekle suçlanan (muhtemelen uydurma bir suçlama) bir Bizans amiraliydi. İmparator, Sicilya valisi Konstantin’e evliliği sonlandırmasını ve Euphemius’un burnunu kesmesini emretti. Geniş bir takipçi kitlesine sahip olan Euphemius, Konstantin’i öldürdü ve Bizans İmparatoru II. Mihail’e karşı bir ayaklanma düzenledi ve bazı askeri başarıların ardından, Konstantinopolis’ten bağımsız olarak Syracuse’da kendisini imparator ilan etti. Ancak doğudan takviye kuvvetleri gönderildiğinde Bizans birlikleri tarafından yenilgiye uğratılacağını anlayan hükümdar, İfrikiye’nin[81] Müslüman liderlerine başvurarak, Sicilya ve Malta’yı Bizanslılardan geri almak için Müslümanlardan yardım istedi.[82]

Yardım istediği Müslümanlar, yarı bağımsız bir Emirlik olan Ağlabilerdi. Nominal olarak Abbasilerin vasalı ve tebaası olan bu devlet, 801 yılından beri fiilen bağımsızdı. O dönemdeki Ağlabi Emiri I. Ziyadet Allah, Euphemius’un talebini kabul etti ve fethi, İmam Malik’in öğrencisi olan 70 yaşındaki Kadı Asad b. el-Furat’a emanet etti. Asad b. el-Furat, Ağlabiler arasında oldukça saygın biriydi ve Ziyadet’in politikalarını şiddetle eleştiriyordu. Bu nedenle Ziyadet, bunu Asad’dan kurtulmak ve ayrıca Araplar ve Berberiler arasında etnik hatlar boyunca gerilimlerin yükseldiği bir dönemde birliklerini bir sefere göndermek için bir fırsat olarak gördü.[83]

Asad başlangıçta ilerleme kaydetmişti, ancak bir veba salgını baş göstererek ilerlemelerini sekteye uğrattı. Seferin çıkmaza girdiği bir dönemde, Ağlabiler, Abbasilerle bağlantılı olmalarına rağmen, kendilerine yardım edecek ve ortak bir temelde çalışmaya istekli olan Endülüs’teki Kurtuba Emevi Emirliği ile temasa geçtiler.[84]

Daha sonra bu görevi Muhammed b. Asbagh devraldı ve böylece Euphemius’un önce Sicilya’ya, ardından Malta’ya Müslüman istilası başladı ve böylece adada iki yüzyıllık İslam egemenliği Sicilya Emirliği olarak başladı. Malta’yı fetheden kişi Ahmed b. Ömer b. Ubaydallah b. el-Ağlab el-Habashi idi.

Müslüman ülkelerin Sicilya ve Malta’yı fethi, kademeli bir süreçti ve bu topraklardaki son Bizans karakolu, fethin başlamasından yaklaşık 70 yıl sonra ele geçirildi.

Normanlar ve Malta

870’ten 1091’e kadar Malta, din olarak neredeyse tamamen Müslüman, dil olarak ise Arapça idi. 1091’deki Norman fethinden sonra bile, toplumda önemli bir Müslüman kesim kaldı ve Müslüman yönetimi başlangıçta yerinde kaldı ve Müslümanların dinlerini özgürce uygulamalarına izin verildi. Bu durum, Normanların Müslümanların bir süre inançlarını korumalarına izin verdiği ve onları din değiştirmeye zorlamadığı Sicilya’ya benzer.[85]

Kalıcı Miras

Malta artık Müslüman yönetimi altında olmasa ve orada yaşayan Müslüman nüfusu çok az olsa da, İslam’ın Malta’daki kalıcı mirası yadsınamaz.

Müslümanların Malta’yı iki yüzyıldan daha kısa bir süre yönettiği ve adanın büyük çoğunluğunun Katolik olduğu göz önüne alındığında, İslam kültürünün izlerini bırakmış olması biraz şaşırtıcıdır. Malta, konuşulan dili olan Malta dilinin (veya Malti dilinin) Arapçadan türemiş olması bakımından benzersizdir. Arapça, Malta diline temel yapısını ve kelime dağarcığının yaklaşık %40’ını sağlar. Bu, Malta dilinin komşu Sicilya’da yok olmuş bir dil olan Sicilya-Arap lehçesinden türediğini düşündüğümüzde daha da etkileyicidir. Günümüzde Malta dili, bazı dilbilimciler tarafından başlı başına bir Arap lehçesi olarak tanımlanmaktadır.[86]

Günümüzde Malta dilinde kullanılan kelimeleri analiz ettiğinizde, tam olarak ne demek istediğim hemen anlaşılıyor. ‘ Randan ‘ kelimesi, Hristiyanların Paskalya öncesi oruç dönemi anlamına gelen Maltaca bir kelimedir ve Arapça’da İslam’ın oruç ayı olan Ramazan’dan türemiştir. Maltaca’da Tanrı kelimesi ‘Alla’dır ve açıkça Arapça ‘Allāh ‘ kelimesinden alınmıştır. Aslında, Google Translate kullanarak basit bir arama, sayılar gibi Arapçadan alınan birçok kelimeyi kendiniz keşfetmenizi sağlayacaktır; örneğin ‘Bir’ kelimesi ‘Wieħed ‘ olup Arapça ‘Wahid’ kelimesinden; ‘Oruç’ kelimesi ‘Sawm’ kelimesinden; ‘Kalp’ kelimesi ‘ Qalb ‘ kelimesinden; ‘Kitap ‘ kelimesi ‘ Ktieb’ olup Arapça ‘ Kitab ‘ kelimesinden; ‘Cennet’ kelimesi ‘ Genna ‘olup Arapça ‘Jannah’ kelimesinden türemiştir. ‘ Ateş ‘ kelimesi Arapça ‘Naar ‘ kelimesinden türetilen ‘Nar’dır; ‘Beyaz’ ve ‘ Siyah’ gibi renkler ‘ Abjad ‘ ve ‘ Aswad’dır ; ‘ Büyük ‘ ​​kelimesi Arapça ‘ Kabir’ kelimesinden türetilen ‘Kbira’dır ; ‘Ruh’ kelimesi Arapçada da aynıdır; ‘ Kutsal ‘ kelimesi Arapça ‘Quddus’ kelimesinden türetilen ‘ Qaddis’tir ; ‘ Ekmek ‘ kelimesi Arapça ‘ Khubz ‘ kelimesinden türetilen ‘ Hobz’tur.[87]

Müslüman etkisi, kasaba isimlerinde de kendini göstermektedir. Günümüzde birçok Malta kasabası, eski başkentten gelen Arapça isimlerini taşımaktadır: ‘ Mdina’ , Arapça ‘ Medine’ (şehir) kelimesinden; banliyösü ‘Rabat’, Arapça ‘Ribat’ (sınır çevresindeki sur) kelimesinden; ‘ Bahar ‘, Arapça ‘ Bahr ‘ (deniz) kelimesinden; ‘Gebel’, Arapça ‘Jabal’ (dağ) kelimesinden; ‘Zeytun’, Arapça ‘zeytin’ kelimesinden gelmektedir. Gozo adalarını oluşturan adalarda, 1174 yılına ait bir Arap mezar taşı bulunmaktadır. Bu mezar taşı, Xewkija (şav-ki-ya, Arapça ‘diken’ kelimesinden) köyü yakınlarında yer almaktadır. Mdina kasabasında insanlar her gün, Arapça ‘Tariq’ (yol) ve İspanyolca ‘ Mesquita ‘ (cami) kelimelerinden türeyen ‘ Triq Miskita’ adlı sokakta yürürler; ancak bu sokakta bir zamanlar bir cami bulunduğunun farkında olmayabilirler.[88]

Ayrıca, Malta Katolik Kiliseleri yüzyıllar boyunca birçok Müslüman uygulamasını özümsemiştir. Bunun en önemli kanıtı yolu Malta’daki Saint John Katedrali başta olmak üzere Katolik Kiliselerine düşen herkes kilisede Hristiyanların “Allah” diye dua ettiğine rastlayacaktır.

Aynı şekilde bugün Müslümanların namaz kıldığı minarelerden günde beş kez müezzin yerine, adanın kiliseleri, inananlarını günde beş kez melodik kilise çanlarının sesiyle insanlar namaza çağırılır.[89]

Günümüzde Mevcut Olan Hristiyan Araplar

Bendeniz üniversitede okurken uluslararası ilişkiler dersine giren hocamız tatilde gittiği Lübnan’ı bize anlatmıştı. Hatta vize ve final konularımızın içinde Lübnan’ın özellikleri müstesna bir yere sahip olmuştu. Bu vesileyle o derslerde en az kendi ülkem kadar iyi öğrendiğim Lübnan’ı ele alacak olursam topraklarında çöl bulunmayan ve yine topraklarının yüzde % 30’u engebeli olan, başkenti Beyrut’un “Ortadoğu’nun Paris’i” olarak nitelendirildiği ve daha da önemlisi Arap dünyasında okuryazarlığın en yüksek olduğu ülke olan Lübnan’ın bugün dahi yarısından fazlası Hristiyan Araplardan oluşmaktadır ve bazı köylerinde Hz. İsa’nın ana dili olan Aramice hâlâ konuşulmaktadır. Daha da önemlisi Hristiyan Arapların ağızlarından tıpkı Müslümanlar gibi “Elhamdüllah, Selâmun Aleyküm” sözleri çıkmaktadır.

Evet, Hristiyan Araplar da Müslümanlar gibi “Elhamdüllah, Selâmun Aleyküm” der.

Bunu özellikle selamlaşma işini çok mühim bir mesele yapan İslam Birliği taraftarları için zikretmek icap eder.

Zira bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm” diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar.

Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü İslamiyet’i koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözü pek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı.[90]

Daha da önemlisi Haçlı Seferleri esnasında işgalci Haçlı sürüsünün cephelere sürdüğü paralı Türk askerleriyle[91] soydaş olmasına rağmen vuruşma pahasına Müslüman Türkler İslâmiyet’in onurunu şerefini korumuştur.[92]

Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir. Yani onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar tarafından İslamiyet’i ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilalı suya düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının önderi ve savunucusu olmuşlardır. Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.[93]

Bu derecede Türkler İslâm kimliğine önem verirken Araplar İslâm kimliğine aynı ilgiyi göstermemiş, 18. ve 19. yüzyıllarda Arap asıllı Hristiyanlarca ortaya konan Arap milliyetçiliğinin peşinden koşmuştur. Yani kafa yapısı olarak Hristiyan Araplar onlara Müslüman Türklerden daha yakın olmuştur.[94]

Zaten bakıldığında Araplarda Müslüman oldukları halde mezhep farkı ve çeşitli Hıristiyan gruplar vardı. Arap milliyetçiliği, 19. asrın sonunda ortaya çıkan ve daha çok İmparatorluk merkezileştikçe güçlenen bir akımdır. Batı tesirinin büyüklüğü, ilk Arap milliyetçilerinin Hıristiyan olmaları veya Hıristiyan Batı tesirinde kalan kimseler arasından çıkmasıyla anlaşılıyor. Arap milliyetçiliği hiçbir zaman Balkanlar’daki kadar güçlü ve yaygın olmadı. Üstelik Araplar bugünkü Arap topraklarını işgal ettikleri zaman, buralarda yaşayan Arap olmayan kimseleri Araplaştırmışlardı, ancak, bazıları ise Hıristiyan kalmışlardı. Arap dünyası üzerinde dil birliği ötesinde bir dinî birlik yoktur. İslam hâkimdir ama onun da mezhepleri vardır.[95]

Öte yandan bugün yeryüzünde 5 milyondan fazla başta Hristiyan olmak üzere gayrimüslim Araplar bulunmaktadır. Örneğin Lübnan Cumhurbaşkanı Maruni’dir ve biyolojik olarak Arap’tır. İnancı da Hristiyanlığın Katolik mezhebidir.[96]

Kaldı ki Lübnan’ın yüzde 50’si Hristiyan’dır ve Ortadoğu’da Kızılay’ın olmadığı iki ülkeden biri Kızıl Kristal’in bulunduğu ve Kızılkalkan Derneği’nin faaliyette bulunduğu İsrail iken diğeri de Kızılhaç’ın faaliyet yaptığı Lübnan’dır.

Yine Antakya ve Kudüs Rum Patrikhanesi cemaatleri de biyolojik olarak Arap’tırlar.[97]

1923 sonrası Türkiye’den Yunanistan’a gönderilen Ortodoksların içinde Arap asıllı olanlar bile vardı ki Türkiye ile Yunanistan arasında 30 Ocak 1923 tarihinde resmiyet kazanan zorunlu nüfus değişimini kontrol etmek için kurulan alt birimlerden biri olan Mersin Tali Komisyonu’nun Şubat 1924 tarihli raporunda sözünü ettiği “şehirde toplanan belirli sayıda Arap dilli Rum Ortodoks”un, Milletler Cemiyeti adına Mübadele’nin idaresini üstlenen Muhtelit (Karma) Komisyon’un gündemini neredeyse 4 yıl işgal edeceğini o sırada kimse bilemezdi. I. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmış ülkelerden üç üye ile Türkiye ve Yunanistan’ın dörder kişilik heyetlerinden oluşan komisyon, hatırı sayılır bir süre boyunca sözleşmenin maddelerini yeniden tartışmaya açacak, devletlerin homojen kimlik arayışlarını ortaya koyacak ve nihayetinde uluslararası hukuk nezdinde “Rum” kavramının sınırlarını çizecek bir mücadeleye sahne olacaktı.[98]

Rapora göre, anadili Arapça olan bu topluluk “mübadil addedilmek istemiyordu.” Uluslararası kurumların ve ulus-devletlerin dayattığı bu göçle yerinden olmak istemeyen binlerce insandan farklı olarak bu topluluk, imzalanan sözleşmenin mübadil tanımlarına tam anlamıyla uymuyordu. Zira bu protokolün ilk üç maddesinde, belirli bir dönemden sonraki sınır esas alınarak, Batı Trakya’daki Müslümanları ve İstanbul’daki Rumları dışarıda bırakacak şekilde, Türk topraklarında yerleşik Rum Ortodoks dininden Türk uyrukluları ile Yunan topraklarında yerleşik Müslüman dininden Yunan uyrukluların karşılıklı göç ettirilmesi zorunlu kılınmıştı. Her iki devlet de “kurtulmak istediği” insan sayısını azami düzeyde tutmak için kimliğin esas etmeninin din olduğunu ve değişimin temel kriteri olduğunu kabul etmişti, fakat bu doğrudan kurulan kimlik tanımının dışında kalan topluluklar vardı. Yunanca konuşan Giritli Müslümanlar (Turkokritiki), Makedonya’daki Yunandilli Müslümanlar (Vallahadesler), Türkçe konuşan Doğu Ortodoksları (Karamanlılar), Ermeni dilli Rum Ortodokslar (Hayhurumlar) ve bir şekilde mübadeleye tabi kılınsa da, Mersin’deki Arap dilli Ortodoksların kaderi büyük bir soru işareti oluşturuyordu.[99]

Mübadele için kurulan malum komisyonda meselenin karşılıklı olarak tartışılmasından bir ay önce, Tevfik Rüştü Bey, Ankara’ya meseleyi özetleyen bir telgraf gönderecekti. Bu telgrafa göre, oturumların dışında yapılan konuşmalarda, Yunan heyeti başkanı İoannis (Jean) Papas, Yunanca bilmeyenlerin mübadil sayılmaması gerektiğini söylüyor ve bu türlü karmaşık durumlarda göç ettirilecek kişilerin “rızasının alınması”nı savunuyordu. Tevfik Rüştü Bey, komisyonun tarafsız üyelerinden Karl Widding’in bu düşüncelere katılmaya meyilli olduğunu düşündüğünden, Mersin’deki Arap Ortodoksları mübadeleye tabi kılmayı başaramayacaklarını düşünüyordu. Fakat bunu başarmak için bir planı vardı. Öncelikle, sevk edilmek üzere Mersin’e getirilmiş Rumlar ve Mersin’e gelen Müslüman mübadillere mesken olması için, Arap Ortodokslara ait gayrimenkullere devletin vereceği bir kira kontratıyla el konulmasını öneriyordu. Böylece Arap Ortodokslar, bu durumu komisyona şikayet edecek ve Türkiye de bu sorunun çözülmesine öncelikle Arap Ortodoksları mübadil addetmeyi şart koşabilecekti. Nihayetinde, sürecin bu çıkmazından dolayı mağdur olacak Arap Ortodokslar “kendi rızaları”yla mübadele kapsamında Yunanistan’a sevk edilmek isteyeceklerdi.[100]

Aralık 1927’de komisyon meseleye dair nihai kararını vermeden önce, Mısır’da yayınlanan Al-Mukattam gazetesi, Türkiye’nin bir şekilde Mersin’deki Arap Ortodoksları göndereceği fikrindeydi. 1 Temmuz 1927’de yayınlanan yazıda, Türkiye’nin bu insanların durumunu “daha yumuşak” ve “adalet duygusu” içerisinde değerlendirmesini umuyordu:

“Suriyeli ve Lübnanlı Rum Ortodokslar, Rum değiller ve Türkiye’ye karşı Rumlar gibi hareket etmediler. Onlarca yıldır Kilikya’ya yerleşmiş olan ve Mübadele’ye dahil edilmelerinin ciddi ekonomik zarar getireceği birkaç bin insandan bahsediyoruz.”[101]

Netice itibarıyla tüm Anadolu Ortodoksları mübadele ile Yunanistan’a gönderilirken bunların içinde Ortodoks Araplar da yer almıştır.

Yine ilginç bir tarihsel gerçek şudur ki; modern Arap Milliyetçiliği ve Arap Rönesansı (Nahda) hareketlerinin öncüleri çoğunlukla Hristiyan Araplardır. Baas ideolojisinin fikrî babası Michel Eflâk, hakeza George Hababaş ve Antun Saadeh gibi isimler, dini kimliğin ötesinde ortak bir Arap kimliği inşa etmeye çalışmışlardır. Aynı şekilde Saddam Hüseyin elinde kitle imha silahları bulundurduğu ve uluslararası terörizme yardım ettiği bahanesiyle gerçekleşen Amerikan işgali sonucu 2003 yılında iktidardan uzaklaştırılıncaya kadar Irak’ın dışişleri bakanlığı Hristiyan bir Arap olan Tarık Aziz tarafından yürütülmüştü. Tarık Aziz, Amerikan işgal mahkemesinde yargılanırken Saddam Hüseyin rejiminin Halepçe Katliamı’nın sorumlu olmadığını, bu katliamın o tarihlerde savaşılan İran İslam Cumhuriyeti tarafından kullanılan siyanür gazı ile gerçekleştirildiğini söylemişti. Gelgelelim ABD’li yazar Anthony Arnove de “Kuşatma Altındaki Irak: Yaptırımların ve Savaşın Ölümcül Etkisi” adlı kitabında da Tarık Aziz’in bu iddiasını işlemiştir. Hatta eski bir CIA analizcisi ve ABD Kara Harp Okulu (U.S. Army War College) profesörü olan Stephen C. Pelletiere de 1990 yılında yayımlanan “Lessons Learned: The Iran-Iraq War” adlı U.S. Army War College raporunda bu iddiayı ele almıştır. Yine The New Yorker yazarı Milton Viorst, 24 Haziran 1991 tarihinde The New Yorker dergisinde yayımlanan ve Halepçe Katliamı’ndaki sorumluluk tartışmalarına, bölgedeki karmaşaya ve her iki tarafın (Irak ve İran) kimyasal silah kullanımına değinen ​”Report from Baghdad” (Bağdat’tan Bildiriliyor) adlı makalesinde de Halepçe Katliamı’nda İran’ın da parmağının olduğunu iddia etmiştir. Ezcümle Halepçe’nin sorumluluğunu İran’a yükleme ve Saddam Hüseyin’i mesul olmaktan çıkarma adına öne sürülen bu iddianın kaynağı olan Tarık Aziz’di ve kendisi 2003 yılındaki Amerikan işgaline kadar Hristiyan bir Arap olarak ülkesinin diplomatik işlerinden sorumlu tek isimdi.

Yine Amerika kıtasında yaşayan Hristiyan Araplar da dikkate değerdir ki Osmanlı devrindeki Hıristiyanların yazılı tarihine baktığımız zaman vatanından kopup başka bir yerlere sürüklenmenin örneklerini sık sık görürüz. Bu durum Antakya ve civarında yaşayan Hıristiyanlar için de 150 yıldır değişmeyen bir kaide gibi duruyor. Bu bağlamda özellikle Güney Amerika’ya göç konusu çok dikkat çekici. 1880 ve 1914 arasında yaklaşık yarım milyon Arap Hıristiyan, Osmanlı vilayetlerini terk edip daha iyi bir yaşam arzusuyla Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerine göç ettiler. Bu insanların arasında az da olsa Ermeniler, Yahudiler ve hatta Müslüman Türkler de vardır.[102]

Daha da önemlisi Osmanlı vilayetlerini terk edip daha iyi bir yaşam arzusuyla Güney Amerika’nın çeşitli ülkelerine göç eden Arap asıllı göçmenler bugün Latin Amerika’nın birçok ülkesinin kaderine devlet başkanı olarak hükmetmeye başladılar ki örneğin Filistinli bir baba ile Salvadorlu bir anneden dünyaya gelen Nayeb Bukele, Latin Amerika’da şimdiye kadar iktidara gelmiş Arap kökenli devlet başkanlarının en gencidir. Babası Armando Bukele Kattan, Hristiyan olarak yetişmesine rağmen İslâm’ı seçmiş ve 1992’de El Salvador’da ilk camiyi açmıştır. Siyasete atılmadan önce ticaretle uğraşan ve başarılı bir işadamı olarak tanınan Bukele, 2019 yılında El Salvador devlet başkanı olmuştur. Yine Filistinli bir ailenin çocuğu olan Antonio Saca’nın anne tarafından dedesi Müslüman’dır. 2004’te yine kendisi gibi Beytüllahim kökenli Arap rakibi Şefik Jorge Handal’ı mağlup ederek El Salvador Devlet Başkanlığı’na seçilen Saca, 2009’a kadar görevde kalmıştır. Saca, devlet başkanlığı sırasında başkent San Salvador’un en büyük caddesini “Kudüs Caddesi” ilân edip aynı yere Yaser Arafat’ın büstünü dikerek İsrail’le kriz yaşamıştır. Hakeza Lübnanlı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Abdala Bucaram’ın gerçek adı Abdullah Ebû Kerem’di. 1996’da Ekvador Devlet Başkanlığı’na seçildi, ülkedeki istikrarsız siyasî ortam nedeniyle 5 ay sonra görevini bırakmak zorunda kaldı. Abdala Bucaram’ın amcası Esad Bucaram meclis başkanlığı yapmış bir isimdi. Bucaram’ın kız kardeşi Martha da 1979-1981 arasında görevde bulunan Devlet Başkanı Jaime Roldos Aguilera ile evliydi. Aynı şekilde Lübnan asıllı olan Michel Temer, Dilma Roussef’in görevden alınmasının ardından, 2016’da Brezilya Devlet Başkanlığı koltuğuna oturdu. Hukuk tahsilinin ardından akademik kariyerini tamamlayan Temer, devlet başkanlığından önce, sırasıyla başsavcılık, bakanlık ve başkan yardımcılığı vazifelerinde bulunmuştu. Yine unutulmaması gereken bir diğer isim de Jamil Mahuad’dır ki Ekvador’da Abdala Bucaram’dan sonra devlet başkanlığı koltuğuna oturan Jamil Mahuad, Lübnanlı bir babayla Alman bir annenin oğluydu. 1998-2000 arasında görevde kalan Mahuad, askerî darbeyle devrildi. ABD’de kamu yönetimi eğitimi alan Mahuad, darbeden sonra akademik kariyerini Amerika’da devam ettiriyor.[103]

Yani uzun lafın kısası İslâm, Araplara inen bir din olmayıp tüm insanlığa gönderilen bir dindir ki zaten tersi olsaydı Peygamberimiz Veda Hutbesinde de “Arap’ın Arap olmayana Allah saygısından başka üstünlüğü yoktur” diye buyurur muydu?[104]

Yine Tevbe Sûresi’nin 97.ayetinde inkâr ve nifakta kimlerin ileri gittiği, Allah’ın elçisine indirdiği hükümleri tanımamaya kimlerin daha yatkın olduğu işaret edilmektedir ki bunu da tüm okurlarımızın takdirine bırakıyoruz.[105]

O yüzden diyoruz ki İslâm, Araplara inen bir din olmayıp tüm insanlığa gönderilen bir dindir. Eğer İslâm, sadece Arapları kapsayan bir din olsaydı o zaman yeryüzünde İslâm’a iman etmeyen bir tane gayrimüslim Arap olmazdı.

Bu yüzden kısaca diyoruz ki İslâm tüm insanlığa gönderilmiştir ve Arap olan ve Arap olmayan ayrımı tanımaz.[106]

Sözün Özü

Son sözümüz şudur ki, İslâm belirli bir etnik kimliğe indirgenemeyecek kadar geniş ve kapsayıcı bir inanç sistemi ortaya sunmaktadır ki bu hakikati tarihsel, sosyolojik ve teolojik veriler ışığında ortaya koymuştur. Erken dönem İslâm toplumunda farklı etnik unsurların varlığı, Kur’an’ın tüm insanlığa yönelen hitap tarzı ve İslâm’ın temel ilkeleri birlikte değerlendirildiğinde, bu dinin herhangi bir kavme özgü olmadığı açıkça görülmektedir. Arap kimliği ile İslâm arasına kurulan zorunlu bağın, büyük ölçüde tarihsel süreçte oluşmuş kültürel algılardan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim hem geçmişte hem de günümüzde Arap toplumları içinde Yahudi, Hristiyan ve ateist bireylerin varlığı; buna karşılık Arap olmayan toplumlar arasında İslâm’ın geniş bir yayılım alanı bulması, din ile etnisite arasındaki ilişkinin zorunlu değil, bağlamsal olduğunu göstermektedir. Endülüs örneğinde ele alınan Moriskolar ve Mozaraplar gibi tarihsel vakalar ise din, dil ve kültür arasındaki etkileşimin tek yönlü olmadığını; aksine çok katmanlı ve karşılıklı bir süreç olarak işlediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda dinî kimliğin etnik kökenle açıklanması, hem tarihsel gerçeklik hem de sosyolojik analiz açısından yetersiz kalmaktadır. Sonuç olarak İslâm, bir kavmin dini değil; insanlığın tamamına yönelen evrensel bir çağrıdır. Bu hakikatin göz ardı edilmesi, dini dar bir etnik çerçeveye hapsetmekte; oysa İslâm’ın özündeki evrensellik, onu farklı coğrafyalarda ve kültürlerde anlamlı kılan temel unsur olarak varlığını sürdürmektedir.

Kaynakça:

Abdullah el-Kasemi, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Abdullah_al-Qasemi, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Abdurrahman Selim Çelikbilek, Arapça Kökenli Bir Avrupa Dili: Maltaca, Derin Tarih, Nisan 2021

Ahmet Ağırakça, “Gassaniler”. TDV İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996

Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hasan Yıldız, Ocak Yayıncılık, 2025

Alexander TREİGER, “Arap Hristiyanlığı: Kısa Bir Tarih”, çev. Recep AYDOĞMUŞ, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 25, Aralık 2020

Alex Metcalfe, Ortaçağ İtalya’sının Müslümanları, Edinburgh University Press, Edinburgh, 2009

Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Aytek Soner Alpan, “‘Böyle Bir Şey İnsanın Aklına Nasıl Gelir, Anlamıyorum!’: Mübadele Fikrinin Doğuşu, Hayata Geçişi ve Kaçırılmakta olan bir Fırsat Üzerine,” Toplumsal Tarih, 2023, sayı 349

Bakara Sûresi 21. Âyet

Bassam Tibi, Arap Milliyetçiliği: Bir İdeolojinin Oluşumu ve Gelişimi, çev. Metin Taşkın, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998

Bermudez Aznar, “Juridical and Political Coexistence and Economic Production”, Cultural Symbiosis in al-Andalus, (ed. Sanaa Osseiran), Unesco, Beyrut, 2014

Cambridge Hristiyanlık Tarihi, Cambridge University Press, 2014

Can Şakırgil, Güney Amerika’da Arap Hıristiyan İzleri, Nehna, 23 Ağustos 2023, https://www.nehna.org/post/g%C3%BCney-amerika-da-arap-h%C4%B1ristiyan-i-zleri, Erişim Tarihi: 27.03.2026

Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 272.12.41.48.22, 11 Mayıs 1924

David Rabeeya, The Journey of an Arab-Jew in European Israel. Xlibris Corporation, 2000

David William Tschanz, Malta ve Araplar, Saudi Aramco World, Ocak/Şubat 1997, Cilt 48, Sayı 1

Derya KARABURUN DOĞAN, Banu MUSTAN DÖNMEZ, ANTAKYA ARAP ORTODOKSLARINDA DİNSEL MÜZİK UYGULAMALARI, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Yaz-2016 Cilt:15 Sayı:58

Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019

Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî, çev. Musa Yılmaz, İlk Harf Yayınevi, İstanbul, 2014

Ebu’l-Alâ el-Maarrî, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu%27l-Al%C3%A2_el-Maarr%C3%AE, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992

Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999

Elçilerin İşleri 2:8, 11

Elçilerin İşleri, 2/11

Emre Can Dağlıoğlu, Mübadele’nin istenmeyenleri: Mersin’deki “Arap Ortodokslar”, Nehna, 28 Ağustos 2023, https://www.nehna.org/post/m%C3%BCbadele-nin-istenmeyenleri-mersin-deki-arap-ortodokslar, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

Ernst KANTOROWICZ, Kaiser Friedrich der Zweite, 3. unveränderte Auflage, Berlin 1931

Fatır Sûresi 5. Âyet

Fehmi Uyar, Arapça Kutsal Bir Dil Mi? Cennette Konuşulacak Olan Dil Arapça Mı?, Din, Bilim ve Felsefe, 22 Ağustos 2018, https://www.fehmiuyar.net/chapter/arapca-kutsal-bir-dil-mi-cennette-konusulacak-olan-dil-arapca-mi.html, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Feridun Bilgin, Endülüs’te Kalan Son Müslümanların (Moriskolar) İspanya’dan Sürgünü (1609-1614), Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2013

Fernand Braudel, II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, Kasım 2017

Galatyalılar, 1/17

Gassânîler, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Gass%C3%A2n%C3%AEler, Erişim Tarihi: 28.03.2026

George Antonius, Arap Uyanışı Arap Ulusal Hareketinin Öyküsü, çev. Mehmet Akif Koç, Muhammed Karakuş, Selenge Yayınları, İstanbul, 2021

George Khoury, “Orta Doğu Arap Hristiyanlığının Kökenleri”, 22 Ocak 1997, melkite.com, 22 Şubat 2001 tarihinde orijinalinden arşivlendi, https://web.archive.org/web/20010222111643/http://www.melkite.com/origins.html, Erişim Tarihi: 18.03.2026

Hac Sûresi 1. Âyet

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, çev. Beşir Eryarsoy, Konevi Yayınları, 2013, Hadis No: 5664

Hâkim en-Nîsâbûrî, Kitâbü Ma’rifeti’s-sahâbe, Dâru İbn Hazm, Beyrut, 2012, Hadis No: 5664

Hasan el Attar, Arap dünyasında ateizm olgusu, çev. İslam Özkan, Gazete Duvar, 30 Temmuz 2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/07/30/arap-dunyasinda-ateizm-olgusu, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Henri Lapeyre, Géographie de l’Espagne morisque (Morisko İspanyasının Coğrafyası), Annales, Année 1963

Hezekiel 34:15-16

Hüseyin Gökalp, Moriskolar: Zorla Hristiyanlaştırılan Endülüslü Müslümanlar, İnsan Yayınları, İstanbul, 2023

Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

Hüseyin Şen, Sicilya’nın Vaftiz Edilmiş Sultanları, Ekim 2016, Derin Tarih

Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, Erişim Tarihi: 28.03.2026

İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, Matbuatu Mecmai’l-Lugati’l-Arabiyye, Dımaşk, 1984

İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Siyer Yayınları, 2023

İbn Sa’d, Kitabü’t-Tabakati’l- Kebir Tabakat, çev. Heyet, Siyer Yayınları, 2020

İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016

İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1. Baskı, Kronik Yayınları, İstanbul, Ocak 2018

İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, Erişim Tarihi: 27.03.2026

İmam Rudanî, Cem’u’l-Fevâid, çev. Naim Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010

İmam Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, çev. Zekeriya Yıldız, Hüseyin Yıldız, Ocak Yayınları, 2013

İslam Ülkeleri Sekülerleşiyor, Ateizm Derneği, 20 Şubat 2021, https://www.ateizmdernegi.org.tr/blog/2021/02/20/islam-ulkeleri-sekulerlesiyor/, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Kim bu Mizrahiler?, Hürseda Haber, 16 Şubat 2022, https://hurseda.net/gundem/237685-kibris-onlarin-istilasi-altinda-kim-bu-mizrahiler.html, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Latin Amerika’nın Arap başkanları: Göçmenlerin çocukları kıtanın tarihindeki yerlerini aldı, Yeni Şafak, 19 Aralık 2022, https://www.yenisafak.com/dunya/latin-amerikanin-arap-baskanlari-gocmenlerin-cocuklari-kitanin-tarihindeki-yerlerini-aldi-3896504, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Luka 2:21

Lütfi Şeyban, Reconquista: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010

Maria Rosa Menocal, Dünyanın İncisi: Endülüs, Orta Çağ İspanyasında Ortak Yaşama Kültürü çev. Sinan Coşkun, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2021

Matthew Carr, Endülüs’ün Kayıp Tarihi: Moriskolar, çev. Gül Çağalı Güven, ed. Ahmet Turgut Karamustafa, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Basım, 2012

Matthew Carr, Kan ve İman İslami İspanya’nın Tasfiyesi 1492-1614, Alfa Yayınları, İstanbul, 2015

Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları: Din ve Kültür, TDV Yayınları, Ankara, 1997

Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları: Siyasi Tarih, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2022

Melikşah Arslan, Arapçılık ve Helencilik Arasında Osmanlı Devleti: Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi Krizi (1908-1914), Osmanlı Araştırmaları/The Journal of Ottoman Studies, LX, 2022

Muhammed Taha Çiftçi Fokus Plus Web, Endülüs’ün Sessiz Çığlığı: Moriskoların Sürgünü, 31 Ekim 2025, https://www.fokusplus.com/tarih/endulusun-sessiz-cigligi-moriskolarin-surgunu, Erişim Tarihi: 26.01.2026

Murat Yanmaz, Kurtuba Martir Hareketinin Endülüs ve İspanya Hristiyanları Üzerindeki Etkileri, Ortaçağ Araştırmaları Dergisi, 8/1, 2025

Musa Topbaş, İslam Kahramanları 1, Erkam Yayınları, İstanbul, 2020

“Ne İyi Bir Kul” Diye Övülen Sahabi, İslâm ve İhsan, 17 Ekim 2019, https://www.islamveihsan.com/ne-iyi-bir-kul-diye-ovulen-sahabi.html/, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Nicola Giuliano Leone, Eliana Mauro ve Carla Quartarone. Siculo-Norman Sanatı: Ortaçağ Sicilya’sında İslam Kültürü. çev. Şahin Bakır. İstanbul: Museum With No Frontiers (MWNF), 2004

Nisa Sûresi 1. Âyet

Olivia Remie Constable, To Live Like a Moor: Christian Perceptions of Muslim Identity in Medieval and Early Modern Spain, University of Pennsylvania Press, 2017

Orta Doğu’dan kaçan Hıristiyanlar, BBC Türkçe, 17 Aralık 2012, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/12/121217_christians_syria, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

Pedro Chalmeta, “Kûmis”, The Encyclopaedia of Islam, c. V, New York, Leiden, 1993

Pedro Chalmeta, “Mozarab”, The Encyclopaedia of Islam, c. VII, New York, Leiden, 1993

Recep Aydoğmuş, “Hıristiyan Arap Yuhanna ed-Dımeşkî’nin İslam Eleştirisi”, Artuklu Akademi, 2020/7 (1)

Seyyid Muradi Reis: Gazavat-ı Hayreddin Paşa, Belleten, Ekim 1981, c. 45, sayı 180

Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018

Şarkul Avasat, 12 Haziran 2021, https://turkish.aawsat.com/home/article/3023046/i%CC%87srailde-mizrahi-yahudilerine-y%C3%B6nelik-ayr%C4%B1mc%C4%B1l%C4%B1k-s%C3%BCr%C3%BCyor, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Şemseddin ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1993

Tevbe Sûresi, 97. Âyet

Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018

Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Uğur Utkan, İslâm Arap Töresi Değil, Evrensel Bir Medeniyet Çağrısıdır, Ayandon Gazetesi, 3 Aralık 2025, https://www.ayandon.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/islam-arap-toresi-degil-evrensel-bir-medeniyet-cagrisidir/296/, Erişim Tarihi: 28.03.2026

Yahya el-Belâzürî el-Bağdâdî, “Ensabül-eşraf”, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul, 2020

Yasmine Beale Rivaya, “The History and Evolution of the Term ‘Mozarab’”, Imago Temporis: Medium Aevum, c. IV

Yehouda Shenhav, The Arab Jews: A Postcolonial Reading of Nationalism, Religion, and Ethnicity. Stanford University Press, 2006Yusuf YILDIZ, Filozof Kral II. Friedrich: Kutsal Roma-Cermen İmparatoru II. Friedrich (1194-1250) ve İslam Bilim Mirası, History Studies, Cilt 9 Sayı 1, March 2017

Zafer Duygu, “Zuknin Manastırı Süryani Kroniği (775) Özelinde İslam İdaresi Altındaki Hıristiyanlarda “Din Değiştirme” Meselesi”, Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, 2013, 10/2

Za Rahman, Malta’da İslam’ın Kalıcı Mirası, Islam21c, 31 Aralık 2016, https://www.islam21c.com/politics/europe/the-lasting-legacy-of-islam-in-malta/, Erişim Tarihi: 28.03.2026

****

[1] Uğur Utkan, İslâm Arap Töresi Değil, Evrensel Bir Medeniyet Çağrısıdır, Ayandon Gazetesi, 3 Aralık 2025, https://www.ayandon.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/islam-arap-toresi-degil-evrensel-bir-medeniyet-cagrisidir/296/, erişim tarihi: 28.03.2026

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hasan Yıldız, Ocak Yayıncılık, 2025, c. IV, sf. 335

[3] İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, Siyer Yayınları, 2023, c. III, sf. 235; Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hasan Yıldız, Ocak Yayıncılık, 2025, c. V, sf. 347; Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî, çev. Musa Yılmaz, İlk Harf Yayınevi, İstanbul, 2014, c. II, sf. 440-496

[4] İbn Sa’d, Kitabü’t-Tabakati’l- Kebir Tabakat, çev. Heyet, Siyer Yayınları, 2020, c. IV, sf. 76, 77; Ebû Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî, Kitâbü’l-Meğâzî, çev. Musa Yılmaz, İlk Harf Yayınevi, İstanbul, 2014, c. II, sf. 445

[5] İbn Sa’d, Kitabü’t-Tabakati’l- Kebir Tabakat, çev. Heyet, Siyer Yayınları, 2020, c.. III, sf. 220-230

[6] Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn, Kitâbü Ma’rifeti’s-Sahâbe, Hadis No: 5664; İmam Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, çev. Zekeriya Yıldız, Hüseyin Yıldız, Ocak Yayınları, 2013, c. 8, sf. 30, Hadis No: 7284; İbn Asâkir, Târîhu Medîneti Dımaşk, Matbuatu Mecmai’l-Lugati’l-Arabiyye, Dımaşk, 1984, c. XXIV, sf. 223; Şemseddin ez-Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, Müessesetü’r-Risale, Beyrut, 1993, c. III, sf. 212

[7] Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018, sf. 7-12

[8] İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, Erişim Tarihi: 27.03.2026

[9] Yahya el-Belâzürî el-Bağdâdî, “Ensabül-eşraf”, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, İstanbul, 2020, c. I, sf. 489

[10] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd., Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I, sf. 322; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, erişim tarihi: 28.03.2026

[11] “Ne İyi Bir Kul” Diye Övülen Sahabi, İslâm ve İhsan, 17 Ekim 2019, https://www.islamveihsan.com/ne-iyi-bir-kul-diye-ovulen-sahabi.html/, erişim tarihi: 28.03.2026; yine bkz. Musa Topbaş, İslam Kahramanları 1, Erkam Yayınları, İstanbul, 2020

[12] Bakara Sûresi 21. Âyet; Nisa Sûresi 1. Âyet; Hac Sûresi 1. Âyet; Fatır Sûresi 5. Âyet

[13] Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, erişim tarihi: 28.03.2026

[14] Kim bu Mizrahiler?, Hürseda Haber, 16 Şubat 2022, https://hurseda.net/gundem/237685-kibris-onlarin-istilasi-altinda-kim-bu-mizrahiler.html, erişim tarihi: 28.03.2026

[15] Şarkul Avasat, 12 Haziran 2021, https://turkish.aawsat.com/home/article/3023046/i%CC%87srailde-mizrahi-yahudilerine-y%C3%B6nelik-ayr%C4%B1mc%C4%B1l%C4%B1k-s%C3%BCr%C3%BCyor, erişim tarihi: 28.03.2026

[16] David Rabeeya, The Journey of an Arab-Jew in European Israel. Xlibris Corporation, 2000, sf. 49, 50; akt. Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, erişim tarihi: 28.03.2026

[17] David Rabeeya, a.g.e., akt. Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, erişim tarihi: 28.03.2026

[18] David Rabeeya, a.g.e., akt. Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, erişim tarihi: 28.03.2026

[19] Yehouda Shenhav, The Arab Jews: A Postcolonial Reading of Nationalism, Religion, and Ethnicity. Stanford University Press, 2006, sf. 280; akt. Arap Dünyasındaki Yahudilerin Tarihi, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Arap_d%C3%BCnyas%C4%B1ndaki_Yahudilerin_tarihi, erişim tarihi: 28.03.2026

[20] Ebu’l-Alâ el-Maarrî, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Ebu%27l-Al%C3%A2_el-Maarr%C3%AE, erişim tarihi: 28.03.2026

[21] Abdullah el-Kasemi, Wikipedia, https://en.wikipedia.org/wiki/Abdullah_al-Qasemi, erişim tarihi: 28.03.2026

[22] Hasan el Attar, Arap dünyasında ateizm olgusu, çev. İslam Özkan, Gazete Duvar, 30 Temmuz 2019, https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2019/07/30/arap-dunyasinda-ateizm-olgusu, erişim tarihi: 28.03.2026

[23] İslam Ülkeleri Sekülerleşiyor, Ateizm Derneği, 20 Şubat 2021, https://www.ateizmdernegi.org.tr/blog/2021/02/20/islam-ulkeleri-sekulerlesiyor/, erişim tarihi: 28.03.2026

[24] Orta Doğu’dan kaçan Hıristiyanlar, BBC Türkçe, 17 Aralık 2012, https://www.bbc.com/turkce/haberler/2012/12/121217_christians_syria, erişim tarihi: 28.03.2026

[25] Fehmi Uyar, Arapça Kutsal Bir Dil Mi? Cennette Konuşulacak Olan Dil Arapça Mı?, Din, Bilim ve Felsefe, 22 Ağustos 2018, https://www.fehmiuyar.net/chapter/arapca-kutsal-bir-dil-mi-cennette-konusulacak-olan-dil-arapca-mi.html, erişim tarihi: 28.03.2026

[26] Hezekiel 34:15-16

[27] Hezekiel 34:15-16

[28] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 27

[29] Cambridge Hristiyanlık Tarihi, Cambridge University Press, 2014, sf. 197

[30] George Khoury, “Orta Doğu Arap Hristiyanlığının Kökenleri”, 22 Ocak 1997, melkite.com, 22 Şubat 2001 tarihinde orijinalinden arşivlendi, https://web.archive.org/web/20010222111643/http://www.melkite.com/origins.html, erişim tarihi: 18.03.2026

[31] Elçilerin İşleri 2:8, 11

[32] Alexander TREİGER, “Arap Hristiyanlığı: Kısa Bir Tarih”, çev. Recep AYDOĞMUŞ, Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt: 11, Sayı: 25, Aralık 2020, sf. 764

[33] Elçilerin İşleri, 2/11

[34] Galatyalılar, 1/17

[35] Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 11

[36] Gassânîler, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Gass%C3%A2n%C3%AEler, erişim tarihi: 28.03.2026

[37] Ahmet Ağırakça, “Gassaniler”. TDV İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1996, c. XIII, sf. 397, 398

[38] Bu konu ile ilgili olarak bkz. Zafer Duygu, “Zuknin Manastırı Süryani Kroniği (775) Özelinde İslam İdaresi Altındaki Hıristiyanlarda “Din Değiştirme” Meselesi”, Milel ve Nihal İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, 10/2 (2013): 173-201

[39] Recep Aydoğmuş, “Hıristiyan Arap Yuhanna ed-Dımeşkî’nin İslam Eleştirisi”, Artuklu Akademi, 2020/7 (1), s. 148

[40] bkz. Matthew Carr, Kan ve İman İslami İspanya’nın Tasfiyesi 1492-1614, Alfa Yayınları, İstanbul, 2015; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları: Siyasi Tarih, Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2022

[41] Muhammed Taha Çiftçi Fokus Plus Web, Endülüs’ün Sessiz Çığlığı: Moriskoların Sürgünü, 31 Ekim 2025, https://www.fokusplus.com/tarih/endulusun-sessiz-cigligi-moriskolarin-surgunu, erişim tarihi: 26.01.2026

[42] bkz. Matthew Carr, Endülüs’ün Kayıp Tarihi: Moriskolar, çev. Gül Çağalı Güven, ed. Ahmet Turgut Karamustafa, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Basım, 2012

[43] İsa’nın sünnet edildiğine dair en doğrudan bilgi için bkz. ​”Sekizinci gün gelip çocuğu sünnet etme zamanı gelince, O’na İsa adı verildi; bu, O’nun ana rahmine düşmesinden önce meleğin O’na verdiği isimdi.” (Luka 2:21)

[44] bkz. Olivia Remie Constable, To Live Like a Moor: Christian Perceptions of Muslim Identity in Medieval and Early Modern Spain, University of Pennsylvania Press, 2017; yine bkz. Feridun Bilgin, Endülüs’te Kalan Son Müslümanların (Moriskolar) İspanya’dan Sürgünü (1609-1614), Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, Cilt 13, Sayı 2, 2013; Lütfi Şeyban, Reconquista: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları: Din ve Kültür, TDV Yayınları, Ankara, 1997

[45] bkz. Hüseyin Gökalp, Moriskolar: Zorla Hristiyanlaştırılan Endülüslü Müslümanlar, İnsan Yayınları, İstanbul, 2023

[46] Muhammed Taha Çiftçi Fokus Plus Web, Endülüs’ün Sessiz Çığlığı: Moriskoların Sürgünü, 31 Ekim 2025, https://www.fokusplus.com/tarih/endulusun-sessiz-cigligi-moriskolarin-surgunu, erişim tarihi: 26.01.2026

[47] Fernand Braudel, II. Felipe Döneminde Akdeniz ve Akdeniz Dünyası, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, Kasım 2017; Henri Lapeyre, Géographie de l’Espagne morisque (Morisko İspanyasının Coğrafyası), Annales, Année 1963; yine bkz. Seyyid Muradi Reis: Gazavat-ı Hayreddin Paşa, Belleten, Ekim 1981, c. 45, sayı 180

[48] bkz. Hüseyin Gökalp, Moriskolar: Zorla Hristiyanlaştırılan Endülüslü Müslümanlar, İnsan Yayınları, İstanbul, 2023

[49] Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023, sf. 720

[50] Pedro Chalmeta, “Kûmis”, The Encyclopaedia of Islam, c. V, Leiden, sf. 376; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[51] Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023, sf. 720

[52] Yasmine Beale Rivaya, “The History and Evolution of the Term ‘Mozarab’”, Imago Temporis: Medium Aevum, c. IV, sf. 52; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[53] Pedro Chalmeta, “Mozarab”, The Encyclopaedia of Islam, c. VII, New York, Leiden, 1993, sf. 247; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[54] Maria Rosa Menocal, Dünyanın İncisi: Endülüs, Orta Çağ İspanyasında Ortak Yaşama Kültürü çev. Sinan Coşkun, Ketebe Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 79

[55] Murat Yanmaz, Kurtuba Martir Hareketinin Endülüs ve İspanya Hristiyanları Üzerindeki Etkileri, ORTAÇAĞ ARAŞTIRMALARI DERGİSİ, 8/1, 2025, s. 413

[56] Hüseyin Şen, Sicilya’nın Vaftiz Edilmiş Sultanları, Ekim 2016, Derin Tarih

[57] Ernst KANTOROWICZ, Kaiser Friedrich der Zweite, 3. unveränderte Auflage, Berlin 1931, sf. 316.

[58] Ernst KANTOROWICZ, a.g.e., sf. 323

[59] Yusuf YILDIZ, Filozof Kral II. Friedrich: Kutsal Roma-Cermen İmparatoru II. Friedrich (1194-1250) ve İslam Bilim Mirası, History Studies, Cilt 9 Sayı 1, March 2017, sf. 187

[60] İspanyol kimliğinin oluşumunda Arap etkisini incelemek adına bkz. Ramón Menéndez Pidal, El Cid en la historia. Madrid: Espasa-Calpe, 1950; İspanya’daki Endülüs kökenli geleneklerin, tarım tekniklerinin ve kıyafetlerin Latin Amerika’ya nasıl aktarıldığını detaylandırmak için bkz. George McClelland Foster, Culture and Conquest: America’s Spanish Heritage. New York: Wenner-Gren Foundation for Anthropological Research, Inc. (Viking Fund Publications in Anthropology, No. 27), 1960; İspanya’dan Amerika’ya (özellikle Peru’ya) taşınan ve İslam’daki tesettür/peçe anlayışının bir uzantısı olan “Tapada Limeña” (Lima’nın örtülü kadınları) geleneğini okumak için bkz. Amalia Descalzo Lorenzo, “Influencias moriscas en la indumentaria española”. Madrid: Museo del Traje (C.P.I.F.E.)., 2010

[61] Charles Tieszen, Christian Identity amid Islam in Medieval Spain, Leiden, 2013, sf. 16; Pedro Chalmeta, a.g.e., 1993, sf. 247; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[62] Alwyn Richard Harrison, Andalusi Christianity: The Survival of Indigenous Christian Communities, University of Exeter, Doktora Tezi, Exeter, 2009, sf. 18; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[63] Rodrigo Jimenez de Rada, Historia de Rebus Hispaniae, Alianza Editorial, Madrid, 1989, sf. 152; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[64] Ordericus Vitalis, Historiae Ecclesiasticae, Londra, 1853, c. IV, sf. 118; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[65] Richard Hitchcock, Mozarabs in Medieval and Early Modern Spain: Identities and Influences, Ashgate, Hampshire, 2008, sf. 55; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[66] Busic Jason, “Religious Identity, Language, and Exegines: The Mozarabs and an Arabic Gospels”, La Coronica, c. 46-2, 2018, sf. 9; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[67] Ivan Perez Marinas, “Los Mozarabes de Cordoba del siglo IX: Sociedad, Cultura y Pensamiento”, Estudios Medievales Hispanicos, 2012, c. I, sf. 196; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[68] Richard Hitchcock, Mozarabs in Medieval and Early Modern Spain: Identities and Influences, Ashgate, Hampshire, 2008, sf. 32; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[69] Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023, s. 721, 722

[70] Margarita Lopez Gomez, “The Mozarabs: Worthy Bearers of Islamic Culture”, The Legacy of Muslim Spain, (ed. Selma Hadra Ceyyusi), Brill, Leiden, 1992, s. 174; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[71] Ordericus Vitalis, Historiae Ecclesiasticae, Londra, 1853, c. IV, sf. 119; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[72] Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023, sf. 722

[73] Ahmed b. Muammed Makkarî Nefhu’t-Tib min Ğusni’l-Endelüsi’r-Ratîb, (çev. Pascual de Gayangos), c. II, Routledge, Londra, 2002, c. II, sf. 30; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[74] Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023, sf. 722

[75] Bermudez Aznar, “Juridical and Political Coexistence and Economic Production”, Cultural Symbiosis in al-Andalus, (ed. Sanaa Osseiran), Unesco, Beyrut, 2014, sf. 217; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[76] Hanna Kassis, “A Glimpse of Openness in Medieval Society: Al-Hakam II of Cordoba and His non-Muslim Collaborators”, The Man of Many Devices, Who Wandered Full Many Ways, (ed. Balazs Nagy, Marcell Sebok), Central European University Press, Budapeşte, 1999, sf. 162; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[77] Angel Gonzalez Palencia, Los Mozarabes de Toledo en los Siglos XII y XIII, Instituto de Valencia de Don Juan, Madrid, 1930, s. 123.

[78] Brian Catlos, The Muslims of Medieval Latin Christendom, c. 1050-1614, Cambridge University Press, Cambridge, 2014, sf. 23; akt. Enes Şanal, Arapça Konuşan Hıristiyanlar: Mozaraplar’ın Endülüs Bilim Hayatına Katkıları (X. Asır), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[79] Angel Gonzalez Palencia, Los Mozarabes de Toledo en los Siglos XII y XIII, Instituto de Valencia de Don Juan, Madrid, 1930, sf. 122; akt. Enes Şanal, ARAPÇA KONUŞAN HIRİSTİYANLAR: MOZARAPLAR’IN ENDÜLÜS BİLİM HAYATINA KATKILARI (X. ASIR), Tarih İncelemeleri Dergisi XXXVIII-2, 2023

[80] Abdurrahman Selim Çelikbilek, Arapça Kökenli Bir Avrupa Dili: Maltaca, Derin Tarih, Nisan 2021

[81] Bugünkü Tunus, batı Libya ve doğu Cezayir’i kapsayan bölge

[82] Alex Metcalfe, Ortaçağ İtalya’sının Müslümanları, Edinburgh University Press, Edinburgh, 2009

[83] Nicola Giuliano Leone, Eliana Mauro ve Carla Quartarone. Siculo-Norman Sanatı: Ortaçağ Sicilya’sında İslam Kültürü. çev. Şahin Bakır. İstanbul: Museum With No Frontiers (MWNF), 2004

[84] Jamil Mansour Abun-Nasr, İslam Döneminde Mağrip Tarihi, Cambridge University Press, 1987

[85] Za Rahman, Malta’da İslam’ın Kalıcı Mirası, Islam21c, 31 Aralık 2016, https://www.islam21c.com/politics/europe/the-lasting-legacy-of-islam-in-malta/, erişim tarihi: 28.03.2026

[86] Joseph Aquilina, The Structure of Maltese: A Study in Compound Nouns and Adjectives, Malta Kraliyet Üniversitesi, Valletta, Malta, 1959

[87] Za Rahman, Malta’da İslam’ın Kalıcı Mirası, Islam21c, 31 Aralık 2016, https://www.islam21c.com/politics/europe/the-lasting-legacy-of-islam-in-malta/, erişim tarihi: 28.03.2026

[88] Za Rahman, Malta’da İslam’ın Kalıcı Mirası, Islam21c, 31 Aralık 2016, https://www.islam21c.com/politics/europe/the-lasting-legacy-of-islam-in-malta/, erişim tarihi: 28.03.2026

[89] David William Tschanz, Malta ve Araplar, Saudi Aramco World, Ocak/Şubat 1997, Cilt 48, Sayı 1, sf. 2-7

[90] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[91] bkz. Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, erişim tarihi: 28.03.2026

[92] bkz. İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016; yine bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

[93] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[94] Konu ile ilgili bkz. George Antonius, Arap Uyanışı Arap Ulusal Hareketinin Öyküsü, çev. Mehmet Akif Koç, Muhammed Karakuş, Selenge Yayınları, İstanbul, 2021; Bassam Tibi, Arap Milliyetçiliği: Bir İdeolojinin Oluşumu ve Gelişimi, çev. Metin Taşkın, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1998

[95] İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1. Baskı, Kronik Yayınları, İstanbul, Ocak 2018, sf. 56

[96] Uğur Utkan, İslâm’la ilgili yapılan tartışma: İslâm Arap dini mi, dünya dini mi?, Aksaray Haber, 2 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/islmla_ilgili_yapilan_tartisma_islm_arap_dini_mi_dunya_dini_mi-1296.html, erişim tarihi: 27.01.2026

[97] Konu ile ilgili bkz. Melikşah Arslan, Arapçılık ve Helencilik Arasında Osmanlı Devleti:

Kudüs Rum Ortodoks Patrikhanesi Krizi (1908-1914), Osmanlı Araştırmaları/The Journal of Ottoman Studies, LX, 2022; yine bkz. Derya KARABURUN DOĞAN, Banu MUSTAN DÖNMEZ, ANTAKYA ARAP ORTODOKSLARINDA DİNSEL MÜZİK

UYGULAMALARI, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Yaz-2016 Cilt:15 Sayı:58

[98] Komisyonun ilk tarafsız üyeleri, İsveç’ten Erik Ekstrand, İspanya’dan Don Manuel Manrique de Lara ve Danimarka’dan Karl Manius Widding’ti. 1926’da Ekstrand’ın yerini Norveç’ten Hans Holstad alırken, 1929’da Widding koltuğunu Şili’den Manuel de Rivas Sperlier’e, de Lara ise Danimarka’dan Holger Andersen’e bıraktı, Stephen Ladas (1932), The Exchange of Minorities: Bulgaria, Greece and Turkey, New York: Macmillan, s. 354-356. Komisyon hakkında daha fazla bilgi için bkz. Onur Yıldırım (2006), Diplomacy and Displacement: Reconsidering the Turco-Greek Exchange of Populations, 1922-1934, New York ve Londra: Routledge, s. 158-164.

[99] Aytek Soner Alpan, “‘Böyle Bir Şey İnsanın Aklına Nasıl Gelir, Anlamıyorum!’: Mübadele Fikrinin Doğuşu, Hayata Geçişi ve Kaçırılmakta olan bir Fırsat Üzerine,” Toplumsal Tarih, 2023, sayı 349, sf. 29

[100] Cumhurbaşkanlığı Cumhuriyet Arşivi (BCA), 272.12.41.48.22, 11 Mayıs 1924; akt. Emre Can Dağlıoğlu, Mübadele’nin istenmeyenleri: Mersin’deki “Arap Ortodokslar”, Nehna, 28 Ağustos 2023, https://www.nehna.org/post/m%C3%BCbadele-nin-istenmeyenleri-mersin-deki-arap-ortodokslar, erişim tarihi: 28.03.2026

[101] E. R. (1927). “I Siriani greco-ortodossi in Turchia saranno soggetti allo scambio”, Oriente Moderno, Cilt 7, Sayı 7, s. 320; akt. Emre Can Dağlıoğlu, Mübadele’nin istenmeyenleri: Mersin’deki “Arap Ortodokslar”, Nehna, 28 Ağustos 2023, https://www.nehna.org/post/m%C3%BCbadele-nin-istenmeyenleri-mersin-deki-arap-ortodokslar, erişim tarihi: 28.03.2026

[102] Can Şakırgil, Güney Amerika’da Arap Hıristiyan İzleri, Nehna, 23 Ağustos 2023, https://www.nehna.org/post/g%C3%BCney-amerika-da-arap-h%C4%B1ristiyan-i-zleri, erişim tarihi: 27.03.2026

[103] Latin Amerika’nın Arap başkanları: Göçmenlerin çocukları kıtanın tarihindeki yerlerini aldı, Yeni Şafak, 19 Aralık 2022, https://www.yenisafak.com/dunya/latin-amerikanin-arap-baskanlari-gocmenlerin-cocuklari-kitanin-tarihindeki-yerlerini-aldi-3896504, erişim tarihi: 28.03.2026

[104] İmam Rudani, Cem’u’l-Fevâid, çev. Naim Erdoğan, İz Yayıncılık, İstanbul, 2010, 1/510, Hadis No: 3632

[105] Tevbe Sûresi, 97. Âyet

[106] Uğur Utkan, İslâm’la ilgili yapılan tartışma: İslâm Arap dini mi, dünya dini mi?, Aksaray Haber, 2 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/islmla_ilgili_yapilan_tartisma_islm_arap_dini_mi_dunya_dini_mi-1296.html, erişim tarihi: 27.01.2026

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen