Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, Türklerin kabilecilikten çıkarak devlet ve uygarlık kurucu bir toplumsal yapıya evrilme sürecinde Türkçenin oynadığı yapısal ve kurucu rolü incelemektedir. Özellikle “Og”, “Or/Ur” ve “Ogur” gibi kök ve türevlerin dilsel, kavramsal ve sosyo-politik anlam dünyası analiz edilerek, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda toplumsal örgütlenmeyi, kimlik inşasını ve siyasal meşruiyeti şekillendiren bir unsur olduğu ortaya konulmaktadır. Çalışma, erken Türk topluluklarında ortak dilin, kabileler arası bütünleşmeyi kolaylaştırarak daha geniş siyasi birliklerin ve nihayetinde devlet yapılarının oluşumuna zemin hazırladığını savunur. Yine bu çalışma ile Türkçenin üretken kök sistemi ve kavram türetme kapasitesi sayesinde yönetsel, askerî ve kültürel terminolojinin geliştiği; bunun da kurumsallaşmayı hızlandırdığının altı çizilmektedir. Bu bağlamda dilin, Türklerin göçebe topluluklardan yerleşik ve karmaşık uygarlıklar kuran bir yapıya geçişinde görünmeyen fakat belirleyici bir unsur olduğu gerçeği bu çalışmada ortaya konmaktadır.
Anahtar kelimeler: Og, Or, Ur, Ogur, Oğuz, Kabile, Türkler, Uygarlık, Türkçe
Abstract
This study examines the structural and constitutive role of the Turkish language in the process of the Turks’ evolution from tribalism to a state-building and civilization-forming social structure. By analyzing the linguistic, conceptual, and socio-political semantic world of roots and derivatives such as “Og”, “Or/Ur”, and “Ogur”, it reveals that language is not only a means of communication but also an element that shapes social organization, identity construction, and political legitimacy. The study argues that in early Turkic communities, a common language facilitated inter-tribal integration, paving the way for the formation of broader political units and ultimately state structures. Furthermore, this study emphasizes that the productive root system and concept-deriving capacity of the Turkish language enabled the development of administrative, military, and cultural terminology, which in turn accelerated institutionalization. In this context, the study demonstrates that language was an invisible but decisive element in the Turks’ transition from nomadic communities to settled and complex civilizations.
Keywords: Og, Or, Ur, Ogur, Oguz, Tribe, Turks, Civilization, Turkish
Giriş
Bu il tutguka köp er at sü kerek
Er at tutguka neng tavar tü kerek
Bu neng alguka bir kerek bay bodun
Bodun balıkınga törü tüz kodun[1]
(Bu ili yönetmeye çok er at ordu gerek
Er at beslemeye çok mal servet gerek
Bu malı almaya bir gerek zengin bodun
Bodunu zengin kılmaya kurum ve yasa kodun)
Tarih boyunca hem sözlü ve yazılı kültürün hem de bilimin dili olan Türkçe, aynı zamanda necip Türk ırkının kabileden ulus modeline ve oradan da devlet ve imparatorluk tesis etme aşamasına terfi edişinde ve uygarlık kurucusu bir kavim haline gelişinde büyük bir paya sahiptir. Zaten bir milletin kaderini belirleyen unsurlar arasında dil, çoğu zaman göz ardı edilen fakat en derin etkileri yaratan yapı taşıdır. Türklerin tarih sahnesindeki yükselişine baktığımızda, bu yükselişin yalnızca askeri ya da siyasi başarılarla değil; aynı zamanda güçlü bir dil bilinciyle de şekillendiğini görmek zor değildir. Türkçe, sadece bir iletişim aracı değil; aynı zamanda bir düşünce sistemi, bir hafıza mekânı ve bir medeniyet kurucu unsurdur.
Türklerin kabile yapısından çıkarak daha geniş sosyal ve siyasal organizasyonlara yönelmesinde dilin birleştirici rolü belirleyici olmuştur. Boylar arasında ortak bir sözlü kültürün varlığı; destanlar, atasözleri ve töre aracılığıyla aktarılan değerlerin korunmasını sağlamıştır. Bu ortak dil ve kültür zemini, farklı coğrafyalara yayılmış Türk topluluklarının kendilerini aynı kimliğin parçası olarak görmelerine imkân tanımıştır.[2]
Sözlü kültürün güçlü olduğu dönemlerde Türkçe, hafızayı diri tutan bir araçtı. Ozanların kopuz eşliğinde anlattığı destanlar, yalnızca geçmişi anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bir milletin idealini, ahlakını ve dünya görüşünü de şekillendiriyordu. Bu yönüyle Türkçe, henüz yazılı hale gelmeden önce bile bir “medeniyet dili” olma vasfını taşımaktaydı.
Yazının devreye girmesiyle birlikte Türkçe, devletleşme sürecinde daha kurumsal bir rol üstlendi. Orhun Yazıtları’ndan başlayarak devletin dili haline gelen Türkçe, yöneten ile yönetilen arasındaki bağı kuvvetlendirdi. Bu yazıtlar, sadece birer kitabe değil; aynı zamanda bir siyasi bilinç manifestosu niteliğindedir. Devlet aklı, millet bilinci ve tarih şuuru bu metinlerde açıkça görülmektedir. Ayrıca Türkçe’nin bilim dili olarak kullanımı da dikkat çekicidir. Özellikle İslamiyet’in kabulünden sonra Türkler, farklı kültürlerle etkileşime girerken kendi dillerini korumayı başarmış; hatta birçok alanda üretim yaparak Türkçe’yi ilim dili haline getirmiştir. Bu durum, Türklerin sadece savaşçı değil, aynı zamanda düşünce üreten bir toplum olduğunun göstergesidir.[3]
Kesinlikle unutmamak gerekir ki dil, aynı zamanda bir düzen kurma aracıdır. Hukuk, töre ve devlet yapısı gibi unsurların aktarımı ve uygulanması dil üzerinden gerçekleşir. Türkçe’nin açık, yalın ve güçlü yapısı; yönetim mekanizmalarının anlaşılır olmasını sağlamış, bu da devletin sürdürülebilirliğine katkıda bulunmuştur. Bir başka ifadeyle Türkçe, sadece bir anlatım aracı değil; aynı zamanda bir yönetim aracıdır. Gelgelelim Türklerin imparatorluk kurma kabiliyeti de dil ile doğrudan ilişkilidir. Farklı etnik ve kültürel unsurları bünyesinde barındıran büyük devletler, ancak güçlü bir iletişim ve ortak anlam dünyası ile ayakta kalabilir. Türkçe, bu anlam dünyasını inşa eden temel unsurlardan biri olmuştur. İmparatorluk coğrafyasında farklı diller konuşulsa da, Türkçe çoğu zaman bir üst kimlik ve devlet dili olarak varlığını sürdürmüştür. Onun için Türkçe, Türk milletinin tarihsel yolculuğunda sessiz fakat etkili bir mimar olmuştur. Kabileden millete, milletten devlete ve oradan da imparatorluklara uzanan bu uzun serüvende Türkçe; birleştirmiş, üretmiş, aktarmış ve inşa etmiştir. Bugün bu dili konuşmak, yalnızca bir iletişim eylemi değil; aynı zamanda köklü bir medeniyetin mirasını taşımaktır.[4]
Ama elbette ki medeniyet için dil gibi devlet kurma yetisinin hayati önemini göz ardı etmemek lazım gelmektedir.
Bir defa devlet kavramının nasıl türediğine bakarak konuyu ele alacak olursak Og kökünden, kanbağı>boy>boylar>boy toplulukları>boylar birliği anlamlarını içeren tarihsel bir süreçten sonra, en sonunda devlet anlamına gelen kavramların türemesi, dil ile toplumsal-ekonomik-siyasal süreçler arasındaki bağlantıyı bize gösteriyor.
Bir defa şu gerçeği gözden kaçırmamalıyız ki devlet teorisi, tarihin, kazıbilimin, ekonominin, halk biliminin, toplum bilimin, dil bilimin verileriyle yapılır. Aslında toplum bilimini böyle parça parça etmek de bilimsel değildir. Ama özellikle Amerikan bilimciliğinin etkisiyle bilim adamlarının sık sık kendi uzmanlık alanlarına vurgu yaparlar. Başka dallardaki uzmanlıklara iltifatta bulunurken bile, sonuç olarak bilimin bölünmesini alkışlamış olurlar. Bu gösteriler, aslında yapılan işin bilimselliği konusunda da bir fikir vermektedir. Ekonomi bilmeyen hukukçu veya tarihçilerin, tarihle ilgilenmeyen toplum bilimcilerin ürünleri görülmektedir.
Çalışmalar özel alanlara kuşkusuz odaklanacaktır. Ancak bir tek toplum bilimi vardır. Bu bilime, İbn Haldun’un tanımladığı “bilimlerin anası” içeriğiyle Tarih adını verebiliriz veya Tarihsel Materyalizm de diyebiliriz.[5]
Devlet sürecine bakacak olursak tarihçiler, devlet sürecinin olaylarını sıralıyorlar. Kazıbilimcileri ve halkbilimcileri, devlet ve uygarlığın eşiğindeki halkların hayatlarını açıklayan maddi araçları ve emek ürünlerini inceliyorlar. Ekonomi tarihçileri, bu süreçlerde· toplumların maddi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyetini araştırıyorlar. Toplum bilimcileri, kabile örgütlenmesi, kanbağının çözülmesi, sınıflara bölünme olaylarını inceliyorlar. Dilbilimcileri, yazılı belgelerden hareketle sürecin dildeki yansımalarını açıklıyorlar. Ama bu çalışmaların hiçbirinde, bütün bu dallara bölünmüş olan bilimsel verilere dayanılarak, Türklerde devlet nasıl oluştu sorusunun kapsamlı bir cevabı verilmiyor.
Hatta bu cevabın verilmesinden kaçınılıyor ve buna da uzmanlık deniyor. Yer yer değinmeler, bir ucundan tutan açıklamalar yok değil. Ancak biz, bütün uzmanlık alanlarının bulgularını kullanan kapsamlı bir açıklamadan söz ediyoruz. Bilimsel kanıtlama ve usavurmanın böyle olması gerekir.
Kuşkusuz bilim adamlarımız Türklerde devletin oluşması sorunsalına yer yer değinmişlerdir; ama kapsamlı bir bilimsel açıklama yapılmamıştır. Bilim en sonunda, maddî olayların ve süreçlerin bağlantılarının açıklanmasıdır; bu süreçlerin bütünlüğünün kurulmasıdır. Bilim, eldeki veriler arasındaki ilişkilerin keşfedilmesi, bilgilerin bilimsel bir teoriden hareketle sınıflandırılması, sıraya konması, sistemli hale getirilmesidir. Toplumsal bilim, alanlara bö-lündüğü zaman bu yapılamıyor. Çünkü nedensellikler, olaylar arasındaki bağlantılar, bizim bilimi böldüğümüz gibi, bölük pörçük değil. Biz ne kadar bölersek bölelim, hukuk ile iktisat, tarih ile toplum bilimi, siyaset ile dil, özetle bütün bu alanlar arasındaki bağlantı gerçek hayatta sürüp gidiyor. Hayat, bizim bilimi dallara ayırmamızı dinlemiyor. Ama biz, hayattan kopmuş, dolayısıyla yanlış ve eksik bir bilim yapmış oluyoruz.[6]
Devlet kavramının eski Türklerdeki yerine bakacak olursak Oğuz veya Bodun olarak örgütlenme, devletin de çekirdeğini oluşturur. Nitekim Orhun Yazıtları’nda Bodun kavramı, boylar birliğinin ötesinde yer yer devlet anlamında da kullanılmaktadır: “Bu yirte olurup Tabgaç bodun birle tüzültüm.”[7]
Öte yandan Türkçede devlet kuruculuğunda en anlamlı kavramlar, Og/Ok (kanbağı, boy), Ogur, Oguz (boylar birliği), Bodun (boylar birliği), hatta Türk kavramlarıdır. Og, kanbağını ifade eder ve bugünkü oğul sözcüğünün de köküdür. Ancak Eski Türkçede Ogul, yalnız erkek çocukları değil, kız çocuklarını da kapsamaktaydı. Örneğin Orhun Yazıtlarında
erkek çocuklar için “urı oglın” [er oğlan) ve kız çocuklar için de “kız oglın” [kız oğlan] denmektedir. Og, zamanla boy (kabile) anlamını kazanmıştır.[8]
Ogur/Oğur, Divan-ı Lügat-tit Türk’te belirtildiği üzere, 11. yüzyıla varmadan zenginlik ve devlet anlamlarını kazanmıştır.
Ogur/Oğur, Divan-ı Lügat-it Türk’te belirtildiği üzere, 11. yüzyıla varmadan zenginlik ve devlet anlamlarını kazanmıştır. Og sözcüğünün, kanbağı>boy>boylar>boy toplulukları>boylar birliği anlamlarını içeren tarihsel bir süreçten sonra, en sonunda devlet anlamına gelmesi, başlı başına bir inceleme konusudur. Böylece, Og/Ogur, Oguz ve Bod/Bodun kavramlarının Türkçe içindeki macerasını izleyerek, kabile toplumundan kabileler birliğine ve devlete uzanan süreç, dilbilimiyle de açıklanabiliyor. Bu olgu, dil ile toplumsal-ekonomik-siyasal süreçler arasındaki bağlantıya gösteren, çok öğretici bir örnektir. Türk kavramı da, tıpkı Og, Ogur, Oguz, Bodun kavramları gibi, Türklerin devletleşme ve uygarlaşma süreciyle bağlantılıdır. Türk kavramı, Türklerin türemesi ve töreli hale gelmeleri, devlet halinde örgütlenmeleri ve devletin yaptırım gücüyle uygulanan hukuku oluşturmalarıyla ilişkili olarak gelişmiş ve anlamlar yüklenmiş gözüküyor. Bu açıdan Türk, bir bakıma Öntürkün devlet kurmuş, uygarlaşmış olanıdır.[9]
Ama elbette ki Ön Türk’ten Türk’e geçiş süreci de uzunca bir süreçle mümkün olabildi. Bu süreçle ilgili bir diğer öğretici olan husus şudur ki millet öncesinde kavimlerin ya da halkların ortaya çıkışı ise kuşkusuz daha eskidir. Kavimlerin oluşması, kabile toplumlarının Boy Birlikleri şeklinde örgütlenme sürecinde yaşandı. Önceden kabileler halinde yaşayan ve genellikle aynı dilleri konuşan topluluklar, belli kabilelerin üstünlüklerini sağlamaları ve otoritelerini kurmalarıyla boy birliklerini oluşturdular, kabile konfederasyonları kurdular ve yeni oluşan birliklerin adlarıyla anıldılar.
Bodun, belli bir Kağana bağlı olan kabileleri kapsıyordu. Örneğin Çin Hanedan kayıtlarında adı Mao Tun diye geçen, bizim Mete diye adlandırdığımız Hun Hakanı, MÖ 176’da Çin İmparatoruna yazdığı mektupta, “26 ülkeyi fethederek halklarını Hun yaptığını” yazıyor. Bilge Kağan, 8. Yüzyılda “Türküm, bodunum idi” diyor. Bir kabile topluluğu kendisine bağlandığı zaman da, onlardan “bana itaat ettiler, bodunum oldular” diye söz ediyor.
Bu süreçte tek tek kabilelerin birlikleri bozuldu, farklı kabileler birbiriyle kaynaştı. Hattâ farklı dilleri konuşan kabilelerin bile özümlendiğini biliyoruz. Örneğin Siri Derya Oğuzlarının bir kolu olan Boz Oklar, bozulmuş boylardan oluştukları için böyle adlandırıldılar. 6-13. Yüzyıl arasında İpek Yolu üzerindeki çeşitli kavimler, Türkleştiler.
Bu süreç, kabile toplumunun çözülmesi ve kavimlerin oluşması sürecidir. Tarihte bütün kavimler, şu veya bu tarihte benzer dönemlerden geçtiler. Hazreti Muhammed’in Arap kabilelerini Ümmet olarak birleştirmesi de bu kapsamdadır. Aynı süreci farklı tarihlerde Çin, Anadolu, Yunan, Roma, Rus, Cermen, İngiliz vb coğrafyalarında da görüyoruz. Bu kavimler ve hakanlıklar/krallıklar, milletlerin köklerini oluşturdular.[10]
İşte bütün bu süreci, dilbiliminin verilerini öne çıkarmak suretiyle ancak bütün toplumsal bilimin bulgularıyla incelemek gerekiyor. Biz de bunun gayretinde olacağız.
OGUR OGUZ VE BODUN
Oğur/Oğuz kavramının kökeni
Önce Oğur/Oğuz kavramının sözcük anlamı ile belli bir boylar topluluğunu adlandıran özel anlamını birbirinden ayırmak gerekiyor.
Oğur/Oğuz sözcüğünün kökeni konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak bu sorun çözülmüştür.[11]
Önce artık literatürde geçerliliğini yitirmiş tezlerden başlayalım.
Mesela Baskakov, Oğuzun “düşünmek” anlamına gelen “ö” kökünden geldiğini ileri sürmüştür.[12]
Yine Sinor gibi bazı tarihçiler, Oğuz kavramını köken olarak “Öküz” sözcüğüne bağlamışlardır.[13]
Halbuki Oğuz’un geldiği sözcük “Og/Ok” idi. Yani Ogur/Oğuz boy anlamına gelen “Og/Ok” sözcüğünün çoğulu olup, günümüz Türkçesiyle “Oklar (Boylar)” anlamına gelmektedir.
Og/Ok sözcüğünün Türkçe’nin en eski kavramlarından biri olduğu söylenebilir. Bu sözcük Türkçenin bütün ağızlarında kan bağını belirten anlamlarla yaşamaktadır ve çok sayıda sözcüğün de köküdür.[14]
Örneğin Yakutçada Oğo evlat, Oğı ise yavru anlamına geliyor.[15]
Bugün dilimizde yaşayan “oğul”, “oğlan”, “oğuş” gibi kanbağını dile getiren sözcüklerin kökeni de aynıdır. Hatta oğmak/ovmak eyleminin kanı harekete geçirmek anlamıyla Og kökünden geldiği söylenebilir.[16]
Bu açıdan Oğuzun kökünü “Og” veya “Ok”a bağlayan Faruk Sümer, Gumiliev, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp, Ekber Necef, Peter Golden, Hamilton, Ahmet Bican Ercilasun gibi bilim adamlarının görüşü geçerlidir.[17]
“İlk süt” anlamındaki “ağuz” sözcüğünün de kanbağıyla ilgisi nedeniyle aynı kökten geldiği düşünülebilir. “Ok” ve “Oğuz” arasındaki ilişkinin kesinliği, öncelikle Orhun Yazıtları’ndan saptanıyor. Yazıtlar’da Tokuz Oğuz, Üç Oğuz, Sekiz Oğuz, yanı nda On Ok, Dokuz Tatar, Üç Karluk gibi boy birliklerinin adları veriliyor. Buradan da anlıyoruz ki, “Ok” sözcüğü “Boy” kavramının karşılığıdır.[18]
Ziya Gökalp, Oğuz’un ilk hecesindeki “Ok” sözcüğünün “boy/aşiret” anlamına geldiğini saptamakta; ancak Oğuz sözcüğünü bütün olarak, “Ok tuz”, yani Ok eri=aşiret eri diye açıklamaktadır. Bu görüş, bilimsel çevrelerde bir yankı yaratmamıştır.[19]
Bu görüş, bilimsel çevrelerde bir yankı yaratmamıştır. Çünkü kavramın Orhon Yazıtları ve diğer metinlerdeki Og’dan gelen çoğul anlamını dikkate almamaktadır.[20]
Türkçede -lar ve -ler çoğul eklerinden başka daha eski tarihlerde -z çoğul ekinin de bulunduğu bilinmektedir. Biz (ben-i z=tıiz) ve siz (sen-i z=Siz) gibi birinci ve ikinci çoğul kişiler yanında ikiz, üçüz, dördüz, beşiz gibi çoğul sözcüklerin bu -z çoğul ekiyle Oluştuğu meydandadır. Üç Oğuz, Tokuz Oğuz, Sekiz Oğuz, Üç Oğuz gibi boylar topluluğunun adlarının kökeninde de bu -z çoğul ekinin bulunduğu açıkça anlaşılıyor. Çin ve Arap kaynakları da, Oğuz sözcüğünün boylar anlamına geldiğini doğruluyorlar. Çin’in ünlü hanedan tarihlerinde, Tokuz Oğuz ismi, Çinceye çevrilerek Dokuz Boy diye anılıyor. Aynı şekilde On Oklar, Çinceye çevrilerek On Boy deniyor. Buradan da anlaşılmaktadır ki, Oğuz ve Oklar sözcüklerinin Çince karşılıkları aynıdır: Boylar. Arap kaynaklarındaki adlandırmalar da, Guz/Oğuz sözcüğünün Arapça karşılığının boylar (oklar) olduğunu göstermektedir.[21]
Og Kavramının Tarihsel Serüveni
Og kavramının tarihöncesinden uygarlığa, kan bağı anlamın-dan örgütlenme içerikli anlama doğru bir değişim geçirdiğini görüyoruz. Türkçemizde kan bağı ve giderek boy anlamına gelen Og’un köklerinin ta Sümerceye, Latinceye ve Hun diline kadar uzandığını gösteren bulgular var.[22]
Sümerce ugu, doğurmak anlamına geliyor, yani kan bağıyla örtüşüyor.[23] Og kökünden gelen Öge sözcüğünün, Göktürk zamanı Türkçe’sinde, doğurmak kavramıyla bağlantılı olarak ana anlamına geldiğini görüyoruz.[24]
Öge sözcüğü, ana anlamıyla günümüz Türkçesinde yaşıyor. Anasız çocuğa öksüz diyoruz. Radloff, Ok sözcüğünün Uygur Türkçesinde ruh anlamına geldiğini belirtiyor.[25]
Ruh sözcüğünün can sözcüğüyle sık sık örtüştüğünü biliyoruz.[26]
Og sözcüğünün Hun dilinde bulunduğunu düşündüren bulgular da vardır. Hun dilinde oğul anlamına gelen sözcüğü Çinliler Ku-tu diye yazıyorlar.[27]
Ku-tu sözcüğünün Tunguzca oğul anlamına gelen Guto sözcüğüyle ilişkisi kurulmakla birlikte, F.W.K. Müller gibi dilbilimciler, Türkçedeki Kut sözcüğüyle birleştiriyorlar. Uygurca Majeste anlamına gelen Kut, soylu kan bağını ifade ediyor. Kaldı ki Og sözcüğünün çok sayıda başka sözcükler gibi hem Tunguzcada hem de Türkçede bulunması, birçok örnekte rastlanan bir olay. Та-lât Tekin de Çin kaynaklarında geçen Ku-tu sözcüğünün bu anlama geldiğini ciddi kanıtlar ileri sürerek gösteriyor. Eski Türkçedeki Yab-gu sözcüğündeki gu hecesi de, Ku-tu sözcüğünün kan bağına ve soyluluğa işaret eden anlamıyla Türkçede yaşadığını gösteriyor.[28]
Çin kaynakları, Hunların “Çok zengin konuşma dili olduğunu” belirtiyorlar.[29]
Og sözcüğünün Hun dilinde bulunduğuna ilişkin başka kanıtlar da ileri sürülmüştür. Çinlilerin Hung-no diye yazdıkları sözcüğün aslının Hungnor/Hunor veya Hungol/Hunok olabile-ceği ileri sürülmüştür.[30]
Çin dilinde “r” ve “ğ” sesleri olmadığı için Or veya Okg (Oğ) sözcüklerinin öyle yazıldığı belirtiliyor.[31]
Og sözcüğü Kuzey Türkleri üzerinden kan bağını ifade eden an-lamıyla Rusçaya da girmiştir. Rusça soyadlarında yaygın olarak gördüğümüz -ov eki, Kuzeybatı Türk dillerindeki Oğ/Ov’dur ve bu-günkü Türkçemizde de aile adlarını belirtmek için kullandığımız -gil anlamındadır. Ahmetgil, Mehmetgil derken kullandığımız gil eki, oğul’un kısalmış halidir. Rusçaya -ov ekini veren Kumancadaki Oğul ve Ovul, bizim Türkiye Türkçemizdeki oğul’dur.[32]
En ilginç olanı, Og, Ogur sözcüklerinin aynı anlamlarla Etrüsk-çede de bulunmasıdır. 1876-1953 yıllarında yaşayan Fransız Doğu-bilimcisi Bernard Le Baron Carra de Vaux, Etrüskçedeki Augur sözcüğünü Türkçedeki Augur (Ogur) sözcüğüyle açıklıyor. Augur, Etrüskçede “uğurlu kâhinlik sanatıyla” ilişkili bir kavram.[33]
Fransız Doğubilimci, Etrüskçe Klan sözcüğünün de Türkçedeki Oğlandan geldiğini belirtmekle birlikte,[34] Og kökü ile Klan ve Oğ-lan sözcükleri arasındaki bağlantıyı görememiştir. O nedenle Etrüskçe Augur ve Klan sözcükleri arasındaki bağı da bulamamıştır. Etrüskçede yine Og kökünden gelen Agal/letora (oğullar) sözcüğü de bulunmaktadır.[35] Bugün Türkiye Türkçesinde hâlâ “âyal” diye kullandığımız çocuklar anlamına gelen sözcüktür. Böylece Etrüskçede kan bağını belirten ve her biri Türkçedeki anlamlarını karşılayan üç sözcük saptanmış bulunuyor: Augur, Klan ve Agal. Etrüskçede, Augur, uğur, zenginlik ve dinsel örgütlenme anlamında; Agal, oğullar anlamında ve Klan ise Og sözcüğünün tam karşılığı olarak boy anlamındadır. Her üçü de bugün kan bağını belirten anlamlarıyla Türkçenin bütün ağızlarında ve Türk-çeden etkilenen dillerde yaşamaktadır. Diller arasında sözcük alışverişi yaygın görülen bir olay. Ancak aynı kökten gelen çeşitli sözcüklerin her iki dilde benzer anlamlar-da bulunması, dikkat çekicidir ve sözcük alışverişi ötesinde bağla-ra işaret etmektedir. Yalnız Ogur kavramının değil, aynı Og kökünden gelen Klan ve Agal kavramlarının aynı anlamlarla Etrüskçede bulunması, Og ve Ogur sözcüklerinin kökenini, MÖ 7-8. yüzyılların arkalarına götürüyor. Bu sözcükleri Roma öncesinde Etrüsklerde bulabiliyoruz.[36]
Fars ve Arap dillerindeki Gulam da, Türkçe Oğlan sözcüğünden gelmektedir. Kan bağı anlamına gelen Og sözcüğünün soyluluk ve şeref anlamıyla Japoncada da bulunduğu ileri sürülmektedir.[37]
Sümerce doğurmak anlamına gelen Ugu sözcüğünü de dikkate alacak olursak, Og sözcüğünün kökünün 4-5 bin yıla varan bir geç-mişe uzandığı tartışılabilir.
Sümerce, Etrüskçe, Latince, Hun Dili, Tunguzca, Türkçe, Rusça, Farsça ve Arapçada birbiriyle örtüşen anlamlarla bulunması, Og sözcüğünün, hem derinlerdeki köklerini, hem de yaygınlığını gös-teriyor.
Doğum ve kan bağı gibi anlamların, bütün dillerin oluşmasında ilk kavramlar arasında olduğunu hatırlamakta kuşkusuz yarar var. Og sözcüğünün kan bağı anlamıyla başlayan hikâyesi, Türkçemizde örgütlenme boyutlu içerik kazanarak devam etmiştir.
Türkçede Og sözcüğü o kadar önemlidir ki, Türk toplumlarının yakınçağa uzanan tarihlerini, bir tek Og hecesinin serüvenini ince-leyerek özetleyebilirsiniz.
Zamanla boy (aşiret) anlamını kazanan Og/Ok, örgütlenme içe-rikli anlamlar yüklenmiştir.[38]
Orhon Yazıtları’nın hem Kültigin Yazı-tı’nın Doğu yüzünde, hem de Bilge Kağan Yazıtı’nın Doğu yüzün-de bakınız ne yazıyor:
“Oksuz Kööktürük iti ança olurur ermiş.”[39]
Günümüz Türkçesiyle şöyle: “Oksuz Göktürkleri düzene soka-rak öylece hüküm sürerler imiş.”
Bu cümlenin başındaki Oksuz (Ogsuz) sözcüğünü günümüz Türkçesine doğru çevirmek için, Göktürk kağanlığının kuruluşunu ve aslında kabile toplumundan kağanlık örgütlenmesine geçiş tec-rübelerini anlamak gerekiyor. Orhon Yazıtları’nda Ogsuz kavramı, örgütsüz anlamına gelmek-tedir. Anlatılan olay, örgütsüz ve düzensiz yaşayan Göktürk’ün Bu-min Kağan ve İstemi Kağan önderliğinde düzene sokulması ve hü-kümdarlığın kurulmasıdır. Ne var ki, Ogsuz sözcüğü Ziya Gökalp’ten başlayarak yanlış çevrilmiş, tarih tersyüz edilmiştir.[40]
Ziya Gökalp, Türk Töresi başlıklı kitabında Ogsuz sözcüğünü, “efendisiz (yani hür ve müstakil olarak)” diye çevirmiş ve yorumlamıştır.[41]
Ahmet Bican Ercilasun’un çevirisi de, Ziya Gökalp gibi yanlıştır. O da Oksuz sözcüğünü “tam bağımsız” diye çeviriyor. Devamındaki iti ança olurur eylemini de “huzur içinde oturmuş” diye hatalı çeviriyor.[42]
Bu hatalar yaşanan tarihsel süreci ve kavramların tarih içinde yeni anlamlar yüklenmesini dikkate almamaktan kaynaklanıyor.[43]
Og, bilindiği gibi kan bağını ifade ediyor ve boy (kabile) anla-mındadır. Metin dikkatli incelenirse, orada Ogsuz sözcüğü, “kan bağsız”, “kabilesiz”, “efendisiz” veya “tam bağımsız” anlamlarına gelmiyor; Boylar Birliği veya Kağanlık halinde örgütlenmemiş ol-ma halini yansıtıyor. Nitekim hemen arkasından gelen it- ve oltur-eylemleri, düzene sokma ve tahta oturma anlamındadır ki, Kağanlığın kurulmasını dile getiriyor. Orhon Yazıtları’ndaki Ogsuz sözcüğünü Talât Tekin yerinde olarak teşkilatsız diye çevirmekte ve yanlış çevirileri esaslı kanıtlara dayanarak eleştirmektedir.[44]
Lakin, asıl dikkat çeken şey Orhon Yazıtları’nda Ogsuz sıfatının geçtiği her iki yerde de Türk/Türük değil, fakat Köktürük kavramının kullanılmasıdır. Zaten Köktürük kavramı, Orhon Yazıtları’nda yalnızca iki yerde ve Ogsuz sıfatıyla birlikte anılıyor.[45] Buradan da anlaşılıyor ki, Köktürük vurgusu, hanedana vurgudur ve aynı zamanda örgütlenmeye vurgudur. Köktürük, Türük bodunun soylu yöneticilerini ifade etmektedir. Örgütlü olmalarının kaynağı da “Göksel” olmalarıyla açıklanıyor.[46]
Oğur-Oğuz ilişkisi
Ogur ve Oguz sözcükleri aynı anlama gelmektedir. Reşidüddin Fazlullah’ın Oğuzname’sinin bazı elyazma örneklerinde Oğuz yerine Oğur yazmaktadır.[47]
Ogur adına ilk kez MÖ 3. yüzyılda Çin kaynaklarında rastlanıyor. Tarihçi Hirth’e göre, Çin kayıtlarındaki “Wı-kie” sözcüğü “Ugır” sözcüğünden gelmektedir. O halde, Ugır/Ogır boylarının MÖ 3. yüzyıl sonlarında Altay Dağları ‘nın güneyinde Tarbagatay ve Kobdo bölgelerinde de yaşadıkları anlaşılıyor. Ogurlar, tarihçiler tarafından Ding-linglere bağlanmaktadır.[48]
Bu arada Ogur adına Çin kaynaklarında rastlanmasından ve Türk/Türük kavramından bahsetmişken asıl konumuza kısa bir virgül koyarak Çin kaynaklarında Türklerden nasıl bahsettiğine de bir göz atmakta fayda olduğunu belirtmek isteriz.
Şöyle ki, Çin kaynaklarında Türkler, tarih boyunca farklı adlarla anılmıştır. Bunun temel nedeni, Çinlilerin yabancı kavim adlarını kendi dil ve yazı sistemlerine göre telaffuz edip kayda geçirmeleridir. Bu yüzden aynı topluluk, farklı dönemlerde farklı isimlerle görünür. En eski Çin yıllıklarında Orta Asya’daki Türk toplulukları için genel olarak “Hu” ve “Donghu” gibi adlar kullanılmış, bu kavramlar bazen Türkleri, bazen de diğer bozkır kavimlerini kapsayan geniş bir anlam taşımıştır. Asya Hunları için Çin kaynaklarında en yaygın kullanılan ad “Xiongnu” (Hiung-nu) olmuştur. Çin tarihçileri Hunları güçlü, savaşçı ve zaman zaman tehditkâr bir bozkır gücü olarak tasvir etmiş, Çin Seddi’nin inşasını da büyük ölçüde Hun baskısına bağlamışlardır. Göktürkler dönemine gelindiğinde ise Türk adı daha belirgin hâle gelmiş ve kaynaklarda “Tujue” (Türküt /Türük) şeklinde kaydedilmiştir. Bu ad, Türk adının Çin kaynaklarında açık biçimde geçtiği en net örneklerden biridir. Uygurlar için Çin metinlerinde “Huihe” ya da “Huigu” Uygurlar için Çin metinlerinde “Huihe” ya da “Huigu” adları kullanılmıştır. Çinliler, Uygurları daha çok yerleşik hayata yakın, kültürel ilişkileri güçlü ve diplomatik yönü gelişmiş bir Türk topluluğu olarak tanımlamışlardır. Kırgızlar “Gegun”, Karluklar “Geluolu”, Oğuzlar ise dolaylı ifadelerle ve farklı boy adları üzerinden anılmıştır.[49]
Asıl konumuz olan Ogur isminin geçtiği kaynaklara geri dönecek olursak yine İran destanının Asadi Tusi tarafından aktarılan en eski bir rivayetinde, hâkim boyu Yugurlar olan ve merkezi Orta Tanrı dağlarında bulunan bir “cihan devleti”nden söz edilmektedir. Bu “devlet”in hükümdarı “Khaqan-i Yugur” diye adlandırılmaktadır.[50]
Ogurların bir kolu olan Bulgarların MÖ 149-127 arasında Kafkasların kuzeyinde bulundukları, MS 3. yüzyıl kayıtlarında geçmektedir.[51]
Ogurlar, Miladın ilk yüzyıllarında Onogur, Ogur ve Şaragur gibi adlarla Kazakistan Bozkırları ve Batı Sibirya’da saptanmaktadır. Ercilasun, bu Ogurların Sakalardan kalmış oldukları görüşündedir. Bu bilgilere dayanılarak, Ogur boylarının Altaylar’ın güneyinden Karadeniz’e kadar uzanan bozkırlara daha Miladın öncesinde yayıldıkları anlaşılmaktadır.[52]
Bizans elçisi ve gezgini Priskos da, MS 5. yüzyılda, Sabirlerin batıya doğru sürdüğü Saragur, Sorosgus (Sarı Oğuz) Urag (Ogur) ve Onogurları “İskit ve Hun kabileleri” üst başlığı altında anar ve onların Hunlarla ve Perslerle savaşlarını anlatır.[53]
Daha sonra Çin kaynaklarında, Orhun Yazıtları’nda ve Ön Asya’da yaşanan süreçte kayıtlarına rastladığımız Oğuz adının, Ogur ile aynı anlama geldiği genel kabul görmektedir. Zeki Velidi Togan, Ogur/Yugur isminin Milattan önceki zamanlarda Türk adının yerini tutan bir kapsamda olduğu kanısındadır ve Oğuz adından önce olduğunu belirlemektedir. Togan’a göre, Ogur adı, henüz genel bir teşkilatlanmanın bulunmadığı genel yayılma dönemine aittir. Oğuz ise, fetihlerin olduğu bir zamanda ortaya çıkmıştır ve genel bir örgütlenme döneminin ürünü olmaktadır.[54]
Ercilasun ise, hangi adlandırmanın daha önce olduğu konusunda açık bir görüş belirtmemekle birlikte, Oğuz merkezli saptamalarda bulunuyor.[55]
Türkçe konuşan kavimlerin bir bölümünün dilinde, R sesi yerine Z sesi ve L sesi yerine Ş sesi geçmektedir. Buradan hareketle Türkçenin Şaz Türkçesi ve Lir Türkçesi diye gruplandığı biliniyor. Lir Türkçesinin Şaz Türkçesinden daha önce olduğu kesindir. Talât Tekin, Hunların, Tobaların ve Tabgaçların dillerinin Lir Türkçesi olmasını “mümkün” görüyor.[56] Göktürklerin dili ise, Şaz Türkçesidir. Lir Türkçesinden Şaz Türkçesine değişim, Ana Türkçede olmuş, Batıda konuşulan Kuban, Tuna ve Volga Bulgarcaları ile bugünkü Çuvaşçanın atası olan Bulgarca aynı değişimi yaşamamıştır.[57]
Gelgelelim Ogur ve Oguz isimlendirmeleri bu gruplaşmaya göredir.
Öte yandan biraz önce sunduğumuz tarihsel veriler, Ogur isimlendirmesinin Oguz’dan daha önce olduğunu düşündürüyor.[58]
Hazarlar, Bulgarlar ve Kıpçaklar/Kumanlar gibi Kuzey Türklerinde, Ogur adıyla örgütlenmiş birçok boy toplulukları var. Kutrigur, Utrigur, Onugur gibi boylar topluluklarının kökenlerinde, Tokur Ogur (Tokuz Oğuz), Otur Ogur (Otuz Oğuz), On Ogur (On Oğuz) gibi belli sayıdaki boyların bir araya gelmesiyle oluşan boy birliklerinin bulunduğu saptanmaktadır. Şaragur, boy topluluğunun adının da Sarı Ogur anlamına geldiği belirtiliyor. Çuvaşça Şura, ak anlamındadır ve Batı yönünü belirlemektedir.[59]
Uygur adlandırmasının da Ogur kökeninden geldiği görüşü yaygındır. Eski zamanlarda Ogur/Yuğur adının zamanla Uygur olarak anıldığı belirtilmektedir. Yuğur adı, Kıpçak, Kanglı, Kimak (Yemek) Türkleri ile bağlantılı bulunmuştur.[60]
Bulgar sözcüğünün Bel Ogur (Beş Ogur), yani Beş Boy’dan geldiği ileri sürülmüştür.[61]
Macar ismini de Beş Gur (Meş Gar), yani Beş Boy isimlendirmesine bağlayanlar vardır.[62]
Yine Macaristan’ın Almanca ve İngilizce karşılıkları olan Ungarn ve Hungary isimlerini On Ogur, yani On Boy kökeniyle açıklayanlar bulunmaktadır.[63]
Çeşitli kavim adlarının açıklanmasında ileri sürülen tezlerin tarihsel gerçeğe uygunluğu, kuşkusuz tek tek araştırılabilir, bu ayrı bir soru, ancak bugün Türk diye anılan kavmin oluşturduğu boy birliklerinin eski tarihlerde boy sayısıyla isimlendirildiği birçok örnekle kanıtlanabiliyor. Bu boy sayısı, zamanla özel isme dönüşmektedir. Orhun Yazıtları’ndaki Üç Oğuz, Karluklar’dır. Bayan Çur Kağan’ın Yazıtı (MS 747-759)’nda Üç Karluk diye geçmektedir.(20) Üç Oğuz ve Karluklar, aynı boy topluluğunun farklı özel isimleridir. On Ok da, On Boy anlamına gelmekle birlikte, aynı zamanda özel isimdir. Tokuz Oğuz için de aynı olay geçerlidir.[64]
Oğur ve Oğuz kavramlarının özel boy topluluğu adlarına dönüşmesi Boylar anlamındaki Oğuzun zamanlla boylar birliğini ifade eden siyasal bir içerik kazandığı da, yine tarihsel metinlere dayanılarak saptanabiliyor. Tokuz Oğuz, Sekiz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz denirken, belli sayıda boy anlatılmış olmuyor. Belli sayıdaki boylar birleşerek bir Boylar Topluluğu oluşturmaktadır ki, bu olay o boyların sayılarının ötesinde, yeni bir siyasal oluşumdur; devlet oluşturmaya giden yolda bir siyasal birliktir. O nedenle boylar anlamına gelen Oğuz, zaman içinde belli sayıda boyun oluşturduğu siyasal birlik anlamını kazanmıştır.
Nitekim Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın ağzından, Tokuz Oğuz için, “Oğuzum, bodunum idi” deniyor. Yani To’kuz Oğuz, Türük (Göktürk) Kağanlığına bağlı bir boylar topluluğu idi; bir siyasal topluluk idi.[65]
Zaten eski Türklerde halka “kün”, “bodun” veya “el” (il) denmekteydi.[66]
Bunlardan “bodun”, “boy” (bod) sözünün çoğulu olup, boylar birliği anlamına gelmektedir. Çünkü, “bodun” (halk) aynı soydan olan ve aynı dili konuşan boyların bir başkan etrafında toplanmasıyla meydana gelmekteydi. Yine bir başkan tarafından bodunların bir araya getirilmesiyle de Türk devleti (Türk eli) ortaya çıkmaktaydı. Tarihî kayıtlara göre, Türkçe konuşan ve Türk soyundan olan topluluklara ilk defa millî kimliklerini sezdiren ve onlara büyük bir millet olduklarını öğreten lider, büyük Hun Hükümdarı Mete’dir (Bagatır/Batur). (M.Ö. 209-174).[67]
Mete, komşu devletleri birer birer yenip, baskı altına aldıktan sonra bütün güç ve enerjisini Hun siyasî birliğini kurma faaliyeti üzerinde toplamıştır.
Bunun için 25 yıl gibi uzun bir süre mücadele eden Mete, 26 kadar büyüklü küçüklü devleti ortadan kaldırarak, Hun siyasî birliğini kurmuştur. Mete, M.Ö. 176 tarihli bir belgede bu faaliyetlerinin sonucunu, amacına ulaşmış bir liderin mutluluğu içinde, “Ok ve yay gerebilen kavimleri bir aile gibi birleştirdim; şimdi onlar Hun oldular” şeklinde bir ifade ile açıklamıştır. Bundan da anlaşılıyor ki, Mete, sadece Hun siyasî birliğini kurmakla kalmamış, aynı zamanda Türk topluluklarına “Hun olma”, yani millet olma bilincini de aşılamıştır.
Türklerde devlet, idareci unsur ile işbirliği yapan geniş halk kütlelerinin gayretleri ve katkıları sonucunda gerçekleşmekteydi.[68]
Bod-Bodun Kavramlarının Denk Düştüğü Tarihsel Aşama
Boylar birliğinin devletin oluşumu sürecinde yüklendiği anlamı, yalnız Oğur/Oğuz kavramında değil, Bodun kavramında da görüyoruz. Bilindiği gibi Bodun, sözcük kökeni olarak bod (boy) kavramının çoğuludur. Eski Türkçede çoğul eki olan -en, Farsça ve Almanca gibi Hint-Avrupa dillerinde de vardır.[69]
Dahası Bod kavramı, İngilizce’de aynı Türkçe’deki Boy anlamıyla vücut karşılığıdır. Bod=Body, başlangıçta insan vücudunu karşılayan bir kök iken, öyle görülüyor ki, insanların vücuda getirdikleri kabileyi de ifade etmiştir. Body İngilizce’de sözcüğün kökenindeki ilk anlamıyla yaşarken, Türkçe’de hem ilk anlamıyla (boy bos, insanın boyu) ve aynı zamanda sonradan yüklendiği kabile anlamıyla da yaşıyor.[70]
Örneğin boy, Kuman Türkçesinde de, Türkiye Türkçesindeki gibi vücut anlamına gelmektedir.[71]
Bodun, boylar anlamındadır. Ancak bu boylar, aralarında bir birlik kurmuşlardır. Bu nedenle Bodun, birlik oluşturan boyların örgütlenmesidir.[72]
Orhon Yazıtları’nda anılan bodunlar şunlardır:
-Türük bodun[73]
-Sir bodun/Altı Sir bodun[74]
– Apar bodun
– Az bodun
– Çik bodun
– Ediz bodun (İki Ediz bodunu)
– İzgil bodun
Karluk bodun (Üç Oğuz)
– Kırkız bodun
Kıtan Tatabı bodun
– Kıtay bodun
– Üç Kurıkan bodun
– Oğuz bodun (Tokuz Oğuz bodun)
– Üç Oğuz bodun (Karluk bodunu)
– On Ok bodunu
– Sogdak bodun
– Tabgaç bodun
– Tangut bodun
– Tarduş bodun
– Tatabı bodun
– Tokuz Oğuz bodunu
– Tokuz Tatar bodunu
– Otuz Tatar bodunu
– Tölis bodun
– Tölis Tarduş bodun
– Tüpüt (Tibet) bodun
– Türgiş bodun
– Uygur (Dokuz Uygur) bodun[75]
Oğuz veya Bodun örgütlenmesi, bir tabiyet (bağımlılık) vurgusunu da içeriyor.[76]
Orhon Yazıtları’nda bu ilişki şöyle anlatır:
“İçikigme içikdi; bodun boltı.”
Bugünkü Türkçe ile: “Tabi olanlar tabi oldu, bodun oldu.”[77]
Değerli dilbilimcimiz Talât Tekin, bu çok önemli cümleyi “bo-dun oldu” diye değil, “halk oldu” diye çeviriyor. Oysa Orhon Ya-zıtları’nın çevirisinde Bodun sözcüğüne dokunmamak gerekir. Çünkü Bodun, millet olmadığı gibi, halk sözcüğüyle de karşılana-maz. Halk kavramında, Bodun’un tarihselliği yok. Örneğin yukarıdaki cümleyi “halk oldu” diye çevirdiğimiz zaman, anlamı bütünüyle bozmuş oluyoruz. Bilge Kağan, orada “bana bağlı boylar ha-line geldiler” diyor. Eğer ille halk kavramı kullanılacaksa, burada “Bana bağlı halk oldu” demek gerekirdi. Çünkü orada anlatılan olay, adı okunamayan satırlarda silinmiş olan bir bodunun savaş yoluyla ve “askerleri mızraklanarak” Türk Kağanlığına bağımlı kılınmasıdır.
Yine Orhon Yazıtları’nda, “Bodunum erti=bodunum idi” denirken, kağana bağımlı boylar olduğuna da işaret edilmiş oluyor.[78]
Nitekim Bilge Kağan’ın ağzından, Tokuz Oğuz için “bodunum idi” deniyor.[79]
Yani Tokuz Oğuz, Türük (Göktürk) Kağanlığı’na bağlı bir boylar topluluğu idi; bir siyasal topluluk idi.[80]
Yine On Oklar ve onların hâkim boyları olan Türgişler için, “Türükümüz bodunumuz erti”, yani “Türkümüz bodunumuz idi” deniyor.[81]
Bu arada Orhon Yazıtları’ndan bahsediyorken konuyu tam olarak özümseyebilmek adına asıl konumuzdan fazla uzaklaşmamak kaydıyla bu yazıtları biraz daha yakından tanımak gerekmektedir.
Türkoloji Çalışmaları Türk kitabeleri ile XVIII. yüzyıldan itibaren ilgilenilmeğe başlamış olmasına rağmen, Türk düşünce ve kültür hayatı bu kitabelere XX. yüzyılın başlarında el atmıştır. Bu hal ise edebiyatta Türkleşmenin ve tarih açısının genişlemesiyle olmuştur.
Ötüken Türk kitâbelerine Türk Dünyasınca XX. yüzyılda ilgi gösterilmeye başlanılmış fakat, Türkoloji ilgilileri bu kitâbeler üzerinde XVIII. yüzyıldan bu yana çalışmağa başlamışlardır.
Tarihî kaynaklardan Güveynî, “Tarih-i Cihan-Küşa” isimli eserinde bu kitâbelerden bahsetmişse de,[82] XIII. yüzyılda Cüveynî’nin kitâbelerle ilgili kaydı, ilim âleminin dikkatini çekmemiştir. Bilhassa Çin kaynakları[83] kitâbeler hakkında kısa bilgiler vermişler olup, Türkologlar çalışmağa başladıktan sonra, Çince eserlerdeki kayıtlar da araştırılmağa başlanmıştır.
Kitâbelerin en önemlileri, Strahlenberg tarafından bulunan Bilge Kağan, Kültigin ve Bilge Tonyukuk adına dikilenlerdir. Göktürkler’in ikinci kurtuluş devreğsinde (680-745) bizzat yönetici kişiler tarafından hazırlatıldıklarından -Göktürk Kitâbeleri- ismiyle bilinmekte, millî bir yapı ve önem taşımaktadırlar.
Göktürklerin buyruk olduğu illerde ve yukarıdaki kitâbelerin yazıldıkları dönemlerde, hazırlanmış olan (ongin)[84] kitâbeleri gibi daha başka kitâbeler varsa da bunlar, millî bir yapı taşımadıklarından, ilk üç kitâbe daha çok inceleme konusu olmuştur.
Bu kitâbeler, 1720 yılına kadar bilinmiyordu.[85]
1709 yılında Demirbaş Şarl’ın Ruslar’la yaptığı Poltova Savaşı’nda İsveç subayı Strahlenberg, Ruslar’a tutsak oldu.[86] Ruslar, bu subayı, Sibirya’ya sürgüne gönderdiler. Fakat bu sahalarda kendisini ha-reketlerinde serbest bıraktılar. Strahlenberg, sürgün hayatı 13 yıl içinde Sibirya’yı ve Türkistan’ı dolaşarak bu yerlerden bir-çok etnoğrafik malzeme topladı. Strahlenberg, Türkistan’ı dolaşırken Göktürk Kitâbelerine de rastlayarak bunların fotoğraflarını çekmiş, topladığı malzemenin arasına almıştı. Strahlenberg, 13 yıl sonra (1722) memleketine dönünce Asya’da topladığı etnoğrafik malzemeyi 1730 yılında[87] “Das Nord und Östliche Theil von Europa und Asie” -Asya’nın ve Avrupa’nın Kuzey ve Güney Bölgeleri- adı altında yayınladı. Stahlenberg’in yayınlanan bu eseri ile Ötüken bölgesindeki Türk Kitâbeleri de ilim çevrelerinin ilgisine sunuldu. Strahlenberg. Yenisey[88] bölgesinde bulunan daha başka kitâbelerden de bahsetmişti. Onun bu haberi, bazı araştırmacıları Ötüken ve Orhun bölgelerine çekmeğe başladı. XVIII. asrın sonlarına doğru Pallas[89] Türkistan’ı dolaşarak kitâbeleri bulundukları yerde inceledi. Bunların fotoğraflarını çekerek seyahatnâmesinde yayınladı. Bu yayınların yapıldığı dönemde, Türkistan’da daha başka iki kitâbe bulundu.[90] Nihayet 1889 yılında Rus bilgini Yadrintsev[91] Kültigin ve Bilge Kağan kitâbeleri üzerinde yaptığı ciddî bir incelemeyi, kitâbelerin kopyaları ile ilim âleminin bilgisine sundu.[92] Bugüne kadar yapılan ferdî çalışmalar geniş ilim çevrelerince ilgi ile takip edilirken, 1890 yılında Heikel’in baş-kanlığında bir Fin ilim heyeti,[93] Göktürk kitâbeleri üzerine in-celeme yapmak için Türkistan’a geldi ve kitâbeler üzerinde, yerlerinde inceleme yaparak fotoğraflarını çekti, itina ile atlasını hazırladı. Heikel’in başkanlığındaki ilim heyeti, kitâbeler üzerindeki çalışmalarını 1892 yılında yayınladığı gibi, incelemelerini belli başlı ilim merkezlerine de gönderdi.[94] Fin ilim heyetinden sonra, bir Rus ilim heyeti, Radloff’un[95] başkanlığında Orhun bölgesine gelerek kitâbeler üzerinde incelemeler yaptı, birçok kitâbeyle beraber Göktürk Kitâbelerinin fevkalâde kopyalarını ve fotoğraflarını topladı, kısa bir müddet sonra da Radloff heyetinin yaptığı çalışmalar atlas halinde yayınlandı.[96] XIX. yüzyıl sonuna kadar birçok kitâbe bulunarak ilim âlemince incelenirken bir taraftan da bu kitâbelerin dili ve hangi kültürün eseri olduğu araştırılmağa başlanıldı. İlk defa, 1885 yılında Abel Remusat[97] bu kitâbelerin, Türk illerinde bulunduğu için Türkler’e ait ve Türk kültürünün eseri olabileceğini -fikir olarak- ileri sürdü.[98] Bu kitâbelerin birer yönünde de Çince yazılar vardı; bu Çince yazılardan faydalanarak kitâbelerin dilini çözmeye çalıştılar. Popof, Gabriel, Schlegel, Parker[99] gibi arkeolog âlimler, evvelâ bu Çince metinler üzerinde çalıştılar. Çalışmalar devam ederken 1892’de George von der Gobelenti, Kültigin kitâbesindeki Çince yazıyı -Almancaya tercüme etti.[100] Kitâbelerin okunması için yapılan çalışmalarda ilk başarıyı Thomsen kazandı.[101] Thomsen, Çince kitâbede geçen “Kül Tigin” kelimesinden faydalanarak; “Tengri, Türk, Kül Tigin”[102] isimlerini okudu. Böylece 1893 yılında ilk adım atılarak anahtar bulunmuş oldu. Thomsen, bu ilk çözümlemeden sonra kitâbelerin okunması ile meşgul olurken, Rus âlimlerinden Radlof, 1895 yılında Petesburg Üniversitesi’nde yaptığı çalışmalar neticesinde kitâbelerin tercümesini yayınladı.[103]
Radlof’tan bir yıl sonra, 1896’da Thomsen Göktürk Kitâbeleri’nin Fransızca tercümesini yaptı.[104] Bundan sonra Thomsen, çalışmalarına ara vermeksizin hatâ ve noksanlarını gidererek 1916 yılında, kitâbeleri yeniden yayınladı.[105] Bu çalışmalardan sonra Rusya’da, Almanya’da, Japonya’da, ilim çevrelerinde kitâbeler üzerinde incelemeler devam etti. 1958’de ise Çekoslovak İlimler Akademisi’nden bir heyetle müştereken bir Moğol ilim heyeti,[106] Kültigin Kitâbesi yerinde yedi hafta süren arkeolojik bir kazı yaptı. Bu kazı ile kitâbeye daha başka unsurlar eklendi; ayrıca bu tarihe kadar bilinmeyen ve Kültigin kitâbesinin bulunduğu BARK dahilinde ikinci bir kitâbenin[107] varlığı anlaşıldığı gibi, Kültigin Kitâbesi’nin oturtulduğu ve 2.25 m. boyunda, kaplumbağa şeklinde, etrafı yazılı bir mermer taş da meydana çıkarıldı. Fakat bu yeni bulunan kitâbe ve kaide taşındaki yazılar henüz okunup ilim âlemine sunulmamıştır. Ya-pılan kazı ile anlaşılmıştır ki, kitâbeler geniş bir kuruluşun önemli unsurlarından birisini meydana getirmektedirler.
Bugün türkçeye tercüme edilmiş metinler genellikle Thomsen ve Radloff’un yapmış oldukları tercümeler üzerinde, son-radan yapılmış önemli olmayan bazı ufak tefek değişikliklerle elde edilen metinlerdir. Bugün dahi kitâbeler üzerinde çalışmalar henüz sona ermiş değildir. Bazı kelime ve cümlelerin tercümeleri kesin olarak kabul edilmemiştir; farklı teklifler vardır.
Türkoloji sahasının birçok mütehassısı, sayıları hayli ka-barık olan Türk kitâbeleri üzerinde incelemeler yapmakta ise de, genellikle Türk milletinin millî yapısını ve millî bünyesini ifade edecek nitelikte olanlar:
- Bilge Tonyukuk Kitâbesi (720-725)
- Kültigin Kitâbesi (732)
- Bilge Kağan Kitâbesi (735) dir.
Zamanları itibariyle Ötüken Kitâbelerine çağdaş sayılabilecek ve Göktürk Kağanları’nın idaresindeki buyruk beylerinin adlarına dikilmiş olan iki kitâbe daha vardır ki, yukarıdaki kitâbeler kadar güçlü olmamakla beraber, az da olsa millî bünyeden izler taşırlar; hazırlanış tarihleri tahminlere dayanır:
- Kül Çur Kitâbesi (716)
- Bilge Taçam Kitâbesi (710)
Saydığımız bu kitâbelerin dışında, Ötüken Türk Kitâbelerinin bulunduğu bölge dahilinde Radloff tarafından iki kitâbe, kazı yapılırken Bark dahilinde bulunan üçüncü bir kitâbe, yine Kültigin Barkı yakınında bulunan başka bir kitâbe biliniyorsa da, incelenerek iç ve dış yapıları hakkında herhangi bir şey bugüne kadar söylenmemiştir. Arkeolojik kazıyı yapan ilim heyetinin görüşüne ve Lumir Jils’in kazı hakkındaki ra-poruna göre; Kültigin Barkı dahilinde bulunan ikinci kitabe Göktürklerin ilinde Göktürk kağanlarına bağlı bir bey adına ha-zırlanmış olmalıdır. Ve sonradan bark dahiline konulmuştur. Bu kitâbe okunarak mahiyeti anlaşılmadığından rapordaki görüşün doğruluğu şüphe ile karşılanabilir. Lumir Jils’in görüşünün yanı sıra bu kitâbeyi, Kültigin Kitâbesi’nin devamı saymak veya öyle düşünmek de mümkündür.
1958’de yapılan arkeolojik kazı bu saydığımız kitâbeler arasında yapı kompozisyonu bakımından çok yakın özelliklerin mevcut olduğunu meydana koymuştur.
Bilge Kağan ve Bilge Tonyukuk Barkları dahilinde herhangi bir kazı yapılmamasına rağmen, bu kitâbelerin etrafında kırılmış heykeller, balballar,[108] topraktan yapılmış ve pişirilmiş maskeler, Kültigin Barkında mevcut duvar harabelerine çok benzeyen duvar kalıntıları görülmüştür. Kitâbelerin etrafında tespit edilen çeşitli kalıntılar, Göktürk kültürünün izlerini ve toplumun iç yapısını az da olsa verecek özelliklere sahiptirler.[109]
Kazı neticesinde meydana çıkarılan Kültigin Barkı -Barkın genel görünümünden anlaşıldığına göre- kuruluşundan bir müddet sonra tahrip edilmiştir. Bu tahrip neticesinde duvarlara ya-pılan savaş resimleri tamamen bozulmuştur. Yapılan incelemeye göre Bark, tüm olarak bir defa onarılmıştır. Bu onarım tarihi için bir şey söylemek mümkün değildir. Kalıntılardan anlaşıldığı gibi onarım esnasında duvarlar yeniden sı-vanarak beyaz ve kırmızı renklerle yer yer boyanmıştır. Onarımdan bir müddet sonra Bark, tekrar büyük bir yıkıma uğramıştır. Bu yıkım ile günden güne harap olmuştur. Yapılan incelemeler, tahrip işinin kimler tarafından ve ne zaman yapıldığını aydınlığa kavuşturamamıştır. Bu konuda iki görüş ileri sürülmektedir:
1 – Göktürk Kağanlığı 745 yılında Uygurlar tarafından yı-kıldığında, Bark da bu olaylar sırasında yıkılmış olmalıdır.
2 – İkinci görüş ise, zaman itibariyle biraz daha sonralara çıkmaktadır. Yenisey Kırgızları, 840 yılında Uygurlar’ın baş-kenti olan, Karabalgasun’u tahrip ederek Uygur illerine saldırdıklarında Ötüken bölgesindeki Barklar da haliyle bu sal-dırılarda tahrip edilmiş olabilir, denilmektedir.[110]
Radloff tarafından daha önce tesbit edilen iki kitâbe, kazı sonunda etrafında Bark dahilinde çıkan kitâbe ve yine Bark’ın yakınında topraktan çıkarılan başka bir kitâbe, muhakkak ki Göktürklerin kültürü ve halk yapısı ile ilgili bazı bilgileri saklamaktadır.
Kazı yapılırken Bark’ın 4 Km. uzağındaki tepenin üzerinde bir mezar tümülüsü görülmüştür.[111] Çeşitli sebeplerden dolayı kazıyı yapan heyet, bu mezar üzerinde herhangi bir araştırma yapmamıştır. İleri sürülen tahminlere göre Kültigin veya Bilge Kağan’a ait hakiki mezarların burada bulunması ihtimal dahilindedir.[112]
BARKLAR
Türk Edebiyatı tarihinde, yazılı edebiyatın ilk eserleri olan bu kitâbeler, Göktürklerin siyasî merkezi olan Ötüken’in ya-kınında ve Orhun Nehri’nin yatağında hazırlanmışlardır.
Bunlar, sadece birer kitâbe değil, kuruluşları ile kül halinde başka ayrıntıları da bulunan, o günkü tabiri ile birer Bark’tır. Göktürk tarihine şekil ve yön veren üç Alp’ın hayatı ile Gök-türk tarihinde Bumin Kağan’dan Bilge Kağan’a kadarki siyasi olaylar bir bütün halinde, Bark’ın en önemli unsuru olan kitâbelerde anlatılmıştır.
Aynı bölgede ve çeyrek yüzyıl içinde beş tane, tarihî değeri olan Bark’ın ve kitâbenin hazırlanması, bir geleneğin ge-liştirilmiş ve genişletilmiş şekli olarak kabul edilebilir; hatta Bark yapmanın, kitâbe hazırlamanın, bir görev, kutsal bir vazife olarak kabul edildiği kitâbelerdeki ifadelerden anlaşılmaktadır. Kitâbeler, birer hatıra olmaktan daha ileri, il içinde millî varlığı ifade eden birer unsur özelliği göstermektedirler.[113]
Ebedî Kitâbenin (Mengü taş-mengü Bitig) önemi Bilge Kağan’ın ağzından şu sözlerle ifade edilmektedir.
“Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdurdum”
– meng sabım erser bengü taşka urtum –[114]
Bilge Kağan’ın bu sözlerinden, bildiklerini, düşündüklerini taşa yazarak toplumun bilgisine sunmanın geleneksel bir davranış, bir görev olarak kabul edildiği sezilmektedir.
Bilge Tonyukuk ise kitâbesinin bir bölümünde şöyle demektedir:
“Ben, Bilge Tonyukuk, Türklerin Bilge Kağanının iline bu kitabeyi yazdırdım.”
Türk Bilge Kağan ilinte bitidim. Ben Bilge Tonyukuk-[115]
Bilge Tonyukuk’un bu ifadesinden de anlaşılıyor ki kitâbe, bir değer veya bir manâ ifade etmesi bakımından, Bilge Ton-yukuk’un kişiliğinden ziyade Bilge Kağan’ın ilini -Türk İlini- il-gilendirmektedir. Bilge Kağan’ın iline bir hizmette bulunmak, ve bu ile bir değer kazandırmak maksadıyla kitâbenin ha-zırlandığı anlaşılmaktadır.[116]
Bilge Kağan, bütün bir buduna, hatta yabancılara hitaben, söylediklerinin, taşa yazdırdıklarının okunup bilinmesinin ge-rekli olduğunu belirtmekte, böyle bir görevi yerine getirmenin veya böyle bir iş yapmanın kıvancını duymuş olmaktadır ki, biz bunu şu sözlerinden anlamaktayız:
“On ok oğluna, yabancıya (aceme) kadar bunu görüp bilin, ebedî taş yontturdum.”
– On ok ogluna tatınga tegi bunu körü bilin, Bengü taş tokutum.-[117]
Bu sözlerle Türk milletinin hayatında ve düşüncesinde -ebedî- kavramının gelişmiş olduğunu anlamaktayız. ‘Ebedi kavramına sadece düşünce halinde değil, söz halinde de değer verildiği ifade edilmektedir.
Bu kısa tanıtmadan şu sonuca varabiliriz; Türkler arasında ve Göktürk kitâbelerinde, kitâbelerin özelliğinde, toplumdaki değer ve mevkilerine göre, kişiler adına Barklar ve kitâbeler hazırlatmak geleneksel bir hâl ve görevdir. Bunun arkasında Türk hayatının özellikleri ve değerlere bağlılık ifade edilmektedir.
Çin kaynaklarından ve Göktürk Kitâbeleri’nden de anlaşılıyor ki, Barklar’ın ve kitâbelerin hazırlanması Türk dü-şüncesinin eseridir. Lumir Jils’in de belirttiği gibi, Bark da-hilinde heykel ve balbal dikmek Türk hayatından gelmektedir. Bark dahilinde bulunan ve Kültigin’in karısına ait olduğu kabul edilen taç ile, Kültigin heykelindeki taçtan, Türkler ara-sındasoylu kişilerin ve kağan soyundan gelenlerin başlarında, kişiliklerini belirtmek için taç kullandıkları anlaşılmaktadır. Taçlar üzerinde görülen kabartma kartal ise, göktürkler arasında kağan sülâlesine ait bir armanın varlığını kesin olarak ifade et-mektedir. Bugüne kadar yaşamış olan çiftbaşlı kartalın kaynak itibariyle Göktürkler’e kadar çıktığı ve Türk kültüründen gel-diği anlaşılmaktadır.[118]
Zaten Altaylarda, M.Ö. 3. bin sonları olarak tarihlenen Kurot kurganı içinde bir kartal pençesi bulunmuştur.[119] Yine Altaylarda M.Ö. 4-3 yüzyıldan kalma Başadar kurganında bir kartal işareti ele geçmiş, ayrıca Tuna Bulgarları kabartmalarında (7.-8. yüzyıllar) çift başlı kartal tasvirine ve Peçeneklere âit (10. yüzyıl başları) altın kaplar üzerinde kartal motifine rastlanmıştır.[120] 1958 yılında Orhun kitabeleri bölgesinde yapılan arkeolojik kazıda bulunmuş olan Kül Tegin’in mermer büstünde serpuşun ön tarafını kaplayan, kanatları açık kartal tasviri dikkat çekicidir.[121] Kartalın Yakutlarda da «saygı duyulan kuşlardan olduğunu yukarıda görmüştük. Abakan kıyılarında oturan Beltirlerde bir tören için kartal öldürülür ki, bu kartal ruhlar tarafından gönderilmiştir. Kazak-Kırgızlarda da benzer telâkkiler vardır.[122] Herhalde Türklerde çok eski bir kartal kültünün mevcut olduğu anlaşılıyor. Araştırıcılara göre, kartal güneş (daha ziyade Gök) tanrının sembolü sayılmış olmalıdır.[123] Yuvasını sarp vadilerde yalçın kayalar üzerine yapan ve çok yükseklerde uçabilen kartalın böyle telâkki edilmesi kuvvetle ihtimal içindedir ve bu telâkki eski Türk bozkır hayatında şüphesiz bir yeri olan avcılık dolayısiyle derece derece öteki bazı avcı kuşlara da teşmil edilmiş olabilir.[124]
Bu arada Türklerdeki eski kartal kültüne de göz atacak olursak Türk-Altay mitolojisinde bulunan “Öksökö” adlı çift başlı kartalı görmek mümkündür. Bu kartalın taşıdığı mana ise “Göğün bekçisi, kudretin ve kozmik düzenin temsilcisi”dir. Sağ kanadı Güneş’e, sol kanadı Ay’a uzanan Öksökö, bundan hareketle gece ile gündüzün efendisi sayılırken aydınlık ile karanlığın da dengesini temsil etmiştir. İki başının farklı yönlere bakması da evrendeki karşıt güçlerin uyumunu anlatır.
Eski anlatılara göre göğün en yüksek katında yaşayan Öksökö’nün bulunduğu yerden yeryüzünü ve yeraltını gözetlediğine inanılmıştır.
“Öksökö” adlı çift başlı kartal motifi, Selçuklu ve Anadolu motiflerinde de görülmüştür. Devlet kudreti ve göksel korumayla anılan “Öksökö”, Selçuklular vasıtasıyla Selçukluların atabeyi iken devlet haline gelen Zengilerin nüvesini oluşturduğu Eyyubilere geçmiş, Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtaran Selahaddin Eyyubi’ye atfen “Selahaddin Kartalı” olarak Eyyubi Devleti tarafından kullanılmıştır. Nitekim “Selahaddin Kartalı” olarak İslâm dünyasının da benimsediği, ama kökü Türk-Altay mitolojisindeki “Öksökö”ye dayanan çift başlı kartal motifi, günümüzde Arap devletlerinin armalarında da kullanılmaktadır.[125]
Lumir Jisl, Bark üzerinde Çin sanatının tesirinden bahsetmekte ise de, bu tesirin ne olduğu açıkça be-lirtilmemektedir,[126] sadece Bark dahilinde kırılmış vaziyette bulunan ve Kültigin’in karısına ait olduğu kabul edilen heykelin varlığını Çin sanatının tesirine bağlamaktadır ki bu, tartışmaya açık bir görüştür. İki heykelin başlarında görülen tac’ın kaynak itibariyle batıdan gelmiş olabileceği ileri sürülmüşse de, bu gö-rüşün inandırıcı delilleri de Lumir Jils tarafından verilememiştir.[127]
Bark dahilinde bulunan heykellerin genel kompozisyonu, o günkü kılık kıyafeti bugüne ulaştıran canlı malzemedir. Bütün heykeller üzerinde parçalı ve kakmalı kemerler dikkati çek-mektedir. Kemerin arkasına kama, kılıç takılmakta ve aralarına ise temizlik malzemesi konulduğu anlaşılmaktadır. Heykellerin sakalsız oluşu, Türkler arasında sakala itibar edilmediğini de ifade etmektedir.[128]
Bark dahilinde bulunan balballar, heykeller, kitâbelerdeki yazı ve düşünceler, taçlarda görülen kabartma kartal motifleri, barka girişte kapının her iki yanında bulunan iki koç heykeli, iki adet ölü taşı, sunak (kurban kesme yeri), tapınak ve kutsal yerin Türk kültürünün eseri olduğu Lumir Jils tarafından da kabul edilmektedir.[129] Bunların yanısıra, yine Lumir Jils’çe işaret edilen “Çin Tesiri” ne olabilir? Bunun üzerinde düşünelim:
- Bilge Tonyukuk, kendi siyasî düşünce ve kültürel an-layışına dayanarak kendi adı ile anılan kitâbe ve barkını ha-zırlatmıştır. Herhangi bir Çin tesiri düşünülemez.
- Göktürk ili dahilinde ve Ötüken’e yakın bulunan yer-lerde daha başka kitâbeler hazırlanmıştır. Devlet yöneten ki-şilerin adına değil, kağanlara bağlı beyler adına ve onlara karşı olan saygıyı ifade için, bir geleneğin devamı olarak daha başka kitâbelerin hazırlandığı ve bunların etrafında da daha başka ayrıntıların bulunduğu görülmüştür. Bu demektir ki, beyler için hazırlanmış olan bark ve kithabelerde herhangi bir Çin tesiri dü-şünülemez. Bunlar, Türk kültürünün eseri olarak ifade edil-miştir. Bu bakımdan Kültigin ve Bilge Kağan kithabeleri için Çin’den sanatkârın gelmesi ve Bark dahilinde bir kadın hey-kelinin bulunması, kitâbelerde kültürel bir Çin tesirini düşünmeyi gerektirmez.[130]
BİLGE TONYUKUK BARKI VE KİTABESİ
Göktürk kağanlığının ikinci kuruluş devresinde unutumaz hizmetlerde bulunmuş olan Bilge Tonyukuk, sağlığında, tahminen 720-725 yılları arasında kendi adı ile anılan kitâbesini ve Barkını hazırlatmıştır. İlteris Kağan’dan Bilge Kağan devrine kadar üç kağana vezirlik ve yeri gelince başkumandanlık yapmış olan Tonyukuk, kitâbesinde, devrine ait olan Göktürk tarihi ile ilgili olayları işlemiştir.
Bu kitâbe, diğerlerine nazaran biraz daha doğuda, 48 arz; 107 tul üzerinde iki taşa yazılmıştır. Tola[131] nehrinin yukarı ya-tağında ve Bayın Çokto[132] denilen yerin yakınındadır. Birinci taşın üzerinde 35 satır, ikinci taşın üzerinde ise 27 satır yazı vardır. Bu kitâbedeki yazılar, diğer kitâbelerdeki yazılara nazaran biraz intizamsız hazırlanmıştır. Kültigin ve Bilge Kağan Kitâbelerindeki alfabeden farklı olarak, Bilge Tonyukuk Kitâbesinde ‘s’ sesine karşı farklı harf kullanıldığı gibi, ‘baş’ kelimesini karşılayan ” şeklinin de varlığı görülmüştür. Ay-rıca bu kitâbede satırlar, sağdan sola değil, soldan sağa doğru sıralanmıştır.[133]
Kültigin Barkın’da kazı yapılırken, Bilge Tonyukuk Kitâbesi etrafında da bir araştırma yapılmıştır; bu araştırmada, diğer Barklar ve bilhassa Kültigin Bark’ı dahilinde görülen balballar, heykeller, pişmiş tuğladan yapılmış insan maskeleri bu-lunduğu gibi kitâbenin çevresinde bir Barkın varlığını gösteren duvar harabeleri ve kalıntılar da görülmüştür.[134] Bu kalıntılar gösteriyor ki, Bilge Tonyukuk Kitâbesi etrafında çeşitli ay-rıntıları ile bir Bark, zamanında yapılmıştır.
Millî bir bütünlük niteliğine sahip olan Bilge Tonyukuk Kitâbesi ve henüz meydana çıkarılmamış olan Barkının Türk sanatkârlar tarafından hazırlandığı muhakkaktır. Kitâbe üzerindeki metin ise bizzat Bilge Tonyukuk, Türk tarihinin ilk ya-zarı olduğu gibi, tarihi olaylar üzerinde nesilleri düşünceye ça-ğıran ve ders almanın gereği üzerinde duran ilk Türk bilgesidir.[135]
Ve böylelikle bu kitabeler konusuna son noktayı koyduktan sonra asıl konumuz olan bodun kavramına geri dönelim.
Öte yandan asıl konumuz olan bodun kavramına geri dönecek olursak bu kavramın içerdiği bağımlılık ilişkisi, öncelikle askerî kuvvetle sağlanmaktadır. Kağanlığa karşı “hatalı” davranan bodun-ların kağanları ve buyruk beyleri Türgiş Kağanı örneğinde olduğu gibi öldürülmekte, cezalandırılmaktadır. “Bora ve ateş gibi” Kağanlığın üzerine gelen bodunlar bastırılmakta, gerekirse “uykuda basılmakta” ve “düzene sokulmakta”dır.[136]
Bu yüzden On Ok bodu-nu emgek (ızdırap) görmektedir.[137]
Yine Az bodununun itaat altına alınması, Bilge Kağan’ın ağzından şöyle anlatılıyor:
“Eçümiz, apamız tutmış yir sub idisiz bolmazun tiyin Az bo-dunug itip yaratıp…”
Günümüz Türkçesiyle: “Atalarımızın hükmettiği yerler sahip-siz kalmasın diye Az bodununu düzene sokup örgütleyerek…”[138]
Kabile konfederasyonu ve devletin oluşumunda bodunlar, hatta federasyonlar arasındaki bağımlılık ilişkisi, Baz kavramıyla da ifa-de edilmektedir. Orhon Yazıtları’nda Baz kağan bağımlı kağan anlamına geliyor. Bağımlı kılma eylemi de “baz kılmış” diye anlatılıyor.[139]
Örneğin Kültigin Yazıtı’nın Doğu Yüzünde, Bilge Kağan “Babası Kağan”ın 47 seferini anlatırken, “kağanlıyı kağansızlaştırmış, düşmanları baz kılmış” diyor.[140]
Baz kılma eylemi yalnız kağanlar için değil, bodunlar için de geçerlidir. Bilge Kağan, “Tört bulunda-kı bodunug koop baz kıltım” diye anlatmaktadır. Bugünkü Türkçe-mizle “Dört bucaktaki bodunları hep bağımlı kıldım.”[141]
Bodun kavramındaki bağımlılık ilişkisi, aslında Oğuz kavramı-nın içinde de bulunmaktadır. Og’lar, Oguz halinde örgütlenince ka-çınılmaz olarak bir tabiyet ilişkisi içine girmektedirler. Bu açıdan Oğuz kavramının kendisi, bir örgütlenmeyi, ast-üst ilişkilerini içer-mektedir. Birleşen boyların başına çoğu zaman en güçlü boyun başkanı Kağan olarak oturmaktadır.
Bir aşama ötede, çeşitli boy birlikleri (Oğuz Bodun) bir siyasal birlik oluşturduğu zaman, o birlik içindeki boylar hem kendi kağanlarına, hem de boy birliklerinin oluşturduğu konfederasyonun kağanına bağımlı idiler. Konfederasyonun başındaki kağan, hanlar hanı veya kağanlar kağanı konumunda bulunmaktadır. Oğuz veya Bodun olarak örgütlenme, devletin çekirdeğini oluşturur.
Ancak Doğu Türklerindeki Bodun kavramı, Ogur/Oğuz kavra-mından daha ileri bir tarihsel aşamayı belirliyor. Bodun, Ogur/Oğuz’a göre, devletleşme sürecinin daha ilerisinde ortaya çık-mıştır. Nitekim Orhon Yazıtları’nda Bodun kavramı, boylar birliğinin ötesinde yer yer devlet anlamında da kullanılmaktadır. Örnek verecek olursak:
“Bu yerde olurup Tabgaç bodun birle tüzültüm.”
(Bu yerde oturup Tabgaç bodunu ile tüz yaptım, düzen kur-dum, hukuk yaptım, antlaşma bağladım.)
Bu cümlede, Tabgaç (Çin) bodunu deyişiyle Tabgaç kavmi de-ğil, Tabgaç (Çin) devleti kastedilmektedir. Çünkü anlaşma kavim ile değil devlet ile yapılır. Burada Bodun, boylar veya kavim anla-mını değil, devlet anlamını ifade ediyor. Bu açıdan tıpkı Ogur/Oğuz (boylar birliği) kavramı gibi, Bodun (boylar birliği) kavramı da, tarih içinde çoğul anlamında boylar sözcüğünden boy-lar birliği örgütlenmesine ve oradan da devlete uzanan sürecin ba-şındaki, ortasındaki ve sonundaki anlamları içermektedir.[142]
Ogur Oğuz Bodun Kavramlarının Üç Aşaması: Boylar>Örgütlenmiş Boylar>Devlet/Uygarlık
Ogur/Oğuz/Bodun kavramının geçirdiği üç aşama şöyle belirlenebilir:
- Boylar (Boyun çoğulu, birden çok boy).
- Boylar birliği (Örgütlenmiş boylar, örgütlü birlik).
- Devletin çekirdeği, giderek devlet ve uygarlık.
Kan bağının birleştirdiği Og’lar (boylar), birlik halinde örgüt-lendikleri kabile konfederasyonu aşamasından sonra uygarlaşıp devlet kurdukları zaman, Ogur/Oğuz oluyorlar. Daha doğrusu, boy-lar birliği örgütlenmesi olan Ogur/Oğuz, uygarlaşmayla birlikte devlet anlamını da kazanıyor.[143]
Kaşgarlı Mahmud, 1074 yılında tamamladığı Divan-ı Lügat-it Türk’te, Oğur sözcüğünün hem zenginlik hem de devlet anlamına geldiğini kaydetmektedir.[144]
Oğur sözcüğü bugün de dilimizde Uğur olarak hâlâ yaşıyor. Türkiye Türkçesi, Türkçenin ŞAZ gru-bundan olmakla birlikte, LİR Türkçesinden çok sayıda sözcük de çok eski bir dönemin kalıntıları olarak hâlâ yaşıyor.[145]
Öte yandan şu gerçeği de unutmamak gerekir ki, İslâmiyet öncesi eski Türklerin tarih sahnesine çıktıkları Orta Asya bozkırlarının yaşam biçimi olan göçebelik, uzun süre, devletleşmenin gerekli kıldığı merkezileşmeyi ve hiyerarşik ilişkilerin kurulmasını engelleyen bir rol oynamıştır. Kabile kültürü, daha çok bağımsızlık duygusunu ve eşitlikçi değerleri öne çıkarmaktadır. Bu yüzden, bu coğrafyada devletler, Mezopotamya, Çin veya Mısır gibi bölgelerden birkaç bin yıl sonra kurulabilmiştir. İlginç olan, göçebe kabilelerin merkezi bir devlet kurmadan, konfederasyonlar şeklinde örgütlenerek geniş toprakları kontrol edebilmiş olmasıdır. Tarihçilerin “göçebe imparatorlukları” olarak adlandırdığı ve genellikle 150-200 yıl gibi kısa ömürlü olan bu siyasal birlikler bakımından eski Türk boylarının önemli roller üstlendiği görülmektedir. 10. Yüzyıla gelindiğinde, bozkır kültürü yerleşik köy-kent kültürü ve İslamiyet ile birleşerek siyasal birliklerin giderek merkezileşmesini mümkün kılacak ve ilk devletler kurulacaktır. Eski Türkler bakımından Karahanlılar, kabileler konfederasyonundan devlete sıçrayışın bilinen ilk örneğidir.[146] Gelgelelim Türk kavimleri arasında İslamiyet’i ilk benimseyenler de yerleşik hayat ve tarımda bir hayli ilerlemiş ve şehirler kurmuş olan Karahanlılar oldu.[147]
Ayrıca şunu da yok sayamayız ki Türkler, MÖ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar aşağı yukarı iki bin yıl boyunca kabile toplumundan sınıflı topluma geçiş süreci yaşadılar. Hayvancılığın ve tanının gelişmesi sonucu bir üretim fazlasının oluşmasıyla özel mülk sahipliği gelişiyor, kabileler sınıflara bölünüyor ve dağılıyor ve farklı kabileleri birleştiren bodunlar oluşuyordu. Kabile içindeki eşitlik son buluyor, kabile kandaşları arasındaki birlik dağılıyor, toplum bey, el ve gün diye adlandırılan sınıflara bölünüyordu. Boylar, boy birliklerinde birleşiyordu. Kuzey Türklerinde On Ogurlar, Dokuz Ogurlar, Otuz Ogurlar ya da Güney Türklerinde On Oklar, Üç Oklar, Dokuz Oğuzlar, Sekiz Edizler, Otuz Tatarlar, On Uygurlar gibi birleşen boy sayılarına göre anılan kabile birlikleri böyle tarih sahnesine çıktı.[148]
Yani şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Türklerin özel mülkiyete geçişleri, yani sınıflara bölünmeleri, çok uzun ve sancılı bir süreçtir. MÔ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar uzanan iki bin yılı kapsar. Kabile konfederasyonlarından devlete sıçramalar dalga dalga birbirini izler. Sakalar (İskitler), Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Sir-i Derya Oğuzları, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, Altınordu, Timurlular vb.[149] birbirinden güçlü devletlerin peşi sıra temellerinden yükselip dünya jandarmalığı yapmaları bunun ete kemiğe bürünmüş halidir.
Örgütlenmenin adından kavmin adına
Denebilir ki, Türk kavminin çeşitli toplulukları Türk isminden önce Tur/Ogur/Oguz, Gur/Guz/Uz adlarıyla anılmıştır. Örgütlenmenin adı, kavmin adı olmuştur. Bunun ilk örnekleri Ogur/Gur kökenli adlandırmalardır:
Onugur, Utrigur, Kutrigur, Şaragur vb.
Ogur/Gur adlandırmaları, Ural dağlarının ötesine özgü de değildir. Orta Asya’daki Uygur isimlendirmesi ve Divanı Lügat-it Türk’teki Ogur sözü ve hatta bizim Türkiye Türkçemizde yaşayan Uğur sözcüğü, Ogur/Oğuz dönüşümünün coğrafi değil, fakat Türkçenin kollarıyla bağlantılı olduğunu göstermektedir.
Z Türkçesinin konuşulduğu alanlarda, boy topluluklarının Oğuz diye adlandırıldığını görüyoruz: Dokuz Oğuz, Sekiz Oğuz, Altı Oğuz ve Üç Oğuz gibi.
Oğuz adı, daha sonra Siri Derya Oğuzları ‘nda devam etmiştir. On Oklar’dan geldiklerini ilerde göreceğimiz bu Oğuzlar, Siriderya boylarındaki Oğuz Yabguluğundan sonra Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin Türk kitlesinin büyük çoğunluğunu oluşturmuşlardır. Aynı Oğuzların bir kolu ise, Uz/Guz adıyla Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden Doğu Avrupa içlerine kadar ilerlemişlerdir.[150]
Ama elbette ki tüm bunları inşa eden bir dönüşüme dayanan bir süreç yaşanacaktı ki işte o süreç kan bağına dayalı kabile anlayışından boy örgütlenmesine dayalı devlet anlayışına geçiş sürecidir. Şimdi bu süreci daha detaylı ele alalım:
SINIFLAŞMA VE KAN BAĞININ ÇÖZÜLMESİ AK VE KARABODUN BEY EL KÜN
Kan Bağını Çözen Toplumsal-Ekonomik Süreç
Kan bağına dayanan sınıfsız toplumdaki boy (kabile) örgütlenmesinin yerini, sınıflara bölünmüş toplumda devlet alır. Sınıflaşma ve devletleşme, şu süreçlerin ürünüdür:
– Kabile toplumunda üretim tekniğinin, üretimin gelişmesi,
– Kabile üyelerinin hayatını devam ettirecek ürünlerin ötesinde bir üretim fazlasının oluşması,
– Kabile beylerinin bu zenginliklere el koyması, toprak, hayvan sürüleri ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin gelişmesi ve istikrar kazanması,
– Kabile soyluları zümresinin oluşması ve sınıfa dönüşmesi,
– Kabile aristokrasisinin (beyler) kabile demokrasisine son vererek kabile üyelerini silahtan arındırması, silahı tekelinde toplaması, halktan ayrı bir ordu örgütlemesi,
– Yeni beyler sınıfının üretim fazlasını denetleyen örgütünün istikrar kazanması, bu beylerin dışa karşı zenginliklerini koruyacak ve geliştirecek ve aynı zamanda kendi halkı üzerindeki hâkimiyetini sağlayacak kurumların örgütlenmesi, bürokrasinin kurulması.[151]
Sınıflaşmayı ve devletleşmeyi ortaya çıkaran bu süreçler, tıpkı sınıflaşma ve devletleşme gibi bunların neticesinde ortaya çıkan medeniyet faktörünün de inşasını gerçekleştirmiştir. Zira demirin işlenmesi, özel mülkiyet, ticaret, efendi-kul ilişkisi, devlet, ordu, hukuk, yazı, bilim, matematik, felsefe, sanat vb.[152] bir medeniyetin bileşenleri olan unsurlar da bu sınıflaşma ve devletleşme sürecinin finalinde teşekkül etmiştir. Eğer sınıflaşma ve devletleşme olmasaydı ortaya kabileden devlete doğru bir toplum terfiliği gerçekleşmeyecek ve ancak bir devlet olma durumunda somut bir hale bürünebilecek olan medeniyetteki bileşenler de hayat bulmayacaktı. Bütün bunlar, yeni bir nizamın oluşmasındaki kilometre taşlarıdır.
Dolayısıyla özet olarak kabile toplumunun dağılması ve geniş boy birliklerinin, İslam’daki adlandırmasıyla ümmetin ya da Türk tarihindeki kavramlarla Oğurun, Oğuzun, Bodunun oluşmasıyla kurulan medeniyet, yeni bir nizamdı. ümmet, bilindiği gibi Arapça “am”, yani halk sözcüğünün çoğuludur, halklar anlamına geliyor. ümmet, kabileleri birleştiren ve devlet nizamının kurulmasına hizmet eden içeriğiyle kabile toplumundan çıkışta devrimci bir rol oynamıştır.[153]
Yani Türklerin yerleşik hayata geçtiği ve ticari yolların kontrolünü eline aldığı bir süreçte kitlesel olarak geçiş yaptığı İslâmiyet, Arapların da kabile halinden çıkıp uluslaşma ve devlet kuruculuğu yapan bir aktör haline gelmesini sağlamıştır. Zaten siyasal açıdan bakıldığında İslamiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.[154]
Oğuzlarda Sınıflaşma
Orta Asya’da MÖ 1000’den MS 1000’e uzanan iki bin yıllık sınıflaşma[155] sürecinin, Çin kaynaklarının verilerine göre, MÖ 2000’lerden başladığı da söylenebilir.[156]
Sürecin sonlarında artık sınıfsal çelişmeler iyice keskinleşmiş-tir. Hatırlatmakla yetinelim, Arap tarihçisi Mesudî, Oğuzlardaki sı-nıfları el âli, el-evasıt, el-esafil (yukarı, orta ve sefiller) diye üçe ayırıyordu.[157] Bu sınıflandırma, Orhon Yazıtları ve Oğuz Kağan Destanı’nın Uygurcasında da sık sık geçen bey, el ve kün (gün) sı-nıflandırmasına denk düşmektedir. Bu metinde İslamiyetin izleri bulunmadığı dikkate alınırsa, Oğuzların İslamiyetten çok önce sınıflara bölündüğü saptanabilir. Zaten destanlardaki Oğuz Kağan’ın varlığı tek başına sınıflaşmanın önemli kanıtıdır.[158]
Beyler, kabilenin mülklerini de denetleyen ve kendileri büyük hayvan sürülerine sahip olan soylular sınıfını oluşturur.
El, beye bağımlı olan, “işini gücünü veren” halktır. Batı feoda-litesindeki serflere denk düşmektedir.
Kuul ve Kün (gün) ise, beylerin hizmetlerinde çalışan erkek ve kadın uşaklardır.[159] (Gun sözcüğünün Çincede işçi anlamına gelmesi dikkat çekici.)
Bu iki kavram Orhon Yazıtları’nda birlikte geçiyor. Savaşlarda yenik düşen bodunların halkının kün ve kuul (ca-riye ve kul) yapıldığı anlatılıyor:
“Az kaganı ölti. Bodunı kün kuul boltı.” (Az kağanı öldü, bo-dunu cariye ve kul oldu.)[160]
“Beglik urı oglun kuul boltı. Eşilik kız oglun kün boltı.” (Bey olacak erkek evladın kul oldu. Hanım olacak kız evladın cari-ye oldu.)[161]
Talât Tekin kün kuul kavramlarını “kul köle” diye çevirmekte-dir. Oysa Orhon Yazıtları’ndaki kuul ve kün, köle değil, erkek ve kadın uşaklar, yani kullardır. Meta üretimi gelişmediği için, Orta Asya’da eski Yunan ve Roma’daki efendi-köle ilişkisinden söz edi-lemez. Köle ve kul kavramını aynı düzlemde kullanmamak gerekir.
Bu sınıflaşma süreci, boylar içindeki kan bağı ilişkilerinin çö-zülmesini de getirmektedir. Kabile, artık daha önce akraba olan eşitlerin topluluğu olmaktan çıkmakta, sınıflara ayrışmaktadır ve farklı boylar birbirine karışmaktadır. Kan bağının yerini, beylere sı-nıfsal bağımlılık almaktadır.[162]
Bilge Kağan’ın Orhon Yazıtları’ndaki diliyle söylersek, “O zamanda kul kullu olmuştu. Küçük kardeş bü-yük kardeşi bilmezdi, oğul babasını bilmezdi. Öyle kazanılmış, dü-zene sokulmuş ilimiz, töremiz vardı.”
Pir Sultan Abdal, aynı olayı 16. yüzyıl Anadolu’sunda şöyle anlatır:
“Yıkılmış aşiret el bozuk bozuk.”
Aşiret yıkılmış, toplum bozulmuş, yani dağılmış.
Bilindiği gibi, Seyhun boylarına geldikten sonra Oğuzların iki ana kolu bulunuyordu: Bozoklar ve Üç Oklar. Dede Korkut Hikâ-yeleri’nde Bozoklardan Taş Oğuz (Dış Oğuz) diye söz ediliyor. Üç Oklar ise, İç Oğuz’dur. Dede Korkut’ta İç Oğuz merkezdedir; yani hâkim konumdadır. Dış Oğuz (Bozoklar) ise bağımlı konumdadır. Begiloğlu Emren Boyu’nda, Taş Oğuzun İç Oğuz’a isyanı anlatılır. Begil Bey, “Oğuz’a asî oldum belli bilin” der. Oysa Dış Oğuz, yani Bozoklar, Oğuz Kağan Destanı’nda Oğuz Kağan’ın büyük oğulları-dır. Bozokların Üçoklara üstünlüğünü, Oğuz Kağan Destanı’nda ast üst ilişkisini yansıtan bütün simgelerde görüyoruz.[163]
Bozoklar Üçoklar
Işık Ağaç
Ağabey İni (küçük kardeş)
Ak Kara
Doğu Batı
Sağ Sol
Altın Gümüş
Yay Ok
Oğuz Kağan’ın evlendiği Işık’tan büyük oğulları olmuştur. Küçük oğulların anası ise Ağaç’tır. Ayrıca kimi Türk destanlarında Işık, Ağacı döllemektedir.
Göktürklerde de görüldüğü gibi Doğu, Batı’ya hükmetmektedir.
Güneşe dönüldüğü zaman sağ kol güneyi gösterir. Bu nedenle eski Türklerde, Güney yönü sıcağı ve bolluğu (ır), Kuzey ise soğuğu ve yoksulluğu (kuz) temsil etmektedir.[164]
Sağ, sola üstündür.[165]
Altın, gümüşten değerlidir.
Yay atandır, ok ise atılandır. Bu anlamda oku yöneten yay olmaktadır. Yay; yöneticiliği, ok ise yönetileni temsil etmektedir.
Boz Oklar ile Üç Oklar arasındaki hükmeden-hükmedilen ilişkisini kuşkusuz Oğuz Kağan Destanı belirlemiş değildir. Destan, var olan bir ilişkiyi meşrulaştırmaktadır. Bu hükmetme ilişkisinin boyların gücüne göre zaman içinde değiştiği de bir gerçektir. Bu değişime göre Oğuz boylarından bazıları daha soylu ve daha üstün olarak kabul edilmişlerdir. Dede Korkut Hikâyeleri’nde Üç Okların merkezi konumunda bulunması, farklı bir durumu yansıtmaktadır.
Üstünlüğü ele geçirenler, gereğinde kendilerine yeni soykütükleri de üretmişlerdir. Örneğin Osmanlıların kendi soylarını Bozokların birinci kolu olan Kayılara bağlaması, kuşkusuz Türkmen kitlesi üzerindeki otoritelerini pekiştirme amacıyla izah edilebilir. Bu soykütüğü seçimi, aynı zamanda Bozokların üstünlüğü görüşünün Osmanlı zamanına kadar sürdüğünü de gösterir.[166]
Soykütüğü seçiminin başka bir örneğini, Ebû’l-Gâzi Bahadır Han, kaleme almış olduğu meşhur eseri Şecere-i Terakime’de hoş bir dille anlatır:
“Selçuklular Türkmen olup, kardeşiz deyip ile ve halka faydaları dokunmadı. Sultan olmadan önce Türkmenin Kınık boyundanız dediler. Sultan olduktan sonra Afrasiyab soyundan geldiklerini kanıtlamaya çalıştılar.”[167]
Dikkat edildiği takdirde Selçukluların önce “Kınık boyundanız” demeleri dahi bir otorite oluşturma çabasını göstermektedir. Selçukluların Kınık boyundan oldukları bilgisi, dönemi yansıtan belgelerin yalnızca birinde geçmektedir.[168]
Olasıdır ki Selçuklular başlangıçta Kınık boyundan ayrılmış grupların başka öbeklerle de birleşip Selçuk Bey önderliğinde oluşturduğu bir topluluktu.
Sencer Divritçioğlu, adeta Kaşgarlı Mahmud’a gönderme yaparak boyların parçalanması ve dağılması neticesinde türlü boylardan öbeklerin oluşturduğu konar-göçer topluluklara “konat” adını veriyor.[169]
Konat, Kaşgarlı Mahmud’un kâdim eseri Dîvân-û Lügati’t-Türk’te, “birbirine dayanan insan öbeği” diye tanımlanıyor.[170]
Şimdi hep birlikte bahsettiğimiz bu süreçte kan bağının çözülmesini ve sınıflara ayrışmayı Oğuzlar örneğinde inceleyelim. Ancak öncelikle Oğuzlar konusundaki bir karışıklığı gidermemiz gerekiyor.
Orhon Yazıtları’ndaki Tokuz Oğuz/Oğuz ile Sir-i Derya Oğuzlarının Birbirine Karıştırılması
Bugün bizim Oğuzlar diye andığımız Sir-i Derya Oğuzları kim-dir? Yukarıda değindik, geçmişte Ogur ve Oğuz diye örgütlenmiş farklı boy toplulukları var. Bu nedenle Anadolu’ya gelen Oğuzları diğer Ogur veya Oğuz denen boy topluluklarından ayırmak için, tarihçiler Sir-i Derya Oğuzları diye adlandırma gereğini duymuşlardır. Onlara, 9. yüzyıl ortalarından sonra Ceyhun ve Seyhun boylarında Yabguluk kurdukları için böyle denmektedir.
Orhon Yazıtları yanında, Çin ve Arap kaynaklarında da geçen Dokuz Oğuz boyları, Sir-i Derya Oğuzları ile sık sık karıştırılır. Oysa Sir-i Derya Oğuzları adlandırması, bu karışıklığı önlemek için üretilmiştir. Buna rağmen şaşırtıcıdır, Orta Asya tarihi üzerine uzun yıllar çalışmış olan bilim adamları ve araştırmacılarda bile bu yanlışa rastlanıyor.[171]
– Vasilij Vladimiroviç Barthold, Oğuz ile Tokuz Oğuzu birbirine karıştırıyor, sonra düzeltiyor. “Türk sözcüğünün siyasal, Oğuzun ise etnografik” olduğunu söylerken, Türk ile Oğuzu aynı görüyor.[172] Türk kavramının Göktürk döneminde daha siyasal olduğu doğrudur, ancak Türk bo-dunu ile Oğuz (Tokuz Oğuz) bodunları özdeş değildir. Barthold, ki-tabının ileriki bölümlerinde, Arap coğrafyacılarına, örneğin İbni Esir’e göndermede bulunarak, “Oğuzların kesinlikle Tokuz Oğuz bünyesinde bulunmadıklarını”, iki halkın değişik bölgelerde yaşa-dıklarını belirtiyor: “Oğuzlar, Hazar’ın doğu sahillerinden İsficat’a kadar uzanan bölgede Müslümanların komşuları” olarak, Tokuz Oğuzlar ise, “şimdiki Çin Türkistanında Kuça’dan doğuya doğru, merkezleri Turfan” olan topraklarda bulunuyorlar.[173]
– Oğuz’dan Selçuklu’ya üzerine kitap yazan değerli hocamız Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu, Sir-i Derya Oğuzlarını Tokuz Oğuzlara bağlamaktadır.[174] Ancak kitabının başka yerlerinde, tarihsel verilere uygun olarak Sir-i Derya Oğuzlarının geçmişini On Oklar içinde bulmaktadır.
– Agap Dilaçar da, “Tarih Boyunca Devlet Dili Olarak Türkçe” başlıklı yazısında Dokuz Oğuz ile Oğuz bodunlarını birbirine karıştırmıştır.[175]
– Ekber Necef, Karahanlılar üzerine yaptığı bilgilendirici araştırmada, Tokuz Oğuzlar ile Oğuzları ayırıyor[176]; hatta Gerdîzî’yi Tokuz Oğuzlar ile Oğuzları birbirine karıştırdığı için eleştiriyor.[177] Necef, Oğuzların köklerini Tölesler ve On Oklar içinde ararken de tarihsel bulgulara uygun bir iz sürmüştür.[178] Ancak kitabın başka yerinde, Oğuzlar başlığı altında bu topluluğun tarih sahnesine çıkışını hatalı olarak Tokuz Oğuzlarla ilişkilendiriyor.[179]
– Değerli bilim adamımız Prof. Dr. Ümit Hassan da, 560 yılında “Oğuzların tarih sahnesinde gelişkin bir federatif yapı içinde boy gösterdiğini” öne sürüyor. Bu tarihin kaynağını göstermiyor.[180] Oysa Çin kaynaklarında Tokuz Oğuzdan “Dokuz Boy” diye 630 yılında söz ediliyor.[181]
Ümit Hassan’ın burada sözünü ettiği Oğuzlar, her durumda Tokuz Oğuzdur. Çin imparatorluk kayıtlarının “Dokuz Boy”dan söz etmesi, federatif yapının oluştuğuna işaret etmektedir, ancak tarihlerde 60 yıllık bir fark var. Ümit Hassan, Türkiye Tarihi’ne yazdığı Siyasal Tarih’te, Oğuzlar isimlendirmesini sık sık Tokuz. Oğuz karşılığı kullanıyor.[182]
Ümit Hassan’ın başka eserlerinde de Oğuzlar, Tokuz Oğuz köküne bağlanıyor.[183]
Öte yandan Oğuzlar ister Orhun bölgesindeki Dokuz-Oğuzlar, ister On-Oklara mensup bir teşekkül olsun onlar bu yurtlarına doğrudan gelmişlerdi. Eğer Oğuzlar, On-Oklardan iseler, -ki bu, çok daha muhtemeldir- onların aşağı Sir-Derya kıyılarına gelmeleri Karlukların On-Ok ülkesindeki fetih hareketleri ile ilgili olabilir. Aşağı Sir-Derya boylarının ve Aral kıyılarını Oğuzlardan önceki sahiplerinin ise Peçenekler olduğu anlaşılıyor. Daha önce söylendiği gibi, Peçeneklerden üç asil boyun adı Kenger idi. Bunun Göktürklerin 701 yılındaki Suğdak seferi dolayısı ile geçen ve Karaçuk dağları ile onun kuzeyindeki bozkırlarda yaşadığı anlaşılan Kengeres teşekkülünün adı ile aynı olduğu kabul edilmiştir.[184]
Görüldüğü gibi, Sir-i Derya boylarında Oğuz Yabguluğunu oluşturan ve daha sonra Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin kurucu-su olan Oğuzlar/Türkmenler, birçok tarihçimiz tarafından hatalı olarak Orhon Yazıtları’nda anılan Tokuz Oğuz/Oğuz kökenine bağ-lanmıştır. Konunun berraklaştırılmaya ihtiyacı vardır.[185]
Tokuz Oğuz, Çin kaynaklarında ve Orhon Yazıtları’nda anlatıldığı üzere, bir boylar birliği idi ve aynı zamanda uzun ve kanlı savaş-larla Türük Kağanına bağlanmıştı. Orhon Yazıtları, Türük/Türk Kağanlığının Tokuz Oğuzu egemenliği altında tutabilmek için ne kadar zorlu savaşlar verdiğini ve bu bağımlılığa isyanları anlatır.[186]
Zaten Türük Kağanlığını MS 744’te yıkan, Karluk-Basmıl-Tokuz Oğuz it. tifakı olmuştur. İlk başta Karluk (Üç Oğuz) Kağanı, Ötüken’de Kağanlar Kağanı tahtına oturacak gibi olmuşsa da, Uygur boyu ile birleşip On Uygur boylar topluluğunu oluşturan Tokuz Oğuz, Üç Oğuzu (Karluklar) bertaraf edip, hâkimiyeti ele geçirmiştir.[187]
Arap tarihçisi Mesudî de, Murûc Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar) adlı eserinde, Guz (Oğuz) ile Toguz-guz’ları (Dokuz Oğuz) birbirin-den ayırmıştır. 10. yüzyılda yaşayan (893-957) Mesudî, öncelikle Guz Türklerinin 10. yüzyılda Ceyhun-Seyhun nehirleri boylarında yaşadıklarını saptıyor.[188]
Daha sonra o tarihte (943-944) Horasan ile Çin arasındaki Kuşan (Kuça) şehri halkının Toguz-guz olduğunu belirliyor. “Türkler ve diğer Türk boyları arasında onlardan daha savaşçısı, daha kudretlisi ve daha iyi teşkilatçısı yoktur” diye övdüğü Toguz-guz’un hükümdarlarının Uygur Han olduğunu belirtiyor ve Türkler arasında yalnız onların Mani dininden oldukları bilgisini de veriyor.[189]
Bir cümle sonra, bu kez Guzlar (Oğuzlar) için, “Türklerin en savaşçısı onlardır” değerlendirmesinde bulunuyor.[190]
Daha sonra Guzların kışlak için Hazar ırmağının batısına geçerek Ruslarla çarpışmalarına ve Alanlarla savaşlarına değiniyor.[191]
Bütün bu bilgiler, tarihsel gerçeklerle örtüşmektedir ve Mesudî’nin yaşadığı 10. yüzyılda Uygur olan Toguz-guz ile Sir-i Derya boyların-da yaşayan Guzları açık olarak birbirinden ayırdığını göstermektedir. Bu, önemlidir. Çünkü Gerdîzî gibi bazı Arap tarihçi ve seyyahları, her ikisinin adlarındaki Guz nedeniyle, Guz ile Toguz-guz’u kimi tarihçilerimiz gibi birbirine karıştırmışlardır.[192]
Sir-i Derya Oğuzlarının Kökü: Tölesler/On Oklar
Orhon Yazıtları’nda Tokuz Oğuz yanında, Üç Oğuz, Altı Oğuz, Sekiz Oğuz, On Ok, Otuz Tatar, Töles gibi boy birlikleri de anılır.
Kaynaklar incelendiği zaman, Oğuz/Türkmenlerin kökeninin Do-kuz Oğuzlar değil, On Oklar olduğu görülür. Birisi Dokuz Boy’dur; diğeri On Boy’dur. Tokuz Oğuz’da çoğul eki -z’dir; On Oklar’da, bugünkü Türkçede olduğu gibi -lar’dır.[193]
Oğuzlar/Türkmenler alanında bugüne kadar en ayrıntılı araştırmayı yapan Prof. Dr. Faruk Sümer, Sir-i Derya Oğuzlarını Dokuz Oğuz/Uygurlardan ayırır ve kökeninin Batı Göktürk topluluğu içinde yer alan On Oklar olduğunu belirler.[194]
Yine Zeki Velidî Togan ve Ziya Gökalp gibi tarihçi ve düşünürler, tarihsel verileri inceleye-rek, Sir-i Derya Oğuzlarının Orhon Yazıtları’nda anılan Tokuz Oğuz kökünden gelmediklerini, daha çok On Ok diye anılan boylarla bağlantılı olduklarını göstermişlerdir.[195]
Ziya Gökalp, gerçi Orta Asya’da ilhanlığın (devlet) “Hyun-nu’dan Avar’a, Avar’dan Göktürk’e, oradan Oğuzlara, oradan Kırgızlara” geçtiğini belirtirken, Oğuzlar kavramını Dokuz Oğuzlar yerine kullanmıştır.[196]
On Oklar, eski Türk rivayetlerindeki Türk ve Guz (Oğuz) ayrımında, Guz/Gur kolu içinde değil, Türk bölümüyle bağlantılı gösteriliyorlar. Çin hanedan tarihlerine geçen ve 8. yüzyılda yazılmış eserlerden alınan İran kaynaklı Türk rivayetlerinde, Türkün asıl vatanının Hazar-Aral boyları olduğu belirtiliyor. Türk rivayetlerinin “Göktürk-Çin” kaynaklısı olsun, “İran-Hazar” kaynaklısı olsun, Türk’ün dört oğlundan, yani dört boydan söz ediyorlar. Türk’ün Ceyhun boylarında yaşayan amcazadesi ise, Guz (Oğuz) diye anılmaktadır. Türk ile Guz arasında hâkimiyeti simgeleyen Yede Taşını ele geçirmek için uzun savaşlar cereyan etmektedir.[197]
Türk’e Çin tarafından gönderilen 10 kam[198] geldikten sonra, hâkimiyet sırrı tekrar Türk’ün eline geçiyor.[199]
Bu rivayetlerdeki Guz (Oğuz), bugün yaygın olarak Oğuz diye andığımız On Ok kökenli Oğuzlar değil, fakat Ogur diye anılan çeşitli boy topluluklarıdır.[200]
Çin kaynakları, On Okların Töleslerin bir boyu olduğunu belirtiyorlar.[201]
Yine Çin, Tibet ve Türk-İslam kaynakları, On Okların on boyunun tek tek adlarını vermektedirler. Bunlar Sol ve Sağ kol olarak ayrılmaktadır.[202] Sol kol, Türk-İslam kaynaklarındaki adlarıyla, Çomullar, Hulular, Şeşatiler, Sunişeler ve Türgişlerdir. Sağ kol ise, Nuşebi kolu adıyla anılmaktadır: Sekeller, Çiğiller, Koşu-lar, Barshanlar (Barsağanlar).[203]
On Okların yönetici boyu, Çin kaynaklarının “Tu-ki-şie” dediği Türgişler’dir.[204]
Bu nedenlerle On Oklar, kimi tarihsel metinlerde, içinde yer aldıkları Tölesler veya hâkim boy olan Türgişler adıyla da anılmaktadır. Çin kaynaklarında Tölesler ile On Okların aynı olduklarının yazılmasının sebebi budur.[205]
Tölesler, Çin kaynaklarında önce Tieh-le (başka okunuşu: Ch’i-le), kuzey bölgelerinde otururken Ch’ih-lo ve Ci-ti (Kırmızı Ti) diye anılan kavmin devamı olan Kao-che[206] veya Ding-linglerin kalıntısı olarak kabul ediliyorlardı.[207]
Çinlilerin “Yüksek Arabalılar” dediği bu kavmin Türkçe isminin Oğuz Kağan Destanı’ndaki adlandırmayla Kanglı (Kağnılı=arabalı) olduğu sanı-lıyor. Kao-che ve Töleslerin kökenindeki Tieh-le tek bir kavim de-ğil, fakat çeşitli kavim, boy ve soylardan oluşan bir topluluktu. Bu geniş topluluk büyük bir coğrafyaya yayılmıştı.[208]
Kao-che, Göktürklerden önce, Tabgaçlar (Toba) ile Juan Juan-ların (Avarlar) Orta Asya’da hâkimiyeti ellerinde bulundurdukları sırada anıldılar.[209]
Bu boylar, V. yüzyıla gelindiği sırada kalabalık bir nüfusa sahiplerdi. Çin kaynaklarında Tieh-le, Tie-le, Tu-li diye anılan Tölesler, yüz binden fazla askere hükmediyordu. Buna rağ-men Juan Juanlarla savaş sonucu batıya kaymaya başladılar. Altaylar’ın güneybatısına, Balkaş ve İli bölgelerine, Güney Rusya bozkırlarına kadar yayıldılar.[210]
552 yılında Göktürk Kağanlığının kurulmasından sonra, On Ok-lar, Batı Göktürklerin yönetici boyları olmuşlardır. Bumin Kağan’ın kardeşi İstemi Yabgu’nun, Batı halklarını itaat altına alma-sıyla Tölesler Göktürk kağanlığına bağlandılar. İstemi Yabgu, Çin kaynaklarına göre, On Boyun beylerine kendi boylarına hakimiyetin ve Türük (Göktürk) Kağanlığına bağlılığın simgesi olarak on ok vermiştir.[211]
Faruk Sümer, “Batı Göktürk topluluğu on boydan meydana gelmiştir” derken,[212] kuşkusuz Batı Göktürklerin yönetici boylarını kastetmektedir.
On Oklar, Töles boylarından başka boy topluluklarının da yaşadığı çok geniş bir alanı hâkimiyetleri altında tutuyorlardı. Ancak Batı Göktürklerinin 657 yılından sonra zayıflaması üzerine, On Ok boyları Türgişlerin yönetimi altında kendi “devletlerini” oluşturdu-lar. U-Che-le Kağan’ın emrinde 140 bin kişilik ordu bulunduğu kaydediliyor. Arap yayılmasına karşı savaşan Türgişler, büyük bir askeri güç geliştirdiler.[213]
U-Che-le Kağan’dan sonra, 708 yılında Souko (Soko) Kağan döneminde, 300 bin kişilik bir orduları vardı.[214]
706-710 yılları arasında Türgişler, Orta Asya’nın tek hâkimi konumuna gelmişlerdi. Ancak 710’da Bolçu savaşında Göktürklere yenilerek tekrar Göktürk hâkimiyeti altına girdiler. 716 yılından sonra yeniden bağımsızlaştılar. 738 yılına kadar Semerkant ve Buhara yanında Sir-i Derya’dan İli ırmağına kadar uzanan geniş alanlar On Okların hâkimiyeti altındaydı. Bu tarihten sonra Sarı (Ak) ve Kara Türgişler diye ikiye ayrıldılar ve güçlerini kaybettiler.[215]
On Okların Töles boyları içinde yer alması anlamlıdır. Töleslerin soyağacına baktığımız zaman, Orta Asya’nın en çok karışan kavimlerinden olduğunu görürüz. Çin kaynakları Töleslerin, Hiung-nuların amcazadeleri olduklarını belirtiyor. Bahaeddin Ögel, Çin kaynaklarını da dikkate alarak, Töleslerin “Hiung-nu ve Göktürk aslından gelmeyen ve Moğol olmayan Orta Asya oymakları” olduğuna işaret ediyor.[216]
Ekber Necef, Türk kökenli oldukları Çin kaynaklarında belirtilmeyen On Okların kökeninin açıklanması gerektiğini öne sürüyor.[217]
Burada kastedilen Türk, kuşkusuz Türkçe konuşan kavimlerin genel adlandırması anlamında değil, fakat Göktürk Kağanlığını kuran Türk bodunudur. On Okların Göktürk kağanlığının tepesindeki Türük boylarından farklı bir boy topluluğu olduğu, Orhon Yazıtları’nda zaten belirtilmektedir. “İlteriş Kağan Tölis Tarduş bodununu düzene sokmuştur.” Türük bodunu ve Töles bodunu aynı olmamakla birlikte, kökleri birleşmektedir.[218]
Birçok kaynak, Töleslerin, çeşitli boy topluluklarından ayrılmış veya dağılmış boyları bir araya getirdiği üzerinde durmaktadır. Eski Töles boyları ile sonrakiler karşılaştırıldıkları zaman, boyların dağıldıkları, başka topluluklara katıldıkları, buna karşılık daha önce Töles içinde yer almayan boyların daha sonra yer aldıkları görülür.[219]
Bunun anlamı, Tölesler ve dolayısıyla içinde yer alan On Ok-lar, Orta Asya Türk toplulukları içinde en çok karışmış, kan bağı-nın en çok çözüldüğü kavimdir. Nitekim Sir-i Derya Oğuzlarının iki ana boy topluluklarından birinin adı olan Bozoklar ismi de bozulmuş, yani karışmış anlamındadır. Töles adı anlam olarak Bozok-lar adında devam ediyor.
On Oklar’ın Sir-i Derya Coğrafyasına Göçü
744 yılında Tokuz Oğuz/Uygurlar, Karluklar (Üç Oğuz) ve Bas-mıllar ile ittifak ederek, Türük (Göktürk) kağanlığını yıktı ve Ötü-ken’de Uygur Kağanlığını kurdu. Bundan sonra Uygurlar ile Kar-luklar arasındaki mücadelede Karluklar yenik düşerek 756 yılından itibaren Türgiş topraklarını istila etti.[220]
766-799 yılları arasında Karluklar, Tokmak ve Talas havzasına hakim oldular. Bu durumda On Oklar, yurtlarını terk ederek önce İrtiş havzasına, sonra Sir-i Derya boylarına göç ettiler ve orada Oğuz Yabguluğu’nu kurdular.[221]
Oğuzlar, 766 yılında başlayan bu göç sırasında üç gruba ayrılmış, Sir-i Derya, Talas ve Çu havzalarında Karluklar ve Kalaçlar ile karışmıştı. Ana topluluk yeni boyları da kendine katarak 24 boy halinde Oğuz Yabguluğunu oluşturmuş, diğer bir grup ise, daha kuzeye Aral Hazar bölgesine yerleşmiş ve daha sonra Selçuklu devletini kurmuştur.[222]
Bu bilgileri kaydetmemizin nedeni, On Oklardaki kan bağının çözülmesi sürecini tarihsel somutluğuyla belirlemek içindir. Zaten karışık boylardan oluşan Töleslerin içinde bulunan On Oklar, 8. yüzyılın ortalarından sonra batıya göçlerinde daha da karıştılar. Bir kesimi başka boy topluluklarına katıldılar.[223]
Oğuzun ana gövdesine ise yeni boylar katıldı. Çin ve Tibet kaynaklarındaki adlarıyla Ba-ça-neg (Peçenek), Ha-la-yun-log (Alayuntlu), Çar-du-li (Çaruk-luğ), Uygur birliğinden ayrılan Aymur (Eymür), Kimek boylarından Bayandur (Bayındır) boylarının bu dönemde Oğuz boyları içinde yer aldıklarını, çeşitli tarihsel belgelerden öğreniyoruz.[224]
Oğuzlar, Sir-i Derya coğrafyasında Oğuz Yabguluğunu kurarken, farklı boy topluluklarından gelen bazı boyları da bünyesine almıştı. Bu karışma süreci daha sonra da devam etti.
Kabilenin Ayrışması: Akbodun-Karabodun
Kabile bağlarının (kan bağının=gens) çözüldüğü, kabilelerin birbirine karıştıkları ve yeni siyasal topluluklar oluşturdukları bu süreç, aynı zamanda devletleşme sürecidir. Zenginliklerin belli ellerde toplanması ve kabilenin sınıflara bölünmesi, kabile bağlarını da parçalar. Böylece kabileyi bir arada tutan kan bağının yerini beylere bağımlılık alır. Farklı boyların beyleri bir araya gelerek bir aristokrasi oluştururken, farklı kabilelerin üyesi olanlar da beylere bağımlı olan topluma, yani boduna dönüşür.
Bu sınıflara bölünme olayı, Orhon Yazıtları’nda ak kemikli bo-dun ve kara kemikli bodun kavramlarıyla anlatılır. Bu sınıfsal ayrıma kısaca akbodun-karabodun da denmektedir. Yöneten boylar ak, tabi olan boylar kara diye adlandırılmaktadır.[225]
Eski Türk şiirinde Karaçu bodun kavramına rastlanmaktadır[226] ve Dede Korkut Destanı’nda Salur Kazan Boyu’nda, beylerden farklı olarak yoksul ve silahsız Karacuk Çoban’ın varlığı bilen herkesin malumudur.
Prof. Dr. Saadet Çağatay, Kara kavramının “Moğolcada ‘avam’ anlamına gelen Karaçu ile ilgili olabileceğini” ileri sürmüştür.[227]
Ancak ak-kara bodun kavramlaştırması, yalnız Göktürklerde değil, çok daha eski zamanlardan beri Türk kavimlerinde görülüyor. Çeşitli kaynaklar, Moğolların tarih sahnesine çıkmasından önce, Karadeniz’in kuzeyindeki Türk boylarının ak-kara diye adlandırıldığını bildiriyor.[228]
Örneğin Bizans kaynaklarında anılan Karadeniz’in kuzeyindeki Sarogurlar, Sarı=Ak Ogurlardır.[229]
Orhon Yazıtları’nda yönetilen halk için kara kumaş bodun (kara kemikli bodun) ya da kara bodun (kara bodun) kavramları kullanılıyor. Kültigin Yazıtı ve Bilge Kağan Yazıtı’nda Türük kara kamag bodunu şöyle konuşuyor:
“Ança timiş illig bodun ertim ilim amtı kanı kemke ilig kazganur men tir ermiş kaganlık bodun ertim kaganım kanı ne kaganka işig küçüg birür men tir ermiş anca tip tabgaç kaganka yagı bolmuş.”[230]
Günümüz Türkçe’siyle: “Devlet sahibi bodun idim. Devletim şimdi nerede? Kime ülkeler kazandırıyorum?’ der imiş. ‘Kağanlı bodun idim. Kağanım nerede? Hangi kağana işi gücü veriyorum?’ der imiş. Böyle deyip Çin kağanına düşman olmuş.”
Yine Yazıtlar’da Türgiş bodunu da içindeki sınıflaşma ekseninde ak ve kara bodun olarak anılıyor:
“Kara Türgiş bodun koop içikdi.” (Kara Türgiş bodun bütünüyle bize bağımlı oldu.)
“Kara Türgiş bodun yagı bolmış.” (Kara Türgiş bodun düşman olmuş.)
“Kara Türgiş bodunug anta ölürmiş almış.” (Kara Türgiş bodununu orada öldürmüş, tutsak almış.)[231]
Yine Bilge Kağan, Todun Yamtar’ı Güneyde Karluk bodununa sefere göndermesini anlatırken, Karluk Elteberi’nin yok olması ve kardeşinin bir kaleye kaçıp gitmesinden sonra Karluk kara bodunun “Kaganım kelti.” (Kağanım geldi.) diye kıvanıp sevindiğini söyler.[232]
Burada, akbodun adına konuşan Bilge Kağan’ın dilindeki ideoloji dikkat çekici. Kör- (görmek) eylemi, 8. yüzyıl Türkçesinde bugünkü görmek ve bakmak yanında, tabi olmak, bağımlı olmak anlamına da geliyordu.[233]
Küregü ise, “itaatsiz olma” anlamındadır.[234]
Aynı kökten gelen kürlüg sıfatını Talât Tekin, “hilekâr” diye çeviriyor.[235]
Orhon Yazıtları’nın başka yerlerinde de bodunlar içindeki ayrışma ve çatışmadan söz ediliyor. Bilge Kağan, amcası Kağan zamanında devletin kamşag (kargaşalık) duruma düştüğünü, bodun ile devletin ikiye ayrıldığını anlatıyor:
“Eçim Kagan ili kamşag boltukınta bodun ilig ikegü boltukınta…” (Amcam Kağanın devletinde kargaşalık olduğunda, bodun ile devlet ikiye bölündüğünde…)
Burada Talât Tekin’in İl sözcüğünün karşılığı olarak hükümdar kavramını yeğlemesi kanımızca yerinde değildir. Metinde Kağan yerine İl kavramını kullanılmış. Demek ki bodunun hükümdar ile değil, devlet ile karşı karşıya geldiği vurgulanmış. Belki hükümdar ile devlet kurumları arasında özellikle o çağda fazla fark olmadığı söylenecektir. Ancak burada İl sözcüğünün devlet anlamına geldiğini saptamak, hükümdarın ötesinde bir devlet örgütlenmesinin varlığını belirlemek açısından da önemlidir. Devlet, kağanın devletidir, ancak kağandan daha kapsamlı ve kurumsal bir içeriğe sahiptir.[236]
Orhun Yazıtları’nda İlteriş Kağan’ın Çin devletine başkaldırması, taşıkmış taşra yorıyor diye anlatılıyor. Bugünkü dille, dışa çıkmak, dışa yürümek. Kurulu düzene başkaldırmak, -Arapçadaki harici olmak gibi- dışa çıkmak eylemiyle ifade ediliyor.[237]
Sınıfsal başkaldırının eski Türklerde sık görüldüğünü, Yusuf Has Hacip de Kutadgu Bilig’de belirtir:
“Kara karnı toksa tili başsırar
Basa tutmasa bek özi sürer”[238]
(Halkın karnı doysa dili baş kaldırır
Baskıda tutmazsa bey, erke yönelir.)
Ayrıca şu gerçeği de es geçmemeliyiz ki bozkır Türk toplumunda modern anlamda keskin sınıflar bulunmadığı için başkaldırılar doğrudan bir sınıf mücadelesi üretmese de ortaya çıkan toplumsal tepkiye dayalı başkaldırıların Türk siyasal ve askerî örgütlenmesinin gelişmesindeki payı göz ardı edilemez. Çünkü bu malum başkaldırılar, Türk toplumunda mevcut örgütlenme yapılarını daha da işlevsel hale getirir. Zira her boy, kendi beyi etrafında hızla örgütlenebilir. Bir misal verirsek Göktürk Kağanlığı’nın dağılma devrinde irili ufaklı küçük yönetimler kurulmuştu. Örnek verirsek Göktürk idaresinden kopan küçük idarelerden biri olan Buhârâ, kaynaklarda Kabac Hâtûn olarak isimlendirilen Türk melikesi tarafından yönetiliyordu.[239]
Buhârâ’nın bir melike tarafından idare yönetiliyor olması, Türk devlet geleneği bakımından garip veya şaşırtıcı bir hadise değildi. Zira muhtelif Türk devletlerinde de örneklerine rastlandığı üzere bu durum, “Hâtûn” unvanı taşıyan hükümdar eşleri veya hanedan mensupları için hem hukûkî bir hak ve salahiyetin, hem de bir vazifenin icrasından ibaretti. Türk devlet geleneğine göre Hâtûn, devlet yönetiminde Hakan’ın en büyük yardımcısı olup Han buyrukları “Han ve Hâtûn buyurur ki …” şeklinde başlar; yabancı devlet elçilerinin kabulünde Hakan’la beraber Hâtûn da hazır bulunur; resmî merasimlerde ve şölenlerde Hakan’ın yanına oturur; meclislerde siyasî ve idarî konulardaki görüşlerini beyan eder, bazen savaş meclislerine katılır; Hakan’la birlikte veya Hakan adına barış antlaşmalarını bile imzalardı.[240]
Bu cümleden olmak üzere Kabac Hâtûn da Türk devlet geleneğinin kendisine tanıdığı hak ve salahiyete dayanarak kocası Bîdûn (Beydûn) Hudât’ın sağlığında devlet yönetiminde onun en büyük yardımcısı olmuştu.[241]
Ve daha Buhârâ’ya benzer birçok küçük idareler Göktürk Kağanlığı’nın dağılış evresinde ortaya çıkmıştı. Bu da elbette ki her boyun kendi etrafında örgütlenebilmesi sayesinde mümkün olabilecektir.
Örgütlenmeye gelince bu kavrama ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). Bu sözcüğün hendek ile başlayan serüveni toplanmak bir araya gelmekten geçerek kent anlamı kazanmıştır. Uygarlık” sözcüğü yalın kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Latince’de URBAN sözcüğü kullanılmaktadır. Arapça’da MEDENİYET ve Türkçede UYGARLIK sözcüğü kullanılmaktadır. URBAN sözcüğü Türkçeden UR kökünden gelmektedir. Örneğin Ur, Uruk, Urmu, Urgenç, Urumçi, Urfa, Uru-salimin (Kudüs’ün ilk adı, Bariş Kenti), Smurna (İzmir), Urla, Ur-Atina (Platon öncesi adı).[242]
Bu bağlamda URFA kentinin adı çok önemlidir. Onun için başına eklenen ŞANLI sözcüğü kaldırılması gerekmektedir.[243]
Yine aynı şekilde URAY, belediye demektir.
Bugün bizim kullandığımız belediye Arapçadır.
Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk döneminde belediye denmez, Uray denirdi.
URBAY da, Belediye Başkanı.
Bir de ORDU var.
Ordu da, başkent demektir.
ORHAN, kentin Hakan’ı, kentin başkanı demektir.
Devlet de Türkçe değildir.
Türkçesi İLKUT’tur.
İLTER, vatansever demektir.
Vatan, Arapçadır.
Türkçesi, İL’dir.[244]
Örgütlenmeyle ilgili bu dilsel ve kavramsal süreklilik, yalnızca yer adları ve tekil kelimeler üzerinden değil; aynı zamanda toplumsal organizasyonun en temel yapıları üzerinden de okunabilir. “Ur/Or” kökünün taşıdığı “bir araya gelme, toplanma, düzen kurma” anlamı, zamanla mekânsal bir birliktelikten (kent) kurumsal bir birlikteliğe (topluluk ve devlet) doğru evrilmiştir. Bu evrim, dildeki yansımalarını yalnızca “urban” ya da “uygarlık” gibi kavramlarda değil; aynı zamanda toplumsal düzenin en somut tezahürlerinden biri olan askeri ve idari yapılanmalarda da göstermektedir.
Nitekim bir araya gelmiş insan topluluklarının düzen içinde hareket etmesi ihtiyacı, “ordu” ve “örgüt” gibi kavramların doğmasına zemin hazırlamıştır. Burada “ur/or” kökünün ifade ettiği dizilme, sıralanma ve birlik oluşturma anlamı; bireylerin rastlantısal bir kalabalıktan çıkıp bilinçli ve disiplinli bir yapı kurmalarını mümkün kılan zihinsel altyapıyı temsil eder. Böylece “kentte toplanan insan”dan “düzenli bir güç olarak örgütlenen insan”a geçiş, aynı kökün anlam dünyası içinde tamamlanır.
Bu bağlamda, “uygarlık” yalnızca kentte yaşamak değil; aynı zamanda bu yaşamı sürdürebilecek örgütlü yapıları kurabilme yeteneği olarak da değerlendirilebilir. İşte bu noktada dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın ve kurumsallaşmanın taşıyıcısı olarak karşımıza çıkar.[245]
ORDU UR OR ORTA
Örgütlenme ve Ordunun Kökleri
Bugüne kadarki bulgulara göre, Ogur adlandırmasının Oğuz’dan önce olduğuna yukarıda değinmiştik. Daha önce açıklandığı üzere, Etrüskçedeki Augur, Klan ve Agal kavramlarının varlı-ğı da, bu saptamayı iyice pekiştiriyor. Artık kesin diyebileceğimiz kanıtlara göre, Ogur, Oğuz’dan daha önceki bir zamana işaret etmektedir.
Oğuz sözcüğünde Og’dan sonra gelen -uz takısının, bilim dün-yasında çoğul eki olarak açıklandığını da belirtmiştik. Tarihsel ve-riler bunu gösteriyor. Burada bir soruyla karşılaşıyoruz: Og-ur’da-ki Ur hecesi de çoğul eki midir? Çoğul eki olarak açıklanamadığı zaman, Ogur-Oguz dönüşümü yeniden mesele oluyor. Eğer Ogur’daki -ur takısı, çoğul eki değil idiyse, r>z dönüşümünden sonra Oguz’da nasıl çoğul eki oluyor?
Bu soruya şu andaki bilgilerimize göre verebileceğimiz cevap, en eski Türkçede -ur ekinin çoğul eki olduğudur. Bunu hem r>z dönüşmesinden hareketle söyleyebiliyoruz, hem de Ogur sözcüğünün boylar anlamına geldiğini gösteren isimlendirmeler nedeniyle. Dahası ur-ür, üremenin köküdür ve çoğulu dile getiriyor. Ur-Or ve Ör heceleri Türkçede ve Hint-Avrupa dillerinde, kö ken, ilk, sürü, sıra, dizi, düzen, örgütlenme ve ordu kavramlarının köküdür. Örgütlenmeye ve orduya ilişkin kavramların çoğul ve üreme kökünden gelmesi doğaldır. Köken ve üreme kavramların dan sıralanma, düzen, örgütlenme ve ordu’ya kadar giden bir süreç görünüyor.
Ordu, devleti devlet yapan unsurdur. Devlet, diğer toplumsal ör-gütlenmelerden farklı olarak silahlı güç tekeline sahiptir. Devleti diğer örgütlerden ayıran özelliği, orduya sahip olmasıdır. Bu nedenle Ordu kavramının oluşması süreci, aynı zamanda devletin oluşması sürecinin belirleyenlerindendir.
Ur, Or, Ör sözcükleri Türkçede aynı köktür ve örgütlenme kap-samındaki kavramlar bu kökten türemiştir: Or, ordu, orta, ortak, orun, örmek, örnek, örgü, örgüt, örgütlenmek, örtü vb.
Türkçemizde Or ve Ur kökünün zaman içinde kazandığı anlamları izlemek, bir bakıma ilkel toplumdan devlete sıçrama, yani uygarlaşma sürecini incelemektir. Bu sürecin bir yönü de, halktan ayrı bir silahlı güç kurma, yani orduyu örgütlemedir.[246]
Radloff’un bugünlere kalan “en saf Türkçe” olarak kabul ettiği[247] Teleüt ağzında, Ör kökünden örmek yanında, örgütlenmeyi ve devlet örgütlenmesini içeren sözcükler türetildiğini görüyoruz:
Ör-: Örmek
Örgön: Örülmüş
Örgö: Saray, tapınak
Örüm: Örme[248]
Or Kökü: Hendek>Kale Hendeği>Kale>Kent>Ordu
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelir-ken, zamanla kale hendeği, siper, derken kale ve şehir anlamlarını kazanıyor. Dahası örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur/Ör kökünden gelmektedir.
En önemlisi, Çinlilerin kendi yazılarıyla Hsiung-nu ya da Hi-ung-nu diye yazdıkları, günümüz Türkçesinde Hun diye adlandırdığımız kavmin dilinden bugün bildiğimiz az sayıda sözcükten biri Or![249]
Bu konuda, Talât Tekin, Hunların Dili adlı kitabında bizi bilgilendiriyor. Değerli tarihçimiz, Çinlilerin Eu-ta diye yazdıkları sözcüğün Hun dilindeki aslının Or olduğu görüşündedir. Sözcük, gözetleme yeri, müstahkem mevki, pusu, siper anlamına geliyor. Çincede r sesi olmadığı için, wo-lu-to, ao-t’ot diye yazılan sözcük, “ordu karargâhı” kavramını karşılıyor. Eski Türkçede Ordu, Ordo “karargah” demek.[250]
Shiratori, bu sözcüğün anlamı konusunda Çinli kaynakların bir-birinden farklı bilgiler verdiğini belirtmektedir. Çinli bilgin Wei-Chao, sözcüğü “sınırda gözetleme karakolu” olarak açıklar. Fuh K’ien adındaki bilgin ise bu sözcüğün anlamını “Hsiung-nu’ların Çinliler için pusuya yattıkları yer” diye açıklar. T’suan Wan adlı kaynak ise, sözcüğün “sınır devriyesi” anlamına geldiğini söylemektedir.[251]
Hsiung-nuların Eu-ta sözcüğü MÖ 2. yüzyıla aittir. Eski Türk-çe Ordu, Ordo sözcüğü ise, 8. yüzyıla. Doerfer her iki sözcük arasında bin yıl gibi uzun bir zaman bulunduğu için, Ligeti’ye uyarak bu sözcüğün Eski Türkçeye Huncadan alınmış olabileceği görüşünü ileri sürmüştür. Bu sözcüğün dilden dile geçebilecek sözcüklerden olduğunu kanıtlamak için de Ordo’nun Avrupa dillerine, bu arada Almancaya Horde biçiminde geçtiğine işaret etmiştir.[252]
Hun dilinin Türkçe olduğu konusunda Çin kaynaklarındaki kayıtları biliyoruz. Günümüze ulaşan Hunca sözcüklerin Türkçe olduğu konusunda Shiratori’nin açıklamaları, Gumiliev tarafından “ispat” olarak değerlendiriliyor.[253]
Hunların eski Türk dilini konuştuklarını kabul eden Abel-Rémusat, Klaproth, Semenov, Ritter, Koskinen, Shiratori (1902), Pritsak (1954), Samolin (1956), Franz Altheim (1954) ve Clauson gibi bilim adamlarının görüşü ağırlık kazanmıştır.[254]
Konumuz açısından asıl önemli olan, Eski Türkçedeki Ordu, Orda sözcüğünün Türkçe kökenli olduğu yönünde köken-bilimsel açıklama da var. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor.[255]
Yakutçada Xoruu, yine hendek anlamındadır.[256]
Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor.[257]
Kumanların meşhur sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var: “Kale hendeği, metris, siper, çukur.[258]
Or sözcüğü bugün Türk dilinin Kazakça, Karakalpakça ve Nogayca ağızlarında da yaşamaktadır. Kaşgarlı Mahmud’da “hububatı saklamak için kazılan çukur”, Kutadgu Bilig’de “zindan” anlamında geçen Oru ya da Oro sözcüğü de aynı kökten olmalıdır. Bu sözcük de Türk dillerinde “in, yuva, yatak” anlamlarında yaşamaktadır: Şor ora “delik, kuyu”, Hakaslarda ora “bodrum, mahzen” vb.[259]
Ordug, zamanla hakanın oturduğu kent, karargâh anlamını kazanmıştır.[260]
Kaşgarlı Mahmud’da “hükümdar karargahı” anlamındaki Ordu sözcüğünden başka bir Ordu sözcüğü daha bulunuyor. Anlamı da “sıçan, köstebek gibi toprak altında yaşayan hayvanların yuvası”dır. Bu sözcük bugün Hakasçanın Sagay ağzında Orda, Kırgızcada Ordo ve Yakutçada Ordu biçiminde ve “in, yuva, yatak” anlamları ile yaşamaktadır. Yakutça Ordu sözcüğü mecazi olarak “sığınak, melce, barınak” anlamlarına da gelir.[261]
Räsänen Ordu “hükümdar karargâhı” sözcüğü ile “in, hayvan yuvası” anlamlarındaki Ordu sözcüğünü birleştirmiştir.[262]
Talât Tekin’e göre, Kaşgarlı Mahmud’un ayrı maddeler halinde verdiği bu iki Ordu sözcüğü aslında bir ve aynıdır.[263]
Talât Tekin’e göre, Türkçe Ordu sözcüğünün asıl anlamı “in, yuva, yer altı sığınağı, barınak” olmalıdır. Bu sözcüğün Codex Cumanicus’taki Or, Kutadgu Bilig’deki Ordu ve bugünkü Türk dille-rindeki Ora sözcükleri ile olan yapısal ve anlamsal ilgisi de açıktır. Şimdilik açık olmayan yalnızca Ordu sözcüğünün ikinci hecesidir. Bu veriler karşısında denilebilir ki, “karargâh, hükümdar karargâhı” anlamındaki Ordu sözcüğü Eski Türkçede Huncadan ya da başka bir dilden alınma bir sözcük değil, Türkçe olarak açıklanabilen bir sözcüktür.[264]
Bugün Eu-ta, Wo-lu-to, Ao-t’ot biçimlerinde okunan Hsiung-nu sözcüğü de büyük bir olasılıkla Orta ya da Orto diye söylenen sözcüğün Eski Çince yazıya çevrimidir.”[265]
Çinlilerin Eu-ta diye yazdıkları sözcüğün, Eski Türkçede ateş anlamına gelen odlot kökünden gelebileceği de tartışılabilir. Çünkü Od/Ot kökünden türeyen sözcükler, toplanılan yeri dile getiriyor: Otağ, oda, oturmak vb.[266]
Ancak bütün bu aktarımları daha iyi anlayabilmek için bu ve bunlara benzer sözcüklerin üretilmesine daha yakından bir göz atmak gerekmektedir. Bunun için aşağıdaki tabloyu inceleyelim:
| R | AR | ER | IR | İR | OR | ÖR | UR | ÜR |
Burada üretilen sözcükler toplanma ve bir araya gelme ile ilgili kavramlardır. “ÜR” sözcüğünde ÜREMEK sözcüğü çıkmıştır. “ÖR” sözcüğünden ÖRMEK sözcüğü çıkmıştır. UR/OR (bazı dillerde “AR” olarak alınmıştır) kökünde Türkçe’de türetilen sözcükler: Organ; Urgan; Orman; Ordu; Orta; Ortak; Ortam; Orak; Uran; Orhan; Urbay; Urban gibi.
Or, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanıyor. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir. En baştan alırsak, Or, Kuman/Kıpçaklardan Kazak ve Kırgızlara kadar bütün Türk dillerinde hendek anlamına geliyor. Bizim Anadolu Türkçesi halk ağızlarında da Or, hendek anlamıyla yaşıyor. Kumanların sözlüğü olan Codex Cumanicus’ta da bu anlamıyla var.[267]
Türkçeye de sığmamış, Latince üzerinden neredeyse bütün dünya dillerine yayılmıştır.[268] Or köklü bu sözcükler, hep örgütlenme odaklı anlamlar taşıyor. Hint-Avrupa dillerinde, birçok uygarlık kavramı gibi, örgütlenmeye ve devlete ilişkin terimler de genellikle Latince kökenlidir. Birkaç örnek[269]:
Orta : Merkez, orta.
Ortak : Merkezde toplananlar, birleşenler.
Ordu : Ordu.
Ordug : Hakanın oturduğu yer, karargâh.
Orda : Moğolca ve Türkçede saray, köşk, şehir. Ortaçağda devletin ve bilimin merkezi. Altın Orda! Kumanlarda belediye, köy yeri.[270] “En yüksek askeri demokrasi şekli.”[271]
Ordalı : Saraylı, sülalesi büyük (Kazak Türkçesi).
Ordan : Kibirli, gururlu (Kazak Türkçesi).
Orden : Nişan, madalya (Kazak Türkçesi).
Orna : Yerleşmek, kurulmak (Kazak Türkçesi).[272] İkamet etmek (Kumanca)[273]
Orun/orın : Mevki, makam, taht. Kumancada yer, mahal.[274]
Orhan : Türkçe isim, kentin hakanı.
Orak : Biçme eylemi ve aleti (?).
Orman : Orman (?).
Organ : Organ
Organisation : Örgütlenme
Order : Düzen (İng.)
Ordinary : Sıradan (Sıralama=düzenleme) (İng.)
Ordnung : Düzen (Alm.)
Ordentlicch : Düzenli (Alm.)
Horde : Sürü, Tatar ordusu (Alm.)
Origin : Köken (İng)[275]
Hepsi örgütlenmeyle ilgili bu kavramlardan işlediğimiz Ordu konusu açısından en önemlisi Orda>Ordu kavramıdır.[276]
Yukarıda yaptığımız Or>Ordu kökünün Türkçe olduğu tartışması bir yana, Orda sözcüğü Göktürklerde Bodun sözcüğüyle birlikte devletin askeri gücüyle bağlantılı bir içerik kazandı. Orda, başlangıçta Bodu-mun askeri örgütlenmesiydi. Boylardan oluşan Orda, zamanla devletin silahlı gücü oldu.[277]
Bodun, daha önce belirttiğimiz gibi, bağımlı boylar kavramından devlete dönüşürken, Orda da Ordu anlamını kazandı. 8. yüzyılın Orhon Türkçesinde bugün Ordu dediğimiz kavramın karşılığı Südür. Or kökünden Ordu’nun Sü’nün yerini alması daha sonra oluyor.[278]
Türkçedeki Or kökünün Hint-Avrupa dillerini etkilemesi, Gumiliev gibi büyük tarihçilerin de dikkatini çekmiştir.[279]
Or/Ur, dilimizdeki macerasının başlarında hendek anlamına gelirken, zamanla kale hendeği, siper derken kale ve şehir anlamını kazanır. Dahası, örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir.[280]
Ur ve Er Kökü: Kök>İnsan>Üreme>Yerleşme>Uygarlık
Türkçede Ur kökü Or köküyle aynı anlamlar içeriyor. Aynı kök olduğu söylenebilir.[281]
Besim Atalay, Ur sözcüğünün Eski Türkçede, Uygur Türkçesinde, Kuzey Türkçesinde ve Batı Türkçesinde, tıpkı Or gibi, kale hendeği anlamına geldiğini belirtiyor. “Asurlular ar diye almışlar.”[282]
Ur sözcüğü, Türkçede aynı zamanda, kök, nesil, insan, erkek, er anlamına da geliyor. Orhon Yazıtları’nda “urı oglın” denirken, Urı erkek anlamındadır. Bu kökten türeyen şu sözcükler var:
Urı: Oğul, erkek çocuk.
Urug: Tohum, soy, nesil.
Ürük, Divan-ı Lügat-it Türk’te, bir yerde oturmak, yerleşmek anlamına geliyor. Yani yerleşiklik ve şehirleşmeyle ilgili bir kav-ram. Bugün kullandığımız üretim sözcüğü bu kökten.[283]
Üre, üremek, tür, türemek; hep aynı Ur kökünden.[284]
Peki Almancada Ur ne demek?
Aynı Türkçedeki gibi, kök, köken. Örneğin Almanlar, Öntürk-ler için Urtürken diyorlar.
Yine Avrupa dillerine Latinceden giren Origin ve Orior sözcü-ğü de Türkçedeki Ur gibi kök/köken anlamına gelmektedir.
Ya Ur köküyle aynı anlama gelen Er sözcüğü?
Almancada Er, aynı Türkçede olduğu gibi O erkek anlamında-dır. Almanca, İngilizce ve Fransızcada -er eki, adam anlamıyla he-men hemen bütün meslek sahiplerinin tanımlanmasında vardır.
Back-er-pişiren adam, fırıncı (İng),
Fahr-er=Süren adam, sürücü (Alm).
Coiff-eur-Saç kesen, tarayan adam (Fr).
Ur sözcüğü, kökenle, başka deyişle soylulukla bağlantılı olarak Macarcada ve Bulgar Türkçesinde efendi anlamına da geliyor.[285]
Codex Cumanicus’ta böyle bilgiler var.[286]
İlginçtir Ur da, tıpkı Or kökü gibi, Ön Asya’da Sümerlerden beri hep kentleşme ve devletleşme süreçleriyle bağlantılı anlamlar taşıyor:
Ur: Sümer başkenti.
Uruk: Sümerlerin en büyük kentlerinden.
Ur: Sümer kralları.[287]
Urukagina: Uru Kağan, Sümer hükümdarı.
Ur-Kum: Sümer hükümdarı.
Ur-Tako: Elam Hükümdarı.
Ur-Luma: Kiş hükümdarı.
Ur-Ut: Part hükümdarı.
Ur-Zana: Muazazur hükümdarı.
Ur-Yak: Koi prensi.[288]
Asur: Mezopotamya’da genellikle Sami kökenli olduğu saptanan kavim ve kurdukları devlet.
Hurri: Doğu ve Güneydoğu Anadolu ve Suriye’ye hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim. Zeki Velidî Togan, Huri sözcüğünü Ogur köküne bağlıyor: Ogur>Gur>Hur>Hurri.[289]
Urartu: Hurrilerden gelen, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya hükmetmiş devlet ve aynı adı taşıyan Türkçeye benzer bitişken dil konuşan kavim.
Urmiye: İran’ın batısında şehir.
Ural: MÖ 4. binden bu yana Öntürklerin ve Önhintcermenlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgede bulunan, Avrupa ile Asya’yı ayıran sıradağlar ve ırmak.
Ur/Or kökünün hendekten kaleye ve kente uzanan macerası, uygarlaşma sürecinin dildeki izlerini gösteriyor. Yalnız Türkçede değil, diğer dillerde de kent sözcüğü ile uygarlık sözcüğünün aynı kökten gelmesi anlamlıdır. Latincedeki civil ve Arapçadaki medine sözcükleri, uygarlık anlamına gelen civilisation ve medeniyet kavramlarının kökünü göstermektedir. Türkçemizde Cumhuriyet döneminde medeniyet kavramı karşılığı olarak kabul edilen uygarlık kavramının Ogur>Uygur kökünden türetilmesi, tarihsel köklere tam anlamıyla oturmuştur.[290]
Öte yandan konunun akışından fazla sapmamak şartıyla Or/Ur meselesine coğrafi perspektiften bakacak olursak Türklerin ana vatanı olan Orta Asya’nın ve bir diğer adlandırmamızla Turan bölgesinin batısında, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya[291] ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur.[292] Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmuşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır. Bu bağlamda Gordon Childe “Ex Orient Lux (Işık Doğudan Gelir”) demiştir.[293]
Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU şehri ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. UR/OR sözcüğü Türkçe‘de hendek anlamıyla başlamış daha sonra topluluk ile kale ve şehir anlamları kazanmıştır. Bu sözcük Harran’da URFA, Sümer’de UR ve URUK ile birçok Sümer şehir (hem de kral adlarında) adlarında vardır. Batı dillerine geçerek URBAN (Şehirli) sözcüğü olmuştur.
Ayrıca OR sözcüğü de Türkçe’de örgütlenme ile ilgili ORDU, ORTA, ORTAK, ORUN, ORMAN vs. ayrıca batı dillerine de ORGAN, ORGANIZATION, ORDER, ORIGIN vs. gibi sözcüklerin kökenidir. Bu arada MU sözcüğü ise James Churchward’ın 1936’da belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Burada hem kayıp kıta “MU” sözcüğü ve hem de “UR” sözcüğü beraberce kullanılmaktadır.
AŞURE pişirme ve dağıtma geleneğinin aslı ise Nuh Peygamber’e dayanır. Nuh Peygamber’in gemisinin karaya çıktığı gün, yanında bulunan her çeşit tahıl ve bitkiden yaptığı şükür tatlısının hatırasını günümüzde aşure geleneğiyle devam ettirmekteyiz. Burada AŞ sözcüğü Sümerce’de ve günümüz Türkçe’sinde de yemek demektir. Aşure sözcüğünde AŞ ve hem de UR (topluluk) bir aradadır. Tufanın yarattığı çok kaotik ortam da beraber yaşayabilme ve paylaşma duygusunu geliştirmiştir.
Zeytin ağacı güneybatı Hazar bölgesinde de yetişmektedir. Buzul çağı öncesi Akdeniz çevresinin büyük bölümü çöl ikliminde ve su yoktu. Nuh Tufanında zeytin dalı ile dönen kuş hikâyesi bu bölge için de geçerlidir. Güney Azerbaycan ve İran’ın Reşt bölgesinde de zeytin yetişmektedir. Sümer dilinde zeytin “ZIRDUM”dur. Günümüz Türkçesinde ise Zeytun’dan Zeytin’e evrilmiştir.[294]
Or/Ur meselesini konunun akışından fazla sapmamak şartıyla coğrafi perspektiften ele aldıktan sonra şimdi Türkçe’de Ur/Or kökünden üretilen “Ordu”yu ele alalım ve Türklerde ordunun önemini daha yakından inceleyelim:
Devletin Yaptırım Gücü: Ordu
Devleti diğer bütün örgütlenmelerden ayıran nitelik, silah tekeline sahip olmasıdır. Zor gücü, devletin ayırt edici özelliğidir. Bu nedenle herhangi bir toplumun devlet aşamasına gelişi, ordunun oluşmasıyla belirlenir.
Kabile toplumunda, kabilenin bütün üyeleri silahlıdır. Devletle ise, yönetilen halk silahsızlandırılır ve halktan ayrı bir silahlı güç oluşturulur. Orta Asya’da kabile toplumlarını bir araya getiren her kağanlık, aynı zamanda halktan ayrı bir silahlı gücü oluşturma girişimidir. Kabile toplumunda bütün halk silahlıdır ve savaşa katılır.
Ancak devletleşme süreci kağanların ve beylerin çevresinde özel silahlı güçlerin oluşmasını da zorunlu kılmıştır.
Çin hanedan kayıtları, Bizans, Arap, Rus kaynakları ve çağdaş tarihçiler, Türklerin Orta Asya’dan beri ordu örgütlemedeki üstün yeteneklerini vurgulamış, nedenlerini tartışmışlardır.[295]
Türklerin ordularının insan gücü çeşitli kaynaklarda şöyle belirtiliyor:
Mao-tun zamanında Hiungnu ordusu: 300 bin asker.[296]
Lao-Shang Yabgu zamanında, MÖ 166’da Hiungnu Ordusu: 140 bin atlı.[297]
Göktürk Kağanı İstemi’nin MS 6. yüzyıl ortalarında Turfan bölgesindeki Gaochang devletine ve diğer kent devletlerine saldıran ordusu: 100 bin asker.[298]
Sse-kin (Mu-han) zamanında, MS 563’te Göktürk ordusu: 108 bin atlı.[299]
Göktürk komutanı Kuzey Çor Yang Çung A-şi-na Mu Kağan’ın ordusu (MS 563): 200 binden çok.[300]
Göktürk ordusu 563-564 yıllarında: 200 bin atlı ve 100 bin asker.[301]
Mu-han’ın ordusu, 564 yılında: 100 bin asker.[302]
Ta-po Kağan’ın ordusu 571 yılında: 100 bin asker.[303]
Şa-po-lüe Kağan’ın ordusu 582 yılında: 400 bin okçu.[304]
Ta’t’ou Kağan’ın ordusu 599 yılında: 100 bin asker.[305]
Apo Kağan’ın ordusu: 100 bin atlı.[306]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 615 yılında: Birkaç yüz bin atlı.[307]
Şi-pi Kağan’ın ordusu 616 yılında: 20-30 bin asker.[308]
Hie-li Kağan’ın ordusu 622 yılında: 50 bin asker.[309]
Yine 622 yılında Hie-li Kağan’ın ordusu: 150 bin asker.[310]
Hie-li Kağan’ın ordusu 625 yılında: 10 bin asker.[311]
Hie-li Kağan’ın ordusu 626 yılında: 100 bin asker.[312]
Sir bodun’un 627 yılındaki ordusu: Çoğu 200 bin asker (Her at-lının dört atı var).[313]
Göktürkler zamanında Yenisey Kırgızlarının ordusu: 80 bin asker.[314] Tokuz Oğuz Kağanlığına 808-821 yıllarında isyan eden Kırgız ordusu: 400 bin asker.[315]
Kırgızların Uygur Komutanı Jalomoh ile birlikte 840 yılında Uygur başkentini ele geçirdiği ordu: 100 bin atlı.[316]
Basmılların Karahanlılar’ın merkezine saldıran ordusu: 700 bin asker.[317]
Doğu Göktürk Kağanlığına isyan eden On Ok Ordusu: 100 bin asker.[318]
Yine On Okların ordusu: 300 bin asker.[319]
1402 Ankara Meydan Savaşı’nda çarpışan Yıldırım Beyazıt ve Timur’un ordularının toplamı 1 milyon askerdi.[320]
Eski Çağ ordularıyla karşılaştırdığımız zaman, Hiungnu ve Göktürk orduları, Roma ordularından büyüktür. Heredotos, Darius’un MÖ 6. yüzyıldaki Pers ordusunun 700 bin asker ve 600 gemi olduğunu belirtir.[321]
Asya’daki Hiungnu ve Göktürk ordularının örgütlenmesi, savaş stratejisi ve taktikleri, silahları ve giyimleri, Çin’den Roma ve Bizans’a kadar bütün dünyayı etkilemiştir.[322]
Bu yetenek nereden geliyor?
Büyük ordular örgütlemek, nüfus çokluğuyla başarılan bir iş değildir. Kaldı ki, Orta Asya’daki bozkır göçebelerinin nüfusları büyük değildir. Bozkır halklarının çocuklar ve yaşlılar dışında bütün erkekleriyle savaşa katılmaları, büyük ordular örgütleyebilmek için yeterli değildir.
Büyük askeri güç oluşturmak, yüksek örgütlenme birikimiyle ilgilidir. Yüz binlerce askerin yüzlerce, hatta binlerce kilometre uzağa taşınabilmesi, ihtiyaçlarının giderilmesi, güvenliği, disiplini, eşgüdümü ancak çok gelişmiş bir örgütlenmeyle mümkündür.[323]
Bu örgütlenme birikiminin temelinde atlı çoban kültürünün geniş alanları denetleme tecrübesi ve dinamizminin olduğunu, Emil Forrer, Menghin, Wilhelm Schmidt ve Wilhelm Koppers gibi halkbilimcileri saptıyorlar.[324]
Asya’daki Türk ve Tatar ordularının büyüklüğü Marx ve Engels’in de dikkatlerini çekmiş ve bunun nedenlerini mektuplarda tartışmışlardır. Marx, bu kadar büyük orduların yüzlerce, hatta bazen binlerce km. uzağa sefer etmesinin meta ekonomisi sayesinde olduğunu belirtir. Bu orduların iaşe ve ihtiyaçlarının geniş bir tüccar kitlesinin faaliyetiyle sağlandığını vurgular.[325]
At yetiştiriciliği ve çoban savaşçılığı, göçebe kültürünün en ileri aşamasıdır ve örgütlenme yeteneği açısından da yerleşik tarımcılıktan çok ileride bir zemin oluşturur.
Savaşta atı ve yüksek at arabasını kullanmak; üzengiyi, eyeri ve pantolonu keşfetmek; süvari birlikleri kurmak; demiri ve madenle-ri işlemek; en sivri okları ve en uzağa atan yayları üretmek; Türklere büyük üstünlük sağlamıştı. Ancak bütün bu keşifler, yüz binle-ri harekete geçiren bir örgütlenme birikimiyle birleşince, Orta ve Kuzey Asya’da karşı konulması zor bir kuvvet ve devlet geleneği oluşmuştur.
Atı çoban kültürüyle kurulan devlet, kaçınılmaz olarak ticaret yolları üzerinde egemenliğe yönelmektedir. Bozkırın gelişmiş dü-zeyde örgütlenmiş dinamiğinin hedefi, kentlerdeki zenginliklerdir ve ticaretin denetimidir. Yine unutulmaması gerekir ki, atlı çoban kültürü, her zaman gelişmiş maden işleyiciliğiyle birlikte olmuştur. Bu olgu da atlı hay-van yetiştiriciliğinin, sıradan bir göçebe hayatı olmadığını gösterir.[326]
Tarihçilerin en önemli vurgularından biri, Türk fetihleri ve göçleri ile ticaret arasındaki bağlantılardır. Roux’nun da saptadığı gibi fetihler ve göçler, kuşkusuz rastgele ve plansız değildi; beyler, komutanlar ve tüccarların bilgi alışverişiyle kararlaştırılıyor ve hazırlanıyordu. Asya yollarına gönderilen kervanların edindikleri eko-nomik, coğrafi ve toplumsal bilgiler değerlendiriliyordu. O neden-le fetihler ve göçler, “bilinmeyen topraklara” yapılan macera sefer-leri değildi. Türk seferleri, “nereye gittiklerini, nelerle karşılaşacak-larını ve oralarda ne bulacaklarını çok iyi bilen” önderlikler tarafından planlanıyor ve yürütülüyordu.[327]
Türk devletlerinin yayılma yönlerini, büyük ticaret yollarına egemenlik tasarımı belirlemektedir. Ticaret yolları, üretim fazlası-na, zenginliklere götüren yollardır. İmparatorluk eğilim ve ülküsü bozkırdan çıksa da ticaret yollarına egemenlik ülküsüdür.
Kuşkusuz Orta ve Kuzey Asya’nın büyük hayvan sürüleri üze-rinde mülkiyete dayanan ekonomisi aynı zamanda geniş otlaklara da ihtiyaç duyuyordu. Ancak fetih ve göçlerde, bu yönelişin ikincil olduğunu görüyoruz.
Bu olgular, göçlerin ve fetihlerin, hayvancılıktan tarıma ve zanaatlara, kırlardan kentlere, doğal ekonomiden meta ekonomisine doğru bir yol izlediğini göstermektedir. Bu nedenle fetih ve göçlerin bir uygarlaşma atılımı olduğu saptanabilir.
On binlerce tomar belgeler, Uygurların çok gelişmiş bir hukuk sistemine sahip olduklarını, ticaret ve borçlar hukukunun çeşitli akitlerini bildiklerini, bono ve poliçe gibi senetleri kullandıklarını göstermektedir.[328]
Kaldı ki, Orta Asya halklarının ekonomisi, geniş otlaklardaki hayvan yetiştiriciliği yanında madenlerin işlenmesini de içeriyordu. Birçok tarihçi, Türklerin “dünyanın en eski maden işleyicileri” ve “iyi sanatçılar” olduğunu saptamaktadır.[329]
MS 552 yılında Türk (Göktürk) devletini kuran Aşina boyunun demirciler olması üzerinde pek durulmaz. Bu çok önemlidir. Göktürk İmparatorluğu’nu kuran önderliğin maden işleyicileri olmaları, aslında imparatorluğun yönünü de ifade etmektedir.
Maden işleyen önderlik, atlı çoban kavimlerin olağanüstü dinamizmini harekete geçirmiş, 20 yıl gibi bir sürede dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurmuştur. Kuşkusuz bu olağanüstü hız, yalnız savaş yeteneğiyle ilgili değildi. Bozkırın çeşitli etnik kökenlerden gelen kabileleri gönüllü olarak birleşme eğilimindeydiler. Bu gönüllü birleşme, onlara ekonomik çıkar sağlıyordu ve Orta Asya devlet geleneğini besleyen çok önemli bir etkendi.[330]
Gelgelelim MÖ 3. binde Urallar’ın doğusundaki bozkırlarda yaşayan öntürklerin Atlı Çoban Kültürüne sahip oldukları biliniyor. Özellikle Koppers, Schmidt, Menghin gibi “Viyana
Okulu” diye anılan halkbilimciler, Atlı Çoban Kültürünün hem devlet kuruculuğunun hem de Tek Tanrının kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.[331]
Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[332]
Zaten tarihsel süreç doğru incelendiğinde görülecek hakikat şudur ki Türkler, MÖ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar aşağı yukarı iki bin yıl boyunca kabile toplumundan sınıflı topluma geçiş süreci yaşadılar. Hayvancılığın ve tanının gelişmesi sonucu bir üretim fazlasının oluşmasıyla özel mülk sahipliği gelişiyor, kabileler sınıflara bölünüyor ve dağılıyor ve farklı kabileleri birleştiren bodunlar oluşuyordu. Kabile içindeki eşitlik son buluyor, kabile kandaşları arasındaki birlik dağılıyor, toplum bey, el ve gün diye adlandırılan sınıflara bölünüyordu. Boylar, boy birliklerinde birleşiyordu. Kuzey Türklerinde On Ogurlar, Dokuz Ogurlar, Otuz Ogurlar ya da Güney Türklerinde On Oklar, Üç Oklar, Dokuz Oğuzlar, Sekiz Edizler, Otuz Tatarlar, On Uygurlar gibi birleşen boy sayılarına göre anılan kabile birlikleri böyle tarih sahnesine çıktı.
Gök Tengri de geniş alanları denetim altına almak zorunda olan Atlı Çoban Kültüriinün Tek Tanrısıydı. Tek Tanrı, aslında devlet kuruculuğunun ideolojisini yansıtır.[333]
KURUMLAŞMA VE DÜZEN TUR TÜZ TÖRÜ TÖRÜK
Ur-Tur-Tür-Tüz-Düz-Düzen Bağlantısı
Türkçede örgütlenmeyle ilişkili kavramların kökeninde bulunan Or/Ur hecesi ile yine örgütlenme ve düzenlemeye ilişkin kavramların kökenindeki Tur/Tuz/Tüz/Düz arasında bağlantı kurulmaktadır.[334]
Ur sözcüğünün Eski Türkçede er, köken ve nesil anlamına geldiğine yukarıdaki satırlarımızda değinmiştik. Üreme ve türeme sözcüklerinin de bu Ur kökünden türetildiği anlaşılıyor.
Türkçedeki R>Z dönüşümü dikkate alınırsa, Tur ve Tuz arasın-daki ilişki ve bu köklerin ince seslisi olan Tür ve Tüz arasındaki ilişki açıktır. Tür, aynı kökten (Ur/Origin) gelenlerin sınıflandırılması (bir tür örgütleme) sonucu ortaya çıkıyor. Buradan türeme, üreme, üretim gibi, en sonunda örgütlenmeyi gerekli kılan kavramlar geliştirilmiştir. Orhon Yazıtları’nda sık sık rastladığımız Tüz (düz) ise, T’nin D’ye dönüşmesi sonucu bugün düzen, düzenleme diye kullandığımız kavram ailesinin köküdür.
Kop İt- ve Tüz İt- Eylemleri
Orhon Yazıtları’nda sık sık geçen konumuz açısından en önem-li eylem, kop it- ve tüz it- eylemleridir. Yani birleştirmek ve dü-zenlemek. Bu kök günümüzün Türkiye Türkçesinde düz olarak yaşıyor.
Boylar konfederasyonu, çeşitli boyların kop edilmesi (birleşti-rilmesi) ve tüz edilmesi (düzenlenmesi) ile örgütlenmektedir. Bilge Kağan, dağınık olan boyları bir araya getirdiğini ve düzene soktu-ğunu sık sık bu kavramlarla vurgulamaktadır.
Burada konfederasyon, giderek devlet kurmanın iki belirleyici eylemi özetlenmektedir:
- Ayrı ayrı yaşayan boyları birleştirmek (kop it-),
- Birleşen boyları bir düzene sokmak (tüz it-), boylar arasında-ki ve her boyun kendi içindeki bağımlılıkları, ast-üst ilişkilerini, yetki ve sorumlulukları düzenlemek. Bu düzenleme, töre’nin kon-masıdır; yani hukukun getirilmesidir. Timur’un Tüzükat’ı da yine Töre sözcüğü ile aynı kökenden gelen, tüz it-, yani düzenlemedir.[335]
Tüz, günümüz Türkçesinde düz olarak yaşıyor; 8. yüzyılın Orhon Yazıtları’nda “barışık, uyumlu” anlamına geliyor[336]:
“Begleri yeme bodunı yeme tüz ermiş. Anı üçün ilig ança tut-mış erinç. İlig tutup törüg itmiş.”[337] Ziya Gökalp, Orhon Yazıtları’ndaki tüz sözcüğünü “doğru” diye çeviriyor.[338]
Günümüz Türkçesiyle: Beyleri de bodunları da barış ve uyum içinde imişler şüphesiz. Onun için ili [devleti] öylece yönet-miş, yasaları ve kurumları düzenlemişler.
Bodunların kağana veya beylere ittat etmediği, isyan ettiği, baş-ka deyişle düzenin bozulduğu durumlar, tüzsüz sıfatıyla anlatılıyor:
“Begleri bodunı tüzsüz üçün… Türük bodun illedük ilin ıçgı-nu ıdmış.”[339] (Beyleri ve bodunu itaat etmediği için, … Türk bo-dunu kurduğu ilini [devletini] elden çıkarıvermiş.)
Tüzül- eylemi ise, “anlaşmak, ilişkileri düzeltmek” anlamını karşılıyor:
“Tabgaç bodun birle tüzültüm.”[340] (Tabgaç [Çin] devleti ile ilişkileri düzelttim.)
Türük/Türk Sözcüğünün Kökenindeki Örgütlenme Düzenleme ve Kurumlaşma
Daha da anlamlı olan Türk sözcüğünün bu tüz- (düzenlemek) kavramıyla açıklanmasıdır. R Türkçesinde Tür-Törü, Z Türkçesin-de ise Tüz-Tüzük kavramları, düzenleme ve hukuk anlamlarını içeriyor.
Geçerken değinelim, Almancada hukuk anlamına gelen Jura sözcüğündeki Ur da dikkatimizi çekiyor. Almancada Ur ve Er sözcüğünün, aynı Eski Türkçedeki Ur, Er ve Törü gibi, hem kök, hem er ve hem de hukuk anlamına gelmesi, ortak bir kökene işaret et-mektedir. Latincedeki Ius (hukuk) ve İngilizcedeki Justice (Adalet) kavramları da aynı kökten geliyor. Demek ki, Türkçe, Latince, Almanca ve İngilizcede köken ve er sözcüğü ile hukuk-adalet sözcü-ğü aynı Ur/Er kökünde buluşmaktadır.
Bazı bilim adamları, Türk sözcüğünün Tur = insan ve Türemek = çoğalmak sözcüğünden geldiğini savunuyorlar. Türeyen = Türük oluyor. Türük sözcüğü, türemiş, çoğalmış anlamıyla açıklanıyor.
Orhon Yazıtları’nı okuyan Thomsen ile birlikte bir kısım bilim adamı ise, Türk sözcüğünü Töreli anlamına gelen Törük>Türük sözcüğüyle açıklamaktadırlar.[341]
Türk adının kuvvetli anlamını kazanması, Uygur dönemindedir. Oysa Türk adına Çin kaynaklarında daha MS 542 yılında rastlanmaktadır.[342]
Bilindiği gibi Orhon Yazıtları’nda Türk sözcüğü çoğu yerde Türük olarak yazılmaktadır. Bu sözcüğü Orhun Yazıtları’nda Ö ve Ü seslerinin aynı harfle belirtilmesi nedeniyle Törük diye okumak da mümkündür. Kaldı ki, Ö>Ü dönüşmesine çok sık rastlanır. Törük veya Türük’ün tek heceli Türk hali, yalnız iki yerde kullanılıyor. Buradan da anlıyoruz ki, Türk kavramının aslı Törük>Türük’tür ve tek heceli biçimi 8. yüzyılda ortaya çıkmıştır.[343] Oğuz Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın Nazırı Uluğ Türük’ün adı hâlâ iki Ü ile yazılmaktadır.[344]
Thomsen, Törü sözcüğünü, bugün dilimizde hâlâ yaşayan töre ve hukuk anlamlarının ötesinde kurumlaşma (Institution) olarak çevirmiştir ki, tam yerindedir. Törük/Türük>Türk sözcüğünün töreli ve düzenlenmiş anlamı-nın ötesinde kurumlaşmış olarak çevrilmesi bilim adamları arasında gittikçe daha geniş kabul görmektedir.[345]
Sören Stark’ın “Die Alt-türkenzeit in Mittel- und Zentralasien” (Orta ve Merkezî Asya’da Eski Türkler Çağı) adlı yeni çalışmasında da Törü sözcüğü çok yerinde olarak Institutionen=Kurumlar diye çevriliyor.[346]
Timur’un ünlü Tüzükat’ı ve bizim bugün Tüze ve Tüzük diye kullandığımız sözcükleri de, Töreden ve Türemeden geliyor. Bura-da Türkçedeki R>Z dönüşmesi nedeniyle en eskiden aynı olan söz-cükleri iki ayrı sözcük olarak görüyoruz. Türük/Türk ile Tüz/Tüzük kökende aynı Tur kökünden gelmektedir. Orhon Yazıtları’ndaki Türük ile Timur’un Tüzük’ü arasındaki köken birliği, Töre ile Türük arasındaki köken birliğidir.
Türük sözcüğünü Thomsen’in Töreli (Törük) anlamıyla açıkla-ması ile başka bilim adamlarının Türemiş diye açıklamaları, aslın-da birbirini dışlamıyor. Çünkü türeme (çoğalma) ile töre sahibi ol-ma, birbiriyle hem kökenbilim hem de siyasal-toplumsal açıdan bağlantılıdır.
Türeme (çoğalma), kaçınılmaz olarak bir düzenlemeyi, bir töre-yi gerekli kılmaktadır. Türeyenler, yani çoğalanlar, töreye bağlan-mak zorundadırlar. Türeyen insanların oluşturduğu toplum, bir tö-reye sahiptir. Orhon Yazıtları’ndaki “az idik çok olduk” saptama-sından sonra, örgütlenmenin gelmesi de aynı olaya işaret eder.
Bizim Türkiye Türkçemizde Ü-Ö farkıyla iki ayrı kökten geli-yor gibi görünen Türemek ve Töre sözcüklerinin Eski Türkçede aynı Tör kökünden geldiği anlaşılmaktadır.
Teleüt Ağzı Sözlüğü, Eski Altay Türkçesinde Türemenin kökü olan Tür ile Törenin kökü olan Tör’ün aynı kökte buluştuğunu gös-teriyor.[347]
Bizde Ü>Ö dönüşmesiyle zaman içinde iki farklı kökten geliyor sanısını uyandıran Töre ve Türeme sözcükleri, Teleütlerde aynı Tör köküyle yaşamaktadır:
Törö = Yavrulamak, doğurmak (hayvanlar).
Törögön = Akraba.
Tör = Baş köşe, saygın insanlar için ayrılan özel yer.
Törö = Bürokrat[348]
Teleüt Ağzında Törö’nün bürokrat ve baş köşe anlamına gelmesi, Törenin Hukuk anlamının ötesinde Kurumlaşma anlamını yüklenebileceğini göstermesi açısından da dikkat çekicidir.[349]
Yine Yakut dilinde doğurmak ve kök anlamına gelen sözcük ile kurmak sözcüğü aynı Tör kökünden gelmektedir:
Töröö: Doğurmak.
Törüt: Kök, köken, ilke, esas.
Törüttee: Kurmak.
Törütteeçi: Kurucu.[350]
Burada daha da önemli olan Törüttee sözcüğünün Kurmak anla-mına gelmesidir. Saha/Yakut ve Teleüt ağızlarında Töre’nin kurum anlamını taşıması Thomsen’in Törük kavramına verdiği anlamı doğ-ruluyor. Dahası, Türemek ve kurumlaşma aynı Tör kökünde buluşu-yor. Türeme ve Tüzük sözcüklerinin Ü sesindeki birliği, Yakut ve Teleüt ağzında bu kez Ö sesindeki buluşmayla doğrulanmış oluyor. Ü veya Ö, bugün çoğalma (Türeme) anlamına gelen kavram ile Tö-re anlamına gelen kavramın kökenlerinin bir olduğu anlaşılıyor. Böylece Türük sözcüğünü kurumlaşma anlamına bağlayan görüş ile üreme anlamına bağlayan görüş de birleşmiş olmaktadır.[351]
Kıpçak/Kuman lehçesinde de töre sözcüğü, hem türemek, hem de yönetmek anlamlarındadır:
Töremek: Türemek, doğmuş.
Töretmek: Yaratmak.
Töre: 1. Alışkanlık, âdet. 2. Kural.
Törelemek: Yönetmek, hüküm vermek.[352]
Törü sözcüğü Törü ve Törö olarak Eski Bulgar Türkçesinde ve Eski Macarcada da var.[353] Demek ki, Tör kökü, Türkçenin Macarca ile ayrışmadığı ve Kuzey-Güney dallarına ayrılmadığı zaman da vardı.[354]
Tatarcada ise, Tor, sofranın baş köşesi, şeref köşesidir.[355]
Yukarıda görüldüğü üzere, Tur’un kökü olan Ur Türkçede ve Hint-Avrupa dillerinde insan ve hukuk anlamına gelen sözcüklerde bugün hâlâ yaşıyor.[356]
Mustafa Celaleddin Paşa’nın Tatarcada sofradaki şeref köşesi anlamına gelen Tor sözcüğü ile taht anlamına ge-len Yunanca thromos, Fransızca trone, Almanca Thron sözcükleri arasında kurduğu bağ,[357] Türk dili ile Hint-Avrupa dillerinin Ur kö-künden türettikleri sözcüklerin dallanıp budaklandığını gösteriyor.[358] Bu bağ, Törü’nün kurum anlamıyla da örtüşüyor.
Tatarcadaki Tor’u unutmayalım, çünkü Törük Türük’ün kökeni ile Tengri’nin kökeninin aynı To kökünde buluştuğunu ileri süren bilimsel çalışmaya Tengri bölümünde değineceğiz.
Turan ve Türk Kavramları Arasındaki Köken Birliği
İran Şahnâmeleri, Turan adı ile Türk adını özdeş olarak anıyor-lar. Şahnâmelerde ve İran kaynaklarında, Turan ve Türk isimlerinin aynı anlamda kullanıldığını Firdevsî’den öğreniyoruz. Büyük Türk hakanı Gazneli Mahmut’un sarayında da bir dönem ikamet eden Firdevsî, Şahnâmelere ve Avesta gibi kaynaklara dayanarak MÖ 7. yüzyıllara uzanan anlatımlarında Türklerden ve yurtlarından Turan diye söz etmektedirler.[359] Firdevsî, Turan ve Türk hükümdarlığı kavramlarını sık sık birbirlerinin yerine kullanmaktadır.[360] Şahnâme’de Hükümdar Feridun’un en küçük oğlu Tur’a Turan ülkesini verdiğini ve onu Türklerin ve Çin’in padişahı yaptığını anlatır.[361] Yine Şahnâme’de Turan Padişahı Afrasyab’ın komutanlarından birinin adı Türüktür. “Savaş Aslanı Türük”, İran’ın taht ve tacını ele geçirmek için görevlendirilmiştir.[362] Gerçi Şahnâmelerin eski metinleri elimizde bulunmuyor; ancak Firdevsî’nin 11. yüzyılda yazdığı Şahnâme, bu kaynaklardan yazıl-dığına göre, Turan ile Türk arasındaki ilişkinin çok eskilere dayan-dığı, tarihsel bir gerçektir. Kaldı ki, Firdevsî’nin dışında Mesudî gibi, Şahnâmelere gönderme yapan kaynaklar da Turan ile Türk ara-sındaki bağlantıyı doğrulamaktadır.
Kökenbilim alanında Türk sözcüğünün Turan sözcüğü ile aynı kökten olduğu öne sürülmektedir. Zeki Velidî Togan, Türk sözcü-ğünün kuvvet anlamına geldiğini kabul etmekle birlikte, Turan ve Türk sözcüklerinin kökünün Tür/Tör olabileceği olasılığını ciddî bulmaktadır. İran destanlarında Türklerin atası olarak gösterilen Tuz, Türk dillerindeki R>Z dönüşmesi dikkate alınınca, R Türkçe-sinde Tur idi. Tuz, tüz/düz anlamındadır.[363]
Töre sözcüğü de, yuka-rıda açıkladığımız gibi aynı kökten geliyor. Türeme, Töre ve dü-zenleme aynı kökte buluşuyor. (Kimi yazarlar, Şahnâmelerde Fars hükümdarlığının kurucusu olarak anılan Fe-ridun’un oğlu T-ur ile T-ur-an, T-ur-k, Etr-ur-ia, K-ur-manci gibi ülke ve kavim isimlerini ve y-ur-t sözcüğünü ur sözcüğü ile bağlantı kurarak açıklıyorlar.[364]
Türk Sözcüğündeki Devlet Teorisi
Ur/Tur/Tuz (insan)’un çoğalıp türemesi sonunda toplumların belli gelişme düzeyinde Tor/Töre/Tüzük oluşuyor, o Töre/Tüzük sınıflı toplumla birlikte hukuk ve kurumlaşma anlamını kazanıyor. Törük Türük Türk ise dilbilimsel kökeniyle hukukla düzenlenmiş, örgütlenmiş, kurumlaşmış insan oluyor. Tüzüğün, Tüzletmek, düz etmek ve düzenlemek eylemlerinin kökü olması da dikkat çekici.
Thomsen’in, Orhon Yazıtları’ndaki Törü sözcüğünü, “kanun ve kurum” diye çevirmesi, toplumsal-siyasal süreci doğru anlayan bir çeviridir. Sözcükler de, toplumsal gelişme içinde yeni anlamlar yüklenmektedir. Toplumlar, yeni kavramları çoğu zaman kendi da-ğarcıklarında bulunan sözcüklerle adlandırmakta veya kök hazine-sinden yeni sözcükler türetmektedir.
Törü kavramı, kabile toplumunda töre anlamına gelirken, siya-sal örgütlenmenin, yani devletin (İl) oluşumuyla hukuk ve kurum anlamını kazanıyor.[365]
Türk sözcüğünün devlet kurma ve uygarlaşma sürecinde oluştuğunu gösteren bu açıklama, bakınız Orhon Yazıtları’nda nasıl dile getirilmiş:
“Türük bodun ilinin, törügin kim artatı”[366] (Türk bodununun siyasal teşkilatlanmasını ve kurumlarını kim yıkardı?)
Gerçekten de bu cümle, örgütlenme ile kurum ve hukuk ilişki-sini ortaya koymaktadır.
Orhon Yazıtları’nda Törü kavramı ile iktidar, yönetme, hukuk arasındaki ilişkiyi gösteren başka açıklamalar da bulunmaktadır. Örneğin:
“Olurupan, Türük bodunın ilin, törüsin tuta birmiş, iti birmiş.”[367] (Tahta oturarak Türk bodununun ilini, kurumlarını yönetivermiş, düzenleyivermiş.)
Burada İl ile birlikte yönetilenin “kurallar” anlamında Töre değil, kurumlar olduğu apaçık görülmektedir. Kurallar yönetilmez, kurumlar yönetilir.[368]
Yine Orhun Yazıtları, zenginleşme ile çoğalma/türeme, kurumlaşma ve hukuk arasındaki ilişkiyi de vurgular:“Türük bodunug yiçe itdi. Çıganıg bay kıltı. Azıg üküş kıltı.”[369] (Türük bodununu yeniden düzenledi. Yoksulunu zengin kıldı. Azı çok kıldı.)
Şu iki satırda bütün insanlığın devlet teorisi özetleniyor. Devlet, zenginleşmenin ürünüdür. Türkçe Oğur, Arapça Mülk, Almanca Reich. Her üç dilde de zenginlik ile devlet sözcükleri aynıdır.[370]
Törü ile İl kavramları arasındaki bağlantıyı, Kaşgarlı Mahmud da saptamıştır. Kaşgarlı, Törü sözcüğünün, Besim Atalay çevirisine göre, “gelenek, âdet” anlamına geldiğini belirttikten sonra şu atasözüne yer verir:
“İl kalır törü kalmaz.”[371] (İl bırakılır, törü bırakılmaz.)
Kaşgarlı Mahmud, Törü sözcüğünün karşılığını verirken Arapça hangi kavramı kullanmış, yeniden incelemek gerekir. Bize göre Besim Atalay’ın Törü sözcüğünün Arapça karşılığını bugünkü dilimize “gelenek, âdet” diye çevirmesi yerine oturmuyor. Atalay, olasıdır ki, Töre sözcüğünün günümüz Türkçesindeki kalıntısından etkilenmiş; sözcüğün gelenekten hukuka ve kurumlaşmaya uzanan anlam değişikliğini görememiş. Çünkü Kaşgarlı Mahmud’un andığı atasözündeki Törü sözcüğü, “âdet ve gelenek”ten çok, hukuku ve kurumları çağrıştırıyor. Çünkü İl kavramıyla, yani siyasal örgütlenmeyle bağlantılı olarak ifade edilmektedir. Siyasal örgütlenmeyle birlikte Törü, görenek anlamından hukuk ve kurum anlamına dönüşmüştür. Zaten Yakut, Teleüt, Kıpçak ve Tatar ağızlarında Törö’nün kurum anlamına geldiğini yukarıda göstermiştik. Töre, bugünkü Türkçemizde ise, gelenek ve görenek anlamıyla yaşıyor. Hâkim sınıfların, yani devlet ve hukuk yapanların, Arapça Hukuk kavramını benimsemeleri nedeniyle Töre sözcüğü aşiret Türkmenleri tarafından günümüze eski gelenek anlamıyla taşınmıştır.[372]
Ziya Gökalp de, Türk sözcüğünün dilbilimsel kökenini, Thomsen gibi Töre sözcüğüne bağlarken, Türk kavramının kazandığı siyasal-örgütsel içeriği doğrulamaktadır.[373]
Kökenbilim verilerinin de işaret etmesinin ötesinde, toplumsal-siyasal süreç, Türük kavramının Töreli diye açıklanmasını doğrulamaktadır.[374]
Türk’ü kuvvetli anlamıyla açıklayanlar, dilbiliminden gelen bir veriyle bunu ortaya koymuş değillerdir. Kaldı ki, sözcüğün aslı; Türük’tür. Türkçe’de kuvvet anlamına gelen herhangi bir sözcük ile Türük sözcüğü arasında bir bağlantı da kurulabilmiş değildir. Anlaşılan o ki, Türk kavminin örgütlü olarak tarih sahnesine çıkmasıyla kazandığı kuvvet nedeniyle, Türk kavramına yeni anlamlar da yüklenmiştir. Dolayısıyla Türk’ün kelime manasıyla kuvvetli olmasını açıklamak bu şekilde mümkün olabilir ancak.
Bundan dolayı olsa gerek ki, “kuvvet” denen malum kavram, Türk sözcüğünün menşei olmayıp, ancak sonradan kendisine yüklenen bir anlam olabilir. Nitekim Avrupa’da “Türk gibi kuvvetli” sözü geçmişte oldukça yaygındı ki Uyvar Kalesi önlerinde Osmanlı ordusunun gösterdiği başarılar sonucu “Uyvar önünde bir Türk gibi güçlü” denmesi bunun en güzel örneğidir.
Türk kavramı, yukarıda değinildiği üzere, MS 542 yılında Çin hanedan kayıtlarında görülüyor.[375] Kavram, kuşkusuz daha önce de vardı; ancak yazılı metinlerde, Orta Asya kavimlerinin yeni bir devletleşme dalgasında, dolayısıyla hukuka ve siyasal kurumlara yöneldikleri aşamada ortaya çıkmıştır.[376]
Türük/Türk, gerçekten de törelidir; “İl tutan”, devlet halinde örgütlenmekte olan bir kavmin adı olmuştur. Türük/Türk, bir bodunun (boylar topluluğunun) adıyken, hukuku olan bir feodal toplumun, siyasal bir topluluğun, devlet kurmuş bir kavmin adı olarak kapsamlı ve dayanaklı bir anlam kazanmıştır. Bilge Kağan’ın, Türük Bilge Kağan diye boyunun adıyla anılması, bu görüşü kuvvetlendiriyor. Ancak şurası da açıklanmaya muhtaçtır: Orhon ve Tonyukuk Yazıtları’nda, Bumin, İstemi, İlteriş, Kapgan, İnal gibi kağanların isimlerinin başında Türük soyadı kullanılmazken, bir tek Bilge Kağan bu isimle anılmaktadır.[377]
Türk Kavramının Ogur/Oğuz/Bodun İle Buluşan İçeriği
Orhon Yazıtları’nda çok iyi görüleceği gibi, Törü sözcüğü, kabile toplumundaki görenek anlamından, devletin zor gücüyle uygulanan hukuk ve kurumlaşma anlamına dönüşürken, Türk sözcüğü de tarih sahnesinde belirmiştir. Hukuk, devletin koyduğu ve silahlı güçle uygulanan kurallar bütünüdür. Kurumlaşma ise, devlete giden örgütlenme ya da devlet örgütlenmesidir. Bu nedenle Töre sözcüğü, hukuk ve kurum anlamını kazanırken, devletin silahlı gücü, yani Ordu da örgütleniyor. Siyasal olarak örgütlenmiş boylar birliği anlamına gelen Bodun kavramı, tarihsel olarak, o dönemin askerî örgütü olan Orda kavramıyla bağlantılıdır. Beylere bağlı olan Bodun’un askerî örgütü Orda idi. Boylardan oluşan Orda, zamanla devletin silahlı gücüne dönüştü.[378]
Ordu, devlete geçilmesinden sonra artık devletin askerî gücü anlamına gelmektedir.
Türük/Türk kavramının ortaya çıkışında da, aynı Ogur, Oğuz, Bodun kavramlarının yaşadıkları tarihsel süreci görüyoruz. Türkçe konuşan kavimlerin genel adı olarak, günümüze Ogur, Oğuz veya Hun adlarının değil de, daha sonra ortaya çıkan Türk adının kalması da, başka bir kanıt olarak düşünülebilir. Türklerin devletleşme sürecinde daha erken aşamalardaki adları olan Ogur veya Oğuz veya Hun kavramları, bugün bütün Türklerin ortak adları olarak yaşamıyor. Ancak MS 6. yüzyıldan sonra istikrarlı devletlerin kurulduğu Türk (Göktürk), Hazar, Uygur, Karahanlı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerindeki ortak ad olan Türk, kendisinden önceki dönemi de kapsayan bir adlandırma olarak yerleşmiştir. Her durumda, Türk sözcüğünün ortaya çıkışı, bir devrimle birlikte gerçekleşti. Türk kavramındaki anlam değişimi, Orta Asya kavimlerinin devlete ve uygarlığa sıçrama süreçleriyle örtüşmektedir. Sözcüğün dilbilimsel kökeninden daha önemli olan bu tarihsel gerçekliktir. Kaldı ki Tor>Töre>Törük kökeni de bu tarihsel olguyla örtüşmektedir. Türk adının 1500 yıl öncesinden gelen siyasal bir anlam taşıması, bugün için çok önemli bir mirastır. Çünkü milleti oluşturan etken, ırk değil, siyasal bağdır. Bütün bu açıklamalar göstermektedir ki, Türk sözcüğü hukukla düzenlenmiş, kurumlaşmış anlamına oturuyor. Özellikle bu sözcüğün ortaya çıktığı tarihsel süreç, MS 6. yüzyıl, bu anlama denk düşüyor. Türk diye anılan kavimlerin daha önce Ogur/Oğuz diye anılmaları da bizi hep kabilelerin örgütlenmesi, kurumlaşma ve devlet kurma süreçleriyle buluşturmaktadır.[379]
DEVLET VE BAKIŞ
İL VE OĞUR
İl Kavramı ve Tarihsel Süreç
İl/El kavramı da, tıpkı Og>Oguz kavramı gibi, Türklerin kabile toplumundan devlete ve uygarlığa geçiş sürecinin temel kavramlarındandır.[380]
Bu tarihsel süreç, İl sözcüğünün yüklendiği anlamlar izlenerek incelenebilir. Orhon Yazıtları’nda hem İl, hem de El biçiminde sık sık anılan bu kavram, tarih içinde halk, ülke, barış ve devlet anlamlarını üstlenmiştir. Orhon Yazıtları’nda yerine göre bütün bu anlamları karşılamaktadır. Ancak devletin oluştuğu o tarihsel koşullarda, artık İl, esas olarak siyasal içeriğiyle öne çıkmaktadır. Elimizde Orhon Yazıtları öncesinden kalmış, İl kavramını içeren tarihsel metinler yok. Yalnız, Kutlara ait yazıları inceleyen tarihçi Landsberger, Kral Elulumiş’in (MÖ 2500) isminin Türkçe İl sözcüğüyle bağlantılı olabileceği üzerinde duruyor.[381]
İl’in halk, ülke, barış ve devlet anlamlarını içerdiğini, bütün tarihçiler ve dilbilimciler belirtirler. Ancak bu anlamların hangi sırayla oluştuğu konusunda farklı görüşlere rastlanıyor.[382]
Talât Tekin, Orhon Yazıtları’nın Sözlük-Dizin bölümünde, El ve İl kavramlarının karşılığını şöyle belirtmiş: “Halk, ülke, devlet.”[383] Saadet Çağatay ise şu karşılığı vermiş: “Kavim, memleket, devlet, halk, barış.” Devamında Eski Türkçe’de kavramın “hükümdar” anlamına geldiğini de belirtmiş.[384]
Talât Tekin’in sıralamasının rastgele olmadığı görülmekte olup değerli dilbilimcimiz, eş anlamdaki El ve İl’in her ikisinin karşılığında da aynı sıralamayı gerçekleştirerek tarihsel süreci yansıtmış oluyor.
Ziya Gökalp ise, İl’in zaman içinde yüklendiği anlamları şöyle sıralıyor: “Barış, devlet, halk ve ülke.”[385]
Tuncer Gülensoy, Köken Bilgisi Sözlüğü’nde İl sözcüğünün anlamlarını sıralarken, Ziya Gökalp gibi, barış anlamını özel olarak öne yazıyor: “1. Barış, barış hali; 2. Barış içinde yaşayan boylar, kabileler; 3. Boylar, kabileler birliği, siyasî birlik; 4. Devlet; 5. Ülke, yurt; 6. Halk, ahali; 7. Yabancı insanlar; 8. Vilayet; 9. İl.”[386]
Ziya Gökalp’in sıralamasının tarihsel sürece uyduğunu söylemek çok güçtür. Zira devlet kavramının halk ve ülke kavramlarından önce oluşmayacağı açıktır.
Bugün çeşitli Türk dillerine baktığımız zaman, İl’in halk ve ülke anlamlarını karşıladığını görüyoruz. Bundan bir kez daha anlıyoruz ki, İl, önce halk, ülke ve barış anlamlarıyla vardı ve daha sonra siyasal birleşme ve devletin ilk biçimlerini dile getirmek için kullanıldı. İl’in barış anlamını kazanması, hiç kuşkusuz boylar arasındaki savaşlara son veren birliklerin örgütlenmesiyle oldu. İl’in dirlik ve barış getirdiğini, yukarıda gösterdiğimiz gibi Orhon Yazıtları sık sık dile getiriyor.[387]
İl’in Halk Anlamı
Radloff’un Türkçe’nin en saf kalıntısı olarak gördüğü Teleüt ağzında (Radloff, Proben der Volksliteratur I, sf. XIV-XV) el, halk anlamındadır. Yine El-d’on sözcüğünün karşısında da “halk, millet” yazıyor.[388]
En eski Türkçe’ye yakın olan Yakut dilinde de İl sözcüğü barış anlamıyla yaşıyor. İlcit; elçi, yani barışçı anlamına geliyor. İlii ise el demek.[389] Bizim bugünkü Türkçe’mizdeki barış sözcüğünün karşısında ise Eye, Eyelehii yazıyor. Burada İyi ile İl sözcüğünün kesiştiği bir kök olasılığı çıkıyor. Yakut Sözlüğü’nden aktaralım:
Eyeleex = Barışçı
Eyelehinner-, illehinner = Barıştırmak
Barıştırmak eyleminin karşısında Ey ve İl köklerinin birlikte bulunması da oldukça dikkate değer bir durum.[390]
Kuman Türkçesinde de El, halk ve ülke anlamına geliyor. Kemal Aytaç hoca, Codex Cumanicus’tan yaptığı çeviride, İl sözcüğünün karşılığı olarak “Millet” kavramını yeğlese de[391] Codex Cumanicus’un yazıldığı 1304 yılında “millet” yoktu ve Nation sözcüğü o zaman halk anlamına geliyordu. Bu tür zamanı dikkate almayan çeviriler, okuyucuyu yanlış bilgilendiriyor. Yine Kumanlarda, El kavramının barış sözcüğünün kökü olduğunu da görüyoruz. Ellik, barış demektir.[392] Elçi ise bugün hala bildiğimiz anlamıyla Kuman Türkçesinde de var. Elçi’nin, İl = barış kökünden türediğini ve Türk dillerinde yaygın olarak bulunduğunu Kuman Sözlüğü’nden de anlıyoruz.[393] Orhon Yazıtları’na, başka deyişle 8. yüzyıla dönecek olursak, El ve İl sözcükleri birçok yerde halk kavramının karşılığı olarak kullanılıyor. Örneğin:
Bükli çöllüg il = Bükli çöl halkı[394]
İl sözcüğü Orhon Yazıtları’nda, daha çok siyasallaşmış halkı karşılıyor.[395]
Bir şehir halkını ifade etmek için, Uluş Budun kavramı kullanılıyor. Örneğin Bukarak ulaş bodun (Buhara şehir halkı)[396]
İl’in Ülke Anlamı
İl sözcüğünün ülkeden önce, daha sınırlı bir toprak parçasını ifade etmek için kullanıldığı da pekâlâ söylenebilir. Yurt sözcüğü de bilindiği gibi, çadır/ev anlamından vatan kavramına uzanan bir anlam değişimi yaşamıştır.[397]
İl sözcüğü, Orhon Yazıtları’nda hem yurt, hem ülke, hem de yönetme anlamlarıyla kullanılıyor. Örneğin Kültigin Yazıtı’nın güney cephesinde her üç anlama da rastlayabilmek mümkündür.
“Türük kagan Ötüken yış olursar ilde bun yok.” (Türk kağanı Ötüken dağlarında oturur ve hükmederse, ülkede bunalım olmaz.)
“İl tutsık yir Ötüken yaş ermiş.” (Yurt tutulacak ve yönetilecek yer Ötüken dağları imiş.)[398]
Orhon Yazıtları’nda savaşlarla alınan yer de İl’dir. Kültigin’in kahramanlıkları anlatılırken, Kırgız Kağanının, Türgiş Kağanının ve Oğuzların (Tokuz Oğuz kastediliyor.) illerini aldığı belirtilir:
“Kıırkız Kaganı ölürtümiz. İlin altımız.” (Kırgız Kağanını öldürdük. İlini aldık.”
“…Türgiş Kagan buyrukı Az totokug eligin tutdı. Kaganin anta ölürtümiz. İlin altımız. (Türgiş Kağanının kumandanını Az Valisini eliyle tuttu. Kağanını orda öldürdük. İlini aldık.)
“Bolçuda Oguz birle sünüşdümüz. Kül Tigin azman akıg binip tegdi. Sançdı. Süsin sançdınız. İlin altımız.” (Bolçu’da Oğuz ile savaştık. Kültigin kır atına binip hücum etti. Mızrakladı. Askerlerini mızrakladık. İllerini aldık.)[399]
Dikkat edilirse, İl’in ülke anlamı ile devlet anlamı iç içedir. Şimdi bu konuyu “İl’in Devlet Anlamı” başlığı altında daha detaylı bir şekilde ele alalım:
İl’in Devlet Anlamı
Ziya Gökalp’in barıştan devlete geçişte vurguladığı olay, bu sürecin aynı zamanda sınıflaşmaya denk düşmesidir. İl, Batı Oğuzlarda hâkim olan bodundur, başka deyişle akbodundur. Çok önemlidir. Çünkü aşiretler arasında barışı sağlayan, yeni ortaya çıkan beyler ya da mülk sahipleri sınıfıdır.[400]
İl’i, yani “basit biçimiyle” devleti kuran, akbodun’dur. Ziya Gökalp’in de belirttiği gibi, karabodun İl değildir.[401]
Çünkü akbodun’a bağımlı konumdadır. İl, siyasal ve bağımsız bir oluşumdur, siyasal bir ittifak ya da birliktir. Bu ittifakın başında akbodun, yani beyler sınıfı bulunmaktadır. Orhon Yazıtları’nın ve diğer tarihsel metinlerin de gösterdiği gibi, İl’in oluşması ile akbodun’un, yani beyler sınıfının oluşması süreci özdeştir. İl, son tahlilde akbodunun ili’dir. İlli olan akbodun’dur. Karabodun, akbodun’a itaatle yükümlüdür.[402]
Orhon Yazıtları’nda devlet yönetmek, devlet sahibi olmak (İl tut-) eylemi, çeşitli yerlerde geçiyor.[403]
Kimi yerde il tuta olurtaçı biçiminde, devleti yönetmek ve hükmetmek diye kullanıldığını da görüyoruz.[404]
Devlet sahibi olmak (İl tut-) eylemine, olumsuz haliyle devlet-sizleşmek (elsiremiş) veya devletsizleştirmek (ilsiretdi-) biçimle-rinde de rastlıyoruz.[405]
Bu ifadeler de gösteriyor ki, İl, Orhon Yazıt-ları’nda artık devlet anlamını kazanmıştır.
Orhon Yazıtları’nda İl ve Törü kavramları genellikle birlikte anılmaktadır. Buradan da anlaşılıyor ki Törü yasa ve hukukun öte-sinde kurum anlamına gelmektedir.[406]
Kağanın önderliğinde akbodun’un İli kurması ve düzene sok-ması, Orhon Yazıtları’nda şu eylemlerle anlatılır:
Koop it-= Birleştirerek düzene sokmak.[407]
Bodunug koop baz kıl- = Bodunları hep bağımlı kılmak.[408]
Tört bulundaki bodunug nençe it- nençe yarat- = Dört bucakta-ki bodunları defalarca düzene sokmak ve örgütlemek.[409]
Talât Tekin, it- yarat- eylemlerini bugünkü Türkçede “tanzim etmek, düzene sokmak” diye karşılamış. Oysa ikisi aynı anlama ge-liyor. Bu nedenle yarat- eylemi, örgütlemek ve bazen oluşturmak diye çevrilebilir. Çünkü Orhon Türkçesinde yarat- eyleminin ge-nellikle bugünkü dilimizde yapma eylemini karşıladığı görülüyor. Burada örgütleme karşılığı uygun düşüyor. Nitekim Talât Tekin, yarat- eylemini bazı yerlerde örgütleme diye çevirmiş. Örneğin Kültigin Doğu 19 ve 20’de itip yaratıp eylemlerini günümüz Türk-çesiyle “örgütleme” eylemiyle karşılıyor.[410]
İtinü yaratunu umaduk = Kendini düzene sokup örgütlenememiş.[411]
Burada it- ve yarat- eylemleri yine birlikte kullanılıyor ve her iki eylem de -in ekiyle kendisini düzenlemek ve kendisini ör-gütlemek biçiminde ifade ediliyor. Talât Tekin, burada yarat- eyle-mini yerinde olarak “örgütlemek” diye çeviriyor.
İlig tutup törüg itmiş = İlini yönetip kurum ve yasaları düzenlemiş.[412]
Aynı olay tuta birmiş, iti birmiş eylemleriyle de dile getiriliyor:
İlin törüsin tuta birmiş, iti birmiş = İlini yönetivermiş, kurum ve yasalarını düzenleyivermiş.[413]
İlig törüg kazganıp = Devleti, kurumları ve yasaları oluşturup.[414]
Burada ve çoğu yerde Talât Tekin, Törü kavramını yasa diye çeviriyor. Oysa metin dikkatli incelendiği zaman, yasaları koymanın ötesinde, devletin kurumlarının oluşturulması dile getiriliyor.
İlin törüsin alı birmiş = Ülkelerini ve kurumlarını alıvermiş.[415]
Talât Tekin bu eylemi, “ülkeler almış” diye çeviriyor. Oysa metin-de Çin Kağanı için “ülkeler fethetmek” yanında Törü’nün, başka deyişle kurumların da ele geçirildiği ifade ediliyor.
İlig kazgan- = Ülke almak.[416]
İl Kavramının Gelişme Sürecindeki Devlet Tanımı
Kamu Hukuku ve Devlet Teorisi derslerinde öğretilir. Devletin üç unsuru vardır: Halk unsuru, ülke unsuru ve üstün otorite unsuru.
İl kavramının Türkçedeki izini sürdüğümüz zaman, tarih içinde sırasıyla bu anlamları yüklendiğini görüyoruz.
Orhon Yazıtları’nda “İlli bodun idin” diye başlayan ünlü cümle, İl’in en son kazandığı üstün otorite içeriğini çok güzel anlatır. Üstün otorite, hiç kuşkusuz aynı zamanda barış ve dirliği de ifade et-mektedir. İl’e hâkim olan Akbodun, otoritesini Kağan aracılığıyla sağlar ve halktan kopmakta olan bir zor kuvvetine de sahiptir. Yu-karıda Orhon Yazıtları’ndan aktardığımız örneklerde bunu göster-dik. Ancak bu üstün otorite, aynı zamanda barış ve dirliğin kurucu-sudur. Artık kabileler arasında baskın ve yağmalar yasaktır. Kervanlar barış içinde gidecek ve gelecektir. Ticaret yollarının güven-liği sağlanacaktır. Zenginlikler ancak böyle biriktirilebilir.[417]
Kuşkusuz bu süreç, Göktürklerden çok önce, MÖ 1000’lerden başlayarak dalga dalga devam etmiştir.
“Altın Elbiseli Tigin”in Öğrettikleri
Bu arada, Kazakistan’ın Eşik kurganında bulunan “Altın Elbiseli Adam”ın İstanbul’da Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiğini hatırlatmış olalım.
“Altın Elbiseli Adam”, MÖ 5-6. yüzyıla aittir. 1969 yılında, Eşik’te uzun miğferi, zırhı, kemeri, kılıcı, hançeri ve çizmesi her şe-yi altından 18-20 yaşlarında bir prensin (Eski Türkçede tigin) mezarı bulundu. Bu kurganda prensin tepeden tırnağa altından giyim kuşamı yanında 4 bin parça altın eşya bulunduğu öne sürülüyor.[418]
MÖ 5-6. yüzyıl, İç Asya’da İskitler ve Hunlar dönemi. Prensin ve belki de hakanın hükümdarlığın başında olduğu bir yana, asıl önemli olan, o tarihteki servet birikimidir.
Miğferden çizmeye altından giyim kuşam ve 4 bin parça altın eşya, devlete işaret eder. Hem de şöyle böyle bir devlete değil, büyük zenginliklere hükmeden bir devlete.
Bu kadar büyük zenginlik, hiçbir zaman göçebe hayvancılığıy-la biriktirilemez. Ve bu kadar büyük zenginliğe, devlet olmadan el konamayacağı gibi, devletin yaptırım gücü olmadan korunması da mümkün değildir. Öte yandan altının üstün bir sanatkârlıkla işlen-mesi de, ancak gelişmiş sınıflı toplumda mümkündür.
“Altın Elbiseli Adam”ın mensup olduğu hükümdarlığın kimliğini açıklayan bulgular da, Kazak bilim adamı Olcas Süleymanoğlu tara-fından açıklanmıştır. Süleymanoğlu, Eşik kurganında bulunan gümüş bir tasın üzerindeki 26 harfli yazıyı okuduğunu öne sürmüştür.[419]
Süleymanoğlu, Orhon yazısının ilkel hali olduğunu belirterek, yazıyı şöyle okuyor:
“Khan Uya üç otuz yok boltı. Utgsi tozıltı”. (Tigin 23’te yok oldu. Halkın başı sağ olsun.)
Bu okuyuş ne derece doğrudur, şu anda bilim dünyasında görüş birliği oluştuğu söylenemiyor. Ancak coğrafya İç Asya’dır. MÖ 5-6. yüzyılda yazı izine rastlanıyor. Bu yazı, Orhon Yazısı’na benziyor. Ve İç Asya’da kurulan hakanlıklar, hangi kavim ve boyların yönetiminde olursa olsun, aslında bir İç Asya devlet ve kültür gele-neği vardır. Birbirini izleyen hükümdarlıklar, bir kültürel ve siyasal mirası devralır ve geliştirirler.[420]
Oğur’daki Zenginlik ve Devlet
Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk’te Oğur sözcüğünün “zenginlik ve devlet” anlamına geldiğini belirtiyor.[421]
Türkçedeki Oğur kavramının, boylar birliğinin siyasal örgütlen-mesinden zenginlik birikimine ve devlet örgütlenmesine uzanan bir yol izlemesi çok öğreticidir. Oğur kavramı, tek başına bir devlet te-orisi dersidir. Bu sözcük, zenginlik ile devlet arasındaki bağı gös-teriyor. İki heceli bir sözcüğün bu kadar derin bir tarihsel süreci ta-şıması, diller ile toplumsal-siyasal süreçler arasındaki değişken iliş-kileri ortaya koyan dikkat çekici bir örnektir. 11. yüzyılda, Divan-ı Lügat-it Türk’te kayda geçtiği üzere, Türk-çede devlet anlamına gelen Oğur kavramı varken, Arapçadan devlet sözcüğü alınmış ve Oğur da başkalaşarak bugünkü Uğur anlamıyla Türkçemizde yaşamaya devam etmiştir. Oğurlu olmak bir zamanlar zengin ve devletli olmak gibi maddî anlamlar taşırken, bugün fizi-kötesi bir içerik kazanmış bulunuyor. Öyle görülüyor ki, uğurböceğine de aynı fizikötesi anlamdan gelen bir isim verilmiştir. Boylar birliğinin aynı zamanda devlet ve zenginlik anlamlarını içermesi çok doğaldır ve devletin oluşumunun özünü açıklar. Marx’ın belirttiği gibi, zenginlik varsa devlet vardır. Devlet, belli bir zenginleşme süreci sonucu bir üretim fazlasının (artı ürün) oluş-masıyla ortaya çıkmıştır. Boylar birliği biçimindeki siyasal birlik, bir üretim fazlasının sonucudur. Bu artı ürünün kime ait olacağı so-rusuna verilen eylemli cevap, sınıflaşma süreçlerini geliştirmiştir. Zenginliklerin belli ellerde toplanmasıyla birlikte, o zenginlikleri büyütecek ve belli ellerde tutacak devlet örgütlenmesi de zorunlu olmuştur. Boylar birliği, bu devlete gidiş sürecinin bir aşamasıdır. O nedenle Ogur ve Oğuz sözcüklerinin bir siyasal birliği ifade et-mesi yanında, zaman içinde zenginlik ve devlet anlamını da kazan-ması sürecin doğasını yansıtır. Zenginleşebilmek için, ayrı ayrı yaşayan boyların birlikler oluş-turmaları zorunludur. O nedenle Ogur ya da Oğuz’un oluşması, zenginleşmeye doğru bir örgütlenmedir. Almancadaki Reich kavramının da, tarihsel gelişmeye bağlı ola-rak, zenginlik/boylar birliği > imparatorluk/devlet anlamlarını içer-mesi, bizim Oğur kavramının yaşadığı serüvenle aynıdır. Eski Almancada zenginlik ve kabileler konfederasyonu anlamına gelen Reich, zamanla imparatorluk anlamını kazanmıştır. Latince kamu malı demek olan Respublica, zamanla cumhuriyet anlamına gelmiştir. Yine Arapça mülk sözcüğüne, zamanla devlet anlamı da yüklenmiştir. “Adalet mülkün temelidir” özdeyişi, “Adalet devletin temelidir” diye okunmalıdır. O mülkün sahibi olan Melik, aynı zamanda hükümdardır. Uygarlık, örgütlenmeyle kurulur, devletle kurulur. Devlet ve ordu olmazsa, uygarlık da olmaz. Toplumların devlet kuruculuğu ön-cesinde de kültürleri vardı; ama ona uygarlık denmiyor. Uygarlaşma, özel mülkiyet ve devlet kuruculuğuyla başlıyor. Uygarlığa, ya-ni sınıflı topluma geçiş, toplumların milyon yıllık hayatından sonra ilk büyük devrimdir. Sümerlerde MÖ 4 000’den 3 100’e uzanan süreçte yaşanmıştır. Her insanın doğum tarihi farklı olduğu gibi, her toplumun da devleti kurma ve uygarlığa geçiş tarihi farklı. Hiçbir insanı sen niye geç doğdun diye sorgulamayacağımız gibi, toplumları da sen niye devle-te ve uygarlığa daha sonra geçtin diye yargılayamayız. Bu süreçlerin nesnelliğini açıklamak önemlidir. Bilim, bununla uğraşır. Özel mülkiyet, sınıflara ayrılma, ticaret, para, matematik, bilim, yazı, devlet, ordu; bütün bu kurum ve ilişkiler, insanlığın gündemi-ne birlikte gelmişlerdir. Hepsi toplam olarak devlet ve uygarlıktır. Sınıfların oluşmasıyla örgütlenen devlet, yine sınıfların oluşmasıyla kurulan uygarlığın örgütçüsüdür.[422]
Kutadgu Bilig’deki Devlet Teorisi
Orhon Yazıtları ve Kutadgu Bilig gibi tarihsel metinlerde zen-ginleşme ile İl’in (Devletin) oluşması arasındaki ilişki kurulur.[423] Orhon Yazıtları’nda, zenginleşme sonucu İl sahibi olmak, hem Bilge Kağan, hem de Kültigin Yazıtı’nda aynı ifadelerle anlatılır:
“Yok çıgan bodunug koop kuubratdım. Çıgan bodunug bay kıl-tım. Az bodunug üküş kıltım. Azu bu sabımda igid bargu. Türük begler bodun bunu eşidin. Türük bodun tirip il tutsıkının bunta ur-tum.” (Yokluk içindeki yoksul halkı hep derleyip topladım. Yoksul halkı zengin kıldım. Az halkı çok kıldım. Yoksa, bu savımda yalan var mı? Türk beyleri ve bodunu bunu işitin! Türk bodununun diri-lip devlet tuttuğunu buraya taşa vurdum.)[424]
Yazıtlar’da yaratılan zenginlik ve mülk sahipliğinin ölçüleri ko-nusunda da bilgi verilmektedir. Kül Tigin’in 4 bin attan oluşan sü-rüsü, altınları, gümüşleri, serveti vardır.[425]
Büyük at sürülerine ve zenginliklere sahip olan beyler sınıfının İl’i kurma sürecini Bilge Kağan şöyle anlatır:
“Yalan bodunug tonlug, çıgan bodunug bay kıltım. Az bodunug üküş kıltım. Igar elligde ıgar kaganlıgda yig kıltım. Tört bulundakı bodunug koop baz kıltım, yagısız kıltım. Koop mana körti. İşig kü-çüg birür. Bunca törüg kazganıp …” (Çıplak halkı giyimli, yoksul halkı zengin kıldım. Az halkı çok kıldım. Güçlü devleti -ili- olan-dan, güçlü kağanı olandan iyi kıldım. Dört bucaktaki halkları hep bağımlı kıldım, düşmansız kıldım. Hepsi bana itaat ettiler. İşi gücü verirler. Bunca hukuku ve kurumları kazanıp …[426]
Devletin oluşmasının özünü dile getiren bu çok özlü metinde, Talât Tekin’in önemli çeviri yanlışı yaptığı görülüyor. Birincisi, metinde Bilge Kağan, “Dört bucaktaki halkları kendisine bağlaya-rak düşmansız kıldığını” söylüyor. Talât Tekin, metne “Türk halkı” ekleyerek, “düşmansız kılınan” halkın “Türk bodunu” olduğu yolunda metne bir müdahalede bulunmuş. Oysa düşmansız kılınan, yalnız Türk bodunu değil, dört bucakta Bilge Kağan’a itaat eden bütün halklardır. Metnin burasında imparatorluk kültürünün özü di-le getiriliyor. Kurulan İl, itaat altına aldığı bütün halklara barış ge-tiriyor. İl’in itaat sağlaması, yalnız zorla değil, getirdiği düşmansız ortam sayesindedir. İkinci hata, “bunça törüg kazganıp” yan cüm-lesi, “bunca çalışıp, çabalayıp” diye çevrilmiş. Oysa burada “çalış-ma ve çabalama” diye bir eylem yok. Devletin oluşması açısından çok önemli bir eylem var: “Törüg kazanıp” yani töreyi kazanmak! Bilge Kağan, İl’i (devleti) kurma eylemlerini anlatırken, en sonun-da hukukun ve kurumlaşmanın (Törü) oluştuğunu vurguluyor.[427]
Göktürk devletinin Bumın ve İstemi Kağan tarafından kurulu-şunu Bilge Kağan şöyle anlatıyor:
“Üze Köktenri asra yagız yer kılıntukda, ekin ara kişi oglı kılın-mış. Kişi oglınta üze eçüm apam Bumın Kagan İstemi Kagan olur-mış. Olurupan Türük bodunın ilin törüsin tuta birmiş, iti birmiş. Tört bulun kop yagı ermiş. Sü sülepen tört bulundaki bodunug kop almış kop baz kılmış. Başlıgıg yüküntürmiş, tizligig sökürmiş. İl-gerü kadırkan yışka tegi kirü Temir Kapıgka tegi konturmış. Ekin ara idi oksuz kööktürük iti ança olurur ermiş. (…) Begleri yeme bo-dunı yeme tüz ermiş. Anı üçün ilig ança tutmış erinç. İlig tutıp tö-rüg itmiş.” (Üstte Göktanrı altta yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında kişi oğulları yaratılmış. Kişi oğullarının üzerine atam de-dem Bumın Kağan İstemi Kağan tahta oturmuş. Tahta oturarak Türk bodununun devletini ve kurumlarını yönetivermiş, düzenleyi-vermişler. Dört bucak hep düşman imiş. Ordular sevk ederek dört bucaktaki bodunları hep almış, hep bağımlı kılmışlar. Başlılara baş eğdirmiş, dizlilere diz çöktürmüşler. İleride -Doğuda- Kingan dağ-larına kadar, geride -Batıda- Demir Kapı’ya kadar halkları yerleştir-mişler. İkisinin arasında örgütsüz Göktürkü düzene sokarak öylece hüküm sürerler imiş. Beyleri de halkları da barış ve düzen içinde imişler kuşkusuz. Onun için ili -devleti- öylece yönetmişler kuşku-suz. İli -devleti- yönetip hukuku ve kurumları düzenlemişler.)[428]
Bu çok özlü anlatımları açtığımız zaman İl’in oluşması süreci-nin olgularını görüyoruz:
– Zenginlik,
– Nüfusun çoğalması,
– Örgütsüz Göktürkün düzene sokulması,
– Dört bucaktaki bodunların bağımlı kılınması, itaat altına alınması,
– Dört bucaktaki bodunların düşmansız kılınması, barışın getirilmesi,
Kağanlığın otoritesine itaatin, beyler ile bodun arasında baris ve uyumun sağlanması,
Halkın işini gücünü vermesi, sınıflaşma ve sömürü,
– Hukukun ve kurumların düzenlenmesi, devletin yönetilmesi,
– Ve bütün bu düzenin tepesinde hükümdarlığın ideolojik kay-nağı olarak Tek Tanrı.[429]
Orhon Yazıtları’nda devletin oluşumunu hükümdarın ağzından dile getiren bu açıklama, Kutadgu Bilig’de teori haline getirilmiştir:
Bu il tutguka köp er at sü kerek
Er at tutguka neng tavar tü kerek Bu neng alguka bir kerek bay bodun
Bodun balıkınga törü tüz kodun[430]
Bugünkü dile şöyle çevirebiliriz:
Bu ili yönetmeye çok er at ordu gerek Er at beslemeye çok mal servet gerek Bu malı almaya bir gerek zengin bodun Bodunu zengin kılmaya kurum ve yasa kodun
Kutadgu Bilig’deki bu dört dize, kabile toplumundan devlete ge-çişin bütün sırlarını açıklamaktadır.
Devleti oluşturan unsurlar sıra-lanmıştır:
– Ülke
– Ordu
– Zenginlik, mal mülk
– Bodun, halk
– Kurumlar ve yasalar
- yüzyılın sonlarında Yusuf Has Hacip tarafından yazılan Ku-tadgu Bilig, Türklerde artık devletin teorisinin yapıldığını kanıtlıyor. Kutadgu Bilig, “Şahnâme-i Türkî” (Türklerin Şahnâmesi) ola-rak kabul edilmektedir.[431]
Asya’da bir Türk Kağanlıklar silsilesinin oluşması, devlet gele-neğinin varlığının kanıtı olarak görülmektedir.[432]
İl’in Barış/Dirlik Anlamı
Kaşgarlı Mahmud, İl’in en eski anlamının barış olduğunu be-lirtiyor. Ziya Gökalp de, O’na gönderme yaparak bu görüşü savunuyor.[433]
İl sözcüğünün barış anlamı, bugün Türkçemizde Elçi sözcüğün-de yaşıyor. Kumancada Ellik barış anlamına geliyor.[434] Yakutçada ise İl, dirlik anlamında.[435]
Bu dirlik sözcüğünün, İl kavramını barış sözcüğüne göre daha iyi karşıladığı söylenebilir. İl, siyasal içerik kazandıkça, barış kavramından dirlik kavramına doğru gelişiyor.
Ziya Gökalp, işte bu barışın gerçekleştiği tarihsel süreci de açık-lamaktadır. Aşiretler arasında kan davası, akın ve savaşlara son ve-ren bodunların kurulmasıyla barış (İl) da sağlanıyor.
Bu açıklama, İlin (barışın) siyasal birleşmeyle gerçekleştiğini saptıyor. Ziya Gökalp, bu süreçte, Türklerin barış dini olan Toyo-nizmin rolüne vurgu yapıyor. Ancak aşiret kavgalarına son verilme-si, öncelikle ekonomik ve siyasal bir süreçtir. Toyonizm, bu sürecin gerektirdiği ideoloji olarak ortaya çıktı. Bu olay, İslamiyetin Arap aşiretleri arasında kavgalara son verip Ümmet’i oluşturmasıyla aynı tarihsel sürece denk düşüyor. Bu açıdan Araplarda Ümmet ile Türk-lerde Bodun ve İl’in oluşması, aynı toplumsal sürecin ürünüdür.[436]
Ziya Gökalp, haklı olarak, barış anlamıyla İl’in oluşmasını, dev-letin eşiği olarak görmektedir. Aşiretlerin üstünde, onlar arasında ba-rışı sağlayan bir siyasal örgütlenmenin, yani bodun ve İl’in meydana gelmesi sonucunda “en basit biçimiyle” devlet de doğmuş oluyor.[437]
Burada Bodun ile İl arasındaki farkı berraklaştırmak gerekir. Aşiretler arasında birliği oluşturan Bodun, İl’in kurulması yönünde çok önemli bir sıçramadır. İl, çeşitli bodunlar arasında birliği kura-rak, devletleşme sürecinin son aşamasını belirliyor. Devletin oluşu-mu, bağımsız aşiretler arasındaki kan davalarının, akınların yasak-lanmasıyla başlamıştır.[438]
Bütün bu nedenlerle Eski Türkler (Göktürkler) tarihinin uzma-nı Sören Stark, “El, boduna göre siyasal alana daha yakın duruyor” saptamasıyla önemli bir gerçeğe işaret ediyor.[439]
Diğer önemli bilim adamlarının da İl/El kavramına buldukları karşılıklar aynı merkezdedir:
Clauson, İl kavramını İngilizceye “realm” diye çeviriyor ve şöy-le tanımlıyor: “Bağımsız bir hükmedicinin örgütlediği ve hükmet-tiği siyasal birlik.”[440]
Radloff’un İl kavramına Almancada bulduğu karşılık “Gemein-wesen” ve “Staat”, yani topluluk ve devlet.[441]
Rybatzki’nin çevirisinde ise, İl’in, Almancadaki karşılığı “Re-ich”, yani hükümdarlık.[442]
Johansen ise, İl’e dynastie, yani hanedan kavramına yakın bir anlam veriyor, belli bir klanın yönetici dizgesini (lineage) il olarak tanımlıyor.[443]
Sören Stark, El kavramının Orhon Yazıtları’nda “kendi bodunu veya başka siyasal örgütlenmiş topluluklar üzerinde hükümdarlık (Reich) ve hâkimiyet (Herrschaft) yönünde” bir içerik kazandığını belirtir.[444] Doğrudur, süreç içinde devlet anlamını kazanıyor.
YERYÜZÜ HÜKÜMDARLIĞININ İDEOLOJİSİ TENGRİ
Dünya Dillerindeki En Eski Allah Sözcüğü
Dünya dillerindeki en eski Allah sözcüğü, bugüne kadarki bilim dağarcığına göre; Türk ve Moğol dillerindedir. Ta MÖ 4. Binden söz ediyoruz. Sumer tabletlerindeki Tingir ile Türkçe Tengri/Tanrı ve Moğolca Tenri/Tengri arasında köken birliği olduğu, Tarihçiler ve Dilciler arasında genel kabul görmüştür.[445]
Eski ve Orta Türkçedeki Tengri sözcüğü, Türkiye Türkçesinde Tanrı olmuş ve Türk dilinin bütün ağızlarında var.
Hunlarda: Çengli=Tengri.[446]
Göktürklerde: Tengri, Türük Tengrisi[447]
Divan-ı Lügat-it Türk’te: Tengri[448]
Oğuz Kağan Destanı’nda: Tengri[449]
Kıpçak/Kumanlarda: Tengri, Tengeri, Bey Tengri, Beymiz Tengeri, Ata Tengri, Tengiri Ata[450]
Azeri Türkçesinde: Tanrı.
Türkmenlerde: Tanrı.
Kazak ve Baraba Türkçesinde: Tengri, Tenri.
Kumuk Türkçesinde: Tenniri.
Sarı Uygur, Sagay ve Kırgız Türkçesinde: Tenir.
Oyrat ve Altay Türkçesinde: Teneri.
Sor Türkçesinde: Tegre.
Özbek Türkçesinde: Tängri.
Hakas Türkçesinde: Tigir.
Karaçay Türkçesinde: Teyri.
Başkurt, Kazak ve Kazak Tatarları ve Uygur Türkçesinde: Tanri.
Soyon Türkçesinde: Der.
Çuvaş Türkçesinde: Torı.
Teleüt Türkçesinde: Tenere, Tenre.
Yakut Türkçesinde: Tanara[451]
Tanrı sözcüğünün bütün Türk dillerinde olması yanında, sözcüğün kökü olan Tan sözcüğü de bütün Türk dillerinde, gün doğumu, şafak, gök gibi anlamlarla bulunuyor. Tanrı sözcüğünün gök (tan) kökünden gelmesi çok doğal.
Sözcüğün kökünün Türk dillerinin hemen hepsinde bulunması, Tengri sözcüğünün Öntürkçeden Sümer diline geçmiş olması olası-lığını güçlendiriyor.[452]
Bilindiği gibi Prof. Dr. Osman Nedim Tuna, 168 Sümerce sözcüğün Türkçeyle bağlantılı olduğunu ikna edici kanıtlarla göstermiştir. Değerli bilim adamı Sümerce ile Türkçenin farklı diller olduğunu, ancak Sümerlere karışan ya da Sümerlerin komşusu olan bir kavmin Türkçe konuştuğunu saptadı.[453]
Dingir sözcüğünün de bu yoldan Sümerceye girdiği söylenebilir.
Tengri sözcüğünün Sümerlere uzanan en az 4 bin yıllık bir geç-mişi olduğunu gösteren başka kanıtlar da bulunuyor. Avusturyalı halkbilimci Koppers ve Zeki Velidî Togan, Çin’de MÖ 1027-256 arasında sekiz yüzyıl hüküm süren Chou hanedanının Chou/Cu Türkleri tarafından kurulduğunu ve yeni devletçi kurumlar ile bir-likte kendi Tanrılarını da Çin’e getirdiklerini belirtiyorlar. Shang hanedanını yıkan Choular, Shangların allahının yanına kendi tanrı-ları olan Tien’i yerleştirmişlerdir.[454]
Çincedeki Tien sözcüğünün kökeninin Türkçe Teng/Tan olabileceği ileri sürülmüştür.[455]
Bu saptama, Çin kaynaklarına dayandırıl-maktadır. Chou/Çu hükümdarı Ton zamanından kalan Tanru, Kuto, Eti, Tay gibi sözcüklerin Türkçe kökenli olduğu belirtilmektedir.[456]
Çin’in 1911 yılındaki Cumhuriyet Devriminin önderi Sun Yat-sen de, Çin’e uygarlığın kuzeybatıdaki yabancı kavimlerden gelmiş olması gerektiğini belirtiyor.[457]
Tengrinin Toplumsal-Ekonomik Temeli
Forrer, Menghin, Schmidt, Koppers gibi Avusturya halkbilim-cileri, Öntürklerin MÖ 3. bin yıllarından beri tek tanrıya taptıkları-nı ve alt tanrıların daha sonra ortaya çıktığını saptıyorlar.[458]
Kuşkusuz bunun toplumsal-ekonomik bir temeli var. Yine aynı Avusturyalı Halkbilim Okulu’na göre, Öntürkler, Urallar bölgesin-deki atlı çoban kültürünün öncüsüydüler. Önhintcermenler 4 bin yıl önce, o zaman Güney Rusya’da yaşayan Ugorlar’dan ya da biraz doğuda oturan Öntürklerden “savaşsever hayvan besicisi çoban savaşçılar” (Hirtenkrieger) kültürünü aldılar. Menghin, Cermenlerin örgütçülüğünü ve siyasal yaratıcılığını, bu atlı çoban etkisine bağlamaktadır. Atlı çobanlarla karışımın azaldığı ya da olmadığı yerlerde, devlet ve uygarlık yaratıcılığının da azaldığını veya hiç görülmediğini belirtiyor.[459]
Atlı çoban kültürü ile göçebe kültürü birbirine karıştırılmamalı-dır. Atlı çobanlar, göçebe kültürünün en ileri aşamasındaydılar. Ta-rımcılardan farklı olarak geniş otlakları denetlemek ve bu alandaki kabileleri örgütlemek durumundaydılar. Bu ekonomik zorunluluk, atlı çobanların örgütlenme ve devlet kurma yeteneğini de belirledi. Dünyanın her yerinde, güçlü ve sürekli devlet kuruculuğunun kö-keninde bu atlı çobanlar olduğu Avusturya Halkbilim Okulu dışın-daki tarihçiler arasında da kabul gördü.[460]
Çobanlık, askeri yeteneği geliştiriyordu. Örgütçü ve dinamik at-lı çobanlar, “çalışkan fakat devlet kurmaya yetersiz çiftçi kavimle-rin yaşadığı” yüksek kültürlü ırmak boylarına akın ederek devletler kurdular. Atlı çobanlar, kendi içlerine kapanıp kaldıkları ve göçebeleştiren ekonomi tarzını devam ettirdikleri sürece devlet kurucu-luğu eğilimini korur fakat sonuca ulaştıramazlar. Devleti sürekli kı-lan bir gelişme içine ancak yerleşik tarımcılar ve şehir halklarına akın ederek, onlarla karışarak, o karıştıkları halklarla birlikte girer-ler. Bu nedenle atlı çobanların devletin ilkel biçimlerinden gelişmiş biçimlerine sıçramaları akın ve fetihlerle olur. Bu fetihler yerleşik tarımcı halkların da gelişmelerinde itici bir rol oynar. Fetheden atlı çobanlar ile yerleşik tarımcıların karışması, devleti örgütler ve yeni bir uygarlık yaratır.[461]
Tengri kavramının kökünün bu atlı çobanlarda olması, rastlantı değildir.
Tek tanrı, geniş alanlarda yaşayan kabilelerin birleştirilmesi demektir.
Tek tanrı, örgütlenme demektir.
Tek tanrı, merkeziyetçilik demektir.
Tek tanrı, kabileler arasında barış demektir.
Tek tanrı, devletleşme ve uygarlaşma demektir.[462]
Gelgelelim tek tanrıya dayanan inanç, eski Türk kabilelerinin aralarındaki anlaşmazlıklara son verip boylar arası birliğin sağlanmasına olumlu katkı sunmuştur ki eski Türklerdeki Gök Tanrı (Tengri) inancı, devletin meşruiyet temelini oluşturan “Kut” anlayışını doğurarak merkeziyetçi ve kuvvetli bir yönetim yapısının oluşmasını sağlamıştır. Tanrı’nın “Kut”u, yani yönetme yetkisini kağana verdiğine inanılması, kağanın otoritesini mutlak bir hale getirmiş, Türk devletlerinin hızlı teşkilatlanmasına ve Türk siyasî birliğinin sağlanmasına doğrudan etki yapmıştır.[463]
Gelgelelim Türklerde yönetimsel manada olsun Tanrısal kuvvetin tecellisini ifade etmek o kadar önemli bir hal olarak görülmüştür ki düşününüz, 8.yüzyılda bile Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın oğlunun adı, Tengri Kağan’dır.[464]
Öte yandan Öntürklerin ve Türklerin MÖ 3 binlerden beri Tek Tanrıya inandıkları görülüyor. Süryani Mikhail, Türklerin Tek Allah tanıdıklarını Chronique’lerinde belirtir.[465]
Orta Asya’da kurulan kabile konfederasyonları ve ilk devletlerin başındaki hanedanların tek tanrıya tapmaları, olağanüstü geniş bir coğrafyaya hükmetmeleriyle ve bu alanda barış sağlamalarıyla ilgilidir.
Mısır’da kabile ilahlarının yok edilerek tek Allahın yaratılması sürecini, Asya’nın atlı çoban kültüründe de görüyoruz. Her iki sü-recin de nedeni aynıdır: Farklı kabileleri bir otorite altında topla-mak ve barışı sağlamak.Tek tanrı düşüncesinin kökünde, atlı çoban kültürü ve merkezi-yetçi, güçlü örgütlenme olduğunu tarihsel süreçler gösteriyor.
MÖ 4. binyılda, Kuzey Kafkaslar, Ural-İdil boyları, Hazar De-nizi’nin kuzeyi, bugünkü Kazakistan ve Türkmenistan’da vahşi at sürüleri evcilleştiriliyor.[466]
İskandinav destanlarındaki Türk kökenli tanrı-kral Odin’in atının sekiz ayaklı olması bir gerçeklikten kaynaklanıyor.[467]
Avusturya Halkbilim Okulu’nun seçkin bilim adamları, göçebeliğin en yüksek aşaması olan atlı çoban kültürünü ilkönce Öntürk-lerin geliştirdiğini saptıyorlar.[468]
Öntürklerin batıdaki komşuları olan Önhintcermenler, atlı çoban kültürünü Öntürklerden alıyorlar. Avusturyalı Halkbilimciler bu tezlerini, kazıbilim bulgularıyla kanıtlıyorlar.[469]
Hint-Avrupa dillerinde at sözcüğü farklı köklerden geliyor. Örneğin İngilizcede Horse, Fransızcada Cheval, Almanca-da Pferd.
Atın ileri tarım bölgesi olan Ön Asya’da evcilleştirilmesi ise, Ural ve Hazar bölgesinden 1500-2000 yıl sonra.[470]
Önemli tarihçilerden Barthold, devlet yapısının, bir süre büyük hayvancılık kültürü üzerinde oluştuğunu vurgulamıştır. Barthold, örnek olarak Mao-tun (Mete) ve ardılları zamanındaki Büyük Hi-ung-nu hakanlığını ve Tuküe-Türklerinin iki büyük hakanlığını be-lirtmekle birlikte onlardan önce var olan yüksek kültürlerin bıraktı-ğı mirasa işaret eder.[471]
- Bang da aynı yönde Türklerdeki “teğin, yabgu, buyla ve tarkhan gibi unvanların, Türklere devlet idarecili-ğini ayrıntısıyla işlemiş bir büyük devletçi milletten kaldığı” iddiasındadır.[472]
Koppers ise bu yüksek kültür mirasıyla ilgili olarak “her şeyin ‘Ariyen’ sihirli sözüyle açıklanması çabasındaki isabet-sizliğe” değinir.[473]
Zeki Velidî Togan da, Orta Asya’da devlet ve ordu örgütlenme-sinde Türklere ve diğer Altaylılara öğretmenlik yapan bir kavmin saptanmadığı görüşündedir.[474] Atlı çoban kültürünün öncülerine ilişkin tartışma boşuna değildir. Çünkü bu kültürün birçok alanda yerleşik kültüre üstünlüğü birçok tarihçi tarafından kabul edilmiştir.[475]
İlk önemli uygarlıkla-rın çalışkan tarımcıların yaşadığı Dicle, Fırat, Nil, İndus ve Çin’de-ki Yeşil Irmak gibi büyük ırmakların verimli ovalarında kurulduğu bir gerçektir. Ancak “devlet kurmada yeteneksiz” olan bu çiftçile-rin yaşadığı coğrafyalara akın eden savaşçı göçebelerin devlet kurma yeteneklerinin bu uygarlıkların doğuşundaki rolü çoğu zaman görmezden gelinir.[476]
Kısacası, atlı çoban kültürünün örgütleme yeteneği ile çalışkan tarımcıların yarattığı zenginliğin buluşması, uygarlık ve devletle birlikte Tek Tanrı düşüncesinin de tarihsel kökenidir.
Bu buluşma, Sümercedeki Dingir kavramı ile Türkçedeki Ten-gri ve Çincedeki Tien kavramlarının ortak kökenini de açıklamış oluyor. Tengri kavramını ırmak boylarına atlı çoban fetihçiler ge-tirmişlerdir.[477] Atlı çobanların tanrı taşıyıcılığını kanıtlayan bir diğer olgu da, İskandinav ülkelerinin destanlarıdır. Bu destanlarda Turkland (Türk Ülkesi) krallarının soyundan olan ve tanrıya benzeyen Odin, kuzey ülkelerine gelerek, Saksonya, Vestfalen, Fransa, Danimarka, İsveç, Norveç ülkelerinin başına oğullarını hükümdar yapar ve bu ülkelere adalet getirir. Odin, bununla da yetinmez, Avrupa’nın Ateş Tanrısı olur. Odin’in adının Türkçe ateş anlamına gelen Od kökün-den türemesi ayrıca anlamlıdır.[478]
Bu destanlarda hükümdarlık kuruculuğu ve Tanrı taşıyıcılığının Asya kökenli atlı çobanlarla açıklanması dikkat çekiyor. Odin’in atının “sekiz ayaklı” olması, ayrıca çok şey anlatıyor. At, örgütlen-me ve Tanrı, Odin’in destansı kişiliğinde buluşuyor.[479]
Bu arada Odin demişken şu hususu da hatırlamak icap eder ki Tanrı tâbirinin daha eski yüzyıllara ait hatırası da vardır ve bu bağlamda ilk tanrının ortaya çıkışına dair şu kıssa oldukça önemlidir:Başlangıçta sadece yokluk vardı. Sonsuz bir boşluk. Bu boşlukta var olan tek şey Ginungagap idi, yani “Büyük boşluk”. Sonsuzluğa dek uzanan rengi ve görüntüsü olmayan bir düşüş.
Zamanın kıvrımlarında sıcak ve soğuk belirdi. Bunlar belki de var olan ilk duygulardı ve bu her şeyin başlangıcıydı… Sıcak ve soğuk artık iki nehir olmuştu, ikisi birlikte Gigungagap’a dökülüyorlardı. Kuzeyden akan soğuk ırmağın ismi ‘Niflheim’, güneydeki sıcak ırmağın ismi ise ‘Muspelheim’ idi. Niflheim ve Muspelheim kendi kendilerine oluşmuş ilk dünyalardı, yani dokuz dünyanın başlangıcı.
Soğuğun ve sıcağın Ginungagap’a dökülmeden önceki birleşiminde patlamalar yaşanıyordu ve bu patlamalar evrenin ilk canlısının doğumuna neden oldu. Bu ne bir Tanrı, ne de bir insandı. Bu bir devdi…
Adı Ymir’di. Kızgın, aptal ve açtı. Ginungagap’ın sonsuz boşluğunda kendine yiyecek arayıp durdu. Ve sonunda sütünden beslenebileceği Audumbla adında dev bir inek buldu. Ymir hiç durmadan ineğin sütünü içiyordu, ancak kısa bir süre sonra Audumbla’da acıkmıştı ve etrafta yiyebileceği tek şey Ginungagap’ın taşları idi. Her gün açlığı daha da artan Audumbla her gün bu kayaları daha sık yalıyordu tuz ve yiyecek ihtiyacını gidermek için. Kaya yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştı. Sonunda şekil taştan kurtuldu. Bu da ilk tanrının doğuşu oldu…
İlk tanrının adı “Buri” idi. Ymir’in ve Buri’nin yaratma güçleri vardı. Yalnız kalmamak için kendilerine eşler bu eşlerdende çocuklar yarattılar. Tanrıların ve Devlerin soyu Ginungagap içerisinde üremeye başlamıştı.
Bu iki ırkın birleşiminden ise Üç büyük tanrı doğdu: Odin, Vili ve Ve. Bütün tanrılar ve devler Odin’in bu zamana kadar doğmuş en güçlü canlı olduğunu anladılar ve ona saygı gösterdiler. O geleceğin, geçmişin ve insanların babasıydı.[480]
Türklerin Tek Tengriciliği
Burada bazı itibarlı tarihçilerin bile yineledikleri bir yanılgıyı saptamak durumundayız. Türklerin “dininin Şamanizm olduğu” te-zine sık sık rastlarız.[481]
Bir kez Şamanlık, din değildir; büyücülüktür; din öncesi bir inançtır.[482]
Ve Şamanizm Türklere özgü de değildir. Şamanizm ya da büyücülük, kuşkusuz Asya’nın örgütlenme düzeyi geri, uygarlık öncesi toplumlarında hep oldu. Hakanlıkların merkezlerinde ve beyler sınıfı içinde Tengri inancı geçerli iker, ke-narlarda, orman kabileleri içinde hâlâ Şamanizme, yani büyücülü-ğe rastlanıyordu. Türklerin tarih boyunca tek bir dinleri olmadı. Ancak eğer en eski Türklerin dininden söz edilecekse, o dine Tanrıcılık adı verile-bilir, Tengricilik de diyebiliriz.[483]
Nitekim Ruslar, bu dine Tengri-yantsvo ve Batı tarihçileri de Tengrism veya Tänrismus diyorlar.[484]
Tek Tanrı düşüncesinin Öntürklerde MÖ 3. binlerde doğduğuna ve tek otoriteyle ilişkisine yukarıda değinmiştik. Din bilimcilerin Monoteizm (Tekçilik) adını verdiği bu inanç, evrende her şeyin bir ol-duğu felsefesiyle bağlantılıdır; yani felsefede de Tekçidir. Bu açıdan İslamdaki Vahdeti Vücut felsefesiyle aynı çizgidedir. Bu felse-fe, siyasal alanda dünyada tek otoriteyi savunan cihangirlik ve imparatorluk ülküsünce temsil edilir.[485]
Gelgelelim Türklerin Araplarla Türklerle ilgili önemli hadisler ve Kubbetüt Türkiyye adındaki çadırı kullanmasıyla ilgili tarihi vesikaların ışığında her ne kadar çok sınırlı düzeyde de kalsa ilk defa Hz. Muhammed devrinde ticaret vesilesiyle temasta bulundukları, Hz. Osman ve Emevîler zamanlarında yaşanan savaşlar yüzünden kabul etmemekte direndikleri ve Abbâsîler’den itibaren siyasî ve iktisadî etkenlerle benimsemeye başladıkları[486] Müslümanlığın Türklerdeki Tek Tanrı ve buna dayanan Kut anlayışıyla benzeşen yönleri de Türklerin Müslümanlığa geçişinde kolaylaştırıcı bir etmen olmuştur. Yani eski Türklerdeki “Kut” (siyasi iktidar/baht), İslam’daki “Allah’ın takdiri” ile örtüşerek yöneticiye meşruiyet sağlar ve halkın hükümdara bağlılığını artırır. Bu etmenler de aynen şu şekildedir:
İlâhî Kaynaklı İktidar: Kut anlayışında hükümdar, yönetme yetkisini Gök Tanrı’dan alır. Bu durum, İslamiyet’te hükümdarın “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” (Zıllullah) olarak görülmesi ve iktidarın ilahi bir emanet sayılmasıyla büyük benzerlik gösterir.
Meşruiyet ve Bağlılık: Kut, hükümdara yönetme hakkı ve meşruiyet verir. Benzer şekilde İslam’da da hükümdara itaat, Allah’a itaat kapsamında değerlendirilmiştir.
Kut’un Geri Alınması: Türklerde felaketler veya adaletsizlik durumunda Kut’un geri alındığına inanılır ve hükümdar değiştirilirdi. Bu, İslam’daki yöneticinin adil olmaması durumunda meşruiyetini kaybetmesi düşüncesine benzer.
Sonuç olarak, Kut anlayışı İslamiyet’in kabulüyle ortadan kalkmamış, aksine “Allah’ın nasibi/takdiri” şeklinde İslami bir kisveye bürünerek Türk-İslam devlet geleneğinin temelini oluşturmuştur.[487]
Tek Tengrinin izini sürecek olursak, MÖ 3. binlerde Urallar’da-ki Öntürklerden sonra, Çin’de MÖ 1027’de Chou hanedanını kuran Chou/Çu’ların bu Tek Tanrılarını Çin’e götürdükleri anlaşılıyor.[488]
Chouların Tien dediği Tanrı, kendilerinden önceki Shang Haneda-nının (MÖ 1600-1028) tanrılarından farklıdır. Çin’deki Tien sözcü-ğünün Tengri sözcüğünden geldiği öne sürülüyor. Choular Çin’e gelmeden önce Çinlilerin “Batı Denizi” dedikleri Hazar Denizi’nin doğusunda yaşıyorlar. Böylece MÖ 1000’li yılların sonlarında Çin’e götürülen Tengri’nin vatanının, Öntürklerin MÖ 3. binlerde-ki tek tanrısının vatanı olduğunu saptamış oluyoruz. Chou Haneda-nı, kendisini Gök Tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görüyor-du. Tengriciliğin temel düşüncesi olan, gökyüzü hükümdarlığının yeryüzüne yansımasının tarihsel kökleri, en azından MÖ 1000’lere kadar uzanıyor.[489]
Yeryüzü Hükümdarlığı Ülküsünün Tarihçesi
Çin kaynaklarında bulabildiğimiz az sayıda Hiung-nu sözcükle-rinin en önemlisi, “çeng-li ku-tu şan-yü” söz öbeğidir. Çeng-li Tengri sözcüğünün Çin yazısındaki karşılığı olarak görülüyor. Ku-tu oğlu anlamındadır. Şan-yü ise geniş ve büyük anlamındadır; hü-kümdarın yüceliğini dile getiriyor. Talât Tekin, bu sözcük öbeğinin Hiung-nu kağanlarının unvanı olduğunu belirtiyor: Tanrının oğlu Şan-yü.[490]
Hun Kağanı, “gökte ve yerde doğmuş, güneş ve ayda olmuş”tur. O’na verilen unvan şöyledir: “Göğün ve yerin oğlu, güneş ve ayın ortaya çıkardığı büyük Hun Yabgusu.”[491]
Göktürk kağanlarının tanrısal köken ve unvanları da aynı bu ifadelerle dile getirilmektedir.[492]
Chou/Çuların Çin’e getirdiği Gökyüzü Hükümdarlığı düşüncesinin, İskit ve Sarmat hükümdarlıklarının gökselliği de dikkate alı-nırsa, Batı Asya ve Orta Asya’da kurumlaşmış olduğu gözüküyor. Rásonyi, bu ülküyü Batı Hunlarının Avrupa’ya taşıdığını vurgular. Atilla, Doğudan örgütçülüğü ve yeryüzü hükümdarlığı ülküsünü getirmişti. Bu nedenledir ki, Atilla gücü olduğu halde, Gotlar ve Vandallar gibi Roma’yı yağma etmedi. Amacı Roma’nın yerine geçecek Büyük İmparatorluk Ülküsünü gerçekleştirmekti. Kargaşalık ve yağma ortamını bertaraf ederek barış ve birliği kurmak istiyordu; ancak ömrü yetmedi.[493]
Burada bir kez daha Yeryüzü Hükümdarlığının barış işlevine ve Tengri ile barış arasındaki ilişkiye ulaşıyoruz. Kabileler arasındaki baskın ilişkilerinin yerini, beyler sınıfının devleti almaktadır. Yağmanın yerine de üreticinin ürün fazlasına el koyan vergi sistemi geçmektedir.[494]
Gelgelelim benzer bir süreç İslâmiyet’in ortaya çıkışıyla Araplarda da yaşanmıştır. Zira Müslümanlığın getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap Yarımadası’nda oluşan büyük enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.[495]
Yani aslında Hz. Muhammed’in İslâmiyet’i tebliğiyle başlayan devrim vesilesiyle Arap Yarımadası’nda yaşayan bedeviler, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya’ya, doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7-15. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu. İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş elyazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa’sında İslâm ve Türk modası geçerliydi.[496]
Tarihsel olarak hangi çağa denk düştüğü tartışmasına girmeksizin, Oğuz Kağan Destanı’ndaki Tengri de, Tek Tanrı inancını yansıtır. Bu destan, Türklerde sınıflaşma ve devletin oluşması sürecinin ilişkilerini ve kurumlarını yansıtır. Oğuz Kağan’a “yer veren”, Tengri’dir.[497]
Oğuz Kağan Destanı’nda Yeryüzü Hükümdarlığı Ülküsü, Tengriden bağımsız bir dille Oğuz Kağan’ın ağzından şöyle anlatılır:
“Men Uygurning kaganı bola men, kim yırning tört bulungı-nung kaganı bolsam kerek turur; sinlerdin baş çalunguluk ti-lep men turur.”
Günümüz Türkçesiyle: “Ben Uygurların kağanıyım ve yer-yüzünün dört köşesinin kağanı olsam gerektir. Sizden itaat dilerim.”[498]
Destanın elde bulunan nüshasının sonlarında Oğuz Kağan, ha-yatını özetlerken sözü şöyle bağlar:
“Kök Tengrige men ötedim.”
Bugünün Türkçesiyle: “Gök Tanrıya ben [borcumu] ödedim.”[499]
Orhon ve Tunyukuk Yazıtları’nın hiçbir yerinde Şamanizmin izine rastlanmıyor. Göktürk hakanlarının dini, tek tanrıcılıktı. Tengri, Yazıtlar’da, gök, gökyüzü ve tanrı anlamlarındadır.[500]
Tengriyi Orhon Yazıtları’nda ideolojinin merkezi kavramı ola-rak görüyoruz. Tengricilik, hiç kuşkusuz kağanın kurduğu düzenin ve barışın ideolojisiydi.[501]
Öte yandan oğluna Tengri Kağan adını veren Bilge Kağan’ın tanrısallığı Orhon Yazıtları’nda şöyle formülleştirilmiştir:
“Tenri teg tenride bolmuş Türük Bilge Kagan.”
Bugünkü Türkçe ile “Tanrı gibi Tanrıdan olmuş Türk Bilge Kağan.”[502]
Yazıtlardaki diğer bir formül de şudur:
“Tenri teg tenri yaratmış Türük Bilge Kagan.”
Bu formülü Talât Tekin bugünkü dile şöyle çeviriyor: “Tanrı gibi Tanrıca (tahta oturtulmuş) Türk Bilge Kağan.”[503]
Bu çeviriyle ilgili bir husus aktarılması icap ederse bu çevirinin pek de yerinde ve mantıklı bir çeviri olmadığını söylemek zorundayız. Daha önce Bilge Kağan’ın Tanrı’dan yaratıldığı belirtiliyor. Bu kez “bolmış” (olmuş) eylemi yerine “yaratmış” eylemi kullanılıyor. Talât Tekin’in de belirttiği gibi yarat- eylemi, 8. yüzyıl Türkçesinde “yapma, yaratma, düzenleme” anlamına geliyordu.[504]
O nedenle “Tanrıca hükümdar yapılmış” diye çevirmek, daha doğru olacaktır. Çünkü “tahta oturmak” ifadesi, eylemi gökten indirip, dünyevileştiriyor. Oysa Tengri, kağana hükümdarlığı lütfeden, başka deyişle kut’u verendir.[505]
Bilge Kağan şöyle anlatıyor:
“Tenri yarlıkadukin üçün, özüm kuutum bar üçün kağan olurtum.” Günümüz Türkçesiyle: “Tanrı lütfettiği için, kut’um olduğu için kağan tahtına oturdum.”[506]
Talât Tekin’in burada Kut sözcüğünü talih diye çevirmesi ne kadar yerindedir, burası tartışmaya açıktır zira Kut, bütünüyle tanrısaldır, tanrıca Bilge Kağan’a verilmiştir. Tanrı, Göktürk Yazıtları’nda kağanların hükümdarlık kaynağı olmanın ötesinde, “üstte mavi göğü ve altta yağız yeri” yaratandır:
“Üze kök tenri, asra yagız yer kılıntukda.”[507]
Ve şu müthiş edebi ifade: “Üze tenri basmasar, asra yir telinmeser.” (Üstte tanrı basmazsa, altta yer delinmezse.)[508]
Orhon Yazıtları’nda Tengri, evet yeri göğü yaratandır; ancak aynı zamanda Türük Tenrisi’dir.[509]
Bu ifade, Kültigin Yazıtı’nın bir yerinde ve yine Bilge Kağan Yazıtı’nın bir yerinde geçer.[510]
Buradaki Türük, bir kavmin adı değil, fakat Bilge Kağan’ın boyunun adıdır. Tengri, Bilge Kağan’ın boyunun tanrısıdır ve işte o Tanrı, “Türük bodun yok olmasın diye, bodun olsun diye, Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kağan’ı ve annesi İlbilge Hatun’u göğün tepesinde tutup yukarı kaldırmış” ve kurtarıcı olarak tayin etmiştir. Burada Tanrı’nın halkı budun yapma, yani örgütleme amacından söz edilmesi dikkat çekiyor. Tanrı ile devlet kuruluşu arasındaki ilişki çok açık bir şekilde dile getirilmiş oluyor. Böylece Orhon Yazıtları’nda kabile tanrısı ile bütün kabilelerin ve yeryüzünün tanrısı düşüncelerinin her ikisine de rastlamış oluyoruz. Tengrinin ilkel hali ve gelişmiş hali aynı metinde yer almaktadır.[511]
Orhon Yazıtları’nın Türkler Açısından Önemli Olmasına Vesile Olan Bulgular
Bu kitâbeler, Türklerin yalnızca askerî ve siyasî başarılarını değil, aynı zamanda devlet anlayışını, toplumsal örgütlenme biçimini ve tarih bilincini de açıkça ortaya koymaktadır. Yazıtlarda “il” (devlet), “töre” (hukuk düzeni) ve “budun” (halk) kavramlarının birlikte ve sistemli bir şekilde ele alınması, erken dönem Türk toplumunun gelişmiş bir siyasal ve sosyal yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Özellikle yöneticilerin halka karşı sorumluluklarının vurgulanması, açlık, yoksulluk ve düzensizlik gibi sorunların devlet eliyle çözüme kavuşturulması gerektiğinin belirtilmesi, sosyal devlet anlayışının ilk izlerini barındırmaktadır. Ayrıca, Türk kağanlarının başarılarının doğrudan doğruya Tanrı’nın iradesine bağlanması, siyasal otoritenin ilahî meşruiyetle temellendirildiğini göstermektedir. Bununla birlikte yazıtlarda sıkça rastlanan öğüt verici ve uyarıcı ifadeler, yalnızca dönemin insanlarına değil, gelecek nesillere de hitap eden güçlü bir tarih ve kimlik bilinci oluşturma amacını ortaya koymaktadır. Tüm bu yönleriyle Orhon Yazıtları, Türklerin kabile yapısından teşkilatlanmış bir devlet düzenine geçiş sürecini belgeleyen, dil, tarih, siyaset ve kültür açısından son derece kıymetli ve kurucu nitelikte metinlerdir.[512]
İşte yazıya döktüğü tüm bu bulgulardan hareketle bu kitâbelere Türkler tarafından “Bengü Taş” (Mengü Bitig) -ebedî taş- ismi verilmiştir.[513] Buradaki taştan maksat, taş üzerine yazılan yazıdır. Bu bakımdan ebedî taş, ebedî söz anlamına gelmektedir. Normal olarak kabul edilir ki, üzerine söz yazılmamış taşın hiç bir değeri olamaz. Kitâbelerde ifade edilen ve ebedî değer kazanan taşın, bu değeri, üzerindeki sözden gelmektedir.[514]
Öte yandan Türük Tengrisi kavramı, Oğuz Kağan’ın Tengrisi olarak Oğuz Kağan mitolojisinde de geçer.[515]
Gerek Orhon Yazıtları’ndaki gerekse Oğuz Kağan mitolojisindeki bu kabile tanrısı, bize Tanrı fikrinin geçirdiği gelişme hakkında ipucu veriyor. Soylu kabilenin tanrısı zamanla bütün bodunun tanrısı ve yeryüzü hükümdarlığının kaynağı oluyor. Göktürklerdeki Gökyüzü ve Yeryüzü Hükümdarlığı Ülküsü, Çin hanedan kayıtlarında da anılıyor.[516]
Şa-po-lüe Kağan, bu kayıtlara göre, MS 585 yılında Çin İmparatorluğu’na bağlılığını şöyle dile getiriyor:
“Ben büyük Tuküe’lerin kağanı Şe-tu ve Suilerin vasalı L-li-kü-lu Şad Şa-po-lo Mo-ho Kağan, (…) Gökyüzünde nasıl iki güneş yoksa, yeryüzünde de sadece bir hükümdarın hüküm sürmesi gerektiğine inanıyorum. Ve tek gerçek imparator, Büyük Suilerin imparatorudur.”[517]
Sir-i Derya Oğuzları da diğer Türk kabile toplulukları gibi tek tanrıya inanıyorlardı. Oğuz-Türk Tanrısı çığrıda, yani arşıâlâda otururdu. Çığrı, insanların ve hayvanların dolaştığı yeryüzü ile kuşların uçtuğu havadan farklıdır. Tanrı, güneş, ay ve yıldızlarla birlikte çığrının yüceliğindedir.[518]
Türklerin binlerce yıla dayanan Tek Tanrı inancına bağlı kalması, İslâmiyet’in geçişi kolaylaştıran bir zemin oluştururken aynı kolaylık, Musevîliği kabul eden Hazar Kağanlığı’nın yönetici erki ve Hristiyanlığı seçen Kuman/Kıpçak, Gagavuz, Peçenek ve Uz Türkleri için de geçerliydi.[519]
Ortadoğu’nun tek Allahlı dinlerindeki Rab, yani efendi, örneğin Kumanlarda “bay tengri” veya “beyimiz tengri” oldu.[520]
Türkler, Müslüman olduktan sonra Gazneliler ve Karahanlılarla başlayan, Selçuklu ve Osmanlı imparatorluklarıyla devam eden dönemlerde Yeryüzü Hükümdarlığı ülküsünü, “cihangirlik” adıyla Tek Allah’ı tanıyan yeni dinleri İslâm’da da sürdürdüler.[521]
Fransız tarihçi Roux, “Türkler sözcüğün tam anlamıyla yeryüzünün hükümdarlarıdır.” der.[522] Roux, ekonomik-toplumsal temeli üzerinde pek durmaksızın, Türklerde “Bütün halkları birleştirme, dünyayı uyumlu bir yönetime ve barışa kavuşturma” ülküsüne gönderme yapıyor ve bu olgudan “Türklerin imparatorluk eğilimi ve kültürü” diye söz ediyor.[523]
Bu eğilimin Asya’da kurumlaştığına ve bir mirasa dönüştüklerine tarih tanıklık ediyor. Choular, İskitler, Sarmatlar, Massagetler, Hiungnular, Avarlar, Göktürkler, Hazarlar, Uygurlar, Kırgızlar, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Kıpçaklar, Moğollar, Osmanlılar, Altınordu ve Timurlular; 2500 yıllık bir zaman içinde atlı çoban kökenli halkların yeryüzü hükümdarlık ataklarını yansıtıyorlar.[524]
Tek Tanrı’ya duyulan inançla beslenen Yeryüzü Hükümdarlığı Ülküsünü en güzel anlatmakta olan metinlerden biri, hiç şüphesiz Kaşgarlı Mahmud’a aittir:
“Talih güneşi Türk burcunda doğdu. Tanrı, Türk Kağanlığı’nı gökyüzünün katmanları arasına yerleştirdi. Onlara Türk adını ve egemenliğini verdi. Çağının kağanlarını Tanrı Türkler arasından çıkardı ve kavimleri yönetme dizginlerini Türklere vererek bütün insanlığa egemen kıldı. Türkleri doğruluğa yönelten Tanrı, Türklerle birlikte olanları, birlikte çalışanları ve onlara katılanları aziz kıldı. Türkler sayesinde de onları isteklerine eriştirdi. Yağmacıların kötülüklerinden onları korudu.”[525]
Kaşgarlı Mahmud, Yeryüzü Hükümdarlığını Tanrının Türklere verdiğini belirtiyor. Bu ülkü, bütün Asya imparatorluklarının ideolojisidir.
İran Şahnâme birikimi, eğer tek cümleyle özetlenecek olursa, Yeryüzü Hükümdarlığının sırlarını anlatır.[526]
Firdevsî, Şahnâmesi’nde, Türk hükümdarı Afrâsyab’ı yenilgiye uğrayınca şöyle konuşturur:
“İyisi mi ben bütün yeryüzünü ele geçirmek hevesinden ve savaşmaktan vazgeçeyim.”[527]
Çin İmparatorluğu’nun tek güneş kültü de aynıdır. Çin imparatorlarına göre, Çin dünyanın merkeziydi. Çincede Çin isminin karşılığı olan Chunguva sözcüğü Ortanın İmparatorluğu anlamına geliyordu.[528] Çinliler, bu meseleyle ilgili şunları söylüyorlardı:
“Çin dünyadır ve dünya da Çin’dir. Gökyüzünde iki güneş bulunmuyor, o halde yeryüzündeki insanların da iki hükümdarı olamaz.”[529]
Aynı Tek Güneş Tek Hükümdarlık Ülküsü, kuvvetli bir olasılıkla devlet kadrolarında etkili olan Pers/Fars kökenli devlet adamlarının ve İran coğrafyasıyla olan etkileşimin sonucu Abbâsîlerde de görülmekte olup, Halife Harun Reşid, Türk asıllı Bermekî ailesini, “Gökyüzünde iki güneş olamaz.” gerekçesiyle bertaraf etmişti.[530]
Asya’nın imparatorluk kültürünün 13. yüzyıldaki büyük cihangiri Cengiz Han da Gök Tanrı’ya tapıyordu. İlkel kabile toplumunu yaşayan Moğolların geleneksel inancı Şamanizmdi. Ancak Cengiz onları devlet işlerine karıştırmadı.[531]
Bu durum yalnızca devlet işlerinde değil, orduda da buna benzer bir durum hakimdi.
Kaldı ki Cengiz Han’ın kurduğu Moğol ordusu, aslında tek bir milletten de oluşmuyordu. Öyle ki çoğunlukla Türk asıllı ordu mensuplarından oluşan bu büyük ordu, zamanla Türk boylarının da yoğun katılımıyla şekillendi ve düşmanına korku salan bir aktöre dönüştü. Karluklar, Kıpçaklar, Uygurlar, Kanglılar, Oğuzlar gibi pek çok Türk topluluğu, Cengiz’in kurduğu Moğol ordusunun belkemiğini oluşturdu. Daha da önemlisi askerî yapıda zamanla bir Türkleşme söz konusu olmuştur. Bunu askeri tabir ve unvanların yerlerini Türkçe karşılıklarına bırakmalarından anlamaktayız.[532]
Özellikle Batı seferlerinden sonra ordunun büyük bir kısmı Türk kökenli askerlerden oluşmaya başladı. Altın Orda, Çağatay ve İlhanlı ordularında komuta dili dahi çoğu zaman Türkçe idi.[533]
Daha da önemli olan husus şudur ki, Cengiz Han’ın kurduğu bu imparatorluğun ordusunun başkomutanı, günümüzün Genelkurmay Başkanı diyebileceğimiz kişisi, bir Türk generali olan Sabutay idi. Ayrıca, kendisine bağlı 11 tane ordu bulunuyordu ve bunlardan yine sekizinin komutanı Türk kökenliydi. Ordunun %80’ini Türklerden meydana geliyordu. Burada üzerinde durmak istediğim nokta, Cengiz’in etnik kökeninin Türk veya Moğol olmasının pek öneminin olmadığını belirtmektir. Neticede babası Moğol, annesi Türk olan tarihin en büyük liderlerinden birisini konuşuyoruz. Günümüz ulus-devlet anlayışının olmadığı 13. Asırda, Cengiz Han kendi kavmine dayanan, İbn-i Haldun’un ifadesiyle asabiyete dayalı bir devlet geleneği ile imparatorluğunu kurmuştu. Bu imparatorluğu, Orta Asya’da yaşayan tüm kavimleri başarıyla dahil etmiş, imparatorluğunun ‘herkesin imparatorluğu’ olarak kabul görmesini sağlamıştır.[534]
Gelgelelim Cengiz Han İmparatorluğu gerçekten de ileriki asırlarda Osmanlı İmparatorluğu’nun imza attığı ‘herkesin imparatorluğu’ olma başarısını çok önceleri imza atmıştı ve ‘herkesin imparatorluğu’ olma noktasında samimiydi ki bunun göstergesi Kore’den Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların, Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen İslami karakterde bir devlet olmayan[535] bir imparatorluk olan Cengiz Devleti’nden bahsediyoruz.
Yani esasen tarihe “Moğol fırtınası” adıyla mal olan aktör, büyük ölçüde Türk-Moğol sentezinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Öte yandan biraz evvel belirttiğimiz gibi Cengiz şamanları devlet işlerine karıştırmadı çünkü Şamanizmle devlet kurulamaz ve dünyaya hükmedilemezdi. Moğol aristokrasisi, Şaman inançlarına bağlı kabile halkından farklı olarak, Gök Tanrı ile Cengiz Han arasında özel ve kişisel bir bağlantı olduğuna inanıyordu. Annesi gökten inen ışıktan gebe kalmıştı. Ve bu tanrısallık, Cengiz’i yeryüzünde barışı sağlamak için dünyayı fethetme görevini yüklüyordu.[536]
Cengiz’in oğullarından Möngke (Mengü) Han, Fransa Kralı IX. Louis’e yazdığı mektupta, Cengiz Han’ın yeryüzünün tek hükümdarı olmasını şöyle açıklıyordu:
“Sonsuz Tanrı’nın buyruğudur bu; gökte ancak bir Sonsuz Tanrı vardır. Yeryüzünde de ancak bir sahibin olması gerekir. O da Cengiz Han’dır.”[537]
Ermeni tarihçi Kiragos’un belirttiği üzere, Tatarlar da hükümdarlarını Allah’la eşit tutuyorlardı. Evreni ikisinin paylaştıklarına inanıyorlardı. Gök Allah’ın payına, yer ise hakanın payına düşüyordu.[538]
Yeryüzü Hükümdarlığı Ülküsü Timur zamanında da devam etmekle beraber Timur’un kendisi Cengiz’in soyundan olmadığı için Hakan unvanını taşımıyordu ve Emir unvanına sahipti.[539] Ancak O’nun da ideolojisi Yeryüzü Hükümdarlığı idi. Bu doğrultuda şunu diyordu:
“Nasıl gökyüzünde tek bir tanrı varsa, yeryüzünde de tek bir hükümdar olması gerekir.”[540]
Hükümdarlık Barışı ve Halkları Bir Arada Yaşatma Kültürü
Tanrısal destekli olan Yeryüzü Hükümdarlığı ülküsünü, İbn Haldun dünyevileştirmiş, bilimsel olarak açıklamıştır. İbn Haldun’a göre, insanlık için düzenleyici hakem lazımdır. Düzenleyicinin hükmünün Allah’tan geldiği varsayılır ve buna şeriat denir. Ve o şeriatı insanlardan biri getirir.[541]
Dünyevî olan Yeryüzü Hükümdarlığının toplumsal-ekonomik dinamiği, aristokrasinin zenginleşmek için geniş alanlara hükmetme eğilimidir. Ticaret yollarına egemen olmak ve barışı sağlamak, Yeryüzü Hükümdarlığının tarihsel görevidir. Bu görev, hükmedilen geniş coğrafyalarda yaşayan farklı etnik ve dinsel toplumların bir arada yaşatılması için hoşgörüyü gerekli kılar. Yeryüzü Hükümdarlığı, kabileler arasında yağma amacıyla yapılan baskınlara son verir. Kaşgarlı Mahmud’un söylediği gibi, kağanlık halkları yağmacılığın köklerinden kurtarır ve korur.[542]
Yeryüzü Hükümdarlığının getirdiği barış ve adalet, Sâm’ın Padişah Menûçehr’e yazdığı mektubunda Firdevsî tarafından şöyle anlatılır:
“Ey Padişah (…) yeryüzünde öyle bir barış sağladın ki, bugün kurtla kuzu aynı kaptan yemek yiyebiliyor.”[543]
Yine Şahnâme’de Keykubâd, Yeryüzü Hükümdarının barış sorumluluğunu benzer sözlerle dile getirir:
“Fil bile sivrisineğe düşmanlık edecek olursa, bence din de adalet de yaralanmış olur.”[544]
Bütün Turan ve Çin toprakları da İran Padişahı’nın eline geçince, “kaplanlarla koyunların bir kaptan su içebileceği” koşullar oluşur.[545]
Firdevsî, Sultan Mahmut Gaznevi’ye sunduğu Şahnâme’de padişahı “artık kurtlarla koyunlar aynı yerden su içebiliyorlar” diye över.[546]
Hacı Bektaş Veli’nin “Arslanlarla ceylanlar dosttur kucağımız-da” dizesindeki barış, Asya’nın binlerce yıllık kökleri olan Yeryü-zü Hükümdarlığı kültüründeki barıştır.[547]
Tanrı ve Türk Kavramlarının Ortak Kökeni Üzerine
Tanrı ve Türk kavramları, bu çalışmamızda da ortaya koyduğu-muz gibi, Türklerin sınıflı topluma, başka deyişle devlete ve uygarlığa geçiş sürecinde oluştu.
Tanrı, atlı çoban kavimlerin geniş otlakları denetim altında tutan güçlü otoritesinin ideolojik dayanağı idi.[548]
Törük>Türk kavramının da töreli, kurumlaşmış anlamına geldiğini önceki satırlarımızda uzun uzun açıklamıştık.
Bir defa “Tanrı” ve “Türk” sözcükleri, Türkçe’nin bütün kollarında öteden beri var olagelen ve hala kullanılan en eski sözcüklerdendir. “Tanrı” sözcüğü, ayni görev ve görüntü altında Sümerce’ye dek uzanan bir yapıdadır. Bu bağlamda önemli bir duayen olan Mustafa Sarıca, Tanrı ve Türk sözcüklerinin her ikisinin de To kökünden geldiği konu-sunda bilimsel kanıtlar öne sürüyor.[549]
Tanrı ve Türk sözcükleri, kuşkusuz Sarıca’nın belirttiğinin aksine “Türkçe kadar eski” değildir. Bu sözcükler, uygarlığa geçiş aşamasında oluşmasına rağmen kökenlerindeki To hecesinin, dilin en eski dönemlerine ait olduğu söylenebilir. Çünkü To Türkçemizde, Sarıca’nın belirttiği üzere, yuvarlak anlamına geliyordu.[550]
Tonton, tombul, top, toparlak gibi yuvarlaklıkla ilgili çok sayıda sözcük To kökünü açıklayan bu görüşü doğruluyor. Sarıca, To kökünden türeyen Ton sözcüğünün gök anlamına geldiğine dikkat çekiyor. Gerçekten de gökyüzü, yerden baktığımız zaman yuvarlak gözükür. Tanrı sözcüğü bu Ton kökünden geliyor. Ton-Dön hecelerinden türetilen dönme, dingil, döngül, teker, tekerlenme, yuvarlanma gibi çok sayıda sözcük, Tanrı (gök) sözcüğüyle bir aile oluşturuyor. Törük Türük Türk sözcüğünün kökündeki Tor ise, derleyen, toparlayan, düzenleyen anlamlarına gelen sözcüklerin anası olarak gözüküyor. Sarıca Törük, Török, Torok, Töre, Toruk, Torok, Türük, Turuk gibi sözcüklerin hep düzenleme anlamına geldiğine işaret ediyor.[551]
Sarıca’nın saptamalarını doğrulayan kanıtları, daha önce Töre sözcüğünü incelerken göstermiştik. Ancak burada iki önemli kanıta daha değineceğiz.
Biri, Türkçenin en eski haline bugün en yakın dil olduğu kabul edilen Çuvaşçada Torı sözcüğünün Tanrı anlamına gelmesidir. Tanrının To kökü Çuvaşçada hâlâ duruyor.[552]
İkincisi, Çin’e Tanrı (Tien) sözcüğünü götüren Öntürk Chouların/Çuların hükümdarının adının Ton olmasıdır.[553]
Tanrının başlangıçta hükümdar olduğu dikkate alınınca bu Ton adı anlam kazanıyor. Bırakalım MÖ 1000’i, MS 8. yüzyılda Bilge Kağan’ın oğlunun adının Tengri Kağan olduğunu hatırlarsak, Chou/Çu Hükümdarı Ton’un Tanrı adını taşıması olasılığı anlam kazanır. Kaldı ki, Choular Çin’e kendi Tanrılarını götürmüşlerdir.[554]
Özet olarak hiç şüphe yoktur ki, devlet kurma ve uygarlık yaratma süreçleri, dillere de yansımıştır. Devletin örgütlenmesi kapsamındaki kurum ve ilişkileri karşılayan kavramlar, her dilin kendi macerasında oluşmuş ve gelişmiştir. Bu kavramlar, devlete ve uygarlığa geçiş olarak özetlenebilecek o büyük sıçrama sırasında doğmadı; daha önce de vardı; ancak başka anlamlar içeriyordu. Her halk, ihtiyacı olan kavramları kendi ekonomik-toplumsal-siyasal gelişimi içinde oluşturuyor. Ya dil dağarcığında bulunan kavramlara yeni anlamlar yükleyerek veya başka dillerden alarak. Öbür toplumların uygarlaşma süreçle-rinden etkilenerek alınan kavramlar, zamanla özümlenmiştir. Kavramların alınması, bazen ilişkilerin ve kurumların alınmasıyla birlikte olur. Bu olaya Batı dillerinde reception (kabul etme) deniyor.[555]
Tarihsel sürecin maddesini anlamayanlar, bu kabul etme olayını, kabul eden toplumun yaşadığı süreçten koparırlar. Oysa bir toplumun herhangi bir kurum veya ilişkiyi alabilmesi için, o ilişkiyi alabilecek birikime sahip olması gerekir.
Türkçemizde de daha önce başka anlamlara gelen köklerden, siyasal-toplumsal sürecin ihtiyaçlarına göre örgütlenme, ordu ve devlete ilişkin kavramlar türemiştir. Og/Ok, Ogur/Oğuz, Bodun, İl, Orda/Ordu ve Tengri kavramları gibi. Bugün Ordu dışındakiler, dilimizde uygarlaşma sürecinde kazandıkları anlamlarıyla yaşamıyorlar.
Günümüz Türkçesinde devlete ilişkin kavramlar, daha çok Fars-çadan ve az da olsa Arapçadan alınmıştır. Viyana Halkbilim Okulu, dünyada ilk kurulan devletlerde, Öntürk ve Önhintcermen akınlarının rolüne dikkat çekmiştir. Oppenheimer, Forrer, Schmidt, Meng-hin, Koppers gibi bilim adamları, Hazar ve Karadeniz kuzeyindeki bozkırlarda yaratılan atlı çoban kültürünün yüksek örgütleme yeteneği ile verimli ırmak boylarındaki tarım toplumlarının üretme yeteneğinin buluşmasını, ilk devletlerin kurulmasının kaynağı olarak saptarlar. Bu nedenle devlete ilişkin kavramlar, Fırat-Dicle, İndus, Sarı Nehir ve Nil boylarından bütün dünyaya yayılmıştır. Öntürkçe ile bu ırmak boylarındaki diller arasında ilk devletlerin kuruluş sürecinde bir buluşma yaşandığının işaretlerini dilbilimin verileri içinde buluyoruz. Türkçe ile çeşitli uygarlık dillerinde devlet ve örgütlenmeye ilişkin birçok ortaklıklar bulunmasının kökleri bu açıdan MÖ 3. ve hatta 4. bin yıllara kadar uzanabilir.
İkinci olarak Öntürk/Türk kavimlerinin Orta Asya’da kurdukları konfederasyonların devletlere dönüşmesi süreçlerinde de devlet ve orduya ilişkin kavramların oluştuğunu görüyoruz. Bu süreç, İskitler/Sakalardan, başka deyişle MÖ 1. binden başlar. Hâkim kabi-lelerin hangi dili konuştuğu tartışması bir yana, İskitler/Sakaların Öntürk ve Ariyen kavimleri bağrında topladığı bir gerçektir. Bu ol-gu dahi, Türkçe ile Ariyen diller arasındaki dil alışverişlerine işaret eder. İskitlerle başlayan süreç, Hunlar, Batı Hunları, Akhunlar, Ut-rigur-Otrigur-Onugurlar, Siyenpiler, Tobalar, Avarlar, Hazarlar, Göktürkler, Türgişler, Tokuz Oğuz/Uygurlar, Kırgızlar, Alanlar, Sir-i Derya Oğuzları, Uzlar, Peçenekler, Kıpçaklar, Karahanlılar, Gazneliler, Moğollar, Tatarlar vb. diye devam etmiştir.
Tarihçiler, milliyetçiliğin etkisiyle, Orta Asya ve Hazar bozkır-larında büyük örgütlenmeler kuran halkların kökeni konusunda sürekli çekişirler. Ancak bu muazzam alanda Türk, Ariyen, Moğol, Çinli vb. halkların binlerce yıldan beri yaşadıklarını gözardı eder-ler. Konfederasyonlar ve devletler, Avrasya bozkırlarını örgütler-ken, bu halklar arasındaki ilişkileri de yoğunlaştırmışlardır.[556]
Çin kaynaklarında adı Yeh-lu-chu-tsai diye geçen Cengiz Han döneminin etkili yöneticisinin Asya’daki konfederasyonların devlet kuruculuğunun sırrını açıklayan çok güzel bir sözü var:
“At sırtında imparatorluk kurabilirsiniz, ama onu at sırtında yönetemezsiniz.”[557]
Kağanlıklar, bozkırdaki atlı çoban savaşçılığının olağanüstü dinamizmi ve örgütleme yeteneğiyle kuruldu. Ancak o kağanlıkların istikrar kazanması meta ekonomisiyle oldu. Ticaretin gelişmesini ve biriktirilen zenginliklerin oluşturduğu büyük örgütlenmeyi, atın sırtında kalarak yönetemeyeceklerini, o atlı çobanlar kendi tecrübeleriyle öğrenmişlerdir.
Örgütleme nedir?
Halklar arasındaki ilişkileri yoğunlaştırmak, eski kabile toplumunu bozmak, dolayısıyla kan bağına dayanan örgütlenme yerine hakanlara ve beylere bağımlılık ilişkilerini getirmek değil midir? O nedenle çeşitli dilleri konuşan halklara hükmeden büyük örgütlenmeler, aynı zamanda halklar arasında yoğun ilişkiler, karışmalar, kaynaşmalar ve ortak kültürler de yaratmıştır. Kimler hükmederse etsin, Avrasya konfederasyon ve devletleri, hep birbirlerine benzerler. Hâkim konumdaki boy topluluklarının değişmesi, kurumların değişmesinden çok, el değiştirmesi olarak görülebilir. Hükmedenler, eski birikimi benimsemiş, o birikimin insan kaynaklarından yararlanmıştır. Bu arada diller arası alışverişler de, yoğun olarak yaşanmıştır. Bu alışverişlerin basit günlük yaşam dilinden çok, örgütlenme, devlet ve uygarlık dilinde olması da doğaldır. Türkçe konuşan kavimler, atlı çoban kültürüyle devlet kurmanın eşiğine geldikleri için, Çin, İran, Hindistan, Hazar ve Karadeniz bozkırları, Ön Asya, Anadolu gibi coğrafyalarda oluşmuş kurum ve kavramları özümseyebilmişlerdir. Bu özümseme, tek yönlü bir alma olayı değil, ancak Türklerin daha önce kendi gelişme süreçlerinde oluşturdukları kurum ve ilişkiler ile karşılaştıkları kurum ve ilişkileri kaynaştırma ve bütünleştirme olayıdır. Bu süreçte iki olay yaşanmıştır: Birincisi devletleşme eşiğinde oluşan Türkçe kavramların devletle birlikte yeni anlamlar üstlenmesidir. Diğeri ise, yabancı dillerden kavramlar benimsenmesidir. Türklerin devlet ve örgütlenmeye ilişkin kavramları İran devlet geleneğinden aldığı üzerinde çok durulur. Ancak bu çalışmada, Türk kavimlerinin kabile toplumundan uygarlığa geçiş sürecinde, Türkçe kavramların içerik değişimlerine dikkat çekildi. Daha önce kabile toplumunun ilişki ve kurumlarını yansıtan örgütlenmeye ilişkin kavramlar, yeni anlamlar yüklenerek devletleşme ve uygarlaşma döneminin ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Bu açıdan Türkçede devlet kuruculuğunda en anlamlı kavramlar, Og>Ok (kan bağı, boy), Ogur, Oğuz (boylar birliği>devlet), Bodun (boylar birliği>devlet), İl (ülke>devlet), Törük>Türk (töre-li>hukuk sahibi ve kurumlaşmış), Tüzük (düzenlenmiş, hukukla düzenlenmiş) ve Tengri (yeryüzü hükümdarlığının ideolojisi) kavramlarıdır. Og/Ogur, Oguz, Bod/Bodun ve İl kavramlarının Türkçe içindeki macerasını izleyerek, kabile toplumundan kabileler birliğine ve devlete uzanan süreci, aynı zamanda dilbilimin verileriyle açıklanırken dil ile toplumsal-ekonomik-siyasal süreçler arasındaki bağlantı gösterilmiştir.[558]
Ogur/Oğuz ve Bodun kavramlarının üç aşamadan geçtiği saptanmıştır:
- Boylar (Birden çok boy).
- Boylar birliği (Örgütlenmiş boylar).
- Devletin çekirdeği, giderek devlet ve uygarlık.
Bu üç aşamada, özellikle örgütlenmiş boylardan devlete geçiş sürecinde örgütlenmeye ilişkin en önemli kavramlar, Orhon Yazıtları’nda sık sık geçen kop it- ve tüz it- eylemleridir. Yani birleştir-mek ve düzenlemek. Boylar konfederasyonu, çeşitli boyların kop edilmesi (birleştirilmesi) ve tüz edilmesi (düzenlenmesi) ile örgüt-lenmektedir. Daha önce kan bağı ilişkisine dayanan Og/Ok (boy), başka boylarla birlik halinde örgütlenip kabile konfederasyonu aşamasından geçerek uygarlaşıp devlet kurdukları zaman Ogur/Oğuz oluyorlar. Kan bağını çözen toplumsal-ekonomik gelişmeler sonunda bu kavramlar da, kan bağı ilişkilerinden ayrılarak devletleşme sürecinin ve devletin kavramlarına dönüştüler. Böylece boylar birliği örgütlenmesi olan Ogur, uygarlaşmayla birlikte devlet anlamını karşıladı. Kaşgarlı Mahmud’un büyük eseri Divan-ı Lügat-it Türk, işte bu süreçte, Oğur kavramının uygarlaşma sürecinde kazandığı yeni anlamı kayda geçirmiştir: Devlet ve zenginlik.
Öte yandan dil öyle bir olay ki, bir yumuşak G şapkası, yüzlerce yıllık bir kavram değişikliğini ifade ediyor. Ogur, kabileler birliğidir. G’nin üzerine şapka gelip Oğur olunca artık devlettir. İl kavramı da, kendi gelişme seyrinde devletin tanımını içeren anlamlar kazanmıştır. Halk ve ülke’den barış ve devlet’e uzanan bu anlam yüklenmeler, bize İl sözcüğü üzerinden bir devlet teorisi üretmeyi mümkün kılıyor. Devlet, evet sınıflara bölünmenin ürünüdür ve hâkim sınıfın yönetme aracıdır. Ama bunun kadar önemli olan, devlet aynı zamanda dirliğin ve uygarlığın olmazsa olmazıdır. Uygarlık, örgütlenmeyle kurulur, devletle kurulur. Devlet ve ordu olmazsa, uygarlık da olmaz. Özel mülkiyet, sınıflara ayrılma, ticaret, para, matematik, bilim ve yazı, insanlığın gündemine devlet ve orduyla birlikte gelmişlerdir. Hepsi toplam olarak devlet ve uy-garlıktır. Sınıfların oluşmasıyla örgütlenen devlet, yine sınıfların oluşmasıyla kurulan uygarlığın örgütçüsüdür. Kuşkusuz her şey, emeğin ürünüdür. Ancak işgücü, devlet tarafından örgütlenmezse, uygarlık yaratamaz. Üretilen ürünler ihtiyacı karşılayamıyorsa, başka deyişle kıtsa, örgütlenme kaçınılmaz olarak sınıfsaldır. Uygarlığa geçiş, sınıfsaldır. Oluşan hâkim sınıf, mal ve can güvenliğini, başka deyişle dirliği ve barışı sağlayarak üretimin gelişeceği ortamı güvence altına alır. Türkçede örgütlenmeyle ilişkili kavramların kökeninde bulunan Or/Ur hecesi ile yine örgütlenme ve düzenlemeye ilişkin kavramların kökenindeki Tur/Tuz/Tüz/Düz arasında bağlantının daha da işlenmesi gerekir.[559]
Türklerin kabile toplumundan sınıflı topluma ve devlete geçmeleri, hem kendi içinde boyların dağılması ve birbirine karışmasıyla oldu, hem de başka diller konuşan kavimlerle harmanlanmayı getirdi. Bu harmanlanma, Asya bozkırlarından Orta Avrupa’ya, Ön Asya ve Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafya içinde yaşandı. Eski Dünya denen Asya ve Avrupa coğrafyasının neredeyse tamamı, Türklerin başka kavimlerle karışmasına mekân oldu. 13. yüzyılın sonlarını ve 14. yüzyılın başını anlatan İbn Battuta Seyahatnamesi, bu açıdan çok çarpıcıdır. İbn Battuta’nın gezdiği Asya, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika’da yirminin üzerinde ülkede kurulan devletlere Türk hanedanları hükmetmektedir.[560]
Bu olay, devletleşen ve uygarlaşan Türk’ün, aynı zamanda başka kavimlerle karışan ve kaynaşan Türk olduğu gerçeğini de içerir. Bu nedenle Türkler, Asya’nın Moğolsu halkları ile Asya ve Avrupa’nın Hint-Avrupalı halklarının karışımıdırlar. Moğolların, Çinlilerin, Korelilerin, Japonların, Rusların, Kafkas halklarının, Hintlilerin (özellikle bugünkü Pakistanlılar), Farsların, Kürtlerin, Suriye ve Irak Araplarının, Doğu Avrupa ve Balkan Slavlarının yarım kan Türk olmaları, Türklerin de yarım kan bu halklardan olmaları gerçeği, çok çeşitli tezleri ve teorileri beslemektedir. Bu Avrupa ile Asya karışımı, bir bakıma Türklerin tiplerini ve kültürel karakterini de oluşturmuştur. Dünyada Asya ile Ön Asya ve Avrupa uygarlıkları arasında köprü işlevi gören başlıca halk, hatta tek halk, denebilir ki Türklerdir. “Halis Türk”, kavramını da bu binlerce yıllık harmanlanma belirlemiştir. Barthold gibi, kabile toplumunun cephesinden bakanlar, “Yerleşen Türk, artık Türk değildir” demişlerdir. Türk adını tarih sahnesine çıkaran devlet kurmuş Türkler açısından bakarsanız, asıl “Halis Türk” işte bu uygarlaşmış olan Türklerdir. Zaten Türk’ün dünya ölçeğinde nam salması da, eski kabile Öntürkleriyle değil, büyük imparatorluklar örgütleyen Türk kağanlıklarıyla olmuştur. Dolayısıyla Türk’ün tarih içindeki en iyi tanımı şudur: Türk, Türkçe konuşandır. Bu tanımı Türklerin kendisi de yapmıştır. Tarihte Türkler, kendilerini ırkla değil, dille ve kültürle tanımlamışlardır. Etnik ölçütü öne çıkardığınız zaman, Azerî Türkü, Türkmen, Kıpçak Türkü, Kırgız Türkü, Kazak Türkü, Uygur Türkü, Özbek Türkü vb. vardır. Dili öne çıkardığınız zaman, Türk kavmi vardır.[561]
Nitekim Turan ulusları; Oğuz (Türkmen – bizler), Kıpçaklar, Peçenekler, Kırgızlar, Tatarlar, Balkarlar, Hazarlar, Sahalar(Yakutlar), Özbekler, Kazaklar, Türkmenler, Azeriler, Gagavuzlar, Kafkasyalılar gibi uyruklardan (soylardan) oluşur. Bu ulusların ortak diline Turan dili ya da bizdeki adıyla, Türkçe denir. Türkçe’de Türk; örgütlü topluluk demektir.[562]
Öte yandan kıtaları kapsayan geniş alanlarda büyük konfederasyonlara ve cihan devletlerine hükmetmek, Türkleri başka kavimlerle karıştırmak yanında, bu karışmayı olumlayan ve güvence altına alan bir kültür de yaratmıştır. Buna birlikte yaşatma ve yaşama kültürü diyoruz. Farklı kavimleri bir düzene sokma, bu kültürün merkezindedir. Türklerin insanlık tarihine en önemli katkısı, büyük imparatorluklar ve ordular örgütlemekle bağlantılı olarak, işte bu kavimleri bir arada yaşatma birikimidir. Bu kültür, başka kavimleri özümleme yeteneği yanında özümlenme seçeneğini de içerir. Türk dili, buna bağlı olarak hem başka dillerin birikimini özümlemiş, hem de diğer dillere özellikle örgütlenmeye ve orduya ilişkin kavramlar armağan etmiştir. Türklerin evrensel uygarlığa en büyük katkıları, devlet ve ordu örgütleme yetenekleri ve çeşitli kavimleri bir arada yaşatan imparatorluk kültürleridir.[563]
SÖZÜN ÖZÜ
Türklerin kabile yapısından yerleşik uygarlığa ve cihanşümul devlet modellerine geçiş süreci, sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda Türkçenin kavramsal mimarisinin bir ürünüdür. Özellikle “Og”, “Or/Ur”, “Ogur/Oğuz” ve “Bodun” gibi kökler üzerinden izlenebilen dilsel evrim; kan bağına dayalı kabile yapısından, siyasal bir otorite olan devlete geçişin temelini oluşturmuştur. Türkçe bu süreçte sadece bir iletişim aracı değil, toplumsal örgütlenmeyi, hukuk sistemini (töre) ve siyasal meşruiyeti inşa eden kurucu bir unsur (yönetim aracı) olarak rol oynamıştır. Dolayısıyla şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki Türklerin devletleşme serüveninde Türk dili âdeta “görünmez mimar” olma işlevini taşımaktadır. Zira örgütlenme ve meşruiyetten geçirilen kavramsal dönüşüme kadar Türk milletinin yaşadığı değişimin çok fazla bilinmese de en önemli yapı taşı Türkçe’dir. Sonuç olarak Türkçe, Türk milletinin göçebe topluluklardan karmaşık uygarlıklara geçişinde birleştirici, üretici ve inşa edici en temel yapı taşı olmuştur. Bu dili konuşmak ve korumak, sadece bir iletişim eylemi değil, köklü bir medeniyet mirasının siyasal ve kültürel kodlarını geleceğe taşımaktır. Bu bağlamda bizlere büyük görevler düşmektedir.
Kaynakça:
Abdulkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988
Abdullah Görgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011
Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1972
Agap Martayan Dilaçar, Tarih Boyunca Devlet Dili Olarak Türkçe, Kaya Tür-kay içinde, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1982
Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 7. baskı, Ankara 2009
Ahmet Caferoğlu Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1968
Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Türk Boyları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004
Ahmet Temir, Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Devri, AKDTYK Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1991
Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos (V. Asır)’a Göre Avrupa Hunları, Türk Devrimi Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1995
Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996
Arnold Joseph Toynbee, Bir Tarih İncelemesi – A Study of History, Kronik Kitap, çev. Murtaza Özeren, c.III
Bahaeddin Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, sayı 48, yıl 1948
Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1982
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt 1-2), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989
Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Timur özel sayısı, sayı 131, Mayıs 2005
Cahit Can, Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülmeyen Bugünü, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 2011
Denis Sinor, “Oğuz Kağan Destanı Üzerindeki Bazı Mülahazalar”, İ.Ü.E.F Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c.IV, İstanbul 1950
Doğu Perinçek, Göbeklitepe’de 12 bin yıl önce Türk ve Hz İbrahim keşfi, Aydınlık Gazetesi, 5 Ocak 2019, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/gobeklitepede-12-bin-yil-once-turk-ve-hz-ibrahim-kesfi-114224, erişim tarihi: 03.04.2026
Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012
Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196
Doğu Perinçek, “Yeryüzü Hükümdarlığının Sırları: Şahnâme”, Bilim ve Ütopya, sayı 190, Nisan 2010
Ebû’l-Gâzi Bahadır Han, Şecere-i Terakime (Türklerin Soykütüğü), çev. Muharrem Ergin, Tercüman Bin Eser Yayınları
Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968
Eren Öztürk, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular?, Aydınlık Gazetesi, 31 Mayıs 2019, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, erişim tarihi: 03.04.2026
Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, erişim tarihi: 26.03.2026
Erkan GÖKSU, Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011
Erkin Ekrem, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (MÖ 2148-318), Eylül 1995, bilgisayar çıkışı
Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 3. Basım, 1978
Faruk Sümer, Oğuzlar, AÜDTCF Yayını, İkinci basım, Ankara 1972
Faruk Sümer, Oğuzlar, Kırmızılar, 3 Kasım 2020, https://www.kirmizilar.com/oguzlar-2/, erişim tarihi: 03.04.2026
Fernand Grenard, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel, MEB Yayınları, İstanbul, 1992
Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009
Franz Altheim, Geschichte der Hunnen, 1966, c. IV
Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel, Yavuz Sabuncu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2005
George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar, çev. Eşref Bengi Özbilen, Selenge Yayınları, İstanbul, 2007
Gerard Clauson, Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish, Oxford, 1972
Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926
Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008
Hâkimiyeti Milliye, 5 Kasım 1932
Hakimiyetin Tanrı Tarafından Verildiğine İnanılan Orta Asya Türkleri Geleneği: Kut Anlayışı, Ekşi Şeyler, 6 Ekim 2017, https://eksiseyler.com/hakimiyetin-tanri-tarafindan-verildigine-inanilan-orta-asya-turkleri-gelenegi-kut-anlayisi, erişim tarihi: 26.03.2026
Hans-Joachim Klimkeit, Die frühe Religion der Türken im Spiegel ihrer inschriftlichen Quellen, Zeitschrift für Religionswissenschaft (ZfR), 1995
Hüseyin Namık Orkun, Eski Türk Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1987
Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
Hüseyin Salman, Türgişler, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1998
İbn Battuta Seyahatnâmesi, I, II, çev. Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000
İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1977
İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, 2012
İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2005
Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Akarslan Özcan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, Temmuz 2007
Kaare Grönbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992
Kaşgarlı Mahmud, Dîvân-û Lügati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2020
Kenan Koç, Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, Kazakistan, 2003
Kut Anlayışı Nedir, Nedir.org, 19 Haziran 2019, https://kut-anlayisi.nedir.org/, erişim tarihi: 26.03.2026
Kut (mitoloji), Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kut_(mitoloji), erişim tarihi: 26.03.2026
László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, Rusçadan çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul 2002
Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006
Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006
Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları. (T.T.K.) Belleten XXVII. sayı: 107
Lyudmila Timofeyevna Ryumina-Sırkaşeva, Nadejda Aleksandrovna Kuçıgaşeva, Teleüt Ağzı Sözlüğü, çev. Şükrü Halûk Akalın ve Caştegin Turgunbayev, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara
Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergah Yayınları, İstanbul, 2000
Mert Köroğlu, Cengiz Oğulları’nda Askeri Teşkilat, Aksaray Üniversitesi Genç Kalemler Tarih, Düşünce ve Kültür Dergisi, Aksaray, 2017, yıl 3, sayı 4
Moustapha Djelaleddin, Turcs Anciens et Modernes, Librairie Internationale, Paris, 1870
Muazzez İlmiye Çığ, Atatürk ile Sümerliler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2004
Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir
Mustafa ERGÜN, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa ERGÜN ve Hülya İNANER, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa ERGÜN, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, 5 Mayıs 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa Orhan Acu, Türk-Moğol İmparatoru: Cengiz Han (Son), Strasam, 17 Haziran 2022, https://strasam.org/tarih/turk-tarihi/turk-mogol-imparatoru-cengiz-han-son-896, erişim tarihi: erişim tarihi: 03.04.2026
Namiq Musalı, Feth Ali Şah Kaçar’ın Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Bir Yarlığı Üzerine, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Yaz 2019
Nikolay Aleksandroviç Baskakov, “Oğuz Kağan Etimolojisi Üzerine”, İ.Ü.E.F Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c.XXIV-XXV, İstanbul 1980-1986
Osman Fikri Sertkaya, Göktürk Tarihinin Meseleleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1995
Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi” – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020
Peter Benjamin Golden, Türk Halklarının Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, Karam Araştırma ve Yayıncılık, Ankara, 2002
Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, 2019
Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yayınları, Ankara 2002
Reşit İŞCAN, Derviş AL, Mehmet BOZDOĞAN, Saadet TAŞKAYA, Ümit ÇALIŞ, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1)
Reşit Rahmeti Arat, Makaleler, c. I, “Türkçede Cihet Mefhumu ve Bununla İlgili Tabirler”, Türkiyat Mecmuası, 2010
Saadet Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, 100. Doğum Yıldönümüne Armağan/Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, c. I, haz. Aysu Ata, Aziz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008
Saadettin Gömeç, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997)
Salim Koca, Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilâtı, Kırım’ın Sesi Gazetesi, 2 Şubat 2024, https://kiriminsesigazetesi.com/eski-turklerde-devlet-gelenegi-ve-teskilati/, erişim tarihi: 03.04.2026
Semih Tezcan, “1283 Numaralı Tibetçe Pelliot Elyazmasında Geçen Adlar Üzerine”, ayrı basım, Ankara Üniversitesi Yayını, Ankara, 1975
Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994
Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, 2010
Sergey Grigoryeviç Klyashtorny, The Ancient Türkic Religion, Information Bulletin, Special Issue, 1986
Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, Dr. Ludwig Reichert Verlag, Wiesbaden 2008
Şaban Kuzgun, Dinler Tarihi, Bilge Kültür Sanat Yayınevi, İstanbul, 2015
Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010
Talât Tekin, Tonyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara, 1994
Tuncer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yayınları, İstanbul 1989
Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, II, TDK Yayınları, Ankara, 2007
Turan Dursun, “İbn Haldun’un Temel Düşünceleri”, Kaynak Yayınları, 2. Basım, İstanbul, Mart 2012
Uğur Utkan, Eski Türklerde Dinî İnanç Yapısı, Kırmızılar, 26 Ocak 2026, https://www.kirmizilar.com/eski-turklerde-dini-inanc-yapisi/, erişim tarihi: 03.04.2026
Uğur UTKAN, Türklerin İslâmiyet’e Geçişi, 15 Şubat 2026, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamiyete-gecisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
Ümit Hassan, Osmanlı Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001
Vasilij Vladimiroviç Barthold, “Türkmenler”, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, çev. D. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010
Wilhelm Thomsen, Bulletin Académie Royale des sclences et des letters de Danemark. Kopenhang. 1893
Yavuz Unat, Türkiye’de Gökbilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008
Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995
Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2003, bkz. beyitler 2057, 2058
Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946
[1] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çev. Reşit Rahmeti Arat, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2003, bkz. beyitler 2057, 2058
[2] Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1982; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt 1-2), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989
[3] Agâh Sırrı Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1972; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1977
[4] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 3. Basım, 1978; Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergah Yayınları, İstanbul, 2000
[5] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 9-11
[6] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 10, 11
[7] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 9-11
[8] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 10, 11
[9] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 9-11
[10] Doğu Perinçek, Göbeklitepe’de 12 bin yıl önce Türk ve Hz İbrahim keşfi, Aydınlık Gazetesi, 5 Ocak 2019, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/gobeklitepede-12-bin-yil-once-turk-ve-hz-ibrahim-kesfi-114224, erişim tarihi: 03.04.2026
[11] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 11
[12] Nikolay Aleksandroviç Baskakov, “Oğuz Kağan Etimolojisi Üzerine”, İ.Ü.E.F Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c.XXIV-XXV, İstanbul 1980-1986
[13] Denis Sinor, “Oğuz Kağan Destanı Üzerindeki Bazı Mülahazalar”, İ.Ü.E.F Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, c.IV, İstanbul 1950
[14] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 16
[15] Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, sf. 84 ve 299
[16] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 16
[17] Faruk Sümer, Oğuzlar, AÜDTCF Yayını, İkinci basım, Ankara 1972; Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul 1946; Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, Rusçadan çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul 2002; Ziya Gökalp, Türk Medeniyet Tarihi, Toker Yayınları, sf. 60, 196; Peter Benjamin Golden, Türk Halklarının Tarihine Giriş: Ortaçağ ve Erken Yeniçağ’da Avrasya ve Ortadoğu’da Etnik Yapı ve Devlet Oluşumu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2023; Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul 2005; Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 7. baskı, Ankara 2009, s.197
[18] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 12
[19] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Toker Yayınları, s.60, 196
[20] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 17
[21] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 12
[22] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 17
[23] Agop Martayan Dilaçar, Tarih Boyunca Devlet Dili Olarak Türkçe, Kaya Tür-kay içinde, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1982, s.180 vd.
[24] Ármin Vambery, Etymologisches Wörterbuch der Turko – Tatarischen Sprachen, F.A. Brockhaus, Leipzig, 1878, sf. 45; akt. Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18
[25] Wilhelm Radloff, Versuch eines Wörterbuches der Turk – Dialecte, 1888 1911, с.І, 1893; akt. Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18
[26] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18
[27] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.10, 12 vd. Yine bkz. Han Kitabı-Hunların Biyografileri’nden aktaran: Li Sheng (Baş Editör), Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. basım, Urumçi, 2006, s.56
[28] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18
[29] Han Kitabı-Hunların Biyografileri’nden aktaran: Li Sheng (Baş Editör), Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. basım, Urumçi, 2006, s.56; Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18
[30] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 18, 19
[31] Hunların eski adları konusunda Otto Franke, Friedrich Hirth ve Franz Altheim gibi tarihçilere dayanarak bkz. Ahmetcan Asena, 2500 Yıllık Çin İmparatorluk Belgelerinde Hunlar ve Türkistan, Pan Yayıncılık, 2011, sf. 36
[32] Kaare Grönbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.39
[33] Le Baron Carra de Vaux , “Türkçe ile Açıklanmış Etrüskçe Kelimeler”, çev. Mehmet Bayrakdar, Türk Kültürü, yıl XLIII, Mart-Nisan 2005, sayı 503-504, s.31. Augur sözcüğünün Türkçede aynı anlamla karşılanmasına rağmen, Latince Avis (kuş yemcisi) sözcüğüyle ilişkilendirilmesini de Vaux, haklı olarak “nasıl olur” diye şaşkınlıkla karşılamaktadır (aynı yerde).
[34] Le Baron Carra de Vaux , “Türkçe ile Açıklanmış Etrüskçe Kelimeler”, çev. Mehmet Bayrakdar, Türk Kültürü, yıl XLIII, Mart-Nisan 2005, sayı 503-504, sf. 38
[35] Le Baron Carra de Vaux , a.g.e., sf. 38
[36] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 19, 20
[37] Mehmed Bayrakdar, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Türkler Kürtlerin Nesi Oluyor, Beyaz Kule Yayınları, Ankara, Ocak 2005, s.52, 218. Bayrakdar, Oğuz sözcüğü-nün Ok kelimesinden türediği görüşünün yanlış olduğu kanısındadır. Oysa kendisinin Türkçe Oğ ile ilişkisini kurduğu Japonca O’nun şerefli/soylu anlamına gelmesi de, Oğuz’un Ok sözcüğünden geldiğinin bir başka kanıtını oluşturuyor.
[38] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 20, 21
[39] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, 4. basım, Ankara, 2010, Kültigin Doğu 3, s.24-25, Bilge Kağan Doğu 4, s. 50-51
[40] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 21
[41] Ziya Gökalp, Kitaplar, c.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2007, s.95
[42] Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, 7. basım, Akçağ Yayınları, Ankara, 2009, s.83
[43] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 22
[44] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1988, s.81’deki açıklamaya bakınız.
[45] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 3, s.24-25, Bilge Kağan Doğu 4, s.50-51
[46] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 22
[47] Zeki Velidi Togan, Oğuz Destanı, İstanbul 1972, s.82, dipnot 16a.
[48] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996, s.187; Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, 2004, s.195
[49] Şaban Kuzgun, Dinler Tarihi, Bilge Kültür Sanat Yayınevi, İstanbul, 2015, sf. 153
[50] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.19 ve 141
[51] 8. yüzyılın Ermeni Tarihçisi Horenli Moisey, MS 3. yüzyılda yaşayan Suriyeli Mar-Abas Kalinu’ya dayanarak saptıyor. Bkz. Akdes Nimet Kurat, IV-XV/11. Yüzyıllarda Karadeniz’in Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri, DTCF Yayınları, Ankara 1972, s.109; Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 7. baskı, Ankara 2009, s.195.
[52] Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 7. baskı, Ankara 2009, s. 195
[53] Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos (V. Asır)’a Göre Avrupa Hunları, Türk Devrimi Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1995, sf. 24 ve sf. 65 vd.; Franz Altheim, Geschichte der Hunnen, c. IV, sf. 273
[54] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.143
[55] Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 7. baskı, Ankara 2009, s. 197
[56] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. Basım, Ankara, 1993, sf. 48
[57] Talât Tekin, a.g.e., sf. 48, 54
[58] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 13
[59] Peter Benjamin Golden, Türk Halklarının Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, Karam Araştırma ve Yayıncılık, Ankara, 2002, s. 78; akt: Ahmet Bican Ercilasun, Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, 1. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004, s.197
[60] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.142
[61] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.149
[62] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.150
[63] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s. 143
[64] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 13
[65] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 13
[66] Uygur metinlerinde “İl kün” sözleri “millet, kavim” anlamında birlikte geçmektedir. bkz. Ahmet Caferoğlu Eski Uygur Türkçesi Sözlüğü, Edebiyat Fakültesi Basımevi, 1968, sf. 93, 122. Aynı sözleri bugün Anadolu’da “el gün ne der”, “ele güne karşı” gibi deyimlerin içinde eş anlamlı olarak hâlâ yaşamaktadır.
[67] Salim Koca, Eski Türklerde Devlet Geleneği ve Teşkilâtı, Kırım’ın Sesi Gazetesi, 2 Şubat 2024, https://kiriminsesigazetesi.com/eski-turklerde-devlet-gelenegi-ve-teskilati/, erişim tarihi: 03.04.2026
[68] İbrahim Kafesoğlu Türk Millî Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara, 1977, sf. 218
[69] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 14
[70] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 27
[71] Bkz. Kaare Grönbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, sf. 39
[72] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, sf. 132
[73] Talât Tekin, a.g.e., sf. 132
[74] Türk-Sir ve Türük Sir adı Tonyukuk Yazıtı’nda beş kez geçmektedir. Batı yüzü 3, 11; Kuzey yüzü 60, 61, 62. Batı yüzünde Türk-Sir, Kuzey yüzünde ise Türük-Sir diye yazılmıştır. Bunun için bkz. Talât Tekin, Tonyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara, 1994, sf. 3, 6, 23
[75] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 29, 30
[76] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 14
[77] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Yazıtı Doğu yüzü 37, sf. 62, 63; Talât Tekin, bodun’u halk diye çevirdiği için, doğru anlam verilemiyor.
[78] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 30
[79] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Yazıtı Doğu yüzü 29, sf. 60, 61; Talât Tekin, bodun’u halk diye çevirdiği için, doğru anlam verilemiyor.
[80] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 31
[81] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kül Tigin Yazıtı Doğu yüzü 18, sf. 28, 29; Bilge Kağan Yazıtı Doğu yüzü 16, sf. 56, 57.
[82] Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Târîh-i Cihângüşâ, çev. Mürsel Öztürk, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2013
[83] Lumir Jisi: Kültigin Anıtında 1958’de yapılan Arkeolojik Araştırma, Belleten, TTK Yayınları, Ankara, VII. Cilt, sahife 386-402
[84] Bilge Taçam Kitabesi: Moğolistan’da Ongin Mevkiinde. (Hüseyin Namık Orkun-Eski Türk Yazıtları, cilt: I, Ongin Kitâbesi); Bilge Taçam, (İhe Hüşotu) Külçur (Kül Çur Kitâbesi: Orta Moğolistan’da Ihe Hüşotu denilen yerde. (Hüseyin Namık Orkun-Eski Türk Yazıtları, cilt: I. Ihe Hüşotu denilen yerde).
[85] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 13, 14
[86] Mufassal Osmanlı Tarihi: İskit Yayınevi, Türk Tarih Kurumu Vakfı, 1962, c.V, sf. 2382
[87] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt I Bölüm 1, Önyazı
[88] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt I Bölüm 1, Önyazı
[89] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt I Bölüm I.
[90] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt 1 Bölüm I, Önyazı
[91] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt 1 Bölüm I, Önyazı
[92] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt 1 Bölüm I, Önyazı
[93] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt I, Bölüm 1.
[94] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları. Cilt I, Bölüm 1.
[95] Atlas der Altertümer der Mongolei 1892; Hüseyin Namık Orkun Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1.
[96] Hüseyin Namık Orkun Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1.
[97] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1.
[98] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1
[99] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1
[100] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1
[101] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları, cilt: I, bölüm: 1
[102] Wilhelm Thomsen, Bulletin Académie Royale des sclences et des letters de Danemark. Kopenhang. 1893
[103] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları cilt I, bölüm 1; Die Alt Türkischen İnscrifte der Mongolei / Moğolistan’da Eski Türk Kitâbeleri
[104] Thomsen: Inscriptions de L’Orkhon déchiffrées. (Helsingfors – 1896).
[105] Thomsen, Turcica Mémoires dela Société Finno-Ougrienne XXXVII. Helsingfors 1916; Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları cilt I’den
[106] Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları, Belleten, TTK Yayınları, XXVII. sayı: 107
[107] Lumirs Jisl: Aynı yazı
[108] Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları, Belleten, TTK Yayınları, Ankara, XXVII. sayı: 107
[109] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 18, 19
[110] Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları, Belleten, TTK Yayınları, XXVII. sayı: 107
[111] Lumirs Jisl: Aynı yazı.
[112] Lumirs Jisl: Aynı yazı
[113] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 20
[114] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kül Tigin Kitabesi güney yönü satır 11-12-13
[115] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Tonyukuk Kitabesi doğu yönü satır, 8.
[116] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 21
[117] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kül Tigin Kitabesi güney yönü satır, 12.
[118] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 22
[119] Bahaeddin Ögel, İslâmiyet’ten Önce Türk Kültür Târihi, TTK Yayınları, Ankara, 1962, s. 17
[120] Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 38, 262, 280, 287.
[121] Lumir Jisl, Kül-Tegin Anıtında Arkeoloji Araştırmaları. Belleten, sayı 107, 1963, s. 408, resim 11
[122] Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Altınordu Yayınları, 2020, s. 55, 82, 136, 142
[123] Mircea Eliade, Le chamanisme et les techniques archaïgues de l’extase, Paris, 1951, s. 78 vd; Abdülkadir İnan, Tarihte ve Bugün Şamanizm Materyaller ve Araştırmalar, Altınordu Yayınları, 2020, s. 46.
[124] İbrahim Kafesoğlu, Eski Türk Dini, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1980, s. 21
[125] Uğur Utkan, Eski Türklerde Dinî İnanç Yapısı, Kırmızılar, 26 Ocak 2026, https://www.kirmizilar.com/eski-turklerde-dini-inanc-yapisi/, erişim tarihi: 03.04.2026
[126] Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları, Belleten, TTK Yayınları, sayı: 107
[127] Bk. Lumir Jils; Aynı yazı
[128] Lumirs Jisl: Aynı yazı.
[129] Lumirs Jisl: Aynı yazı
[130] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 23, 24
[131] Hüseyin Namık Orkun: Eski Türk Yazıtları cilt I. Bilge Tonyukuk yazıtına ait not.
[132] Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2004: Önsöz Sayfası
[133] Ahmet Caferoğlu: Türk Dili Tarihi Notları, Enderun Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul, Gök Türk Alfabesi bölümü.
[134] Lumir Jisl: Kültigin Anıtında 1958’de Yapılan Arkeolojik Araştırmaların Sonuçları, Belleten, TTK Yayınları, sayı: 107. 1963
[135] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 25, 26
[136] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 16, sf. 56, 57 ve Doğu 27, sf. 60, 61
[137] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 31
[138] Talät Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 19, s.28-29
[139] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 31
[140] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 15, s.28-29
[141] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 2, s.24-25, Doğu 29-30, s.32-33; Bilge Kağan Doğu 24, s.58-59
[142] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 32, 33
[143] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 33
[144] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Ankara, 1941, c.I, s.53.
[145] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 33
[146] Oktay Uygun, Eski Türklerde Devletleşme Süreci, YÜHFD, c. XX, 2023/2, sf. 387
[147] Eren Öztürk, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular?, Aydınlık Gazetesi, 31 Mayıs 2019, https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, erişim tarihi: 03.04.2026
[148] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 62
[149] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 59
[150] Doğu PERİNÇEK, Og Oğur Oğuz Bodun ve Türk kavramlarının siyasal macerası Devlet sürecinin Türkçedeki izleri, Bilim ve Ütopya Dergisi, 2010, sayı 196, sf. 14
[151] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 34
[152] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 35
[153] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36
[154] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36
[155] Doğu PERİNÇEK, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek -Orta Asya Kavimlerinin Tarihsel Gelişmeleri-, geliştirilmiş 5. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat 2003, sf. 68
[156] Erkin Ekrem, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (MÖ 2148-318), Eylül 1995, bilgisayar çıkışı, s.3
[157] Mesudî, Murûc Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar), çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2004, sf. 30
[158] Bkz. Willi Bang-Kaup, Reşit Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970
[159] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 51
[160] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 20, sf. 28, 29
[161] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 24, sf. 30, 31
[162] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 51
[163] Willi Bang-Kaup, Reşit Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, sf. 14, 29
[164] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 52, 53
[165] Reşit Rahmeti Arat, Makaleler, c. I, “Türkçede Cihet Mefhumu ve Bununla İlgili Tabirler”
[166] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 53
[167] Ebû’l-Gâzi Bahadır Han, Şecere-i Terakime (Türklerin Soykütüğü), çev. Muharrem Ergin, Tercüman Bin Eser Yayınları, sf. 82
[168] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 54
[169] Sencer Divritçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Alfa Yayınları, 2016, sf. 68, 84 vd. 97
[170] Konat için bkz. Kaşgarlı Mahmud, Dîvân-û Lügati’t-Türk, çev. Serap Tuğba Yurtsever, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2020
[171] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 35
[172] Vasilij Vladimiroviç Barthold, “Türkmenler”, Orta Asya Tarih ve Uygarlık, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2010, s.264 vd.
[173] Vasilij Vladimiroviç Barthold, a.g.e., s.265
[174] Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s.14
[175] Agap Dilaçar, “Tarih Boyunca Devlet Dili Olarak Türkçe”, Kaya Türkay, Agap Dilaçar içinde, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1982, s.183
[176] Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.152
[177] Ekber Necef, a.g.e., s.368
[178] Ekber Necef, a.g.e., s.61, 372 vd, 375
[179] Ekber Necef, a.g.e., s.378
[180] Ümit Hassan, “Siyasal Tarih -Açıklamalı Bir Kronoloji-“, Türkiye Tarihi 1 -Osmanlı Devletine Kadar Türkler-, Yayın Yönetmeni Sina Akşin, Cem Yayınevi, s.149
[181] Sencer Divitçioğlu ve Ekber Necef de, Pulleyblank’a gönderme yaparak bu tarihi veriyor. Bkz. “Some Remarks on Toguz Oghuz Problem”, Ural Altaische Jahrbücher, vol. XXVIII
[182] Ümit Hassan, “Siyasal Tarih -Açıklamalı Bir Kronoloji-“, Türkiye Tarihi 1 -Osmanlı Devletine Kadar Türkler-, Yayın Yönetmeni Sina Akşin, Cem Yayınevi, s.149, 154, 157. Eğer Ümit Hassan Çin kaynaklarında MS 3. yüzyıl sonrasında Kao-che diye anılan Töles boylarına gönderme yapıyorsa, bazı Töles boylarının daha sonra Sir-i Derya boylarındaki Oğuzların kökleri arasında bulunduğu kuşkusuzdur. Ancak Seyhun boylarına gelmeden önce (8. yüzyıl ikinci yarısı ve sonrası) onların adları Oğuz değil, fakat On Ok idi.
[183] Ümit Hassan, Osmanlı Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001
[184] Faruk Sümer, Oğuzlar, Kırmızılar, 3 Kasım 2020, https://www.kirmizilar.com/oguzlar-2/, erişim tarihi: 03.04.2026
[185] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 37
[186] Orhon Yazıtları konusunda Çin Halk Cumhuriyeti’nde yapılan araştırmalar, Türkiye’de yapılanlardan kat kat fazladır. Bu konuda bizi bilgilendiren Kazakistan Bilimler Akademisi Üyesi Kayrat Gabıthanuli’nin çalışmasını okumanızı hararetle öneririz. Bkz. “Çin’de Orhon Yazıtları Üzerine İncelemeler”, “Orta Asya’dan Anadolu’ya Türk Sanatı ve Kültürü”, Prof. Dr. Nejat Diyarbekirli’ye Armağan içinde, Ankara, 2006, s.145-150
[187] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 38
[188] Mesudî, Murûc Ez-Zeheb (Altın Bozkırlar), çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2004, s.33. Mesudî, Gûzların yaşam ala-nını kitabın sonlarında yine tarihsel gerçeklere uygun olarak belirlemektedir. Bkz. Mesudî, a.g.e., s.193.
[189] Mesudî, a.g.e., s.40
[190] Mesudî, a.g.e., s.40
[191] Mesudî, a.g.e., s.75 ve 86.
[192] akt: Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.368
[193] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 39
[194] Faruk Sümer, Oğuzlar, AÜDTCF Yayını, 2. Basım, Ankara, 1976, s.20, 152
[195] Zeki Velidî Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Aygün Matbaası, İstanbul, 1946, s.49; Ziya Gökalp, Türk Töresi, Kitaplar, c.1, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2007, s.131-132, (Toker Yayınları, s.85, 195); Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, Akçağ Yayınları, 2004, s.218
[196] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar, c.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2007, s.448 ve 452 (Toker Yayınları, s.188); ancak aynı kitabında Oğuzlar ile Dokuz Oğuzları ayrı sayarak konuyu berraklaştırıyor. (Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar, c.I, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, Nisan 2007, s.455 (Toker Yayınları, s.85, 195
[197] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 40
[198] On Oklar’ın ilim sahibi ataları
[199] Zeki Velidî Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Aygün Matbaası, İstanbul, 1946, s.18, 27 vd, 406.
[200] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 40
[201] Liu Mau-Tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Osttürken, 1-2, Wiesbaden, 1958, s. 127. Liu Mau-Tsai’ın eski Çin hanedan tarihlerini derle-yen bu çok önemli kitabı Selenge Yayınları’ndan Türkçe olarak da çıktı.
[202] Hüseyin Salman, Türgişler, Ankara, 1998, s.7 vd; Faruk Sümer, Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları, I, İstanbul, 1999, s.29 vd; Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.78 vd.
[203] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 40
[204] Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.78, 145
[205] Bahaeddin Ögel, Doğu Göktürkler, Belleten, c.19/81, s.115.
[206] Yüksek Arabalılar
[207] Wei-shu, Pei-shi gibi Çin hanedanları kayıtlarından aktaran: Bahaeddin Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, sayı 48, yıl 1948, s.811 vd. Yine bkz. Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Türk Boyları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2004; Erkin Ekrem, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (MÖ 2148-318), Eylül 1995, bilgisayar çıkışı, s.3.
[208] Wei-shu, Pei-shi gibi Çin hanedanları kayıtlarından aktaran: Bahaeddin Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, sayı 48, yıl 1948, s.811 vd. Yine bkz. Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Türk Boyları, Türk Tarih Kurumu Yayınları, An-kara, 2004; Erkin Ekrem, Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri (MÖ 2148-318), Eylül 1995, bilgisayar çıkışı, s.3.
[209] Ahmet Taşağıl, “552-627 Yılları Arasında Töles Boylarının Coğrafi Dağılımına Bir Bakış”, MSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, yıl 1, sayı 1, Aralık 1991, s.235.
[210] Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.81, 85
[211] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 41, 42
[212] Faruk Sümer, Oğuzlar, AÜDTCF Yayını, 2. Basım, Ankara, 1972, s.20.
[213] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 42
[214] Ekber Necef, Karahanlılar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2005, s.107 vd.
[215] Ekber Necef, a.g.e., s.107-123
[216] Bahaeddin Ögel, “İlk Töles Boyları”, Belleten, 1948, sayı 48
[217] Ekber Necef, a.g.e., s.80
[218] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 43
[219] Ahmet Taşağıl, Çin Kaynaklarına Göre Türk Boyları ve Ahmet Taşağıl, “552-627 Yılları Arasında Töles Boylarının Coğrafi Dağılımına Bir Bakış”, MSÜ Fen Edebiyat Fakültesi Dergisi, yıl 1, sayı 1, Aralık 1991; Bahaeddin Ögel, “Uygur Devletinin Teşekkülü ve Yükseliş Devri”, Belleten, c.19/75, 1955, s.334 vd, 341. Yine bkz. Gumiliev, Eski Türkler, Selenge Yayınları, İstanbul
[220] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 43, 44
[221] Faruk Sümer, Oğuzlar, AÜDTCF Yayını, 2. Basım, Ankara, 1972, s.2 vd; Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.178 vd; Hüseyin Salman, Türgişler, Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara, 1998, s.70 vd; Ahmet Bican Ercilasun, Türk Dili Tarihi, 1. Basım, Akçağ Yayınları, Ankara, 2004, s.91.
[222] İbn Al Athir, Mesudî ve El Birunî’den aktaran: Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.137, 178 vd
[223] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 44
[224] Semih Tezcan, “1283 Numaralı Tibetçe Pelliot Elyazmasında Geçen Adlar Üzerine”, ayrı basım, Ankara Üniversitesi Yayını, Ankara, 1975; Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s.14 vd.
[225] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 44, 45
[226] Reşit Rahmeti Arat, Eski Türk Şiiri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1965, s.114.
[227] 100. Doğum Yıldönümüne Armağan Prof. Dr. Saadet Çağatay’ın Tüm Makale-leri, Yayına Hazırlayan: Prof. Dr. Aysu Ata, c.I, Ayaz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008, s. 164
[228] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 45
[229] Ali Ahmetbeyoğlu, Grek Seyyahı Priskos (V. Asır)’a Göre Avrupa Hunları, Türk Devrimi Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1995, s.24 ve 65.
[230] Talât Tekin, Orhun Yazıtları, Kültigin Doğu 8-9, sf. 26 ve Bilge Kağan Doğu 8-9, sf. 52
[231] Talât Tekin, Orhun Yazıtları, Kültigin Doğu 38-39-40, sf. 34, 35
[232] Talât Tekin, Orhun Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 39-41, sf. 64, 65
[233] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, sf. 154
[234] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, sf. 157
[235] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 6, sf. 24, 25
[236] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 47
[237] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 11-12, sf. 26, 27
[238] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, 3. Basım, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, 4329.beyit
[239] Erkan GÖKSU, Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn, Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2011, s. 266
[240] Hâtûn unvânı ve Türk devlet geleneğindeki yeri hakkında toplu bilgi için bkz, Abdulkadir Donuk, Eski Türk Devletlerinde İdari-Askeri Ünvan ve Terimler, İstanbul 1988, s. 29-31; Reşat Genç, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002, s. 124-127.; Saadettin Gömeç, “Kagan ve Katun”, DTCF Tarih Araştırmaları Dergisi, XVIII/29, (1997), s. 81-90; Süleyman Tülücü, “Dîvânü Lûgati’t-Türk’te Kadın İçin Kullanılan Sözler”, TDA, 16, (Şubat 1982), s. 137-141; Abdülkadir Özcan, “Hâtûn” mad., DİA, 16, TDV Yay., İstanbul 1997, s. 498-500
[241] Bîdûn (Beydûn) Hudât ve eşi Kabac Hâtûn’un Buhârâ’da adına darbettirildiği tahmin edilen bir sikke mevcuttur. bkz, Emel Esin, İslâmiyet’ten Önceki Türk Kültür Tarihi ve İslâm’a Giriş, (Türk Kültürü El Kitabı, II, Cild I/B’den Ayrı Basım), Edebiyat Fakültesi Matbaası, İstanbul 1978, s. 345 (Lev: LXV/b.c); Tuncer Gülensoy, Orhun’dan Anadolu’ya Türk Damgaları: Damgalar, İmler, Enler, TDAV Yay., İstanbul 1989, s. 102.
[242] Mustafa ERGÜN, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, 5 Mayıs 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 03.04.2026
[243] Mustafa ERGÜN ve Hülya İNANER, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, erişim tarihi: 03.04.2026
[244] bkz. Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020 ve Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
[245] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, 2019; Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel, Yavuz Sabuncu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2005; Reşit İŞCAN, Derviş AL, Mehmet BOZDOĞAN, Saadet TAŞKAYA, Ümit ÇALIŞ, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1), 61-73; ayrıca kelimelerin tarihsel süreçteki anlam kaymaları için klasik bir kaynak için bkz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2005
[246] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 69, 70
[247] Bkz. Ahmet Temir, Türkoloji Tarihinde Wilhelm Radloff Devri, AKDTYK Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1991, s.77
[248] Wilhelm Radloff, Versuch eines Wörterbuches der Turk – Dialecte, 1888-1911, c.I, s.80.
[249] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 71
[250] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd.
[251] Shiratori Kurakichi, Über die Sprache der Hiungnu und der Tunghu Stämme, İzvestiya imperatorskoy akademi nauk, XVII. No 2 (1902), s.5’ten aktaran: Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd
[252] Lajos Ligeti, “A propos des élémente ‘altaiques’ de la langue hongroise”, Acta Linguistica, XI, 1960’tan aktaran: Gerhard Doerfer, “Zur Sprache der Hunnen”, Central Asiatic Journal, XVII (1973), s.5; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 72
[253] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, s.63 vd., 91.
[254] Talât Tekin, Hunların Dili, s.9. Mao-tun döneminde en önemli üç Hun boyun-dan ikisinin adı Türkçedir: Hu-yen (Kuyan) tavşan ve Su-pu ise il, ülke anlamına geliyor. Hükümdar (Wang), Türkçe adı olan Kuyan boyundandı. Devletin yöneticileri, yine Türkçe adlı Su-pu boyundan seçilirdi. (Nikita Biçurin, Sobraniye Svedeniy O Narodah, Obitavşih v Credney Azii v Drevniye Vremena, C. II, Almatı, 1998, 1/71 ve 1/49’dan aktaran: Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, s.91.)
[255] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 72
[256] Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.113
[257] Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, II, TDK Yayınları, Ankara, 2007, s.628
[258] Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch, Türkischer Wortindex cu Codex Cumanicus, Kobenhavn, 1942, s.179 ve Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.147
[259] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[260] Yavuz Unat, Orduğ konusunda şu bilgiyi veriyor: “Gökteki düzen yeryüzüne yansımıştır. Kutup yıldızının tam altında yeryüzünün yöneticisi olan hakanın oturduğu yer bulunur. Ordug adı verilen bu kentin planı da göksel düzeni yansıtır. Bkz. Yavuz Unat, Türkiye’de Gökbilim, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008, s.27.
[261] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[262] akt: Talât Tekin, a.g.e., s.18
[263] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, I, s. 124; Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.18
[264] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 73, 74
[265] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, 1. basım, s.17 vd.
[266] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 74
[267] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[268] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[269] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[270] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, sf. 147
[271] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005, sf. 107
[272] Kazak Türkçesi sözcükler için bkz. Kazak Türkçesi Türkiye Türkçesi Sözlüğü, Turan Yayınevi, Türkistan, 2003, s.383 vd.
[273] Kaare Grønbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s.147
[274] Kaare Grønbech, a.g.e., s.147
[275] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[276] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[277] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2002, s.83 vd.
[278] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 75
[279] Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 4. Basım, 2005
[280] Doğu Perinçek, Or Kökü: Hendek-Kale-Kent-Ordu, Bilim Ütopya Dergisi, 2010, Sayı 195
[281] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[282] Besim Atalay, Hâkimiyeti Milliye, 30 Aralık 1932, s.3.
[283] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 76
[284] Günay Karaağaç, Türkçe Verintiler Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2008, s.876.
[285] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[286] Bkz. Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch ve Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Ankara, 1992, s. 147; İlhami Durmuş, İskitler, Akçağ Yayınları, 2012, s.168
[287] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 77
[288] Ur sözcüğünün ulu, kale, yüksek yer anlamına geldiğini belirten Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Kurtuluş Matbaası, Ankara, 1968, s.54 vd, 106 vd, 113 vd.
[289] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.11 vd, 469.
[290] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 78, 79
[291] Güneybatı İran; güney Azerbaycan
[292] Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926
[293] Mustafa ERGÜN, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026
[294] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir, sf. 70, 71
[295] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[296] Çin Yıllıklarında belirtilen bu sayıyı Gumiliev “biraz abartılı” buluyor. Bkz. Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s.95.
[297] Çin Yıllıklarından aktaran Bicurin’e gönderme yapan Lev Nikolayeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s. 105.
[298] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.20; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 79
[299] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.25.
[300] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.33, dipnot 121. Çin Yıllıkları, Türk generalinin 200’binden çok askerini Heng Çov’dan yola çıkararak üç kol halinde Kuzel Tsi’ye sürdüğünü yazıyor.
[301] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.580
[302] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[303] Çin Hanedan Yıllıkları, Çin’in Ta-po Kağan’ın ordusundan korktuğunu yazıyor. Bkz, Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.64
[304] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[305] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.67 ve s.559-569.
[306] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.73
[307] Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.103.
[308] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[309] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[310] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[311] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[312] Çin Hanedan Yıllıkları’ndan aktaran: Liu Mau-Tsai, Çin Kaynaklarına Göre Doğu Türkleri, çev. Ersel Kayaoğlu-Deniz Banoğlu, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.559-569.
[313] Sir bodunun 627 yılında Doğu Türklerini yendiklerini, bu sırada çoğu atlı 200 bin kişilik güçlü orduları bulunduğunu, her atlının dört atı olduğunu, 630 yılında Doğu Türk hakanlığının yıkılmasından sonra 648 yılında Uygurlara ve Çin’e yenildiklerini, Türk-Sir ittifakının bunun üzerine İlteriş Kağan tarafından kurulduğunu yazan Sercan Ahincanov, Kıpçaklar Türk Halklarının Katalizör Boyu, çev. Kürşat Yıldırım, Selenge Yayınları, 2010, s.54 vd
[314] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.136 vd
[315] Zeki Velidi Togan, a.g.e., s.136 vd
[316] Li Sheng, Çin’in Xinjiang Bölgesi Geçmişi ve Şimdiki Durumu, Xinjiang Halk Yayınevi, 1. Basım, Urumçi, 2006, s.37; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 81
[317] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, c.2, s.312, c.3, s.356. Basmillar, 700 bin askerlik ordularına rağmen yeniliyorlar.
[318] Tunyukuk Yazıtı’nın Batı yüzünde “Yarış ovasında toplanan On Ok ordusunun 100 bin asker olduğu” belirtiliyor. Bkz. Talât Tekin, Tunyukuk Yazıtı, Simurg Yayınları, Ankara 1994, s.16.
[319] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.133
[320] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.331.
[321] Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, İstanbul, Aralık 1973, s.334.
[322] Bu konuda bkz. László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, s.62.
[323] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82
[324] Bkz. Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 481
[325] Friedrich Engels: “Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deuts-chen Philosophie”; Marx-Engels, Rezensionen aus der “Neuen Rheinischen Zeitung. Politisch-ökonomische Revue”, Zweites Heft, Februar 1850; Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung; Friedrich Engels: “Die Entwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft”, in: Karl Marx/Friedrich Engels – Werke. (Karl) Dietz Verlag, Berlin. Band 19, 4. Auflage 1973, un-veränderter Nachdruck der 1. Auflage 1962, Berlin/DDR. S. 189-201. Ayrıca Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalar.; akt: Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 82, 83
[326] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 83
[327] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.15 vd, 126.
[328] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 84
[329] Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.47 vd.
[330] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 84
[331] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 60
[332] Geniş bilgi için bkz. Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, s.481 vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, “Yeryüzü Hükümdarlığının ideolojisi Tengri” başlıklı bölüme bkz.
[333] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 62
[334] Tüz ve tüzük sözcüğü üzerine bkz. T.V., Hakimiyeti Milliye, 5 Kasım 1932, s.2.
[335] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 85, 86
[336] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 5 (s.20-21), Doğu 3, 6 (s.24-25), Bilge Kağan Kuzey 3 (s.44-45), Doğu 4, 6 (s.50-54), s.181. Ayrıca bkz. Hâkimiyeti Milliye, 5 Kasım 1932, s.2.
[337] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 3, s.24-25.
[338] Bkz. Ziya Gökalp, Türk Töresi, Kitaplar 1, Yapı Kredi Yayınları, s.95. Oysa tüz, burada doğrulukla de-ğil, düzenle ilgili.
[339] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 6, s.24-25
[340] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 4, 5 (s.20-21). Burada bodun devlet anlamında kullanılıyor.
[341] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 87, 88) Ziya Gökalp de Thomsen’e katılıyor. (Ziya Gökalp, Türk Töresi, Kitaplar, c.I, s.95-96) Doğu Perinçek gibi isimler de bu görüşü paylaşmaktadır. (Doğu Perinçek, Orta Asya Uygarlığı, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 13 vd; Doğu Perinçek, Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003, sf. 132 vd.
[342] Çin Hanedan yıllığı Zho Shu 27, 454’ten aktaran: Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, s.15.
[343] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, BilgeSu Yayınları, Ankara, 2017, sf. 74
[344] Willi Bang-Kaup, Reşit Rahmeti Arat, Oğuz Kağan Destanı, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2012, sf. 12, 13
[345] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 88
[346] Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, Dr. Ludwig Reichert Verlag, Wiesbaden 2008, s.15.
[347] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 89
[348] Lyudmila Timofeyevna Ryumina-Sırkaşeva, Nadejda Aleksandrovna Kuçıgaşeva, Teleüt Ağzı Sözlüğü, çev. Şükrü Halûk Akalın ve Caştegin Turgunbayev, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, sf. 118.
[349] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 90
[350] Yuriy Vasiliev, Türkçe-Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.70, 80, 126, 166 ve 171
[351] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 90
[352] Kaare Grønbech, Komanisches Wörterbuch, Türkischer Wortindex cu Codex Cumani-cus, Kobenhavn 1942; Kaare Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, s.44, 194.
[353] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, Ankara, 1993, sf. 32
[354] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 91
[355] Moustapha Djelaleddin, Turcs Anciens et Modernes, Librairie Internationale, Paris, 1870, s.265.
[356] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 91
[357] Moustapha Djelaleddin, Turcs Anciens et Modernes, Librairie Internationale, Paris, 1870, s.265
[358] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 91
[359] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 91
[360] Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009; Ayrıca bkz. Doğu Perinçek, “Yeryüzü Hükümdarlığının Sırları: Şahnâme”, Bilim ve Ütopya, sayı 190, Nisan 2010, s.16 vd
[361] Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009, s.115
[362] Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009, s.452, 946, 948, Beyit: 9865, 22250, 22595
[363] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 92
[364] Mehmet Bayrakdar, Doğu ve Batı Kaynaklarına Göre Türkler Kürt-lerin Nesi Oluyor, Beyaz Kule Yayınları, Ankara, Ocak 2005, s.52 vd, 75 vd, 218 vd.
[365] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 92, 93
[366] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 19, s.56-57; Vilhelm Thomsen, Çözülmüş Orhon Yazıtları, çev. Vedat Köken, AKDTYK Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1993, s.104 vd. Törü kavramı için bkz. Ümit Hassan, Osmanlı Örgüt-İnanç-Davranış’tan Hukuk-İdeoloji’ye, İletişim Yayınları, İstanbul, 2001, s.25 vd, 71 vd.
[367] bkz. Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 3, sf. 50, 51. Bugünkü dilimize çevirirken, ilin sözcüğünü atlanmış. Hem yurt hem de boyların örgütlenmesi/devlet anlamlarına gelen il kavramını olduğu gibi bıraktık. Kuşkusuz bugünkü vilayet anlamını taşıyan il değil elbette. Türkçe’mizde el olarak yaşayan anlamıyla bir il mevcut.
[368] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 94
[369] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 14, sf. 54, 55
[370] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 94
[371] Kaşgarlı Mahmud, Dîvân-û Lügati’t-Türk, çev. Besim Atalay, c. III, sf. 221
[372] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 94, 95
[373] Ziya Gökalp, Türk Töresi, Kitaplar, c. I, sf. 95, 96; bkz. Hikmet Kıvılcımlı, “Dinin Türk Toplumuna Etkileri”, Aydınlık Sosyalist Dergi, Mart 1970, sayı 17, sf. 10
[374] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 95
[375] Çin Hanedan Yıllığı Zho Shu, sf. 27, 454’ten aktaran Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel – und Zentralasien, sf. 15
[376] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 95, 96
[377] Bkz. Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 1, s. 20, 21, Kültigin Batı, s. 40, 41; Bilge Kağan Kuzey 1, s. 44, 45, Bilge Kağan Doğu 1, s. 50, 51, Tengri Kağan Güney 13, s. 68, 69
[378] Lev Nikolayeviç Gummiliev, Eski Türkler, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2002, sf. 83 vd.
[379] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 97
[380] İl kavramı konusunda bkz. Saadet Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, 100. Doğum Yıldönümüne Armağan/Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, c. I, haz. Aysu Ata, Aziz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008, sf. 159 vd.
[381] Benno Landsberger, “Ön Asya Kadim Tarihinin Esas Meseleleri”, İkinci Türk Tarih Kongresi, İstanbul, 1943, sf. 98-110; Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 455, 472; Muazzez İlmiye Çığ, Atatürk ile Sümerliler, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 59
[382] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 99
[383] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, sf. 138 ve 143
[384] Saadet Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, 100. Doğum Yıldönümüne Armağan/Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, c. I, haz. Aysu Ata, Aziz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008, sf. 159
[385] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar, c. I, sf. 346
[386] Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, c. I (A-N), Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2007, sf. 429
[387] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 100
[388] Lyudmila Timofeyevna Ryumina-Sırkaşeva, Nadejda Aleksandrovna Kuçigaşeva, Teleüt Ağzı Sözlüğü, çev. Şükrü Halûk Akalın ve Caştegin Turgunbayev, sf. 35
[389] Yuri Vasiliev (Çargıştay), Türkçe Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, sf. 79
[390] Yuri Vasiliev (Çargıştay), a.g.e., sf. 26
[391] Kaare Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, sf. 61
[392] Kaare Grönbech, a.g.e., sf. 62
[393] Kaare Grönbech, a.g.e., sf. 61
[394] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 5, sf. 50, 51
[395] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 101
[396] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Kuzey 12, sf. 38, 39
[397] Bu konuda bkz. Saadet Çağatay, “İl, Ulus ve Yönetenler”, 100. Doğum Yıldönümüne Armağan/Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, c. I, haz. Aysu Ata, Aziz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008, sf. 162 vd.
[398] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 4, sf. 20, 21
[399] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 36, 38 ve Kuzey 6, sf. 34-37
[400] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 104, 105
[401] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar I, sf. 417 vd.
[402] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 105
[403] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Kuzey 3, 6 ve 8, s.44-45, 46-47
[404] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Kuzey 6, s.46-47
[405] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 13,s.26-27; Kültigin Doğu 18 ve 8, sf. 28-29
[406] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 18 ve 19, s.56-57
[407] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 3, s.20-21
[408] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 2, s.29-30); Bilge Kağan Doğu 24, s.58-59
[409] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Kuzey 9, s.46-47
[410] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 19, s.28-29
[411] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 10, s.26-27; Bilge Kağan Doğu 9, s.52-53
[412] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 3, s.24-25; Bilge Kağan Doğu 4, s.50-51
[413] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 1 (s.24-25); Bilge Kağan Doğu 3, s.50-51
[414] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 15-16, s.28-29; Kültigin Doğu 31, s.32-33
[415] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 8, s.26-27
[416] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 9, s.26-27; Bilge Kağan Doğu 8, s.52-53
[417] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 107
[418] Belleten, Türk Tarih Kurumu Yayını, Temmuz 1969, Sayı: 131
[419] Olcas Süleymanoğlu, “Yedi Suvun Köhne Yazıları”, Kazak Edebiyatı gazetesi, 25 Eylül 1970.
[420] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 109
[421] Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-it Türk, Ankara, 1941, c. I, s.53
[422] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 109-111
[423] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 111
[424] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 10, s.22-23, Bilge Kağan Kuzey 7, s.46-47. Benzer ifadeler için bkz. Kültigin Doğu 29-30, s.32-33 ve Bilge Kağan Doğu 24, s.58-59
[425] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney-Batı, s.40-41
[426] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 29-30, s.32-33. Bilge Kağan Doğu 24, s.58-59’te “güçlü ili olandan, güçlü kağanı olandan daha iyi kıldım” cümlesi dışında aynı metin var.
[427] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 112
[428] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 1-3, s.24-25, Bilge Kağan Doğu 2-4, s.50-51
[429] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 113, 114
[430] Balasagunlu Yusuf, Kutadgu Bilig, 2057-2058. Prof. Dr. Saadet Çağatay, “İl Ulus ve Yöntemler” başlıklı incelemesinin en başına bu dörtlüğü almış. Bkz. Prof. Dr. Saadet Çağatay’ın Yayınlanmış Tüm Makaleleri, c.I içinde, Yayına hazırlayan: Prof. Dr. Aysu Ata, Ayaz Tahir Türkistan İdil-Ural Vakfı, İstanbul, 2008, s.159
[431] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 114, 115
[432] Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, s.15
[433] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar 1, Yapı Kredi Yayınları, s.133, 346, 417 vd, 425 vd.
[434] Kaare Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, çev. Kemal Aytaç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s.61.
[435] Yuriy Vasiliev, Türkçe-Sahaca (Yakutça) Sözlük, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1995, s.69
[436] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 103
[437] Ziya Gökalp, Türk Medeniyeti Tarihi, Kitaplar I, s.417.
[438] Ziya Gökalp, aynı eser, s.425
[439] Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, s.62
[440] Gerard Clauson, Etymological Dictionary of Pre-Thirteenth Century Turkish, Oxford, 1972, s. 121
[441] Wilhelm Radloff, Versuch eines Wörterbuches der Turk – Dialecte, Bd. 4, St. Petersburg, 1893-1911, Kolon 1861 vd.
[442] Volker Rybatzki, Die Tonyuquq-Inschrift, Szeged = Studia Uralo-Altaica 40, s.74-78, n.217.
[443] Ulla Johansen, “El und bodun”, Memoriae munusculum. Gedenkschrift für Annemarie von Gabain, ed. Röhrborn, Klaus Röhrborn, Wolfgang Veenker, Veröffentlichungen der Societas Uralo-Altaica 39
[444] Sören Stark, Die Alttürkenzeit in Mittel- und Zentralasien, s.62.
[445] Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Ya-şı Meselesi, Ankara, 1997; Tuncer Gülensoy, I, s.857; Zeki Velidî Togan, Umu-mi Türk Tarihine Giriş, s.13,17; Roux, Türklerin Tarihil Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, Kabalcı Yayınevi, Şubat 2007, s.52; Landsberger, “Sümerler”, Anka-ra DTCF Dergisi, 1943, N.5, s.95-69; V. Christian, Die Sprachliche Stellung des Sumerischen, Babilonica XII, Paris, 1932.
[446] Talât TEKİN, Hunların Dili, Doruk Yayınları, Ankara, 1993, s.10.
[447] Orhun Yazıtları, Kültigin Güney 1 (Talât Tekin, a.g.e., s.20-21) ve Doğu 1 (Talât Tekin, a.g.e., s.24, 25); Bilge Kağan, Kuzey 1, (Talât Tekin, s.44, 45) ve Doğu 1 ve 10 (Talât Tekin, a.g.e., s.50-53)
[448] Divan-ı Lügat-it Türk, c.III, çev. Besim Atalay, TDK Yayınları, Ankara, 1941, s.376-377
[449] Willi BANG-Reşit Rahmeti ARAT, Oğuz Kağan Destanı. 1936 ve 1000 Temel Eser, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1970, s.3 ve 19
[450] Kaare GRØNBECH, Kuman Lehçesi Sözlüğü (Codex Cumanicus’un Türkçe Sözlük Dizini), çev. Kemal Aytaç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s.183 vd
[451] Hepsi için bkz. Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, Tuncer GÜLENSOY, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul, 2018, c. II, s. 857.
[452] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 117
[453] Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dilinin Ya-şı Meselesi, Ankara, 1997
[454] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 118
[455] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 492; ayrıca Rene Grousset, Histoire de l’Extréme Orient, I, s.176 vd’dan aktaran: Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.17 ve 388.
[456] Wang Pun Son, “Les relations sino-turques dans le passé”, D’Orient et Occi-dent, Genéve, 1936, N. 8-9, s.322-327’den aktaran: Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.15 ve 388.
[457] Sun Yat-sen, Halkçılık Üzerine, Hazırlayan: Sadık Usta, Kaynak Yayınları, İs-tanbul, 2011, s.100
[458] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 481 vd.
[459] Menghin’den aktaran: Laszlo Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, 2006, s.36
[460] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, s.504 ve 522; Laszlo Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, 2006, s.14, 18 vd; Jean Paul Roux, Türklerin Tarihi Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 Yıl, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Arslan Özcan, Dergah Yayınları, s.50; Arnold Joseph Toynbee, Bir Tarih İncelemesi – A Study of History, Kronik Kitap, çev. Murtaza Özeren, c.III, s.8, 13 ve 18’den aktaran: Laszlo Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, 2006, s.20; Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.11 vd.
[461] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 504, 522
[462] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 120
[463] Kut (mitoloji), Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kut_(mitoloji), erişim tarihi: 26.03.2026; Türk Kültürü, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, https://www.ktb.gov.tr/TR-96255/turk-kulturu.html, erişim tarihi: 26.03.2026; Tengricilik, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Tengricilik, erişim tarihi: 26.03.2026
[464] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 30
[465] Aktaran: Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Alfa Yayınları, 2016, s.33
[466] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 120
[467] Abdullah Görgün, İsveçlilerin Türk Kökenleri Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, s.36.
[468] Wilhelm Koppers, Die Indogermanen frage im Lichte der historischen Völkerkunde, Wi-en, 1935.
[469] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 481 vd.
[470] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 121
[471] Vasiliĭ Vladimirovich Barthold, 12 Vorlesungen über die Geschichte der Türken Mittelasiens, Deutsche Gesellschaft für İslamkunde, Berlin, 1935, s.10.
[472] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.33
[473] Wilhelm KOPPERS, İlk Türklük ve İlk İndo-Germenlik, Belleten, Ankara, 1941, c. 5, sayı 20, sf. 504
[474] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, s.33
[475] Laszlo Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, 2006, s.32
[476] Avusturya Halkbilim Okulu’nun kurucularından Menghin’e göndermede bulu-nan Rásonyi, aynı yerde, s.36.
[477] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 122
[478] Bu konuda bkz. Abdullah Görgün, İsveçlilerin Türk Ataları Üzerine. Ayrıca bkz. kitaba Doğu Perinçek’in yazdığı sunuş ve yine bkz. Sven Lagerbring, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri, Çeviren ve Hazırlayan: Abdullah Görgün, Kaynak Yayınları, İstanbul, Şubat 2008
[479] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 123
[480] Erhan ALTIN, “İlk Tanrılar, Dünyanın Yaratılışı ve Odin!”, 9 Haziran 2018, Onedio, https://onedio.com/haber/ilk-tanrilar-dunyanin-yaratilisi-ve-odin-iskandinav-mitolojisi-nde-her-seyin-sonu-olan-kacinilmaz-savas-ragnarok-819206, erişim tarihi: 26.03.2026
[481] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 123
[482] Aynı görüş için bkz. Ziya Gökalp, Türk Medeniyet Tarihi, Kitaplar 1, Yapı Kredi Yayınları, s.339.
[483] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 123
[484] Hans-Joachim Klimkeit, “Die frühe Religion der Türken im Spiegel ihrer inschriftlichen Quellen”, Zeitschrift Für Religionswissenschaft 3, s.191-206; Sören Stark, Die Alttürkenzeit im Mittel- und Zentralasiens, s.112.
[485] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 123, 124
[486] bkz. Uğur UTKAN, Türklerin İslâmiyet’e Geçişi, 15 Şubat 2026, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamiyete-gecisi/, erişim tarihi: 18.03.2026
[487] Kut (mitoloji), Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Kut_(mitoloji), erişim tarihi: 26.03.2026; Hakimiyetin Tanrı Tarafından Verildiğine İnanılan Orta Asya Türkleri Geleneği: Kut Anlayışı, Ekşi Şeyler, 6 Ekim 2017, https://eksiseyler.com/hakimiyetin-tanri-tarafindan-verildigine-inanilan-orta-asya-turkleri-gelenegi-kut-anlayisi, erişim tarihi: 26.03.2026; Kut Anlayışı Nedir, Nedir.org, 19 Haziran 2019, https://kut-anlayisi.nedir.org/, erişim tarihi: 26.03.2026
[488] Zeki Velidî Togan, Çin’de Çu (Chou) hanedanının kuruluşunun MÖ 1116’da olduğunu belirtiyor. (Umumi Türk Tarihine Giriş, s.32.) Ancak Çin kaynaklan MÖ 1027 tarihini veriyorlar. Bkz. Doç. Dr. Erkin Ekrem, “Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Kavimleri”, Bilim ve Ütopya, sayı 193, Temmuz 2010, s.5.
[489] Tengricilik konusunda geniş bilgi için bkz. Roux, Türklerin ve Moğalların Dini ve “Die Alttürkische Mythology”, ed. Schmalzriedt, E/Haussig, Stuttgart (=Wörterbuch der Mythology, 1. Abtl, Band 7.1), s.173-277; U. Harva, Die religiösen Vorstellungen der altaischen Völker, (Folklore Fellows Communicati-ons, Helsinki, 1938, 52=125), s.243-249; Sergey Grigoryeviç Klyashtorny, “The Ancient Türkic Religion”, Information Bulletin, Special issue, s.44-52; Peter Golden, Türk Halklarının Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, Karam Araştırma ve Yayıncılık, Ankara, 2002; Karl Jettmars Beitrag, “Die Religion der Alttürken”, Die vorislamische Karl Jettmar / Ellen Kattner, Stuttgart (=Die Religione der Menschheit 4. 3.) s.219-228
[490] Talât Tekin, Hunların Dili, Doruk Yayınları, Ankara, 1993, s.10.
[491] Lev Nikoloyeviç Gumilev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, İstanbul, 2002, s. 103, 114
[492] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 125
[493] Laszlo Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, 2006, s.45
[494] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 135
[495] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 37
[496] Fernand Grenard, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel, MEB Yayınları, İstanbul, 1992, s.22
[497] Oğuz Kağan Destanı, s.8, 23
[498] Oğuz Kağan Destanı, s.5, 21
[499] Oğuz Kağan Destanı, s.14, 29
[500] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, s.173.
[501] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 126
[502] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney I, sf. 20, 21; Bilge Kağan Kuzey I, sf. 44, 45
[503] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, “Tengri Kağan Yazıtı”, Bilge Kağan Güney 13, sf. 68, 69
[504] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 2010, sf. 185
[505] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 127
[506] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Güney 9, sf. 22, 23; Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 23, sf. 58, 59
[507] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 1, sf. 24, 25; Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 2, sf. 50, 51
[508] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 22, sf. 30, 31; Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu, sf. 56, 57. Talât Tekin, “üstte gök çökmedikçe, altta yağız delinmedikçe” diye çeviriyor. Halbuki bize göre gereği hem gök, hem de tanrı anlamı taşıyan tengri sözcüğünün, her iki anlamıyla kalmasıdır. İkincisi Eski Türkçe grameri mutlaka korunmalıdır. Bu, dilin 1200 yıllık sürekliliğini göstermek açısından dikkat edilmesi icap eden bir husustur.
[509] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 10, sf. 52, 53
[510] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kültigin Doğu 10, sf. 26, 27; Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Bilge Kağan Doğu 10, sf. 52, 53
[511] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 128
[512] bkz. Osman Fikri Sertkaya, Göktürk Tarihinin Meseleleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1995; Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2022; Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi (Cilt 1-2), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989
[513] Talât Tekin, Orhon Yazıtları, Kül Tigin Kitabesi güney yönü satır 11-12-13.
[514] Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1996, sf. 20
[515] Bu konuda bkz. Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, sf. 32 vd.
[516] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 129
[517] Liu Mau-Tsai, Die chinesischen Nachrichten zur Geschichte der Osttürken, 1-2, Wiesbaden, 1958, sf. 77
[518] Oğuzların Tanrısı konusunda bkz. Sencer Divitçioğlu, Oğuz’dan Selçuklu’ya, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, sf. 18 ve 33 vd.
[519] Karahanlıların Müslümanlığa geçişini roman olarak anlatan bilimsel temelli eser: Seyfeddin Aziz, Satuk Buğra Han, Ocak Yayınları, Ankara, 1998. Selçukluların Müslüman oluşu için bkz. Gregory Abû’l-Farac, Abû’l-Farac Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, sf. 293 vd. yine bkz. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul, 1946, sf. 99
[520] Kaare Grönbech, Kuman Lehçesi Sözlüğü, sf. 30
[521] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 130
[522] Jean-Paul Roux, Türklerin Tarihi, çev. Aykut Kazancıgil, Lale Akarslan Özcan, Kabalcı Yayınları, İstanbul, Temmuz 2007, sf. 41
[523] Roux, a.g.e., sf. 39 ve 269
[524] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 130
[525] Kaşgarlı Mahmud, Dîvân-û Lügati’t-Türk, c. I, çev. Besim Atalay, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, sf. 3. Aynı metin için bkz. Şükrü Halûk Akalın, Kaşgarlı Mahmud ve Dîvân-û Lügati’t-Türk, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, sf. 45
[526] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 131
[527] Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009, sf. 437 ve 458
[528] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 131
[529] Sun Yat-sen, Halkçılık Üzerine, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2011, sf. 97
[530] Senail Özkan, Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’ndaki açıklamalar, Ötüken Yayınları, 2015, sf. 317
[531] George Vernadsky, Moğollar ve Ruslar, çev. Eşref Bengi Özbilen, Selenge Yayınları, İstanbul, 2007, sf. 17 vd.
[532] Mert Köroğlu, Cengiz Oğulları’nda Askeri Teşkilat, Aksaray Üniversitesi Genç Kalemler Tarih, Düşünce ve Kültür Dergisi, Aksaray, 2017, yıl 3, sayı 4, sf. 60
[533] bkz. Namiq Musalı, Feth Ali Şah Kaçar’ın Çağatay Türkçesiyle Yazılmış Bir Yarlığı Üzerine, Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, Yaz 2019, 14/1: 83-109
[534] Mustafa Orhan Acu, Türk-Moğol İmparatoru: Cengiz Han (Son), Strasam, 17 Haziran 2022, https://strasam.org/tarih/turk-tarihi/turk-mogol-imparatoru-cengiz-han-son-896, erişim tarihi: erişim tarihi: 03.04.2026
[535] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi
[536] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 132
[537] László Rásonyi, Doğu Avrupa’da Türklük, Selenge Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 52
[538] Kiragos’un sözlerini belirten Hasan Oktay, Ermeni Kaynaklarında Türkler ve Moğollar, Hitabevi Yayınları, 2020, sf. 53
[539] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 132
[540] Bilim ve Ütopya Dergisi’nin Timur özel sayısı, sayı 131, Mayıs 2005
[541] Turan Dursun, “İbn Haldun’un Temel Düşünceleri”, Turan Dursun ve Ümit Hassan, İbn Haldun’da Uygarlıkların Yükselişi ve Düşüşü içinde, Kaynak Yayınları, 2. Basım, İstanbul, Mart 2012, sf. 44
[542] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 133
[543] Firdevsî, Şahnâme, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2009, sf. 195
[544] Firdevsî, a.g.e., sf. 277
[545] Firdevsî, a.g.e., sf. 976.
[546] Firdevsî, a.g.e., sf. 57
[547] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 134
[548] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 134
[549] Mustafa Sarıca, “Kökbiçim Birimlerin İzinde: Tanrı ve Türk Sözcükleri”, IV. Uluslararası Dünya Dili Türkçe Sempozyumu Bildirileri, c.I, Ed. Doç. Dr. Mehmet Naci Önal, Muğla Üniversitesi Yayını, Ankara, 2012, s.841 vd.
[550] Mustafa Sarıca, a.g.e., sf. 844
[551] Mustafa Sarıca, a.g.e., sf. 847
[552] Tuncer Gülensoy, Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Köken Bilgisi Sözlüğü, c. II, TDK Yayınları, Ankara, 2007, s.857.
[553] Wang Pun Son, “Les relations sino-turques dans le passe”, D’Orient et Occi-dent, Geneve, 1936, N. 8-9, s.322-327’den aktaran: Zeki Velidî Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, s.15 ve 388, dipnot 37.
[554] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 136
[555] Cahit Can, Cumhuriyet Devrimi ve Öngörülmeyen Bugünü, Kaynak Yayınları, İstanbul, Haziran 2011
[556] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 137-139
[557] Aktaran: Lev Nikolayeviç Gumiliev, Hunlar, çev. Ahsen Batur, Selenge Yayınları, 2002, s.103
[558] Doğu PERİNÇEK, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2012, sf. 139-142
[559] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 139-142
[560] İbn Battuta Seyahatnâmesi, I, II, çev. Sait Aykut, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2000
[561] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 143, 144
[562] bkz. Övgün Ahmet Ercan, Şu Üretken Türkçemiz, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
[563] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., sf. 143, 144
