Erol Güngör (1938-1983) “kültür değişmesi”, “Türk kültürü”, “milliyetçilik ve milli kimlik” gibi konularda milliyetçi düşünceyi besleyen ve belirleyen bir fikir adamı olmakla beraber; “İslâm ve çağdaşlık”, “İslâm ve tasavvuf” gibi konularda da eser vererek muhafazakâr ve İslâmcı düşünce ekoller üzerinde de etkilidir. Bu anlamda Erol Güngör’ün eserlerinin bütününe bakıldığında “sağ” düşüncenin aydını olduğu söylenebilecektir. Müellifi sağ düşünce aydını olarak tanımlamanın delili olarak onun sosyalizme ve hatta devletçiliğe bakışına ilişkin yazdıkları işaret edilebilir. Güngör, sosyalizmin düşünce hürriyetini yıktığını, sosyalistlerin ise kafalarındaki dogmatizmle sloganlara sarıldıklarını, anlamadıkları düşüncelere “sömürgeci” ve “faşist” dediklerini, anlamadıkları İslâmî kelimelere de düşman olduklarını ifade eder (Güngör, 1998: 357-358). Yine müellife göre geri kalmış veya azgelişmiş aydın olmanın tipik tezahürü siyasî tercihlerde ortaya çıkar. Bu aydınlar devletçilikten sosyalizme ve komünizme kadar giden bir istikamet tutar. Zira kabiliyet ve rekabetin hüküm sürdüğü “hür toplumlarda”, azgelişmiş ülke aydınlarının serbest mesleklerde ve özel sektörde muvaffak olabilmesi imkânsızdır. Ayrıca bu sahada muvaffak olmuş kabiliyetli insanlara karşı nefret duyguları da onları hararetli “devletçi” yapar. Devletin her şeye sahip olduğu bir memlekette ancak kabiliyetsiz ve bilgisizler iş bulabilirler, hatta devletçiliğin kaçınılmaz bir icabı olarak, kabiliyetlilerden daha yüksek mevkilere gelebilirler (Güngör, 1998: 240). Güngör’ün argümanları devletçiliği ve sosyalizmi dışlarken, Osmanlı idealleştirmesine doğrulur. Ancak ilginç şekilde Erol Güngör Osmanlı siyasal sisteminin “kul bürokrasisi” özelliğini ve sosyalizme benzer bir devletçiliği tatbik ettiğini dikkate almaz:
“Batı medeniyetinin maddi temeli liberal-kapitalist ekonomiye dayanır. İslâm dünyasında bu yönde bir gelişme olmadı. Zaten bizim medeniyetimiz bu türlü bir gelişmeye müsait değildi. Osmanlı imparatorluğuna hâkim olan değerler sistemine bakılacak olursa burada zenginlikten çok eşitlik ve adalete önem verildiği görülür. Müslümanlar bazı insanların büyük servetler biriktirerek bu sayede başkalarına hükmetmelerini katiyen hoş görmüyorlardı. Bu yüzden kapitalizme imkân vermeyen bir iktisadi düzen kurdular ve onu muhafaza etmeye çalıştılar. Osmanlılarda en fazla gelir yüksek devlet memuriyetlerinden elde ediliyordu; burada yüksek gelire müsaade edilmesinin sebebi de gelirin esas itibariyle devlet hizmetlerine kullanılmasıydı. Vezirler öldükleri zaman servetleri mirasçılarına değil devlete kalıyordu. Batı dünyasındaki kapitalist iktisadi gelişmenin yarattığı sosyal ve beşerî problemlere baktığımız zaman, Müslümanların o çağda böyle şeylere kesinlikle müsaade etmeyeceklerini söyleyebiliriz.” (Güngör, 1998: 91-92).
Yukarıdaki alıntıda Osmanlı’ya yönelik olarak aşırı iyimserlik ve idealleştirme yapıldığı söylenebilecektir. Zira Osmanlı sisteminin “devletlû” (askerî ve yönetici) kadroları klasik dönemde (özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda) büyük oranda devşirme kökenli idi. Nitekim Abdülkadir Özcan sistemin bu niteliğini şöyle tasvir etmektedir:
“Osmanlılarda doğrudan padişaha bağlı olarak sarayda görevli maaşlı askerî zümreler için bu vasıflarını belirtmek üzere kullanılan kapıkulu terimi zamanla varlıklı veya nüfuz sahibi kimselerin hizmetinde bulunanları da ifade etmiştir. Askerî manada kapıkulu, İslâm devletlerindeki ‘hassa’ askerî teşkilâtını karşılamaktadır. İslâm Türk devletlerinden Karahanlılar, Gazneliler, Hârizmşahlar, Selçuklular, Eyyûbîler ve Moğollar’da hassa askerî teşkilâtı bulunmakta olup bunların kaynağını genellikle savaş esirleri veya köleler oluşturmuştur (…) Bunlar önceleri pencik kanununa göre alınan savaş esirlerinden seçilirken daha sonra devşirme kanununa göre toplanan Osmanlı tebaası gayri müslim çocuklarından teşkil edilmiştir. Bazan “kul taifesi” olarak da anılan bu birlikler esas olarak merkezde bulunurlar, sefer esnasında ve ordugâhta padişahı ve otağını muhafaza ederlerdi (…) Pencik ve devşirme kanunlarına göre toplanan ve Türk-İslâm terbiyesine göre yetiştirilen kul taifesi sadece orduda değil devlete ait saray ve bahçelerde de istihdam edilirdi (…) Kapıkulu olarak devlet hizmetine giren bir nefer, kabiliyeti varsa devletin en yüksek makamı olan sadrazamlığa kadar yükselebilirdi (…) Eski gulam sisteminin Osmanlı döneminde yeniden organizasyonu sayılan kapıkulunun nüfuzu Yıldırım Bayezid zamanında artmaya başlamıştır. Bu padişahın Anadolu’da güttüğü merkeziyetçi siyaset gereği önemli idarî ve askerî görevler doğrudan padişaha bağlı kapıkullarına verilerek kendi başlarına hareket eden güçlü yerli ailelerin, Türkmen beylerinin nüfuzları kırılmak istenmişti.” (Özcan, 2001: 347-348).
Erol Güngör, “Osmanlı sisteminin kapitalizme engel olduğunu ve kapitalist iktisadî gelişmelerin ortaya çıkardığı sosyal ve beşerî problemlerin görülmediğini” iddia ederken, devşirme (kapıkulu) sisteminin bizatihi kendisinin “sosyal ve beşerî problem” olarak görülmesi gerekebileceği ihtimalini dikkatinden kaçırmaktadır. Zira Osmanlı’nın “kul bürokrasisi”, sultanların tahta geçmesinde etkili bir klik haline gelmiştir:
“1451’de, Çandarlı Halil Paşa’nın adamı yeniçeri ağası Kurtçu Doğan ile birçok ocak ileri gelenleri ve askerleri ordudan atmış, yerlerine doğrudan saraya bağlı sekban bölüklerinden tayinler yapmış, bundan böyle yeniçeri ağalığına da sekbanbaşılar getirilmeye başlanmıştır (…) (1453’te) Çandarlı Halil Paşa’yı bertaraf eden Fâtih Sultan Mehmed veziriazamlığa devşirme asıllı vezirleri getirmeye özen göstermiş, böylece kul sistemini yerleştirmeye gayret etmiştir (…) Fâtih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra II. Bayezid’in tahta geçmesi de kapıkulunun kendisine verdiği destek sayesinde gerçekleşmiştir. Nitekim dönemin veziriazamı Karamanî Mehmed Paşa’nın Şehzade Cem’i tutmasına karşı yeniçeriler Şehzade Bayezid’i destekleyip yeni padişahtan kul olmayanları devlet idaresine getirmeme sözü almışlardı (…) Kapıkulu askerleri en büyük infiallerini II. Osman’a karşı göstermişler ve yeniçeriler, ocaklarını kaldırmak isteyen padişahın feci şekilde ölümüne sebep olmuşlardır. Bu olaydan sonra yeniçeriler IV. Murad’ın 1632’de işleri ele almasına kadar devlet işlerinde etkilerini göstermişlerdir.” (Özcan, 2001: 348).
Erol Güngör’ün “kapıkulu” kavramını da manipülatif şekilde kullandığı, Cumhuriyet bürokratlarını “halk karşısındaki yabancılaşmış elit” olarak konumladığı görülmektedir. Oysa yukarıdaki alıntıda “kapıkulu”, Fatih Sultan’ın Türkmen beylerine (ve Çandarlı’ya) karşı kullandığı askerî/siyasî parti işlevi gördüğü için savunulmaktaydı:
“Türkiye’nin sosyal ve siyasi bünyesine bakacak olursak, ‘halk’ dediğimiz kitlenin eski karakterini bir bakıma kaybettiğini, bir bakıma da hala muhafaza ettiğini görüyoruz. Bizde çok partili demokratik hayata geçilinceye kadar idare edilen kitleye ‘halk’ deniyordu. Bu kitle siyasi hayatta söz sahibi olduktan sonra da ayrı bir grup olarak kaldı. İmparatorluk’ta ‘Kapıkulu’nun ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Halk Fırkası’nın karşısında ayrı bir grup teşkil eden ‘halk’, bugün de münevver tabakanın karşısında bu ayrılığını devam ettiriyor.” (Güngör, 2007: 25).
Erol Güngör’ün Osmanlı idealleştirmesi o noktaya varır ki, “göçebe Türkleri” İslâm’ı yeterince içselleştiremedikleri için “aşiret” ve “kabile” aşamasında kalmakla niteleyerek onların hanedan savaşları yaptıklarını ifade eder. Ona göre Fatih devrinden itibaren ise merkezî otorite kurularak ve yerleşik kültüre geçilerek hanedan kavgalarına son verilmiştir. Ancak Erol Güngör’ün değerlendirmeleri, “şehirli” olan kapıkullarının (devşirme asker ve bürokratların) “hanedan kavgalarına son vermekte araçlaşırken” “devletin kurucu asabiyetlerini” tasfiye ederek “millî olanın yerine ikame edildiği” değerlendirmesini yapmaz:
“Malazgirt’ten sonra Anadolu’ya kitleler halinde gelen Türkmen kabileleri ve aşiretlerinin kültürleri ‘göçebe kültürü’ ve ‘aşiret kültürü’ idi (…) Türk aşiretleri Müslüman olmak, Türk dili ve örflerine müştereken sahip bulunmak dolayısıyla, üstelik düşmanları da müşterek olduğu ve bu düşmana karşı hepsi aynı devletin tebaası bulundukları için birlik olabiliyorlardı. Fakat göçebe aşiret hayatı yoğun bir birlik şuurunun yaşamasına engeldi. Göçebe kavimlerin çok geniş topraklara yayılan devletler, hatta imparatorluklar kurmalarına rağmen, bu devletlerin hep kısa ömürlü oldukları görülüyor. Bunun başlıca sebeplerinden biri, kuvvetli bir merkezi otoritenin kurulamayışı ve merkezle çevre arasındaki bağlantıların zayıf kalmasıdır. Eski medeniyetler ve büyük devletler hep siteler etrafında teşekkül etmiştir; zaten ‘medeniyet’ de kelime manasıyla ‘şehirlilik’ demektir (…) Şehir hayatı geliştikçe insanların hüviyetleri onların aşiret bağlılıkları yerine daha başka özellikler etrafında teşekkül etmeye başlar (…) Kabile yapısı siyasi liderlik üzerinde çekişmelere de çok müsaittir. Kabile sistemi bozulmaksızın kurulan devletler, bir kabilenin diğerlerini itaat altına alması şeklinde ortaya çıkmışlardır. Böyle hallerde, bugün anladığımız manada devlet otoritesinin yerine, bir kabilenin öbürleri üzerine tahakkümü söz konusudur (…) Modern milletlerde hâkimiyet milletin bütününe ait olduğu için, onu temsil edenler bölge ve zümre bağlarından ayrı kalmak zorundadır. Selçuklular bu türlü mahalli hâkimiyetlerle mücadelede başarılı olamadılar. Osmanlıların ilk devirlerinde hanedanlar arasında kavgalar vardı. Fatih devrinden itibaren hanedan kavgalarının sona ermesi sadece Osmanlıların diğer aileleri dağıtması veya ortadan kaldırmasıyla değil, aynı zamanda yerleşik kültürün Anadolu çapında yayılmasıyla mümkün olmuştur.” (Güngör, 1998: 94-100).
Erol Güngör, “Tarihte Türkler” kitabındaki yaklaşımında da yukarıdaki alıntılarda görülene benzer görüşler ortaya koyar. Bu kitabındaki görüşlerinden bazılarına dair eleştirilerimi maddeleştirerek sunacağım:
- Hun Öncesi Türklük Hakkında Bakış Eksikliği:
Erol Güngör Türklüğü Hunlarla başlatıp Göktürklere de işaret etmekle beraber Hun ve Göktürk konfederatif sisteminin hangi motivasyonla hareket ederek farklı kavimleri “Türk” kıldığı konusunda sosyolojik ve felsefi açıklama yapmaz. Güngör, Türklerin dilinin 3000 yıllık olduğunu ileri sürer ve fakat bunun nasıl geliştiği, kelime dağarcığının nasıl oluştuğu, bu dilin kökeninin ne olduğu hakkında da yorumu yoktur. Bilindiği gibi Türkçe, eklemeli bir dil olup, bu dilin Sümer diliyle benzeştiği hakkında tezler ileri sürülmektedir.
Müellif, Türk tarihini “4000 yıllık” bir milletleşme süreci olarak tanımlamakta, bu bilgiye ise Çin kaynaklarından ulaştığını ifade etmektedir:
“Türklerin eski tarihlerine ait bilgilerin pek çoğunu Çin tarihinden ögreniyoruz. Çin tarihleri Milat’tan Önce 2000-1000 yılları arasında ilk Türk hükümdarlarından bahsediyorlar. Böylece Türklerin bilinen tarihi, dört bin yıllık bir tarihtir.” (Güngör, 1996: 12).
Güngör, 4000 yıllık tarihten bahsetmekle beraber Hun öncesi 2000 yıllık süreç hakkında hiç bilgi vermemek nedeniyle aslında Türk-İslâm halklarının tarihi özelliği taşır. Güngör, Saka-İskit Türklerine işaret edip, ardından bu kavimden bahseden İranî kaynakları güvenilir bulmayarak “Sakaların Türk olup olmadığını bilmiyoruz” demektedir (Güngör, 1996: 13). Ancak Saka-İskitler hakkında sadece İranî kaynaklar bulunmamakta; Grek ve Bizanslı yazarların da bu İskit-Türk ilişkisinden bahsettiği görülmektedir. (Erol Güngör hayatta iken bu kaynaklara erişebilir durumdaydı).
- Hun Konfederasyonu Nasıl Kurulduğunun İzahsızlığı:
Erol Güngör’ün “Türk Tarihi” bağlamında başka bir eksiği de (kendi tezine göre) “Türklerin kurduğu ilk devlet olan” Hunlardan bahsederken bu konfederasyonun nasıl kurulduğu hakkında bir izah getirmemesidir. Güngör’e göre bir Yabgu olan Teoman, tarihin belli anında ortaya çıkarak dağınık halde taşıyan Türk aşiretlerini birleştirmiştir:
“İlk büyük Hun hükümdarı Teoman Yabgu’dur (M.Ö. 220). O zamanlarda Türk hükümdarlarına ‘Yabgu’ deniyordu. Teoman Yabgu birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek ilk Türk birliğini gerçekleştirmişti.” (Güngör, 1996: 15).
Peki Nasıl? Bu husus izah edilmemiştir. Ayrıca Güngör’e göre Hunlar askeri bakımdan üstün nitelikleri nedeniyle Çin’i rahatsız etmişler, buna karşılık Çin de Türklerin saldırılarını engellemek için Çin Seddi inşa etmiştir (Güngör, 1996: 15). Diğer ifadeyle Güngör, “Hunlar, askerlikteki üstünlükleri sayesinde Çin ordularını devamlı bozguna uğratıyorlardı” demekte; fakat, bu üstünlüğün Türklerde bulunmasının gerekçesini ortaya koyamamaktadır.
- Türk Kültürünün Yerleşik Uygarlıkları Dize Getirmesi Konusunda Düşünsel Eksiklikler:
Yukarıda Erol Güngör’ün eski Türklerin “göçebe kültürü” nedeniyle aşiretçi veya kabileci bölünmelere uğradığı yolundaki görüşlerini aktarmıştım. Güngör, Türk Kimliği’nin göçebe kültür özelliği nedeniyle bizi diğer kavimlerden farklılaştırdığını (aslında) teslim etmektedir:
“Hunlar zamanında Çinliler medeniyet bakımından çok ileri bir durumdaydılar. Hem nüfusları ve orduları çok kalabalık, hem medeniyetleri parlak olduğu halde Hunlarla başa çıkamadılar. Bu da gösteriyor ki, Hun başarısının sebebi yalnızca askeri güç değildi. Gerçekten Hunlar teşkilatçılık ve idare bakımından çok gelişmişlerdi. O sırada Çin’in ayrı ayrı prenslikler halinde bulunmasından da faydalanarak, Kuzey Çin’de sık sık iktidarı ele alıyorlardı.” (Güngör, 1996: 16).
Yukarıdaki pasajda “göçebe Türklerin”, uygarlık bakımından oldukça üstün durumda olan “yerleşik ve uygar Çinlileri” dize getirdiği ifade edilmektedir. Bu tespitte Türklerin başarısının temelinde sadece askerî gücün değil, yüksek teşkilatçılığın önemine işaret edilmiş ve Çin’deki hanedan savaşlarının da Hunların başarısında etkili olduğu dile getirilmiştir. Ne var ki daha önceki alıntılarda Güngör’ün “kentleşmiş uygarlıkların hanedan savaşlarını aştığı” düşüncesinde olduğu görülmüştü. Diğer ifadeyle (Fatih Sultan Mehmed’in hanedan savaşlarına son veren “kardeş katli yasası”na dolaylı atıf yapılarak), Fatih devrinden itibaren kapıkullarının sistemde güçlendirildiği, Türklüğün, ona göçebeliği dayatan aşiretçilikten veya hizipçilikten kurtarıldığı iddia edilmişti. Türklerin Çin ile mücadelesinde ise onların göçebe karakteri öne çıkarılmakta; uygar ve kentleşmiş Çin’in ise “medeniyet durumunda” prenslikler arası savaşlarla zaafa uğradığı dile getirilmektedir. Erol Güngör, eski Türklerin “göçebe kültür” ile Çin Uygarlaşması’ndan korunduklarını ifade eder:
“O tarihte Türkler çiftçilik de yapmakla birlikte yarı-göçebe yaşıyorlardı. Yazın yaylalarda, kışın ise kışlıklarda otururlar, her zaman tabiatla kucak kucağa hareketli bir hayatı yaşarlardı. Çinlilerin büyük şehirleri vardı, daha çok ticaretle uğraşıyorlardı. Bir Türk Çin şehrine gelince oradaki eğlence hayatına kapılıyor, çarşı-pazarda satılan renkli ve ipekli kumaşlara hayran kalıyordu. Çinliler bunu fırsat bilerek Türkleri içki, kadın ve mal vermek suretiyle kandırıp, onları Türk hayatından uzaklaştırıyorlardı.” (Güngör, 1996: 30).
Görüldüğü gibi Erol Güngör eski Türklerin Çinli yerleşikliğe karşı Türk Töresi’nin temel özelliği olarak yaylak-kışlak sistemli yaşam tarzıyla kültürel olarak korunduğunu ifade etmektedir:
“Anlaşıldığına göre, Türk milleti için en büyük tehlike kendi kültürünü, kendi töresini bırakarak başka milletlerin örf ve adetlerini benimsemek, devletin kanun ve nizamlarına itaat etmemek, geçici rahatlıklara aldanıp ileriyi görememektir. Bu konuda asıl sorumlu olanlar ise milletin ileri gelenleridir. Halk tehlikeyi görüp kurtulmak için çalıştığı halde beyler Çinlileştikleri için halka kurtuluşu bulmakta rehberlik edememektedir.” (Güngör, 1996: 34).
Ne var ki, Erol Güngör, Göktürklerin uygarlaşmaması ve göçebe kültürü koruyarak “millet” oluşumunu sağlaması bakımından ortaya koyduğu kriterleri Osmanlı için kriter olarak geçerli saymamaktadır. Göktürkler bakımından farklı kabileleri birleştiren göçebe kültür yaklaşımını öne çıkaran Güngör, Osmanlı’ya geldiğinde aynı kültürü “Türk birliğini dağıtıcı” söylemiyle eleştirmektedir. Osmanlı için “ileri bir safha” olarak ortaya konulan kriterler (yerleşiklik, merkezileşme, aşiret yapısının sönümlenmesi, devşirme sistemi ile kan Türklüğünü dışlayan devlet inşası); Çin karşısındaki Göktürkler için kriter olmaktan çıkarılmaktadır.
Ayrıca Güngör, göçebeliğin de bir uygarlık durumu olduğu düşüncesine varamayarak bozkır kültürünü kategorik olarak “uygarlık dışı” saymaktadır. Bu kapsamda Türklerin başka kavimleri at yetiştirme ve savaştırma kabiliyetleri ile nasıl bertaraf ettikleri (yani bu bilgiye nasıl eriştikleri) hususu kitabında ele alınmamaktadır. Bozkır uygarlığı büyük bir “atlı metalürji uygarlığı” olarak kabul edilmelidir. Bir atın nallarının dört ayda eskidiği düşünülürse, Türklerin bir at için senede üç kez dörder tane nal değişimi yapması gerektiği gerçeği ortaya çıkar. Yüzbinlerce atı olan Türklerin ihtiyaç duyduğu demir cevherinin büyüklüğü düşünüldüğünde bozkır uygarlığının teknolojik uygarlık olduğu ortaya çıkar.
- Mete’nin Teoman’a Yaptığı İhtilali Osmanlı’nın Kusurlu İktidar Tekniği İçin Yeniden Yorumlamak:
Güngör, Mete’nin Teoman’a karşı bir ihtilal yaparak Hun devletinin başına geçmesi meselesini Osmanlı hükümdar ailesi içindeki kavgayla benzeştirir:
“Mete, Teoman Yabgu’nun oğlu ve veliahdi (kendisinden sonra hükümdar olacak kimse) idi. Ama Teoman Yabgu’nun başka bir eşinden de bir oğlu olmuştu ve bu kadın Teoman’dan sonra Mete yerine kendi oğlunun hükümdar olmasını istiyordu. Sonunda Teoman’ı kandırdı. Ama Mete buna razı olmadı ve derhal bir ordu toplayarak Hun tahtını ele geçirmek üzere yola çıktı. Böylece Türk tarihinde ilk defa bu şehzade (prens), devleti uğruna babasıyla taht kavgasına girişiyordu. Osmanlı İmparatorluğu zamanında da ilk defa Birinci Murad’ın oğullarından Savcı (Yıldırım Bayezıd’ın ağabeysi) babasına karşı çıktı; sonra İkinci Bayezıd’ın oğlu Selim (Yavuz) babasıyla taht kavgasına girdi. Kanuni’nin çok sevdiği eşi Hürrem Sultan kendi oğlu Selim’i (İkinci Selim) veliaht yapmak isteyince, padişahın öbür oğulları (Mustafa ve Bayezıd) da babalarına isyan ettiler.” (Güngör, 1996: 17).
Erol Güngör, Osmanlı’nın kardeş katli yasasını meşrulaştırmak için sadece Mete’yi kullanmaz; “devletin bekası” paradigmasını da kullanır:
“Kardeşi Korkud Sultan’ın gönderdiği mektubu okurken gözlerinden sel gibi yaş boşanan Yavuz’a ‘kardeş katili’ diyebilmek için bir insanın mesuliyet duygusundan nasipsiz olması gerekir. Onlar kardeşleri veya oğulları ile birlikte devlet ve millet için kendilerini de kurban vermekte tereddüt etmeyen insanlardı. Devletin bütünlüğü uğruna oğlunun gözlerine mil çektiren Hüdavendigar Murad Han, yine devleti uğrunda şehit oldu. Devlet için iki oğlunu idam ettiren Kanuni, ömrünün en güzel yıllarını çadırlı ordugahta geçirdi ve nihayet bile bile ölümün kucağına atıldı. Kardeşi Yakub Çelebi’yi katlettiren Bayezid hayatı boyunca ölümle kol kola gezdi, milletinin karşısındaki her tehlikeye karşı en önde ve tek başına çıktı. Çelebi Sultan Mehmed, kardeşlerinin ölümü pahasına milletini dağılmaktan ve esir olmaktan kurtardı. Kısacası, kardeş veya evlat kaybederek saltanat sahibi olan hiçbir Osmanlı Sultanı, elde ettiği tahtı şahsi rahatı için kullanmış değildir.” (Güngör, 2007: 127).
Görüleceği üzere Erol Güngör’ün Türk tarihi hakkında yazdığı kitap dolaylı olarak Osmanlı’nın meşrulaştırılması amacıyla işlevselleştirilir. Bu noktada Erol Güngör’ün Mete’nin ihtilalinin gerekçesinin “Kurultay toplamamak” olarak yorumlaması da mümkündü. Zira kitabına aldığı “Oğuz Destanı” başlıklı metinde, Mete Han, “Oğuz Kağan” olarak gösterilir ve destanda onun “Kurultay” topladığı, ardından genişleyen ülkesini oğulları arasında paylaştırdığı bilgisi yer alır:
“Bundan sonra Oğuz Kağan büyük kurultayını topladı. Büyük bir ziyafet verdi. Ülkesini oğulları arasında bölüştürdü, onları toplayarak, ‘Ey oğulları, ben çok yaşadım, çok savaşlar gördüm. Çok ata bindim. Düşmanlarımı ağlattım, dostlarımı güldürdüm. Tanrı bana ne vermişse onun karşılığında hayırlı işler yaptım. Şimdi size ülkemi veriyorum’ dedi.” (Güngör, 1996: 20).
Bilindiği üzere eski Türkler merkeziyetçi bir politika gütmeyip, belli büyüklüğe erişmiş devletin coğrafyalarını hanedandan oğullara bölüştürerek ülke yönetmektedir. Ayrıca devletin nasıl yönetileceği hususu da askerî erkanın ve boy beylerinin katıldığı Kurultay’da kararlaştırılmaktadır. Erol Güngör’ün erken devir Türklerin siyasal hayatı hakkında Kurultay temelinde sosyolojik yorum yapmaması, Türk Töresi’nin siyasal ve sosyolojik dinamiklerini bu eksende ortaya koymaması kitabını tartışmalı kılmaktadır. Diğer yandan Erol Güngör’ün “Osmanlı, devletin bekası için otoriterliğe kaymak zorundaydı” şeklindeki yaklaşımı benimseyip, Cumhuriyet’i “demokratik olmamakla” eleştirmesi tutarlılık sorununa neden olmaktadır.
- Mete’nin Askerî Teşkilatlanma Devrimi Olarak 10’luk Sistem:
Mete, farklı kavimlere mensup askerleri 10’luk sistemde birbirinden sorumlu kılarak teşkilatlanma devrimi gerçekleştirmiştir. 10’luk sistem içinde yer alan farklı etnik kökenden gelen askerler, birbirinden sorumlu tutulmuş olup, birinin hatası, bütün bölüğün hatası kabul edilmekte, hata ise idamla cezalandırılabilmekteydi. 10’luk sistem, farklı etnisitelere mensup kabileleri Hunlaştırmak için de kullanılmaktaydı. Ayrıca ordu komutanlarının Türk soylu olması kriterine yaslanan bir Türklük politikası güdülmüştür. Oysa Türk-İslâm devletlerinde bu kriter bulunmamaktadır. Yani eski Türklerdeki ordu sistemi kesinlikle Selçuklu-Osmanlı ordu sistemiyle benzeşmemektedir. Erol Güngör ise Karahanlılarda başlayan ve Selçuklu, Osmanlı devletlerinde de sürdürülen “devşirme” sistemini hiç eleştirmeden aktarmıştır. Erol Güngör’ün Mete’nin ordu sistemini anlatmayıp, Türk-İslam devletlerinin devşirme sistemini eleştirmeden aktarması, Türk Tarihi’ne bakışında bir eksiklik olduğunu gösterir.
- Selçuklu Devleti’nin Hükümdar Soyu:
Erol Güngör, Selçukluların kuruluşunu anlattığı bölümde şöyle demektedir:
“Selçuklu hanedanına adını veren Selçuk Bey’in beş oğlu oldu. Bunların adları sırasıyla Mikail Bey, İsrail Arslan Yabgu, İnanç Yabgu, Yinal Bey ve Yunus Bey’dir. Bunlardan İsrail Arslan, Oğuz Yabguluğu’nu eline geçirerek Oğuzlar üzerinde Selçuklu hâkimiyetini kuran kumandandır.” (Güngör, 1996: 78).
Erol Güngör’ün verdiği bu bilgide maddi hatalar vardır. Selçuklu Devleti’ni kuran Tuğrul ve Çağrı kardeşlerin babalarının ismi Mikail’dir. İsrail Arslan Yabgu’nun oğlu Kutalmış olup, Anadolu Selçuklu Devleti’ni Kutalmış kurmuştur.
- Türkiye’deki Türklerin Oğuz Olması, Türk Milleti’nin Osmanlı’yı Kurması:
Erol Güngör’ün Oğuzlara yüklediği tarihsel misyon, onun Türklüğü “1000 Yılcı” perspektifle tasavvur etmesini kaçınılmaz kılmaktadır. “Türk Kültürü ve Milliyetçilik” kitabında iki tez ileri sürer: 1) Anadolu’daki Türklük, Oğuz’dur; 2) Türklerin (Oğuzların) kurduğu Türk devleti, Osmanlı devletidir:
“Türk milleti uzun tarihi boyunca kazandığı bütün gücünü ve tecrübesini birleştirerek Osmanlı imparatorluğunu kurdu. Bizim tarihimizin bütün evvelki safhaları bu büyük eserin meydana getirilmesi için yapılmış birer prova gibidir.” (Güngör, 2007: 70); “Anadolu’da kurduğumuz devlet sadece bizim devamlı hakimiyet ve bağımsızlık karakterimizin yeni bir örneği olarak kalmamış, aynı zamanda siyasi, idari ve askeri tecrübelerimizin de mükemmel bir terkibi olmuştur. Bizimle çağdaş milletler içinde hiçbiri aynı ülkede veya çeşitli yerlerde bin yıllık bir devlete sahip olmuş değildir. Bize bu ülkeyi ve devleti Selçuk oğullarının idaresi altındaki Oğuzlar kazandırdı. Bugünkü Türkler Alparslan’la birlikte ve ondan sonra Anadolu’ya, daha sonra da Rumeli’ye gelen Oğuzların torunlarıdır; Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti de Selçuk oğlu Tuğrul ve Çağrı beylerin kurduğu devletin bir devamı olmuştur. Fakat bu devamlılıktaki sırrı iyi kavramak lazımdır. Osmanoğulları’nın siyasi dehası olmasaydı belki Anadolu Türk devleti de tıpkı Cengiz imparatorluğu veya Timur Bey’in imparatorluğu gibi dağılıp gidecekti ve belki biz bugün Doğu’da kalan amca çocuklarımızın kaderini paylaşacaktık. Bizim tarihimizde milletimizin tek bir büyük devlet halinde toplandığı devirler yok değildir, fakat Osmanoğulları’na kadar bu birlik bazı kudretli hükümdarların şahıslarına veya dünya şartlarına bağlı kalmış, hiçbir zaman bir müessese bütünlüğü arz etmemiştir. Timur Bey Yıldırım’ı mağlup etti, fakat aradan on yıl geçtikten sonra mağlub Yıldırım’ın devleti bütün haşmetiyle yeniden toparlandığı halde Timur’un imparatorluğu parçalandı.” (Güngör, 2007: 126).
Bu alıntılarda da görüleceği üzere Erol Güngör, “Genel Türk Tarihi” bağlamındaki anlatısını, Türklerin Osmanlı Devleti’ni kurmak gibi bir ilahi misyonla hareket ettiği kabulünü kanıtlamak için araçlaştırmaktadır. Güngör’ün Anadolu’ya Oğuzlar öncesinde gelip yerleşen İskit/Hun/Göktürk kökenli boyların varlığını görmediği veya böyle bir vurguya sahip bulunmadığı açıktır. Dört bin yıllık Türk tarihinden bahseden Erol Güngör, son tahlilde Türkleri Oğuzluğa, Oğuzluğu da Osmanlı’yı kuran “tanrısal bir millet” olarak tanımlamış olur. Böyle bir tarih tasarımı ise, Türklüğü Müslümanlık ve Sünnîlik içinde tanımlamaktan kaynaklanır:
“Anadolu’yu dolduran Türkler arasında muhakkak ki bir dil ve din birliği vardı. Bunlar her şeye rağmen Bizans’a karşı Müslüman Türk cephesini teşkil ediyorlardı.” (Güngör, 2007: 175); “Osmanlı Devleti ise Sünnî Müslümandı ve Şiîliğe karşı Sünnîliğin koruyucusuydu. Sultan İkinci Bayezid zamanından beri Anadolu’da gittikçe şiddetle yayılan Şiîliğe karşı Osmanlıların köklü tedbirler alması kaçınılmaz olmuştu.” (Güngör, 1996: 260); “Çaldıran Savaşı iki Türk devletinin ve iki Türk ordusunun savaşıdır, bu bakımdan iki taraftan da Türk kanı akması yüzünden üzüntü verici bir hadisedir. Fakat bu çatışmaya daha geniş açıdan bakarsak, Türklük bakımından Yavuz’un zaferini kutlamak gerekir. Gerçekten, Türkler İslâm tarihi boyunca ancak Sünnî Müslüman olarak varlıklarını korumuşlar, Şiî olanlar büyük Türk kitlesinden kopup İranlılaşmışlardır.” (Güngör, 1996: 262-263); “Mısır Sultanı Sünnî Müslüman bir ülkenin hükümdarı olduğu halde Yavuzi’ karşı Rafızi kızılbaşları tutmuş, onlarla ittifak edip Osmanlı ülkesini paylaşma planları yapmıştı.” (Güngör, 1996: 269); “Anadolu’daki Türk birliği onun (Yavuz Selim’in) zamanına kadar hiçbir zaman bu kadar mükemmel olmamıştı, çünkü Anadolu’nun siyasi coğrafyası buna müsait değildi. Yavuz bu ülkeyi baştanbaşa fethederek hiçbir yabancı hakimiyet bırakmadı. Türklüğün mezhep birliğini ayakta tutarak bütünlüğü sağladı. Bunun ne demek olduğunu anlayabilmek için, Sünnî Müslüman çizgisi dışında kalmış olan Türklerin nasıl kaybolduklarına bir bakmak yeter.” (Güngör, 1996: 274).
Erol Güngör, Türklerin dört bin yıllık tarihlerini ele alırken onların “millet” olarak teşekkül etmelerini son 1000 yıllık tarihlerinde gerçekleştiğini ima eden bir tasavvur ortaya koyar. Böylece İslâm, hem Türkleri birleştiren kurucu unsur olarak görülür. Türk’ün Müslümanlıkla eşleştirilmiş bir kimlikle tanımlanarak “İslâm ümmetinin koruyucusu ve medeniyet inşa edicisi halk” şeklinde anlamlandırılması ise onu “ümmet içinde millet” şeklinde statülendirilmesini mümkün kılar:
“Anadolu’nun fetih ve iskân edildiği tarihlerden Bursa fethine kadar geçen zaman, dağınık Türk unsurlarının bir millet birliğine kavuşturulma hazırlıklarıyla geçmiştir. Bugün batılıların millet tarifine tam uymayan bu birlik hareketine ‘ümmet içinde millet olma’ demek daha uygun düşer, çünkü kabile kültürünü aşarak çeşitli Türk gruplarını birleştiren asıl bağlar İslam medeniyetinden geliyordu. İslamiyet kısa bir zaman içinde Türk kabilelerinin hepsine nüfuz edemediği için bir müddet Müslüman Türkler ile Müslüman olmayanlar arasında devamlı savaşlar yapılmış, iki taraf düşman olmuştu. Fakat İslamiyet bilhassa şehir merkezlerine hâkim olarak yerleşik medeniyet istikametinde büyük bir hamleye yol açtıktan sonradır ki, artık ayırıcı bir unsur olmaktan çıkmış, bütün Türkleri birleştiren en büyük kuvvet haline gelmiş bulunuyordu.” (Güngör, 2007: 174).
Güngör’ün bu açıklama modeli Türk (M.Ö. 2000)→Hun (M.Ö. 220)→Göktürk (552-744)→Oğuz→Müslüman Oğuz (Selçuklu: 1040) silsilesi olarak akar. Güngör’e göre bu silsilede “Türk” tarih öncesinden beri varlığını sürdürmekte ise de “millet” olarak kimliğini Müslümanlık ile kazanmıştır. İşte Güngör’ün vardığı bu sonuç, onun “1000 Yılcı Milliyetçilik” düşüncesi içinde kalmasını kaçınılmaz kılar.
Son Söz:
Makalede Erol Güngör’ün sosyalizm eleştirisi “ters delil” olarak kendisine karşı bir argüman işlevi görmektedir. Güngör, Cumhuriyet sonrası sosyalist aydınları “devletçi” olmakla nitelerken, “aşırı devletçilik” güden Osmanlı’nın savunuculuğunu yaparak çelişkiye düşmektedir.
Güngör, Osmanlı için “adalet ve eşitlik” düzeni vurgusunda bulunurken de tarihsel sosyoloji disiplini bakımından yanılmaktadır. Osmanlı düzeninde köle statüsündeki çocukların zorla alınarak yetiştirilen bürokratlara dönüştürülmesi, Güngör’ün savunduğu “adalet ve eşitlik” söylemiyle çelişmektedir.
“Kurultay, 10’luk sistem, Türk soylu komutan” kriterleri makalede olgusal gerçek olarak sunulmaktadır. Erol Güngör’ün bu olguları dikkate almayan bir Türklük tasavvuruyla “tarih imal etmesi” çelişkilidir.
Müellifin dört bin yıllık tarihten bahsederken dahi tarihi sistematik olarak Osmanlı’ya taşıma kaygısı güttüğü açıktır. Ona göre Türklerin tarihinin ilk üç bin yılı gerçek anlamda “millet tarihi” olarak değil, bir “milletleşmeye prova” olarak değerlendirilmelidir. Buna göre Erol Güngör, tarihsel kaderin teleolojik olarak Türk Milleti’ni Sünnî Müslüman ve onun siyasal rejimini de Osmanlı olarak tayin ettiği algısı geliştirir.
Erol Güngör’ün Türk tarihi hakkında geliştirdiği yaklaşımlar son tahlilde 1000 Yılcı paradigma içinde kalmaktadır. Müellife göre Türk kimliği asıl değerini İslâm ile kazanmış ve hatta millet oluşumu İslâm ile gerçekleşmiştir. Bu argüman, Güngör’ün İslâm öncesi Türklüğü bozkır kültürü içinde yaşamak nedeniyle “Millet olmamak” şeklinde tanımlamasının kaçınılmaz sonucudur.
Güngör, eski Türklerin gerek göçebe kültürünü gerekse “bodunlar birliği” yapılanmasını dikkate almamakta, Osmanlı esaslı bir “Türklük” tasavvuru geliştirmektedir. Güngör, Cumhuriyet sonrası Türklüğü değerlendirirken Osmanlı sonrası kurulan devleti “demokrat olmamak”, “aşırı merkeziyetçi yapılanma gerçekleştirmek”, “kişi hak ve hürriyetlerine sahip çıkmamak” gibi eleştiriler getirirken; Hunların aşırı otoriter, merkeziyetçi, askeri ve toplumsal yapılanmada bireyleri grup sorumluluğuna iten devletini sahiplenir. Osmanlı’nın 1402’den itibaren büyük oranda Göktürk bakiyesi boylarla çatışmış olması, Güngör’ün Osmanlı esaslı Türklük tasavvurunda kusura meydan verir.
Güngör’ün Türklüğü “Müslüman-Sünnî” kimlikle tanımlaması da tarihsel Osmanlı-Safevî ayrışmasına mirasçı bir aydın profiliyle hareket ettiğini göstermektedir. Millet’in, din veya mezhep kimlikleriyle tanımlamayacağı açıktır.
- Güngör Erol, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, Ötüken Neşriyat, 1998.
- Güngör Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Neşriyat, 1996.
- Güngör Erol, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, 2007.
- Özcan Abdülkadir, Kapıkulu, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV Yayınevi, Cilt: 24, 2001.
