- Giriş:
Bu makaledeki amacım Türkiye’deki milliyetçi ekollerin Türklerin 11. asırda Anadolu’ya ve ardından Balkanlara geldiği yolundaki tezini, eski Türk kavimlerinin çok eski zamanlardan beri Anadolu’da ve Balkanlarda bulunduğunu gösteren metinlerle yanlışlamaktır. Böyle bir yanlışlama, Türkiye’ye teklif edilen iki ideolojik yaklaşımın “Türk Kimliği” tasarımlarının tutarsızlığını kanıtlama amacı gütmektedir.
Türkiye’nin resmi milliyetçi ideolojisi dışında kalan iki “sivil ideoloji”, 1) H. Nihal Atsız’ın temsil ettiği “Türkçü-Turancı Milliyetçilik” (TTM), 2) Farklı yazarlar tarafından geliştirilmiş “Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik” (TİTM) şeklinde kategorize edilebilir. Her iki ideolojik yönelişin de fikrî önderinin Ziya Gökalp olduğu söylenebilecektir.
- Nihal Atsız’ın Ziya Gökalp’in “Türkçülük-Turancılık” yaklaşımlarını geliştirdiği ve bu ideolojiyi “ırk” esaslı bir zeminde inşa ettiği ifade edilebilir. Öte yandan Ziya Gökalp’in Türkçülük ve Turancılık düşüncesinin “ırk” esasına dayanmadığı hususu onun “Türkçülüğün Esasları” kitabında açıkça belirtilmiştir. Ne var ki Ziya Gökalp bir taraftan soy-kan milliyetçiliğini reddederken, diğer yandan Türkiyecilik→Oğuzculuk→Turancılık olarak belirlediği mefkûresinde son tahlilde “soyculuk” (Oğuz asabiyetçiliği) yapmaktadır.
(TTİM) ekolüne bağlı müellifler ise Türklüğü “Müslümanlık” üzerinden tanımlamakta ve Türk’ü “teritoryal İslâmî alaşım” (Yahya Kemal, Ahmed Arvasî, Nevzat Kösoğlu, Ş. Teoman Duralı, Yalçın Koç, vs.) yahut “teritoryal Müslüman vatandaşlık” (İbrahim Kafesoğlu, Mustafa Çalık, Namık Kemal Zeybek, vs.) görmektedir. (TTİM) ekolünün alt ekolleri olarak başat anlamda “Türk-İslâm Sentezi” (TİS: İbrahim Kafesoğlu), “Türk-İslâm Ülküsü” (TİÜ: Ahmed Arvasi), “Türk Müslüman Anadoluculuğu” (Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Yalçın Koç) tasnifi yapılabilecektir. Bu yaklaşımlardaki “ton farkları”, Din’in hangi meşrebe veya sûfî yaklaşımlara dayandırılacağı meselesinden kaynaklanır. Yalçın Koç’un Ahmed Yesevî’ye referans veren “Türk Müslümanlığı” tasavvuru ile Nurettin Topçu’nun Mevlânâ’ya ve Gazzalî’ye atıf yapan “Türk Müslümanlığı” tasavvuru arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Yahya Kemal ve Necip Fazıl ise daha başka sûfî eğilimlere sahip olup, yine “Türk Müslümanlığı” tasavvuru içinde duran bir milliyetçilik fikri geliştirmiştir.
Son tahlilde gerek (TTM) gerekse (TTİM) aydınları Türklüğü Selçuklu Devleti’nin kurulması (1040) veya Selçuklu Devleti’nin Malazgirt savaşını kazanması (1071) üzerinden kimliklendirmekte ve Türk’ün en eski tarihini ise Asya’da Hun-Göktürk konfederasyonlarında görmektedir. Bütün bu ekoller “Türk” denilince soy tarihini “Oğuz” şeceresine bağlamakta ve hatta M.Ö. 209-174 arasında hüküm sürmüş Asya Hun İmparatorluğu’nun büyük hakanı Mete’yi (Mao-tun) “Oğuz Kağan” olarak niteleyebilmektedir. Bu durum Türkiye’de milliyetçilik teorilerinin [(TTM) + (TTİM)] hem “Oğuzcu” hem de “1000 Yılcı” olarak kategorize edilebilmelerini mümkün kılmaktadır. H. Nihal Atsız’ın “kan-ırk” esaslı Türkçülüğü ile Nurettin Topçu’nun veya Yalçın Koç’un vahdetçi-halitacı (karışımcı) Müslüman milliyetçiliği Oğuz Türklüğünü esas almakta, Türk tarihini 1000 yıllık süreçte (1040-1071 sonrası zamanda) Müslüman Oğuzların tarihine indirgemektedir.
Makalemde yukarıdaki fikir ekollerinin bu indirgemeci tarih anlatısına itiraz etmek bakımından İskitlere odaklanılmıştır. İskitlerin önemi, [(TTM) + (TTİM)] ekollerinin “milat” olarak kabul ettiği Oğuz=Mete eşleştirmesini geçersizleştirmesinden kaynaklanmaktadır. Esasen başka makalelerimde de kitaplarımda da savunduğum üzere “Oğuz” bir şahsiyet olmaktan öte, bir konfederasyonun adı olup, bu konfederatif sistemi kuran Hakan’ın (Fârâbîci kavramla Reis’in) de adı olarak kullanılmıştır. Nitekim dilciler “Oğuz” adının “Ok-Uz” şeklinde iki kelimeden oluştuğunu ve “Ok: Boy” + “Uz: Birlik” anlamına geldiğini ifade etmektedir. Buna göre “Ok+Uz=Oğuz” bir kavim/kabile olmayıp farklı kavimlerden müteşekkil bir “boylar birliği”dir. Meseleyi bu muhtevayla ele aldığımızda Göktürkler karşısında “sürekli isyan” çıkaran “Oğuz” halklarının da o dönemde “Türk olmadığı” ve hatta “Türklüğe direndiği” dahi söylenebilecektir. [Orhun Yazıtları’nda Oğuzların üzerine ordu sevk edildiği ve bu halkların Türk Birliği’ne girmeye direndiği ifade edilir]. Böyle bir bakış, bizi, Oğuz-Göktürk çelişkisinin [(TTM) + (TTİM)] ekollerinin tarih algısını yıkacağı sonucuna da götürebilecektir. Eğer Oğuz Kağan, Mete (Mao-tun) ise, milliyetçi ekollerin argümanı bakımından onun torunu olan Oğuzlar tarihte “Türk” adını “devlet adı” olarak kullanan Göktürkler ile savaşmıştır. Buna göre bir Kazak, Kazak ulusunun yükselmesini en üst ülkü olarak görmekteyse, onun ideolojisinin “Türkçülük-Turancılık” değil, “milliyetçilik” olarak tanımlanması gerekmektedir. Böyle bir perspektifle Kazak ve Özbek halklarının birbiriyle savaşı da “Türk’ün Türk ile Savaşı” olmayıp, “Kazak Milliyeti” ile “Özbek Milliyeti” arasındadır. Fakat kaleme aldığım makale açısından yukarıdaki tartışmayı daha uzatmayı düşünmüyorum; meseleyi “Oğuz kimliği” üzerinden tartışmak yerine İskitlerin Hun+Göktürk+Oğuz öncesi hakikati üzerinden ele almak gerektiği düşüncesini taşıyorum.
Türklüğü Hun+Göktürk+Oğuz öncesi kavimlere taşımak, Türklerin Asya’dan Anadolu ve Balkanlara geldiği teorisinin (en azından 1000 yıl önce geldikleri tezinin) yanlışlanmasını sağlamanın dışında başka imkânların da kapısını açmaktadır. Bilindiği üzere tarafımdan savunulan “Nübüvvet Tarihi Ekseninde Türk Tarih Tezi”nde Hz. Nuh’un M.Ö. 15.000’li yıllarda yaşadığı, gemisinin Cudi veya Ararat dağlarından birinde karaya oturduğu, oğullarından Yafes’e Anadolu-Balkanlar-Orta Avrupa-Hazaristan-Orta Asya-Kuzey Karadeniz bölgelerinde yerleşme hakkı verildiği savunulmaktadır. Bu bölgeler eski coğrafyacılar tarafından da “kuzey” olarak tanımlanmakta idi. Buzul döneminin (M.Ö. 20.000-15.000) bitiminde (M.Ö. 15.000) pek çok bölgenin sular altında kaldığı ve hatta Hazar-Karadeniz arasının dahi “deniz” olarak haritalanabileceği söylenebilir. Dolayısıyla Türklerin suların çekilmesine bağlı olarak Anadolu’dan Avrasya’ya (ve hatta Amerika kıtasına) geçtikleri ifade edilebilecektir. Bu tarih anlayışı, insanlığın evrensel ahlâk değerlerini Hz. Nuh’tan aldıklarını, ancak toplulukların zaman içinde bu değerleri ya tahrif ederek yahut inkâr ederek “uluslaştıkları” kanaatindeyim. Türklük bir taraftan Nuh’un Yasaları’nı tutarak kimlik bulmuş, diğer yandan Töre’yi kaybetmiş uluslarla bir şekilde ilişkiye girerek göçer-evli hayat içinde tekâmül ettirdiği değerlerini (ve kimliğini) korumaya çalışmıştır. “Türk Tarih Tezi”ne göre Türk’ün “Millet” olarak oluşumu Yafes’ten günümüze 20.000’yıllık bir süreci kapsamaktadır ve halen de tamamlanmamıştır. Buna binaen “Türk” adı, tarihte her zaman “Türk” olarak kullanılmamış, başka başka adlarla anılmıştır. Emine Sonnur Özcan, İskit-Türklerin yaşam tarzını çağrıştıran toplulukların Mezopotamya’daki çivi yazısı belgelerinde “Martu”, “Subir”, “Elam”, “Turukku”, “İskuza”, “Sahi” gibi isimlerle yer aldığını belirtir. İran dünyasında İskit-Saka Türklerinin adı ise “Tuc”, “Turani”, “Saka” isimleriyle tanımlanmıştır. Eski Yunan’da “Tauriler”, “Kısrak sütü içenler” (Hippemolgi), “En dürüst insanlar” (Abii) ve “İskitler” olarak anılmışlardır. Roma dönemi yazarları ise, “Scythae” ve “Turcae” kavramlarını kullanmıştır (Özcan, 2023: 9).
Bu noktada yukarıda tasnif ettiğim Milliyetçilik teorilerinin [(TTM) + (TTİM)] Hun öncesi Türklüğü değerlendirme dışı bırakarak “bütüncül Türklük” fikriyatı geliştiremediği ve buna bağlı olarak “İskit-Türk” olgusuna yabancılaştıkları da ifade edilmelidir. Nitekim örneğin Hüseyin Nihal Atsız’ın Kemalist Türk Tarih Tezi’ne toptancı şekilde karşı çıkması, onu Hititler, Etiler, Etrüskler gibi Oğuz Öncesi Türklüğe yabancılaştırmıştır. Atsız, Hititler hakkında şöyle yazmıştır:
“Bir zamanlar, Anadolu’daki varlığımızı Milat’tan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmişti. Hâlbuki bir memleketin tapusuna malik olmak için mutlaka ilk ahalisi olmak lâzımdır diye düşünmek de boştur. Böyle olunca, bugün var olan milletlerin hemen hepsinin, yaşadıkları topraklarda yabancı sayılmaları gerekir, hele Amerikalıların durumu büsbütün güçleşirdi. Sonra, Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleti eskisinin devamı sayılamaz. Türkiye tarihinin Selçuklularla başladığı, bugün, bütün ciddî tarihçiler tarafından kabul edilmiştir. Bunu ilk defa ortaya atan merhum Dr. Rıza Nur’dur.” (Atsız, 2016: 23).
Hakikatte Atsız, Türk tarihini Hunlardan önce başlatan görüşlerin varlığından haberdardır. Ancak bu yoldaki görüşlere kendi tarih anlayışında bir yer vermemiştir:
“Bugünkü tarih kitaplarında Türk tarihi umumiyetle Hunlardan, yani Orta Asya Hunlarından başlatılmaktadır. Fakat bu başlangıcı tanımayan tarihçiler de vardır. Bazıları, Türk tarihinin VI. Yüzyılda Gök Türklerden başlaması gerektiğini söyledikleri gibi, diğer bazıları da Hunlardan daha önceki zamanlarda, Sakalar çağında başlaması fikrini gütmektedir. Hatta son zamanlarda değerli tarih bilgini Prof. Zeki Velidi Togan, Türkistan’da Sakalardan Önce yaşayan ve Milâttan önce 1200–300 aralarındaki varlıkları tespit olunan Şu veya Çu adındaki kavmin ilk Türkler olduğunu iddia etmektedir. Şu veya Çulardan daha önceki Sümerlerin de Türk olduğu veya aralarında Türkler bulunduğu hakkındaki bazı ciddî ilim adamlarının fikir, nazariye ve iddiaları vardır. Bütün bu karşı fikirlerin bir sonuca bağlanması, ancak ilmî bir tarih kurultayının ciddî ve uzun tartışmalar sonundaki kararı ile mümkün olabilir. Belki bazı meselelerin çözülmesi için, bugünkü tarih bilgisi yetmez. Fakat ne de olsa işler bir prensibe bağlanır ve önüne gelenin Türk tarihine ayrı bir başlangıç çizmesi gibi korkunç bir olayın önüne geçilir.” (Atsız, 2016: 18).
Atsız’ın fikirleri İskitlerin Türk olması olgusuna tarih felsefesi bakımından bir açıklama modeli getirememiş ve antik dönemdeki Türklüğü ikrar eden Herodot’un yazdıkları, onun tarih tezini savunmasız bırakmıştır. Atsız’ın “Dalkavuklar Gecesi” romanının Hitit’te geçmesinin dahi Kemalist Türk Tarih Tezi’ne (KTTT) muhalefetten kaynaklandığı ileri sürülebilir. Zira Hitit, Sümer, gibi uygarlıklar (KTTT)’nin “Türk” dediği halklar tarafından kurulmuştur. Atsız Roma’yı kuran Etrüskleri düşünce dünyasında “Türk” kabul etseydi veya Hititler hakkında “Türk” algısı olsaydı şöyle yazmayacaktı:
“Selçuklu ve Osmanlı eserlerin yıkılırken Roma’nın, Bizans’ın, Hitit’in kalıntılarını onarmaya çalışmak millî şuursuzluğun belirtisidir. Millî şuuru olan toplum turist getirip para kazanacağım diye Efes’te maskaralık etmez.” (Atsız, 1969: 5); “Okullarda çocuklarımıza millî tarih terbiyesi verilememektedir. Tarihlerde hâlâ Sümerlerin veya Hititlerin Türk olduğu hakkındaki hezeyan tekrarlanmakta, bunu inanmadan öğrenen çocukta millî tarih sevgisi diye bir şey kalmamaktadır.” (Atsız, 1969: 4).
Atsız’ın bu ifadeleri onun Hun-Göktürk aksından gelen Oğuzcu Selçuklu-Osmanlı Türklüğüne atıf yaparak Hun öncesi eski Türk halklarını kendi tarih tezine uymadığı için yok sayma bilincinden ve Kemalist Türk Tarih Tezi (KTTT) ile hesaplaşmasından kaynaklanmaktadır. Atsız’ın Etrüskler konusuyla muhataplığı Adile Ayda’nın ona “Etrüskler Türk mü İdi” kitabını göndermesi üzerine gerçekleşir. Atsız, Ayda’ya 2 Eylül 1974 tarihli bir mektup gönderiyor. Mektubunda özetle şöyle der:
“Mektubunuzu ve kitabınızı aldım. Teşekkür ederim. Bu konuda hiçbir bilgim olmadığı için, fikir beyan edemeyeceğim. Yalnız, delillerinizin kuvvetli olduğuna beni ikna ettiğinizi söyleyeyim. Kitabın sonundaki mukayeseli resimleri iyi seçmişsiniz. Hangi kitapta olduğunu hatırlayamadığım bir Etrüsk lahdi aklıma geldi. Lahidin üstündeki heykeller, ki tabii ölülere aitti, tip bakımından, bizim Orta Asya Türkleri tipinin aynı idi. Romülüs’ün bir dişi kurt tarafından beslenmesiyle Gök Türklerin dişi kurt tarafından emzirilip büyütülen bir Hun erkeğinden türemiş oldukları hakkındaki mitolojik veya destani rivayet de birbirini tutuyor. Gök Türklerin Batıdaki bir deniz civarından çıkmış oldukları hakkındaki Çin rivayeti (ki, bu Hazar denizi olabilir) akla gelince, acaba Gök Türklerle Etrüskler bir kavmin ikiye bölünmesi ve birinin doğuya, birinin batıya gitmesiyle mi teşekkül etti suali zihni kurcalıyor. Ben Etrüsklerin yazısının okunduğunu da sizden öğrendim. Sizin ciddi ve metodik mesainiz, günün birinde, Etrüsklerin Türklüğünü, çürütülmez delillerle ortaya koyarsa, ilim dünyasında velvele uyandıracağı gibi, Türklüğe de pek büyük hizmet olacaktır.” (Atsız, 1988: 71-72).
Atsız mektubu yazdıktan bir yıl kadar sonra (11 Aralık 1975) vefat etmiştir. Mektuptan anlaşıldığı üzere Etrüskler konusunda “hiçbir bilgim yok” diyerek bir itirafta bulunur. (KTTT)’nin 1930-1932 yılları arasında resmileştiği hatırlanırsa, Atsız’ın 1974’te Adile Ayda ile mektuplaşmasına kadar geçen sürede Etrüskler hakkında bilgi sahibi olmaması, bunca zaman boyunca bir araştırma yapmaması düşündürücüdür. Ayrıca Atsız, Hititlerin Türklüğü anlatısını “hezeyan” sayarak kendisini Hun Öncesi Türklük tasavvuruna kapatmıştır. İşin tuhaf yanı, Etrüskler ve İskitler hakkında artık pek çok veriye ulaşabilen günümüz Türkçülerinin de Atsız’ın yakalandığı bu açmazı aşabilecek bir tezle ortaya çıkamamaktan dolayı aynı çelişkileri sürdürüyor olmasıdır. Hakikatte günümüzün Türkçülük fikriyatı ile İslâmcılık fikriyatı, Türklüğü Oğuz kökenli tanımlamak ve anti-Kemalist Osmanlıcı Milliyetçiliği yapmak bakımından birbirinin tamamlayıcısı bir görünüş vermektedir. Dikkat edilirse örneğin Erol Güngör milliyetçiliği ile H. Nihal Atsız Türkçülüğü, Osmanlı rövanşizmini öne çıkarmak bakımından “Türk” kimliğini Selçuklu-Osmanlı hattında sürdürmek yolunda ısrarcıdır. Her iki yazar da Türk tarihinin kökeni bakımından Hun asırlarına gider; ancak Türklük için Oğuz→Selçuklu→Osmanlı hattındaki “Müslüman” kimliğini esas alır. Atsız’a göre “milleti millet yapan” unsurlardan biri Müslümanlıktır. Hatta Atsız, Gagavuzların da “ilerde” Müslüman olacağını söyleyerek Türklüğü İslâm ile tanımlamaktadır.[1] Erol Güngör de Türklüğü İslâm ile tanımlamakta ve Türklerin İslâm medeniyetini tahkim ettiğini belirtmektedir.[2]
Nihal Atsız’ı da diğer Türk milliyetçilerini de “kritik eleştiri” yaklaşımıyla ele almamız kaçınılmazdır. Böyle bir metodoloji, Türkçülük-Milliyetçilik düşüncesinin argümanlarını zayıflatmayacağı gibi, metinleri ve görüşleri eleştirilen (tenkid, kritik edilen) yazarların da fikirlerinin önemini düşürmeyecektir. Kritik eleştiri, erken dönem Türkçü-Milliyetçi müelliflerin yaşadıkları dönemde dikkate almadıkları, önemsemedikleri meselelerin yeniden değerlendirilmesini ve düşüncelerinin tıkandığı noktalarda yeni değerlendirmeler, düşünce devinimleri yapılmasını mümkün kılar. Hiçbir düşüncenin mutlak doğru olmadığı ve hiçbir yazarın da hakikatin tek temsilcisi sayılmadığı dikkate alındığında 2000 öncesi Milliyetçilik-Türkçülük ideolojisinin kritik edilmesi kaçınılmazdır. İskitler üzerine onlarca çalışma yapılmış, Sakaların “Türk” olduğu hususu pek çok akademik makalede ve kitap formatındaki çalışmalarda ortaya konulmuştur. Nihal Atsız’ın da Türk-İslâm milliyetçilerinin de İskitlerin Türk olduğu iddiasına yaptıkları itirazlar geçersiz kalmıştır. Bu durum Türkçülük ideolojisinin İskit Türklüğünü dikkate almayan müelliflerin düşünsel eksikliklerini gidermenin zaruret olduğunu göstermektedir.
- 1071 Öncesi Türklüğü Anlamak Bakımından İskit-Sakalar:
Bilindiği gibi benimsediğimiz tarih düşüncesini “Hanif Türk Tezi” olarak adlandırmaktayız. Bu tez, insanlığın ikinci atası Hz. Nuh’un çocukları olan Ham/Sam/Yafes’in milletlerin babaları olduğu fikrine mensuptur. Pek çok yazar “Ham/Sam/Yafes’ten gelen insanlık” düşüncesini “bilimsel olmamak” şeklinde değerlendirmekte, geçersiz bir görüş saymaktadır. Hanif Türk Tezi, mezkûr değerlendirmeleri (bilim dışı tarih anlatıları suçlamasını) dikkate almamakta, yeryüzünde bütün milletlerin tarih inşasını “mitolojik” bir anlatıya yasladığı savunusu yapmaktadır. Hakikatte tarih biliminin kendisi de mitolojiktir. Örneğin insanlığın uygarlığa geçişini Sümerlere bağlayan bütün tarih ekolleri Göbeklitepe buluntuları karşısında geçersizleşmiş ve akademide dahi bilim değil, mitolojik bir kurgu yapıldığı ortaya çıkmıştır. Hanif Türk Tezi, insanlık tarihini ele alırken Türklerin yerleşik uygarlık modellerinden ayrı bir uygarlık modelinde varlık kazandığını öne sürmektedir. Türklerin yerleşik toplum aşamasına geçemediği hususu pek çok yazar tarafından dile getirilmekte ve “göçebelik” hakkında “ilkellik” yaftalaması yapılmaktadır. Türkiye’de görülen normsuzluk göstergelerinin de “göçebelik”ten kaynaklandığı düşünülmektedir. Bozkır Uygarlığı perspektifiyle bakıldığında, toplumumuzda görülen anomali halinin göçebelik/köylülük olarak adlandırılması doğru değildir. Hakikatte kentli/yerleşik toplumlarda da (uygar olarak nitelenen ekonomik/politik/sosyal sistemlerde de) anomali ve iktisadî kaynakların korkunç tüketiminden doğan sınıfsal bölünme ortaya çıkmaktadır. Egemen sınıfların zayıf sınıfları sömürmesini “uygarlık” olarak nitelemek aklî değildir. Diğer ifadeyle “uygarlık=yerleşiklik” denklemi, aslında “uygarca” değildir. Göçebelik (göçer-evli uygarlık), iklime ve coğrafyaya (topografyaya) uygun bir yaşam biçimi geliştirmişliği ifade eder. Bu yaşamın da “topluluk” olarak varlık kazandığı düşünülürse, teşkilatlı (organizeli) olduğu ifade edilebilecektir. Yani göçebelik (göçer-evli uygarlık anlamında), “anamoli durumu” değildir. Kendi içinde hiyerarşisi (askerî çobanlar: akbudun – tedarikçi halklar: karabudun) bulunmaktadır. Her iki kesime mensup fertler/topluluklar da sert YASAlar ile birbirine bağlıdır. Akbudun, kahramanlığı esas alan boyların dahil olduğu yönetici zümreyi ifade etmektedir. Bu zümre, sahip olduğu statüyü, savaşta göstereceği kahramanlık düzeyinde kazanmaktadır. Akbudun mensubu zümreler savaş durumunda yaşadığından hayatları kısa ve trajediktir. Karabudun zümresi ise çoğunlukla askerî sınıfın ihtiyaç duyduğu yiyecekleri, giyecekleri tedarik eden çiftçi/işçi aileleri ifade eder. Göçebeliğin temel güdüsü, otlak bittiği için başka yurt aramak değildir; tam aksine bu uygarlığın güdüsü, mevsimlere göre yaşamak ve ekonomik varlıkları iklime doğru sürmektir. Doğa yasalarına bağlı olan bu uygarlık, toplumsal kurgusunda da YASALI=TÖRELİ olarak yaşamayı esas almıştır. Türklerin göçer-evli yaşamlarını belirleyen başka bir saik de, organize olmuş (yasalı teşkilatlı topluluk haline gelmiş) boyun, ticaret yolları üzerinde başka boyları devreden çıkaran bir egemenlik arayışıdır (devlet kurma endişesidir). Dolayısıyla GÖÇ, ekonomik iktidar istenciyle hareket eden boyların “kendi olarak tarihe çıkma” iradesinin yansımasıdır.
İnsanlığın Nuh’un oğullarından türediği yolundaki anlatı pek çok farklı kültürde yer almaktadır. Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Greklerin de bu fikre inandığını ve İyonyalıları kendilerinden farklı gördüklerini ifade eder (özetleyerek aktardım):
“Mitoloji hangi toplumun hangi Tanrılara taptığını bildirir. Tapılan Tanrılardan ise toplumun hangi soydan olduğu belirir. Grekler tüm olarak başta Zeus (Tanrılar Tanrısı) on iki Olimposlu Tanrıya tapıyorlardı. Zeus, insanların kötülüklerine kızıp onları bir tufanla yok etmeyi tasarlar. Zeus bu niyetini oğlu Prometheus’a, Prometheus da Hellenlerin efsanesel atası oğlu Deukalion’a bildirir. Deukalion bir ark yapıp karısıyla içine biner. Dünyayı kaplayan sular çökünce ark Yunanistan’da Parnassus Dağına oturur. Deukalion’un oğlu Hellen, Hellen soyunun babası olur. Onun üç oğlu olur. 1) Dorus (Dorların), 2) Ksuthos (İyonların), 3) Aiolos da (Aiolialıların) ataları olurlar. Bu efsane Nuh gemisini hatırlatır. Arkeoloji İ.Ö. 3000 yılına doğru büyük sellerin Sümer’i bastığını doğrular. Bu efsane Miken ve Aka halkının Mezopotamya’dan Balkanlar yoluyla ya da Anadolu’yu aşarak, geldiklerini ispatlar. İyonlar Ksuthos’un dolayısıyla Zeus’un atalığını kabullenmezler. İyonların böylece Hellenliği kabullenmemeleri çok önemlidir. Bu efsane Perslerin Anadolu istilalarından öncedir. Adı bile Grekçe olmayan Apollon, Anadolulu bir Tanndır. Homeros ona Likegenes (Likya’da doğdu) der. Hellenler ve batıklar onun Grek olduğunu ispat yolundaki bütün çabalarına rağmen, Grek değil, Anadolulu olduğunu kabul zorunda kalmışlardır. İlyada’da Apollon, Akaların, yani Hellenlerin düşmanıdır. Troya’dan yanadır. Hellenistan ordusunu mahveden odur, hatta Hellenlerin baş kahramanı Akhilleus’u öldüren de odur. Ortada gerçekleri anlatacak yazı, taş ya da başka kalıntı olmayınca, insanların inançlarını gösteren mitolojinin büyük bir değeri vardır. Tarihsel devirlerden önceki, o eski zamanlarda her kişi kendini bir Tanrının hiç olmazsa bir kahramanın dölü sanıyordu. İyonların, Apollon’un -yani Hellenistan’ın can düşmanı bir Tanrının- dölünden geldiklerinde direnmeleri, yurtları Anadolu’ya bağlılıklarındandır. Sokrates de İyonluluk taslayarak ‘Biz Zeus’un çocukları değil, Apollon’un çocuklarıyız’ buyurur. Hellen filozofun kutsal buyruklarına itiraz kimin haddine düşmüştür? Dikkat edilecek nokta şudur: Hellenlerin İlyada’da can düşmanı Apollon’dur. Birçok Atinalının İyonluğu kabul etmediği, Anadolu’da İyonlulukla iftihar edildiği, yani bir Anadolu İyonluluk bilincinin gelişmiş olduğu anlaşılıyor.” (Kabaağaçlı, 1992: 42-45).
Cevat Şakir Kabaağaçlı’dan yaptığım bu alıntı, Yalçın Koç’un “Anadolu Mayası” kitabında Greklerin/Hellenlerin/İyonyalıların aynı millet olduğu ve hepsinin Kilise dünyasına aidiyetle Batı’yı oluşturduğu iddiasına reddiye olarak düşünülmelidir. Bu husus, Türklerin Anadolu’ya Müslüman Oğuz halkları olarak girdiği fikrini iptal etmek bakımından da son derece önemlidir. Ayrıca antik dönemde dahi Nuh/Tufan teorisine yaslanan bir kavimler tasnifi yapıldığı ve milliyetçiliklerin “modern” anlamda olmasa dahi Hellen-İyon ayrışmasına gidilerek öne sürüldüğü görülmektedir.
Türklerin Anadolu’ya girişi, pek çok akademisyen tarafından Oğuz göçleriyle ilişkilendirilmektedir. Erdoğan Merçil, bu hususta şöyle yazmaktadır:
“Anadolu’ya ilk Selçuklu akınının 1016-1021 tarihleri arasında Çağrı Bey tarafından yapıldığı kabul edilmektedir. Çağrı Bey idaresindeki bu akın Doğu Anadolu’da kalmış, Urfa’ya kadar gelmemişti. Bu sırada Urfa, 1025-26’ya kadar Müslümanlardan Benû Numeyr Kabilesi’nden Utayr’a âitti. Onun Urfa’daki nâibi ise Ahmed b. Muhammed öldürülünce halk Diyarbekir (Âmid) Mervanî emîri Nasr üd-Devle Ahmed (1011 -1061)’e mektup yazıp şehri teslim almak üzere gelmesini istediler. Gelişen olaylar sonucu Nasr üd-Devle Urfa’ya Selman (veya Seleme) adında bir Türk’ü vali olarak atadı. Anlaşılacağı üzere, Türklerin idareci de olsa Urfa’da bulunduklarını görüyoruz. Selçuklular’ın emrine girmek istemeyen Göktaş, Boğa ve Anasıoğlu Beyler’in idaresindeki Türkmenlerden bir kol Diyarbekir bölgesinde yerleşti. 1062-63 yılında Selçuklu kumandanlarından, kaynaklarda unvanıyla zikredilen, Sâlâr-ı Horasan beraberinde Anasıoğlu ve Cemcem adlarındaki Türk beyleri olduğu halde yine Diyarbekir bölgesine girdi.” (Merçil, 1988: 461-463).
“Anadolu’ya gelen Türkler” söylemindeki “Türk” adı, gerçekte Oğuz-Türkmen etnik hakkında ifade edilmektedir. Ancak Anadolu’ya Türklerin girişi meselesinde dikkate alınması gereken husus, başka göç hareketlerinin de olduğu ve bu göçlerin hem Oğuz dışı Türk boylarına mensup halklar tarafından hem de Balkanlar üzerinden gerçekleştiği olgusudur.
Türklerin geçmişteki izlerini takip bakımından temel kriterimiz; bu toplumların “Bozkır Kültürü”ne mensubiyetidir. Mehmet Bayrakdar “Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof” kitabında Toxaris (Toharis) adlı filozofun Saka Türk’ü olduğunu ve bu ismin kendisine Yunanlılar tarafından lakâb olarak verildiğini ifade eder. Bayrakdar’a göre Toxaris, “okçu” demek olup, Yunanlıların Afganistan ve Kuzey Hindistan’a yerleşen Saka Türklerine “Toharlar” dediğini belirtir. Bayrakdar, Çin kaynaklarında da Sakaların bu koluna Yuezhi (Yue-chi) dendiğini ve bu kavme Çin’e Türklerin kutsal saydığı Yet (Yeşim) taşını satan Türk halkı nazarıyla bakıldığını belirtir. Yazar buradan tarihçilerin Yuezhi, Tohar, Saka, Kuşân gibi farklı adlarla andıkları kavimlerin aynı kavim olduğu ve “Türk” kabul edildiği çıkarımı yapar. Müellife göre Toharlar, M.Ö. 3500 yılı civarında Afanasevo kültüründen çıkıp gelen bir Türk kavmidir. Ona göre doğu Tohar dili Altayca ise de batı Tohar dili teba olarak İranlı ve Yunanlı (Selösid) halkların dilleriyle karışmış ve bu nedenle “Hind-Avrupa” gibi görülmüştür. Mehmet Bayrakdar, Toxaris’İn (Toharis) Yunanistan’a geliş sebebini onun “doktor” olarak davet edilmesi gerekçesine bağlar. Atina’daki veba salgınını saf şarapla evleri ve sokakları yıkatarak yok etmesi üzerine kendisine minnettar kalan Atinalılar onu tanrılaştırmış, mezarı üzerine tapınak inşa etmiştir. Bayrakdar, Yunanlıların Sakaları “soylu yabancı” şeklinde gördüklerini, ahlâkî bakımdan en erdemli, uygarlık yönünden ise en ileri ulus kabul ettiklerini belirtir. Saka Türk’ü şamanlar, Yunanlıların gözünde her türlü hastalığı tedavi edebilen hekimlerdir. Sakalılar pek çok teknik aletin mucidi, dokumalı kumaşı ve seramik vazo imalatının öncüleri sayılmıştır. Hristiyanlığın ortaya çıkışıyla birlikte Kilise Babaları Sakaların “pagan” ve “vahşi” ulus şeklinde nitelemeye başlamıştır. On sekizince yüzyılda ortaya çıkan Hind-Avrupalı ırk ve dil kuramı, tarihçilerin Sakaları kendilerinden göstermeye çalışmalarına imkân vermiştir. Sakalar üzerine eser veren G. Rawlinson, Sakaların Turanî bir ulus olduğunu bilimsel düzeyde teslim etmiştir (Bayrakdar, 2013: 21-60). Bayrakdar, Sakaların puta tapmadıklarını, “atlı” ve “savaşçı” ulus sayıldıklarını, ant içme ve kan kardeşi ritüelleri gerçekleştirdiklerini, günümüzdeki Kazakların veya Kırgızların giyindiklerine benzer sivri tepeli şapka giyindikleri ve “şapkalılar” olarak anıldıklarını, et/süt/yoğurt/peynir/kımız gibi besinler tükettiklerini, yüklerini ve obalarını kağnılarla ve arabalarla taşıdıklarını, sağ eli kullanmaya özen gösterdiklerini belirtir (Bayrakdar, 2013: 27-32).
Hacı Çoban’ın doktora tezinde (Anadolu’da Kimmer-İskitler ve Orta Anadolu’daki İzleri) İskit adı hakkında şu bilgilere yer verilir (özet olarak aktarılmıştır):
“Grek kaynaklarında Skythai, Asur kaynaklarında Aşguzai, Pers kaynaklarında Saka ve Çin kaynaklarında Sai tabiri hareketli konargöçer İskitler için kullanılmıştır. Pers kaynaklarında bu konargöçer İskitlerin üç grubundan Saka tigrakhauda, Saka tiay para daray ve Saka haumavarga olmak üzere ayrı ayrı söz edilmiştir. Perslerin bütün İskitleri Saka olarak tanıdıkları anlaşılmaktadır. Bu durum İskit-Saka aynılığını göstermesi açısından da önemlidir. Saka kelimesi; sağlam, sağ salim, saf (içmeye uygun, saf yürekli), sağ (kol), ağıl, arif olmak, inek yağı (saf yağ) gibi anlamlara gelen Türkçe kelimelere karşılık gelmektedir. Başkurtlarda Saka sözü avlanmak anlamındadır. İskit kelimesi ‘konargöçer’ anlamına gelmektedir. İskitler doğuda Çin’den batıda Tuna Nehri’ne kadar yaklaşık 7000 km’den daha fazla bir sahaya yayıldıkları için birden çok kavim ile karşılaşmışlar ve bu kavimlerin de kaynaklarında İskitler hakkında bilgilere rastlanmıştır. Her kavmin farklı dil, kültür özellikleri ve coğrafi farklılıkları dolayısıyla İskit adı da değişik şekillerde ifade edilmiştir. Grek kaynaklarında Skudai veya Skythai olarak geçmektedir. Herodotos başlarına sivri takkeler, ayaklarına potur giyen, kendilerine özgü silahları olan İskitlerin Amyrgia kabilesinden olmalarına rağmen bunlara Saka dendiğini bildirmektedir. Eski Çincede Sak kelimesi Saikarşılığı olarak kullanılmış ve Sakalar için kullanılmıştır. Asıl Sai halklarının Türkistan’ın batı kısımlarında olduğu belirtilerek birden çok Sai halkı adı An-shi, Chi-pin, Chüan-tu, Hsiu-hsun, So-chü, Su-lo, Wei-tou ve Wu-shan-li gibi isimlerle sayılmıştır. İncil’de halkların tablosunda Gomer’in üç oğlundan birisinin adı olarak sayılan Aşkinaz İskitlere karşılık kullanılmıştır. Günümüzde Kırım tatarı olarak bilinen halk Skif Tavr, Kaman, Kifçak (Kıpçak), Polovestsi gibi isimlerle tanınmaktaydı. XVIII.yüzyıla kadar Kırım’dan dağılan Türkler, Avrupa ve Yakın Doğu’da Sikif adıyla anılırdı. Asur kaynaklarına ilk olarak Asarhaddon dönemi olaylarında Kimmer ve Mannalara karşı işbirliği yapmak üzere kızını evlendirdiği İskit kralı Bartatua olayında ‘Aşguzai’ olarak İskitlerden bahsedilmiştir. Bizans kaynaklarında İskitlerin Türk soyundan olduğunu gösteren delillerin ilkine Bizans imparatoru II. Justinianus tarafından M.S.568 tarihinde Batı Göktürk İmparatorluğu’na elçi olarak gönderilen Zemarkhos’un dönüşte kendi imparatoruna ‘bugün Türk adını verdiğimiz millete eskiden İskit denirdi’ ve yine imparatora getirdiği mektubu verirken de ‘bu mektup İskit harfleriyle yazılmıştır’ şeklinde ifadelerde rastlanmaktadır. Bizans imparatorlarından Maurikios (582–602)’a ait olduğu belirtilen ‘Strategikon’ (Askeri Tarih) adlı eserde, [İskitler yaşam biçimleri ve örgütlenmeler hep aynıdır. Oldukça ilkel ve çok sayıda ulus tarafından paylaşılır. Onlar zırhlı gömlek, kılıç, yay ve mızrak kuşanırlar. Çarpışmada çoğunluğu gerektiğinde kullanmak üzere mızrak ve yay gibi çift silahla saldırıya geçer. Göz alıcı atları, demir ya da keçe kaplı göğüslükleri vardır. At üzerinde ok atmaya özel bir özen gösterirler. Peşlerinde hem ikmal için hem de kalabalık, büyük ordu izlenimi vermek için kalabalık at ve kısrak sürüsü vardır. Yazın olduğu gibi kışın da atlarını sürekli otlamaya bırakırlar. Sonra gerek duyduklarında atlarını alıp çadırlarının yakınına bağlayarak savaş durumuna kadar böyle muhafaza ederler] ifadeleri bulunmaktadır.” (Çoban, 2013: 45-50).
Hacı Çoban, İskitlerin Anadolu’daki izleri hakkında da şu bilgileri verir:
“Anadolu’da ilk defa Demir Çağı’nda kullanılan İskit tipi olarak bilinen, kovanlı ok uçları ve özellikle de kovanlı ve mahmuzlu ok uçlarına Urartu merkezlerinden Çavuştepe ve Kayalıdere gibi Demir Çağı’nın önemli merkezlerinde rastlanmıştır. Çavuştepe’de İskit tipi olarak bilinen üç yapraklı kovanlı ok uçlarına da rastlanmıştır.” (Çoban, 2013: 108); “Urartuluların Anadolu’daki önemli yerleşim merkezlerinden birçoğunda İskitlere ait arkeolojik kalıntılara rastlanması İskitlerin Urartulular üzerindeki etkisinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Bu kalıntılardan İskitlere ait olması kuvvetle muhtemel olanlar; Van’ın Gürpınar ilçesi yakınlarındaki Urartu merkezi Çavuştepe/Sardurihinili’de surlar önünde ve kale içinde ele geçirilen İskit tipi tunç ok uçları ve bozkır sanatının hayvan stiliyle işlenmiş kemikten koçbaşı şeklinde iki at donanımı parçası, Van şehir merkezi yakınındaki Urartuluların ikinci başkenti Toprakkale/Rusahinili- Qilbani-kai, Van’ın 11km kuzeydoğusundaki Yukarı Anzaf Kalesi ile, Van Gölü’nün doğu kıyısında Van’ın 35 km kuzeyinde yer alan Ayanis/Rusahinili Eiduru-kai’de İskit tipinde ok uçlarının ele geçirilmiş olması, bunlara ek olarak Muş ili Varto ilçesi yakınlarındaki önemli Urartu merkezlerinden Kayalıdere’de ele geçmiş olan İskit tipi tunç bir ok ucu İskitlerin Muş yöresindeki, Erzincan’ın Üzümlü ilçesi yakınlarında Urartu merkezi Altıntepe’de bozkır hayvan stilinde yapılmış tunçtan kuşbaşı biçimindeki at gemi parçaları, Keban Baraj Gölü alanında kalan Norşun Tepe’de ortaya çıkarılmış at gömüleri ile birlikte ele geçen, demirden kovanlı 2 mızrak ucu, sap delikli 1 balta ve 1 hançer ile tunçtan 2 at gemi parçası, 1 at donanımı takımı bağlantısı, hayvan başı biçimli 2 at donanımı takımı parçası, 1 bilezik ve 1 kesiciden oluşan buluntular ve Malatya-Değirmen Tepe’de bulunmuş olan İskit tipi bir ok ucu, adı geçen Urartu merkezlerinde İskitlerin bulunduğunu göstermektedir.” (Çoban, 2013: 108-110); “Pers krallarından Darius, Behistun Kitabesi’nde Sivri başlıklı Sakalar üzerine sefer yaptığını onları yendiğini, bir kısmını öldürdüğü gibi liderlerinden Sukunkha’yı esir ettiğini bildirmiştir. Ancak Darius’un İskitlerle mücadelesinde bizim konumuzu ilgilendiren kısmı M.Ö.513 yılında yapmış olduğu İskit seferidir. Bu seferin sebebi Batı Anadolu’da Ege Denizi kıyılarında meydana gelen karışıklıklar dolayısıyla Pers kralı Darius’un İskitler üzerine Anadolu’nun batısını dolaşarak boğazlar üzerinden Trakya ve Karadeniz’in kuzeyine hareket etmesidir. Darius bu seferinde İskitlerle uğraşırken Makedonya’ya kadar olan Trakya topraklarını da işgal etmiştir.” (Çoban, 2013: 108-122); “Pers imparatoru Darius İskitler üzerine sefer için Anadolu, İstanbul Boğazı ve Trakya’yı ele geçirerek kuzey Balkanlar’a kadar gidip İskitlerle savaşmak ve burada yaşayan kavimleri hâkimiyetleri altına almak ve Persleştirmek istemişse de bunda başarılı olamadığı ancak bölge kavimlerinden Traklarla İskitler’in ittifakını bozabildiği anlaşılmaktadır. İskitler, sürekli geri çekilerek oyalama taktiği, su kaynakları ve otlakların tahrip edilmesi, ani saldırılar ve çekilmelerle kayıplar verdirerek Persleri yıpratmışlardır. Darius İskitlerin oyalama taktiği karşısında gün geçtikçe daha da güç durumda kalarak, geri çekilmesinin kendisi ve ordusu için daha akılcı olacağını düşünmüş ve Darius İskitlere karşı yapmış olduğu seferde herhangi bir başarı sağlayamamıştır. Darius’un başarısız olmasında bir bozkır topluluğu olan Karadeniz İskitlerinin savaş taktik ve stratejilerinin büyük ölçüde etkisi olmuştur.” (Çoban, 2013: 108-123-124); “İskitlerin Batı Anadolu’daki varlığına dair de veriler vardır. İskitlere ait kuşbaşı betimli kayış dağıtıcıları ve at donanım takımları ki üzerinde yırtıcı bir kuş resmi tunç levhaya işlenmiş olarak Lidya’nın başkenti Sard’ta ele geçirilmiştir. Bu eserler M.Ö.600 yılları civarına tarihlenmektedir. Batı Anadolu’da biri Efes-Artemision ve diğeride Balıkesir’de olmak üzere İskitlere ait iki at donanım takımı parçası bulunmuştur. Bu eserler Demir Dağ ve Pazırık’ta bulunan İskit eserlerine benzemektedir.” (Çoban, 2013: 108-125-126).
Hacı Çoban’ın doktora tezinden yaptığım bu nakiller, İskitlerin Anadolu’da etkin ve yerleşik durumunu ortaya koymaktadır.
Alpaslan Ceylan-Yavuz Günaşdı’nın ortak makalesinde Bozkır kültürünün vazgeçilmez unsuru bağlamında “At”a işaret edilmiştir. Ceylan-Günaşdı’nın tespitleriyle İskitler göçebe hayat tarzında yaşamakta olup, at sayesinde Çin sınırlarından Avrupa içlerine kadar yayılmıştır. İskit kurganlarında çıkan at koşumları ile diğer malzemeler göçer-evli hayat tarzında atın kazandığı önemi kanıtlar (Ceylan-Günaşdı, 2010: 113). İskit yaşantısını yazlak-kışlak hayatı oluşturmakta olup, ikisi arasındaki göçe yaşlılar ve çocuklar ihtiyaç duyulan malzemelerle birlikte arabalarla katılır; erkekler ve kadınlar ise at üzerinde yola koyulurlardı. Kaynaklarda “qubba-i Turkiye” şeklinde zikredilen çadırlı arabaların ilk örnekleri Kimmer ve İskitlerde görülmüştür. Çadırlar toplu olarak bir yere yerleştiğinde “oba” adını almıştır. Oba, Bozkır siyasi yaşamının en küçük birimini oluşturmaktadır. İskit kültürünün tanınması kurganlardan çıkan verilere dayanmaktadır. Kurganlarda insan ve at gömülerinin yanı sıra çeşitli eşyalar çıkmıştır. Buluntular arasında at koşum takımları, eyerler, kazanlar, kılıçlar, oklar, halılar, kilimler, mobilyalar, mücevherler (gerdanlıklar, başlıklar, yüzükler, kolyeler, bilezikler, küpeler) yer almaktadır. Madeni buluntuların çoğunluğu altın ve bronzdur. Bu nedenle İskitlere “Bozkırın kuyumcuları” denilmektedir. Asur kaynaklarında İskitlere “İşkuza” (Aşguzai) denilmektedir. Pers kaynakları İskitlerden “Saka” olarak bahsetmektedir. Pers kralı Darius’un kitabesinde Sakalar; Saka Tigrakhauda (sivri başlıklı Sakalar), Saka Tiay Paraday (deniz ötesi Sakalar) ve Saka Haumavarga olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Grek kaynaklarında Herodotus ile Strabon, İskitlerden “Skythler” olarak bahsetmektedir. Thukydides, İskitler’e “Skithler” demektedir. Yazar, Skithlerle Avrupa ve Asya’da baş edecek kavim bulunmadığını yazmaktadır. Tevrat’ta İskitlere “Askenaz” adı kullanılmaktadır. Askenazlar Nuh’un oğlu Yafes’ten türemiştir. Çin kaynakları Orta Asya İskitleri hakkında bilgi verirken onlara “Sai” ve “Sai-wang” demektedir (Ceylan-Günaşdı, 2010: 114-116). İskitlerin Slav ya da İranî olduğunu savunan yazarlar varsa da onların Ural-Altaylı olduğu görüşü daha çok kabul görmektedir. M.Ö. 5-4. Yüzyıllara tarihlenen Esik Kurganı’ndan çıkartılan gümüş kap üzerindeki yazıların Orhun’daki runik yazıların ilkel biçimi olduğu tespiti yapılmıştır. Ayrıca bugüne kadar kurganlardaki buluntularda Slav-İskit birlikteliğini gösterecek bir belirtiye rastlanmamıştır. İskitler M.Ö 5. Yüzyılda Atina’ya gelmiş, burada polis hizmeti görmüştür. M.Ö. 346 yılında Sarmatların baskısı sonucu Tuna’yı geçmiş, Balkanlarda vergi ödeme üsleri kurmuşlardır. Makedonyalıların karşısında güçsüz kalmaları üzerine geri çekilmeye başlamışlardır. Batıda Keltlerin doğuda Sarmatların baskısı sonunda güçlerini kaybetmişler; M.Ö. 2. Yüzyılda Gotlar tarafından tarihten silinmişlerdir (Ceylan-Günaşdı, 2010: 117-128).
İskitlerin Bozkır/Turan halkı olup Anadolu’da bulunduğu hakkında başka bir dayanak olarak Levent Zoroğlu’nun makalesine referans veriyor ve makaleden bir bölümü özetleyerek aktarıyorum:
“Herodot (M.Ö. 490-425), Tarih kitabında Perslerin doğudaki komşularından söz ederken, özellikle üzerinde durduğu en önemli topluluk olarak, Massagetleri gösterir. Bunların içkilerinin süt olduğunu (olasılıkla at sütünden yapılan kımız), ekip biçme yerine, sürü beslediklerini ve göçebe olduklarını belirtir. Herodot, ayrıca, Massagetlerin İskitlerinkine benzeyen yaşam tarzları olduğunu belirterek, özellikle altından yapılmış süslü at koşumlarından ve silahlarından söz eder. Herodot’un yukarıdaki ifadeleri M.Ö. 6. yüzyılın ortalarında Orta Asya’daki duruma ışık tutmaktadır. Persler, Anadolu’ya 6. yüzyılın sonlarında gelmişler; Trakya’yı geçip, Hellas’a (Yunanistan) kadar sarkarak, Atina’yı tahrip etmişlerdir. Persler Anadolu’ya ilk gelen ‘doğulu’ topluluk değildir. İskitlerin (M.Ö. 7. yüzyıl sonlarına doğru) ve Kimmerlerin (M.Ö. 7. yüzyıl başlarında) Anadolu’nun belli bölgelerini istila ederek, bir süre bu coğrafyada kaldıkları bilinmektedir. Daha önce gelen ve Orta Anadolu’da oldukça uzun süre yaşayan Friglerin ve bunların doğu Anadolu’daki çağdaşı olan Urartuların, özellikle İskitlere benzeyen giyim kuşamları, silahları, at kuşamları dikkate alınarak, bunların da ‘doğulu’ bir topluluk oldukları hakkında bazı tezler ileri sürülmektedir. Son olarak, Kıbrıs’ta Salamis’ta yapılan kazılar sırasında bir mezarın girişinde ortaya çıkarılan at iskeletleri ve araba, kurganlara atlarıyla birlikte gömülen İskitli savaşçıların geleneğini yansıtması bakımından önemlidir.” (Zoroğlu, 2002: 194-195).
Gerçekten de Herodot, Massagetlerle İskitlerin birbirine benzeyen yaşamlarını şöyle tasvir etmektedir:
“Massagetlerin giyinişleri ve yaşamaları Skythlerinki gibidir; atlı ya da yaya savaşırlar (çünkü her iki şekilde de savaşabilirler), okla ve kargıyla savaşırlar ve daha çok sagaris dedikleri baltayı kullanırlar. Toprağı ekip biçmezler; sürü hayvanlarıyla ve Arax ırmağının bol balıklarıyla geçinirler; içkileri süttür. At kurban ederler.” (Herodot, 2012: 114-115).
Bu noktada Saka-Skyth ile Massagetlerin farklı kavimler olduğu yolundaki düşünceleri de şöyle yanlışlamak mümkündür:
“Massaget adı üzerinde şimdiye kadar çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. İlk defa antik Grek kaynaklarında Massaget adına rastlanmaktadır. Massaget adının aydınlatılmasına Pers kaynakları yardımcı olmaktadır. Bu kaynaklarda 1. Saka tigrakhauda, 2. Saka tiay para daray ve 3. Saka haumavarga olmak üzere üç Saka gurubundan söz edilmektedir. Saka tiay para daray, yani denizin ötesindeki Sakalar olarak Karadeniz İskitleri düşünülmektedir. Greklerin dilinde Sakalara genel olarak ‘Skythai’ denilirken, doğu Sakaları olan Saka haumavarga ise ‘Sakai’ olarak adlandırılmaktadır. Tarihçi Strabo, Hazar denizi çevresinde hüküm süren İskitlerin daha çok Dahailer, daha doğuda bulunanların ise Massaget ve Sakalar olduklarını belirtmektedir. Hekataios ise, 1. Karadeniz İskitleri, Hazar denizinin doğusunda geniş düzlükte yaşayan 2. Massagetler ve 3. Sakai Amyrgioi (Massagetlerin doğusunda bulunan) olmak üzere üç gurup tanıyor. Massaget adındaki çoğul eki olan ‘et’ çıkarıldığında Ar-sak adında olduğu gibi Mas-sag (Mas-Sak) adının oluşumundaki Sak, Saka bağlantısını hatıra getiriyor. Antik kaynaklardan Massagetlerin Hazar denizinin doğusunda yaşadıkları anlaşılmaktadır. Herodotos’un belirttiğine göre, Masssagetler düzlüğün büyük çoğunluğunu ellerinde tutmuşlardır.” (Durmuş, 1996: 87).
Herodot, Pers Kralı II. Kyros’tan (Büyük Kyros) bahsederken, Massagetler hakkında da bilgi verir:
“Hazer ayrı bir denizdir; ötekilere bağlı değildir, uzunluğunu, kürekli bir gemi on beş günde geçebilir. Günbatısı yönünde dağların en uzunu ve en yükseği olan Kafkaslarla çevrilmiştir. Kafkasları çok ve çeşitli insan soyları doldurur; çoğu geçimini yaban ormanlardan çıkarırlar. Bu dağlar uçsuz bucaksız bir ovaya açılır. Bu çok büyük ovanın en büyük bölümünü Massagetler tutarlar ki, Kyros’un kendilerine karşı ordularını sürmek için sabırsızlandığı halk bunlardır. Massagetler, kocasının ölümünden sonra tahta geçmiş olan bir kraliçenin yönetiminde bulunuyorlardı; adı Tomris’di. Kyros, elçiler gönderdi, kendisiyle evlenmeyi çok istediğini bildirdi. Ama Tomris biliyordu ki, onun asıl istediği kendisi değil, Massaget krallığıdır ve kabul etmedi. Kyros, hileyi söktüremeyince, Massagetlere karşı açıktan sefer hazırlığına girişti.” (Herodot, 2012: 109-110).
Mehmet Bayrakdar, Sakaların Türklüğü görüşünü savunur. Onun görüşlerinin genişçe özetini vereceğim:
“Atlı kavim olarak nitelenen Sakalar, MÖ. 7000 veya 6000 yıllarında ortaya çıkarak Kuzey Asya’dan bir yandan İran, Anadolu ve Hindistan’ın İndus kıyılarına; diğer yandan Kafkaslardan Doğu Avrupa ve Balkanlara kadar yaklaşık 10.000 km2 bir alana yayılmıştır. Doğulu ve batılı tarihçilerin büyük çoğunluğu Sakaların kökenini Moğollar ve Türklere bağlamıştır. En eski İran kaynaklarından Zend-Avesta ile Yunan ve Bizans tarihçiler Sakaların Türk soylu olduğunu belirtmiştir. B. G. Niebuhr, Grote, H. Kiepert, K. Neumann, G. Nagy, A. D. Mordtmann, G. Kuun, E. H. Minns, G. W. B. Huntingford, Ed. Meyer, Ed. Norris, Sir J. Malcolm bu görüşü savunmuştur. Ortaçağ Ermeni kaynakları da Sakaları Türk kabul etmiştir. Bazı Ermeni kaynakları Karakoyunlu Türkmenlerine ‘Sakalar’ (azgn skwt’ac’woc) demiştir. Molla Mehmet El-Abeşi, Rıza Nur, M. Ş. Günaltay, M. Guboğlu, M. F. Kırzıoğlu, İlhami Durmuş, A. Z. V. Togan, İran Türklerinden R. R. Niya, Muhammed Taki Zehtabi de Sakaların Türklüğünü savunmuştur. Antik dönemde Yunanistan’da yaşamış üç Sakalı filozofun (Toharis, Anaharsis, Ammonius) yazdıkları da Sakaların Türklüğüne kanıt oluşturur. Toharis ve Anaharsis’ten bize ulaşan metinler Sakaların Türklüğünü gösteren belirtileri ortaya koyar. Anaharsis’in mektuplarında Sakaların et, süt, yoğurt, peynir ve kımız ile beslendikleri anlatılmıştır. Yunanlıların Anaharsis’i niçin Sakalı kabul ettiklerinin açıklaması da şudur: Anaharsis, demirci körüğünü, çift taraklı çıpayı, çömlekçi çarkını icat etmiştir. Körük metal endüstrisinde kullanıldığından Yunanlı bilginler bu icadı Sakalı’ya (Anaharsis’e) atfetmiştir. Diğer yandan Lucian (antik Yunan retorikçisi, hicivci) Yunanlıların dokunmuş elbiseleri ve dokumacılık sanatını Traklar ve Sakalardan aldıklarını yazmıştır. Bizans tarih kaynakları Türklerden bahsederken, onların eskiden ‘Saka-Sakai’ olarak adlandırıldıklarını belirtmiştir. Bazı kaynaklara göre Sakalar kendilerine ‘Sakei-Sakai’ demiştir. Bu kelime Su+Bay kelimelerinden oluşur. Dolayısıyla Sakai-Sakei, ‘Su Beyi’ demektir. Saka kelimesinin ‘Su Halkı’ demek olduğu, Sumer adında da ortaya çıkar: ‘Su+mi+r’, ‘Su Halkı’ demektir. Su, Türklerin en eski ismidir. Asurluların isminde de ‘Su’ kökü bulunmaktadır. Batılıların ‘Susu=Susa’ dediği isim, ‘Zaza’ kelimesi olarak bozulmuştur. Sakalar uzun tarihleri boyunca çeşitli alt kavimlere bölünmüştür: Arsaklar (Partlar), Kardular (Kardukhoi), Massagetler, Alanlar, Albanlar, Avarlar, Peçenekler, Tatarlar, Osedyalılar, Moğollar, Sakalardan sayılır. Saka toplulukları Anadolu’da Gümüşhane ve Bayburt gibi bölgelerde M.Ö. 4-3. yüzyıllarda yaşıyordu. Sakalardanilk bahseden Yunanlılar arasında şu isimler vardır: Posidonios Homeros, Ephorus (Euphoros), Hesiodos, Herodotus, Ctesias. Bu yazarlar Sakaları uygarlık yönünden ileri görmüşler, teknik aletlerin mucidi saymışlardır. Sakalı şamanları her türlü hastalığı tedavi edebilen hekim olarak övgüyle bahsetmişlerdir. Hristiyanlığın ortaya çıkışıyla Kilise Babaları, Sakaları pagan saymış, onları vahşi ve şiddet düşkünü bir ulus olarak nitelemiştir. Sakalar üzerine ilk ciddi çalışma yapan ve eser veren G. Rawlinson gibi bilginler, Sakaların Turani bir ulus olduğunu bilimsel biçimde teslim etmiştir.” (Bayrakdar, 2013: 23-32).
Muzaffer Demir’in makalesinde ise İskitli okçuların M.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Atina şehrinin düzenini sağlayan bir polis gücü olarak kullanıldıkları ifade edilmektedir. Atinalı politikacı Andokides’e (M.Ö. 440-390) atıf yapan Muzaffer Demir, onun “Spartalılarla Barış Hakkında” başlıklı konuşmasını aktarır. Andokides konuşmasında “Spartalılarla Atina arasında elli yıllığına bir barış antlaşması yapıldığını, Hellenlerin özgürlüğünün sağlandığını ve ilk defa üç yüz kişilik atlı süvari kuvveti oluşturup, üç yüz İskitli okçu satın aldıklarını” ifade etmektedir. Muzaffer Demir’e göre İskitli okçular, M.Ö. 457’den sonraki bir dönemde; yani Atina demokratik reformlarına yönelik Sparta destekli iç oligarşik tehdide karşı kullanılmak üzere getirilmiştir. Nitekim Aeschylus, “Eumenides” başlıklı tiyatro oyununda bir iç savaş tehlikesine işaret etmektedir. Şair Aristophanes de yazdığı bazı oyunlarda bu okçuların Sparta ile barış taraftarı olan konuşmacıları meclisten çıkartmak için kullanıldığını aktarmıştır (Demir, 2001: 905-910). Türklerin tarihin bütün zamanlarında farklı devletlerde “paralı asker” olarak görev yaptığı hatırlanırsa, İskitlerin antik dönemde Yunanistan’da bulunmuş olması şaşırtıcı değildir.
Orhan Doğan-Said Mübin Çalış’ın ortak makalesinde ise Greklerin M.Ö. VIII. yüzyılda kolonileşme faaliyetleri ile Karadeniz çevresinde ticaret ağı kurdukları ve bu coğrafyada yaşayan bozkır halkları ile iyi ilişkiler geliştirdikleri ifade edilir. Doğan-Çalış’a göre Atina tiranı Peisistratos İskit savaşçılarını Atina’ya getirtilerek yeni bir Grek ordu düzeni kurmuştur. Doğan-Çalış, tıpkı Mehmet Bayrakdar gibi İskit (Saka) filozoflarının (Toxaris, Anacharsis) Atina’da vatandaş kabul edilip büyük saygı gördüklerini ve bozkır halklarının sosyal statüsünün oldukça yüksek seviyede bulunduğunu belirtmektedir (Doğan-Çalış, 2021: 679). Makaleye göre Grekler Karadeniz’e yerleştikten sonra başta bozkır halkları olmak üzere farklı etnik topluluklara Grek dilini ve tanrılarını tanıtmış, kültürel ve bilimsel birikimlerinin yanı sıra Grek filozoflarının öğretilerini göç ettikleri yerlere taşımıştır. Grekler Karadeniz’de yerleşim politikalarında İskitlere karşı üstün gelemeyecekleri hesabını yaparak askerî bir mücadeleden uzak durmuştur. Bununla amaçları, bölgede yerleşim ve ticaret hakkını elde etmektir. Greklerin söz konusu stratejisi, İskitlerin savaş taktiklerini ve silahlarını gözlemlemek ve kendi kültürlerine almaktır. Neticede İskit savaşçılığı Greklerde özenti haline gelmiş, İskitlerin yay, ok ve sadakları Grek ordusuna girmiştir. Greklerin eski dönemde ordularında atlı birliklere de yer verilmemiş iken, İskitler ile temas sonucunda M.Ö. VII. yüzyıldan itibaren savaş atı yetiştirilmeye başlanmıştır. M.Ö. VI. yüzyılda Atina tiranı Peisistratos’un İskit savaşçılarını paralı asker olarak Atina’ya getirmesi, ordu yapısında da değişime yol açmıştır. Atina, İskit okçuları ile destekli güçlü bir hoplit (ağır zırhlı ve kalkanlı piyade) ordusu oluşturarak çevresindeki diğer Grek kent devletlerine karşı bu gücü kullanmayı amaçlamıştır. Peloponez Savaşı’nda (M.Ö. 431–404) da ordu düzeni İskit okçuları üzerinde kurulmuştur. Öte yandan atlı okçulardan oluşan İskit savaşçılarını hoplitler arasına yerleştirme hamlesi Spartalılar tarafından da gerçekleştirilmiştir. Spartalıların ordusunda komutanlığa atanmış Scythes’in İskit kökenli olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan İskit okçularının Atina kent düzeni adına görevlendirildikleri ve burada polislik görevini yerine getirdikleri, Grek yazarlarının verdiği bilgilerden çıkarılabilmektedir. Peisistratos hanedanının sona ermesiyle İskit savaşçıları Atina’dan ayrılmak durumunda kalmıştır. Yaklaşık 80 yıl boyunca Atina ordusunda görev alan İskit savaşçılarının devlet hazinesine getirdiği yükün kaldırılamaması, maaşların ödenememesi bu savaşçıların gönderilmesinin gerekçesi olmuştur. İskit savaşçılarının sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, Thucydides’in anlatısına göre 16.000-20.000 arasında değişmektedir. İskit savaşçılarına ödenen günlük para ile yaklaşık 400 vasat köle, 200 kadar zanaatkâr-usta köle, 10 kadar iyi eğitimli köle sahibi olunabildiği hesaplanmaktadır. Atina’ya İskitya’dan Toxaris, Anacharsis gibi İskit soyluları da göç etmiş, bunlar Atina halkının gözünde büyük değer kazanmıştır. Toxaris’in ölümünün ardından mezar alanında at kurban edilmesi, onun Grekleştiği halde İskit benliğinden kopmamış olduğunu göstermektedir. Anacharsis’in Atina vatandaşı olmasında Toxaris’in büyük etkisinin bulunduğu da düşünülmektedir. Toxaris, Anacharsis’i Solon ile tanıştırmıştır. Onun Solon tarafından kabul edilmesinin İskit kral ailesine mensubiyetinden kaynaklanmış olabileceği ifade edilmektedir. Anacharsis’in Atina’ya gelmesinde, Grek toplumuna ait kurumları gözlemlemek, önemli devlet adamlarından Grek devlet yönetimi hakkında bilgi almak ve bu bilgileri İskit yönetim yapısına kazandırmak amacı bulunmaktadır. Ne var ki İskitler Töre’lerine aykırı fikirlerle (ve inançlarla) geri dönen Anacharsis’i öldürmüştür (Doğan-Çalış, 2021: 679-697).
Yukarıdaki alıntıda İskitlerin savaş teknolojileri ile askerî teşkilatlanmaları anlatılmaktadır. İskitleri tanımak bakımından elimizde başka bulgular da bulunmaktadır. Mustafa Aksoy, İskit kültüründe yer alan heykellerin (balbal), bu toplumsallığın İranî olarak değerlendirilmesini imkânsız kıldığını ifade eder:
“Tarih araştırmaları Hunlardan önce İskitleri belirttiği ayrıca her iki halkın da aynı kültürün taşıyıcıları ve meydana getiricileri olduğu düşüncesindedir. Üsküp müzesindeki balbalların İskitlerden kalma olduğunu söylemek yanlış olmaz. Balbalların Orta Asya kaynaklı olduğu, Hunların da 380’li yıllarda Balkanlarda göründüğü için Üsküp müzesindeki M.S 3. yüzyıla ait balbalların Hunlardan daha önce Avrupa’ya gelmiş olan atlı-bozkırlı halklara ait olduğu açıktır. Bu halk ise tarihi kaynakların ifade ettiği İskitlerdir. Bazı eserlerde İskitler İranî yani Fars kavimlerinden kabul edilmektedir. Oysa İskit maddi kültürü ve İskitlerin yaşadıkları coğrafya ile gelenek ve görenekleri Farslarla örtüşmemektedir. Mesela İskitler Türkler gibi kımız içerken Farslar içmez. Farslar maddi eserlerinde asimetrik, İskitler ise Türkler gibi simetrik şekiller kullanırlar. Öte yandan, İskit-Türk geleneği olan balbal mezar taşlarının kültür tarihindeki belirleyici özelliğini görmezden gelmek mümkün değildir. Balbal ve koç başlı mezar taşları Farsların kültür coğrafyasında yokken Türklerin ve İskitlerin kültür coğrafyalarında vardır. Batı kayıtlarında İskitlerden sonra doğudan batıya gelen atlı bozkırlılar için İskit ifadesi kullanılmıştır. Hatta Hunlar için bile İskit denilmiştir. Yani Batı literatüründeki İskit ifadesi, atlı-bozkırlı, konar-göçer halkın karşılığıdır. Üsküp ve Kumanova müzelerindeki balballardan hareketle, Makedonya’da Hunlardan önce Türk varlığından bahsedilebilecektir. Kumanova müzesinde insan şeklinde yapılmış bir, Üsküp müzesinde ise üç mezar taşı bulunmaktadır. Kumanova müzesindekinin tarihi belirtilmemiştir. Üsküp müzesindekiler ise Vardar bölgesinden getirilmiş olup tanıtım yazılarında ‘insan biçiminde mezar taşı’ (yani çok bilinen adıyla balbal ya da stel-stela) ve M.S. 3. yy. yazmaktadır. Bunlardan ikisi Prilep şehrinin Dunje ve Kalen köyünde diğeri ise Tikveş gölünün kuzeyindeki Kavadarci şehrinin Gorna Boshava köyünde bulunmuştur. Konu hakkında araştırma yapan uzmanlara göre bu tip mezar taşlarının M. Ö. IV. bin yıldan beri bilindiği, coğrafi kaynağının Altaylar ile Kuzey Moğolistan olduğu ve ilk örneklerinden günümüze kadar Türk kültür coğrafyasında görüldüğü bilinmekte ve yazılmaktadır. Dolayısıyla Üsküp ve Kumanova’daki balbal tarzı mezar taşları Türklerin İslâm öncesinden hatta Hunlardan önce Avrupa’da olduklarının habercisidirler.” (Aksoy, 2011: 9-13).
“Bozkır kültürü” kriterini İskit-Türk özdeşliğinin yeterli kanıtı olarak kabul etmek için, aynı kültürel pratikleri paylaşan başka halkların (İranî Sarmatlar, bazı Hint-Avrupa toplulukları) neden dışlandığını açıklamak gerektiği ortadadır. Zaur Hasanov, İskitlerin Avrasya’nın medenî, kültürel ve askerî gelişmesine önemli katkı sağlayan en eski Avrasya halklarından biri olduğunu ifade eder ve onları Orta Asya ve Sibirya kökenli sayar. Yazara göre bunun nedeni, İskitlerin İran/Karadeniz/Mezopotamya havzasına gelmesinin binek atının kullanılması ve birbirlerinden uzak olan bölgelerin idaresini sağlayacak siyasi birliğin kurulmasıdır. Hasanov, Herodot’un İskit hükümdarlarının cenaze törenini tasvir ettiğini ve bazı bilgiler verdiğini belirtir. İskit krallarının defnedildikleri yer, Boristen (Borysthenes) Nehri boyunca gittikten sonra en sonunda nehrin denize döküldüğü yerden kırk günlük mesafede bulunan Gerrhi adında bir mekândır. Herodot’a göre İskitler vefat etmiş hükümdarlarını şöyle defneder: Mevta defin yerine doğru yola çıktığında yol boyunca yerleşik olan İskit kabilelerine gösterilir. İlk kabile, Kraliyet İskitleri’dir. Onlar hükümdarları için yas tutarken ellerini ve kulaklarını çizerek keser; saçlarını kazır ve burunlarını yırtıp, sol ellerine ok saplar. Sonra hükümdarın naaşı Gerrhi’ye giden yolda bir sonraki İskit kabilesine teslim edilir ve onlar da “Kraliyet İskitleri”nin yaptıklarının aynısını yaparlar. Her kabile İskit usullerine göre hükümdar için yas tutarak defin sürecine iştirak eder. Bu şekilde İskitler, hükümdarlarının naaşını kabile kabile dolaştırarak ve her kabilenin yas tutmasını sağlayarak kutsal defin yerine ulaşırlar. Sıradan İskitler de ölülerini bölgede kırk gün boyunca dolaştırdıktan sonra defnederler. Gerrhi’de hükümdarın defni sırasında beraberinde bir cariyesini, sâkisini, yani elinden içki içtiği şahsı, aşçısını, seyisini, muhafızını ve habercisini de gömdükleri dikdörtgen şeklinde büyük bir kabir kazarlar. Kabre ayrıca altın kaplar da konur. Daha sonra kabir, toprakla kapatılarak “kurgan” dedikleri büyük toprak tepe hâline getirilir. Hükümdarın en iyi 50 atını da öldürüp mumyalarlar. Boyunlarından delip çıkacak şekilde gövdelerinden demir kazık geçirilen atların mumyaları daha önceden hazırlanmış olan ahşap kalıpların üzerine ayakları havada sallanacak şekilde yerleştirilir. Hükümdarın 50 hizmetkârının da mumyaları, bu kazık sayesinde atlı konumunda atların üzerine yerleştirilir. Asya Hunları da “Kraliyet İskitleri” gibi, hükümdarları öldüklerinde kullarını ve hizmetkârlarını öldürüp beraberinde defnetmiştir. “Kraliyet İskitleri” ile Türklerin defin törenlerindeki bu benzerlik, İskitleri Türklerin atası kabul etmeyi gerektirir. Göktürklerin hükümdarı Bilge Kağan’a ithaf edilen Orhun-Yenisey yazıtlarında, Li-Sun Tay-Sengun’un 500 erkeğin başında Kağan’ın defin törenine geldiğine dair bilgiler var. Onlar, bu defin merasimi için altın, gümüş ve güzel kokulu tütsüler getirirler. Sonra da defin sırasında bu 500 kişinin hepsi saçlarını keser, kulaklarını ve yanaklarını çizer ve kendi güzel atlarını vefat etmiş Kağan’a kurban ederler. Türklerde vefat eden hükümdarların hürmetine öldürülmüş atların kazığa yerleştirilmesi usulü, İbn-i Battuta, Reşidüddin, Marco Polo, Jordanes’in eserlerinde de vardır. İskitlerde ve Türk halklarında benzeşen başka bir gelenek, “Kan Yemini Törenleri”dir. İskitler ve Asya Hunları hakkındaki bilgiler şu hususlarda aynılık arz etmektedir: 1) Yemin kabına kan karıştırılmış şarap konur; 2) Sonra aynı kaba silah daldırılır; 3) Yemine katılanlar bu şaraptan içmek suretiyle yeminli anlaşmayı tasdik etmiş olurlar. Asya Hunlarının yemin gelenekleriyle ilgili Çin kaynaklarından alınmış olan bu bilgiler, Herodot’un anlattığı İskitlerin gelenekleriyle büsbütün aynılık arz eder. Herodot’un tasvir ettiği İskit gelenekleri günümüze, Kırım’da Kül Oba’daki bir İskit mezarının (kurganının) kazısı esnasında bulunmuş olan M.Ö. IV. yüzyıla ait altın resim şeklinde ulaşmıştır. Söz konusu resimde yanaklarını ve burunlarını birbirlerine yaklaştırarak kan yemini şerefine aynı kaptan şarap içmekte olan iki İskit tasvir edilmiştir. İskitlerde ve Türk halklarında “Kafatası Kültü” de benzeşmektedir. Çince kaynaklarda Hunların yemin merasiminde içki kabı olarak düşman hükümdarın kafatasının kullanılması geleneği söz konusudur. Herodot’ta da aynı şekilde İskitlerin, mağlup olmuş düşmanlarının kafataslarını ziyafetlerde içki kabı olarak kullandıkları zikredilmektedir. Ayrıca İskitler ve Hunlar, düşmanlarının kafataslarını savaş ganimeti olarak biriktirmişlerdir. Bir başka benzerlik Kılıç Kültü’dür. Herodot, İskitlerin her tepenin başına eski demir kılıç yerleştirdiğini, bu kılıca her yıl at ve büyükbaş hayvan getirilip kurban kesildiğini anlatır. Çinli tarihçiler de Hunların benzer şekilde kılıç kültleri olduğunu yazmıştır. Bir başka benzerlik, İskitlerde ve Türk halklarında anti asimilasyon politikasıdır. Herodot bu konuda iki örnek vermiştir. Birincisi, İskitlerin düşmanlarına karşı stratejik üstünlük elde etmelerini sağlayan ihlâl edilemez göçebe hayat tarzıdır. İkincisi, İskitlerin, atalarından devam ede gelen örf-adetlerine sımsıkı bağlı olmalarıyla ve diğer yabancı halkların geleneklerini benimseyen kendi kandaşlarını ağır bir şekilde cezalandırmalarıyla ilgilidir. İskit hükümdarlarından Anaharsis (Anacharsis) ve Skil (Scyles, Skyles) Grek/Hellen hayat tarzı ve geleneklerini uyguladıkları için kendi kabileleri tarafından öldürülmüşlerdir. Bu iki psikolojik tespit, birbirleriyle bağlıdır ve İskitler için bu, erimeye (asimilasyona) karşı bir nevi koruyucu bariyer niteliğindedir. Herodot’tan bin yıl sonra yazılmış olan Kül-Tigin yazıtlarında da Çin’in hayat tarzını kabul edenler hakkında kınama ve ikaz vardır. Yine Tonyukuk, Bilge Kağan’ın Çin’e benzemek ve yerleşik hayata geçmek konusundaki eğilimlerine karşı koymuş ve şöyle demiştir: “Onlara karşı koyabilmemizin tek şartı, göçebe hayat tarzımızdır.” Tonyukuk’a göre Çin medeniyetinin etkisi altında kalanlar, Doğu’nun “Anaharsis”leri ve “Skil”leridir. İskitler, Asya Hunları ve Göktürkler anti asimilasyon psikolojisi hususunda aynı özelliklere sahiptir. Göçebe hayat tarzı ve yabancı kültüre ait olan her şeyi reddediş, bu halklarda asimilasyona karşı kullandıkları koruyucu bariyer niteliğindedir (Hasanov, 2016: 640-658).
Zekiye Tunç’un doktora tezinde Avrupalı ve Bizans tarihçilerin İskitleri Hunlarla ilişkilendirdiği ve hatta Hunların dilinin İskit dili olduğu ifade edilir:
“Helenistik (M.Ö. 330-30) ve Roma (M.Ö. 27-M.S. 476) dönemlerinde, ‘İskit’ kelimesi bütün kuzeydoğu barbarlarını içine alan coğrafik bir terim olmuştur. Hunlardan bahseden Avrupalılar (elçiler, tarihçiler, siyasetçiler, seyyahlar) onlar için daha anlaşılır bir terim olan İskit terimini kullanmışlardır veya onların İskit olduklarını söylemişlerdir. Mesela, V. yy’da, Bizans elçisi sıfatı ile Atilla’nın yanında bulunmuş olan Priskus,[3] yazılarında ‘Hun töresi’, ‘Hun dili’ ifadeleri yerine ‘İskit töresi’ ve ‘İskit dili’ kavramlarını kullanmıştır. Atilla’nın sarayında beyaz elbiseli kızların İskitçe şarkılar okuduklarına dair rivayetler verilmektedir. İskitler hakkında Bizans tarihçilerinden VII. yy’ın Bizans tarihçisi Theophylaktos Simokkatta, Avar Türklerini İskit soylarından biri olarak kabul etmiştir.” (Tunç, 2012: 31).
Yukarıdan beri atıf yaptığım akademik literatür, Hanif Türk Tezi’nin soy temelli Hun öncesi bir Türk tarihi bulunduğu ve bu Türklerin Anadolu’da Oğuzlar öncesinde yurt tuttuğu yaklaşımını desteklemektedir. Böyle bir tarih anlayışı, Atsız’ın Türklerin Asya’dan Anadolu’ya Oğuz boyları ile geldiği yolundaki açıklama modelini yanlışladığı gibi, Yalçın Koç’un Ahmed Yesevî’nin kalbine indirilen Türkçe Kelam ile Anadolu’yu mayaladığı tezini de yanlışlar. Burada ifade etmek istediğim husus şudur: Hanif Töre Tezi’nde Türklük, 632’de hitama eren İslâm’dan önce gelir; Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslâm, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği evrensel Töre’yi doğrular ama Türk’ü yaratmaz. Çünkü Türk, Oğuzların Abbasî hilafetinin İslam ordusu memurluğunu yaptığı için “Türk” değildir; Türk, Hz. Nuh’un anlattığı Töre’ye uyduğu için Türk olmuştur. Türk kimliğini Selçuklu-Abbasi ekseninde kurmak, Türklüğü bir siyasi işlevin sonucu yapmak olduğu gibi, onun kavmiyet/ulus varlığını da inkâr etmektir. Türklük bir devlete, kimliğe ya da orduya hizmetin ürünü olamaz. Türk, ancak Töre’nin taşınmasının ürünü olabilir. Bu argümandan şu sonuç çıkar: Yafesoğulları soyundan gelen bir İskandinav ya da bir Macar da Töre’ye uyup, Türk üst kimliğini kabul etmekle “Türk” mertebesine çıkacaktır. Türklük, ahlâkî-ontolojik bir başarıdır. Başka yazılarımda da ifade ettiğim üzere Töre’ye uyan ama “Ben Türküm” demeyen Oğuzlar (Göktürklere isyan ettikleri için Göktürkler üzerlerine defalarca ordu göndermiştir), Türk Konfederasyonu’na dahil olmamışlar ve Türklük dışı kalmıştır. Türk milliyetçiliğinin tamamının dayandığı — Selçuklu, Osmanlı, bugünkü Türkiye Türklüğünün soybağı olan — Oğuz kimliği, tarihte Türklüğü reddetmiş bir boylar topluluğudur. Bu anlamda Türklük sadece “doğulan kimlik” olmayıp aynı zamanda Türk üst kimliğine dahil olmayı arzulayan “olunan kimlik”tir. Atsız’ın ırk temelli Türkçülüğü “doğulan kimliği” esas almakta ve üstelik bu kimliği sadece Oğuz halklarına özgülemektedir. Oysa Macarlar, kendilerinin Kıpçak Türk’ü olduğunu ifade etmektedir. Nihal Atsız ise Macarları “uzak akraba” görmekte, ancak Türklük içinde kabul etmemektedir. Diğer yandan, Türk-İslâm Milliyetçileri bütün versiyonlarıyla Türklüğü bir karışım/terkip/ırkların alaşımı saymaktadır (Nurettin Topçu, Yahya Kemal, Yalçın Koç, Mustafa Çalık, Nevzat Kösoğlu, vs.). Bu yazarlar için Türk, “İslâm ile olunan kimlik”tir.
Türklüğün “olunan” ve “hatırlanan” kimlik olduğu hakikatini 1071’de Romen Diyojen-Alparslan savaşında ortaya çıkan “taraf değiştirme” olayı üzerinden örneklemek de mümkündür. Ancak bu meseleyi ele almadan önce Anadolu’da Asya Tipi Üretim Tarzı’nın bir Türk ekonomi-politiği olduğu hususu hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekliliği bulunmaktadır. Şerifenur Tekelioğlu’nun kaleme aldığı bir yüksek lisans tezinde Bizans ordusunda ücretli askerlere yer verildiği ve bunların “thema” adı verilen bir eyalet modeliyle Anadolu’da iskân edildiği ifade edilmektedir. Bizans’ta üç asker grubu bulunduğuna işaret eden müellif, bunları şöyle tasnif eder: 1) Ücretli askerler, 2) Belli bir toprağın maliki olup, üzerindeki köylülerin efendisi olan ve arazinin gelirini alan askerler, 3) Askerî hizmet karşılığında belli bir arazinin işletme hakkını elinde tutan askerler. Ücretli askerler, maaşlarını alamadıkları dönemde isyan etmekteydi. İkinci grup askerî model ise devletin elinde arazi kalmaması nedeniyle zaman içinde gözden çıkarılmıştı. Böylece devletin eline “thema” modelini yeniden düzenleyerek askerî sistemi yapılandırma seçeneği kalmıştı. Themalarda askerler aileleriyle birlikte yerleştirilir, vergiden muaf tutulur ve dolayısıyla askerlik karşılığı toprak sahibi olurlardı. Yabancı olan bu askerler aileleriyle birlikte ve kendi mülklerinde oturduklarından sahip oldukları toprakları korumaya mecbur olurlardı ve bu da beraberinde imparatorluğa sadakati getirmekteydi. Thema sistemi sayesinde sınır bölgelerine iskân edilen askerler, barış döneminde kendilerine verilen arazileri işleyip ailesinin geçimini sağlarken savaş döneminde silahlanarak sınırı korumakla görevliydi. Bu sınırlarda da en çok Türk asıllı unsurlar kullanılmıştır (Tekelioğlu, 2022: 2-3). Bizans ordusunda Hunlar, Bulgarlar, Sabirler, Avarlar, Peçenekler gibi Türk boyları vardı. Bu boylar, Bizans’a karşı yapılan saldırılarda ve akınlarda onun yanında ve ordusunda yer almış; iskân edildikleri topraklarda vergi muafiyeti kazanmıştır. Ancak İmparator II. Basileos’dan (976-1025) sonraki dönemde tahta oturan güçsüz imparatorlar sebebiyle Bizans’ın siyasî, iktisadî ve sosyal alanlarında sarsıntı meydana geldi ve bu durum ardından Bizans askerî sisteminin hızla çökmesine neden oldu. IX. Konstantinos Monomakhos (1042-1055), devletin masraflarını kısmak ve vergi gelirlerini arttırmak amacıyla vergi muafiyetlerine son vermek adına thema kuvvetlerindeki asker sayısını azalttı. Böylece 7. yüzyıl öncesinde olduğu gibi yeniden ücretli askerler önem kazandı. 1049 yılında Bizans 15.000 Peçenek ile sözleşme yaparak ordusuna dâhil etmiştir. I. Haçlı seferleri (1096-1099) esnasında, Bizans sınırlarını Latinlere karşı koruyan Bizans kuvvetlerinin özellikle Peçeneklerden oluşturulduğu görülmektedir. Özellikle Haçlı ordusuna karşı Bizans’ın Balkan vilâyetlerini muhafaza edenler Peçeneklerdi (Tekelioğlu, 2022: 25). Levonion Muharebesi’nde Bizans safında savaşan Kıpçakların (Kuman) sayısı 40.000’i bulmuştur. Bu ücretli Türk askerler, Bizans ordusunda çoğunlukla öncü kuvvet olarak görev almaktaydılar. Türk askerler ok kullanımı konusunda bir nevi ustaydılar. Bu sebeple Bizans, Türklerin ok atma maharetinden oldukça faydalanmıştır. Bizans’ın askeri sahasında yer alan ücretli Türk askeri topluluklar, Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kuman-Kıpçaklar, Selçuklular ve Macarlardan oluşmaktadır. Bu Türk boylarına karşı Bizans’ın takip ettiği Türk boylarını birbirine kırdırma politikayla Bizans belli bir başarı elde etmiştir. Bizans kimi zaman Peçenek’i Bulgar’a, kimi zaman da Kuman’ı Peçenek’e karşı kullanmış ve Türk boylarından ordusuna ücretli askerler alarak sınır bölgelerine çiftçi ve asker olarak iskân ederken devlet hizmetine alacakları kişileri ise hizmete almadan önce vaftiz edilerek Hristiyanlaştırmıştır (Tekelioğlu, 2022: 4-13). Roman Diyojen Ocak 1068’de Bizans imparatoru olduğunda, tüm sınırlarınca tehdit altında olan bir Bizans devraldı. Anadolu’daki Türk varlığını sona erdirmek istedi. 1071 yılında Selçukluların üzerine yürüyen orduda oldukça kalabalık sayıda farklı milletlere mensup ücretli askerler vardı ve çoğunluğunu da Peçenek ve Uzlar oluşturmaktaydı. Bizans yazarlarından Michael Attaleiates, Malazgirt meydan savaşından önce, ayın olmadığı bir gece Bizans ordugahının etrafına taciz okları atan Selçuklu askerleri ile Bizans ordugahında bulunan Peçenek ve Uzların birbirlerine çok benzediklerini ve Türklerin, Bizans karargahına girdikleri takdirde birbirinden ayırt edilemeyeceğini ve hangi Türk askerin hangi orduya dâhil olduğunun anlaşılamayacağını ifade eder. Michael Attaleiates, Uz ve Peçeneklerin görünüş bakımından Selçuklulara benzediğini ve her iki unsurun ‘aynı çirkin kıyafetli olduklarını ve aynı tarzda bağrıştıklarını, aynı harp usulünü tatbik ettiklerini’ kaydetmektedir. Bu durum bize şunu göstermektedir ki; farklı iki orduda yer alan bu soydaşlar, kültürlerini ve millî kıyafetlerini muhafaza etmişlerdir (Tekelioğlu, 2022: 21-23). Urfalı Mateos, Uzlar ile Peçeneklerin savaş sırasında sultanın ordusuna katılmak üzere karşı tarafa geçtiklerini ifade eder. Bu taraf değiştirmeden Aristakes ve Suriyeli Mihail de bahsetmektedir. Taraf değiştirme nedeniyle zayıflayan Bizans ordusunun Malazgirt savaşında uğradığı ağır yenilgi, geleneksel Bizans ordu yapısını temelden sarmış ve değiştirmiştir. Bu savaş sırasında neredeyse tamamen imha edilen merkezî imparatorluk ordusu ve thema kuvvetleri tarih sahnesinden tamamen çekilmeye başlamıştır. Özellikle thema kuvvetlerinin gücünü yitirmesi imparatorluğun doğu sınırlarını savunmasız bırakmış ve Malazgirt’ten birkaç yıl sonra Selçuklu Türklerini savunmasız kalan Anadolu’yu ciddi bir direniş ile karşılaşmadan hâkimiyet altına almalarını sağlamıştır. (Tekelioğlu, 2022: 23-24).
Görüldüğü üzere Anadolu’da 1071 öncesinde yerleşik olan Türkler gerek konuştukları dil gerekse giyim kültürleri ile Selçuklu Oğuzları ile benzeşmektedir. Selçukluların Müslüman, Peçenek/Uz/Kuman-Kıpçakların Hristiyan olması, bu boyların aynı milli kültüre sahip bulunmasını engellememiştir. Yalçın Koç, Anadolu’da Müslüman Oğuz öncesi Bizans kültürünün Grek/Latin/Kilise temelli olduğunu ve Türklüğün “vahdet” bilinciyle çatışmalı bir logosa dayandığını ileri sürmektedir. Yalçın Koç’un 1071 öncesi Anadolu Türklüğünü salt Hristiyan inanca mensubiyetleri nedeniyle Grek/Latin/Kilise esaslı sayması 1000 Yılcı Milliyetçilik yaklaşımının daraltıcı paradigmasından hareket ettiğini göstermektedir. Benzeri şekilde Nihal Atsız’ın da Anadolu’ya Balkanlardan gelen Türklük gerçeğine yabancılaştığı ve Türkleri sadece Selçuklu Oğuzlarının Asya’dan Anadolu’ya girişiyle izah eden bir tarih perspektifi geliştirerek 1000 Yılcı Milliyetçilik içinde kaldığı ifade edilebilir.
- Sonuç:
Makalede gerek Nihal Atsız’ın gerekse Erol Güngör’ün tarih anlayışındaki “Türkler Asya’da kurulan Hun ve Göktürk devletlerinin halkı iken, 1040’ta (veya 1071’de) Oğuz birliğinin yurt arayışı ile Anadolu’ya geldiler” argümanı reddedilmiştir. Makale her iki yazarın ve genel olarak [(TTM) + (TTİM)] ekollerinin bütün yazarlarının yaklaşımının aksine Türklüğün hem Balkanlarda hem Anadolu’da zaten yerleşik bulunduğunu, ayrıca Oğuzların başarısının kendi askerî güçlerine dayanmayıp, kendilerinden önce bu coğrafyaya gelen Hristiyan Peçeneklerin taraf değiştirmesi sonucuna bağlanması gerektiğini ileri sürmektedir.
Makalede kısaca ifade edilen esaslı bir görüş ise, Bizans’ın uyguladığı “thema” sisteminin Osmanlı’nın uyguladığı “timar” sisteminin “atası” olduğu, aslında bu modelin Asya Tipi Üretim Tarzı’nı oluşturduğu ve kökeninin Türk ekonomi/sosyal/politiğine dayandığıdır.
Makale, Türklüğün Yafesoğulları soyunun üst kimliğini işaret ettiğine dair bir saptama yapmıştır. Ancak saptama, soycu Türklüğü (doğulan etnisiteyi) yeterli görmemekte; “Türk olmak” istencini de (olunan kimlik) gereklilik saymaktadır. Nitekim 1071’de Peçenekler doğdukları kimliği (Töre’yi) yaşadıkları halde, devletin de Türkleşmesi bilinciyle hareket ederek “Türk olmak” istenciyle hareket etmiştir.
Makale, “Türk olmayı seçmek” meselesini Yesevî hikmetlerinin irşadı gibi paradigmalarla ele almamakta, Töre’ye vurgu yapmaktadır. Töre, kadim zamanlardan beri Bozkır Kültürü içinde yaşatılmakta, Bozkır Uygarlığı olarak toplumsallaştırılmakta ve onu hatırlayan Yafesoğullarını Türkleştirmektedir.
Makalede öngörülen iki temel itiraza da cevap verilmiştir. Birincisi, İskitlerin Türklüğü meselesidir. İskitleri doğrudan etnik Türk saymak yerine, Batı Avrasya (Andronovo/Srubnaya) kökenli İskit topluluklarının Altay-Tuva merkezli erken Türkik gruplarla yoğun kültürel etkileşim ve miras aktarımı içinde olduğu vurgulanmıştır. Bu etkileşim özellikle şu alanlarda belirgindir:
• Atlı göçebe savaşçılık ve Scythian Triad (silah, at koşumu, hayvan üslubu sanatı),
• Kurgan, at kurbanı, balbal benzeri taşlar, kan yemini, kılıç kültü ve anti-asimilasyon pratikleri,
• Göçer-evli yaşam, oba teşkilatı ve bozkır siyaseti.
Bizans kaynaklarının Hunları “İskit” diye anması da bu kültürel sürekliliğin bir yansımasıdır. Dolayısıyla İskitler, proto-Türk nitelikler taşıyan ve Türk bozkır medeniyetine önemli miras bırakan bir halk olarak değerlendirilmektedir.
İkinci itiraz, Hanif Türk Tezi’nin M.Ö. 15.000’lere uzanan mitolojik kronolojisidir. Bu eleştiri dikkate alınmakla birlikte, Türkiye’deki hâkim milliyetçi tarih anlatılarının (örneğin Atsız’ın “tarihte sadece iki Türk devleti vardır” tezinin) da benzer şekilde spekülatif unsurlar içerdiği belirtilmelidir. Hanif Türk Tezi, Türk’ü konfederatif bir üst kimlik olarak tanımlayarak “Türk’ün Türk’le savaşı” değil, “boyların birbiriyle veya konfederasyonla mücadelesi” gerçeğini kabul etmekte; böylece klasik Türk milliyetçiliğinin 1000 yıllık indirgemeciliğini reddetmektedir. Ziya Gökalp’in kabile devri→ümmet devri→millet devri aşamalarına dair yorumları, eski Türk Kültürü’nü “kabile devri”ne has kıldığını göstermektedir. Tezimiz, Bozkır Kültürü’nü küçümsemeyen, aksine onun bazı sembol ve ilkelerini geleceğe taşıyan alternatif Türkçü bir tez niteliğindedir.
Kaynaklar:
- Aksoy Mustafa, Makedonya’da Balballar, İskitler-Türkler, Türk Dünyası Tarih-Kültür Dergisi, Sayı: 297, 2011.
- Arvasi Ahmet, Türk-İslâm Ülküsü, Bilge Oğuz Yayınları, Cilt: 1-2-3, 2015.
- Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, İrfan Yayıncılık, 2016.
- Atsız Hüseyin Nihal, Türk Tarihinde Meseleler, İrfan Yayıncılık, 2016.
- Atsız Hüseyin Nihal, Amerikalılar Aya Giderken, Ötüken Dergisi, Sayı: 68, 1969.
- Atsız Hüseyin Nihal, 16 Devlet Masalı ve Uydurma Bayraklar, Ötüken Dergisi, Sayı: 65, 1969.
- Atsız Hüseyin Nihal, Atsız’dan Adile Ayda’ya Mektuplar, Ay Yıldız Matbaası, 1988.
- Bayrakdar Mehmet, Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof, Akçağ Yayınları, 2013.
- Ceylan Alpaslan-Günışıdı Yavuz, Balkanlarda İskitler, Uluslararası Balkan Dil Kültür ve Medeniyet Sempozyumu (8-10 Nisan 2010-Tiran) Bildiri Kitabı, Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü Yayını, 2010.
- Çoban Hacı, Anadolu’da Kimmer-İskitler ve Orta Anadolu’daki İzleri, C. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi, 2013.
- Demir Muzaffer, İskitli Okçuların Atina’ya Getiriliş Tarihi Üzerine Yeni Bir Yorum (M.Ö. 5. Yüzyıl), Belleten Dergisi, Cilt: 65, Sayı: 244, 2001.
- Doğan Orhan-Çalış Said Mübin, Atina’da Bulunan Bozkır Halklarının Sosyal Statüsü (M.Ö. VI. Yüzyıl), İstanbul İnternational Modern Scientific Research Congress Bildiri Kitabı, Editörler: Vedat Akman-Radhika Arora, İksad Global Yayınları, ISBN: 978-605-70671-3-5, 2021.
- Durmuş İlhami, Massagetler, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 3, 1996.
- Hasanov Zaur, İskit ve Türk-Moğol Halklarına Ait Aynı Gelenekler, Kültler Ve Psikolojik Özellikler, Belleten Dergisi, Cilt: LXXX, Sayı: 288, 2016.
- Herodot, Tarih-Historia, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012.
- Kabaağaçlı Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Anadolu’nun Sesi, Bilgi Yayınevi, 1992.
- Merçil Erdoğan, Selçukluların Anadolu’ya Gelişlerinden Haçlı Seferlerinin Başlangıcına Kadar Urfa’nın Durumu, Belleten Dergisi, Cilt: 52, Sayı: 203, 1988.
- Özcan Emine Sonnur, Kültür Tarihi Açısından İskit-Türk Aynılığı, Selenge Yayınları, 2023.
- Tekelioğlu Şerifenur, Bizans Ordusunda Ücretli Türk Askerler, TC. Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans Tezi, 2022.
- Tunç Zekiye, Malazgirt Öncesi Kafkasya’da Türk Varlığı, T.C. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı, 2012.
- Zoroğlu Levent, Anadolu’da 1071 Öncesi İlk Türk İzleri, Yeni Türkiye Dergisi, Sayı: 43, 2002.
[1] “Hiç şüphe yok ki, Türklerin dini Müslümanlıktır. Eski dinimiz olan Şamanlıktan da bazı unsurlar alarak bir Türk Müslümanlığı haline gelen bu din, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur. Bugünkü Türkler arasında birkaç yüz bin Şaman, birkaç yüz bin Hristiyan ve hatta birkaç bin Musevi Türk (Karayımlar) de vardır. Din ayrılığı yüzünden bunları Türklükten çıkarmaya hakkımız yoktur. Zaten, Hristiyan Türkler olan Gagavuzların Türkiye’de yerleşenleri, çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Onlar bunu, Türklüğün vazgeçilmez bir şartı saydıkları için yapmışlardır. Öyle görülüyor ki, bir Türk birliği gerçekleştiği takdirde, bütün bu Şaman ve Hıristiyan Türkler Müslüman olacaklardır. Onun için onları şimdiden zorlamaya bir rnecburiyet yoktur. Eskiden Türkler arasında bir ayrılık konusu olan Sünnîlik-Şiîlik meselesi de artık bahis konusu sayılamaz. Bunların hepsi Müslüman Türk’tür ve Müslümanlık anlayışındaki içtihat farkları, artık Türkler arasında ikilik doğuramaz.” (Atsız, 2016: 89).
[2] Atsız’ın Hititlerin, İskitlerin, Etrüsklerin Türklüğüne dair çalışmaları ve düşünceleri “hezeyan” olarak nitelemesiyle uyumlu şekilde İslâmcı ve Türk-İslâmcı yazar/aydınlar da benzeri tepkileri verdiler. Örneğin Ahmet Arvasi, Türk-İslâm Ülküsü’nde Eti, Sümer, Truva halklarının “Türk” değil, Greko-Latin olduğunu savunurken Atsız’a yakın düşmektedir:
“Kimler, bizi Oğuz Destanlarından, Dede Korkutlardan kopararak ‘Greko-Latin dünyasının’ masalları ile uyutmaya kalkıştı? Kimler, bizi, tarihi köklerimizden kopararak Etilere, Sümerlere bağlamaya çalıştı? Kimler, Türk’ü Türk’ten, Müslümanı Müslümandan kopararak ‘Yunan’a kardeş olmak hasreti’ ile Homeros’un Akay ve Truvalıları ile ‘soydaş’ yapmaya çalıştı? Kimler, Türk İzmir’e, ‘Homer’in diyarı, hey!’ diyebildi. Kimler Türk-İslâm kültür ve medeniyetinin yoğurduğu bütün değerlere düşman kesilerek kendini ‘medeniyet değiştirmek’ kompleksine kaptırdı?” (Arvasi, 2015: 622).
[3] Priskus Atilla’nın sarayında bizzat bulunmuş bir Bizans diplomatıdır. Yani birincil tanıktır. Bu tanık, Hunların dilini İskitçe olarak nitelendiriyor. Eğer Hunların dili İskitçeyse ve Hunların dili Türkçenin erken bir biçimiyse, o zaman İskitçe de Türkçeyle akraba demektir.
