Sözlükler, eksiklik, noksan, nakisa, özür, ayıp, hata, kabahat, defo, bilerek veya bilmeyerek bir işi gereği gibi yapmama diye tanımlıyor veya bu kelimelerle eş ve yakın anlamlı olarak gösteriyor.
Buradan net ve kesin olarak anlaşılıyor ki kusur; bir erdem, meziyet, beceri, iyi bir durum veya özellik değildir. Hata, zaaf, yanılgı, öngörüsüzlük, beceriksizlik gibi pek çok olumsuzluk onunla birlikte ve yan yana telaffuz edilebilir veya aynı durumu anlatmak için kullanılabilir.
Hele tanımın içinde “bilerek” diye bir kelime var ki, bazı durumlarda kusuru anlatmaya yukarıdaki olumsuzluk kelimeleri kâfi gelmez, yerine göre kötülük, kasıt ve ihanet gibi kelimelere de başvurmak gerekebilir.
Öte yandan halkın kullanımına göre “kusurlu olma” ile “kusur bulma” arasında dağlar kadar fark vardır. Kusur bulma; suç isnat etme, iftira atma, karalama, kıskançlık yüzünden takdir etmeme, beğenmeme, eskilerin tabiriyle habbeyi kubbe veya pireyi deve yaparak hata arama veya hatayı, yanlışı, eksiği abartma gibi farklı çağrışımlara sahiptir. Ataların kötü niyetliliği anlatmak için kullandığı “kusur bulma” deyimine, Mevlana “kusur bulmak için bakma birine, kusur arar isen bulursun. Kusur örtmeyi marifet edin” sözleriyle felsefi ve tasavvufi bir derinlik kazandırır.
Belki bu yüzden olsa gerek kültürümüz, bile isteye yapılmayan ve tekrarlanmayan bir davranış olarak “kusurlu olma” konusunda hoşgörülüdür, affedicidir. Çünkü bizim anlayışımıza göre çoğu zaman kusur, iyi niyetlinin hatası veya noksanı olarak görülür. Bu bakımdan Mevlana’nın “iyiyi ara, güzeli ara, doğruyu ara ama kusuru arama” sözü de iyi niyetle yapılan hatalara, yanlışlara yönelik hoşgörü telkini olarak yorumlanmalıdır.
Kusur konusunda “iğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır” diyen halk irfanıyla aynı noktada buluşan Mevlana, “kusur arıyorsan, tüm aynalar senin” der ki ondan yüzyıllar sonra Cenap Şahabettin, “kusurlarımız ne kadar çok ise, o kadar çok kusur ararız” sözüyle muhatabında kusur arayanın bir anlamda kendi kusurunu ifşa ve itiraf ettiğini söyler.
Ancak buradan kusur konusunda -tıp dilinden ödünçlenen bir kelimesiyle söyleyecek olursak- kültürümüzün bağışıklık sisteminin zayıf olduğu gibi bir sonuç da çıkarılmamalıdır. Bir Oğuz devleti olan Salgur Atabeyliği döneminde Şiraz’da yaşayan Sadi, “kusuru kendine söylenmeyen kişi, ayıbını hüner sanır” diyerek ta on ikinci yüzyılda gizlenmesi gerekenle söylenmesi gerekeni açık bir dille ifade ediyor. Yani kültürümüz ayıpları örtmede gece gibi olmayı telkin ederken, hataları düzeltmede eleştirinin ışığına kapılarını kapatmıyor.
Kültürümüzün kusur konusundaki önemli meziyetlerinden birini belki de tahammül kelimesi ile anlatabiliriz. İnsanımız kusurlu olanları şiddetle cezalandırmak yerine eğitmeyi, öğretmeyi, müsamaha göstermeyi tercih ediyor. Hele bu kusurlar yakınlarımızda, sevdiklerimizde, dostlarımızda ise, “kusursuz dost arayan dostsuz kalır” diyerek ılımlı olmayı öneriyor.
Kusur konusundaki bir başka yönümüz ise, incinmesinler, kırılmasınlar diye sevdiklerimizin hatalarını üstlenmek, onları hatasız görmek istemektir. Halk şairi Dervişi’in “benden gayrısında kusur arama/hata bende kusur bende erenler” ile Neşet Ertaş’ın “bilemedim kıymetini kadrini/hata benim günah benim, suç benim” veya “Zahidem gurbanım hep bende kusur” mısraları, bazen sevgiliyi kusursuz görme arzusunun dile gelişi, bazen bir af talebi, bazen de her suçu üstlenmeye gönüllü bir Melami ruhun yansıması olsa gerektir.
Kültürümüz ve inancımız odur ki “kusursuz” olan Yaradan’dır ve cümle yaratılmışların kusurları olabilir. Bu mısraları yazanlar hiç kuşku yok ki “kusursuzluk” sıfatını sevgilerinin, hayranlıklarının abartılı bir ifadesi olarak kullanmışlardır. Yoksa biliriz ki ataların dediği gibi “her güzelin bir kusuru vardır” veya “bu kadarcık kusur kadı kızında da olur.” Erol Sayan’ın “her hâlinle her şeyinle güzelsin/hata bulmak kusur bulmak güç sende” sözleri, herhâlde aşkın şarkılara yansıyan coşkunluğundandır.
Dedem Korkut’un “yazıdan yabandan utanılacak bir misafir gelse, onu ağırlar, izzetler gönderir” diye övdüğü öz güvenli Türk kadınının içine doğduğu bozkır kültürü, çat kapı gelen yolcuyu, yolunu kaybetmişi “Tanrı misafiri” olarak görmüş, “hürmette kusur etmemeyi” kendine ilke ve vazife edinmiştir. Bu deyimin Türk kültüründeki ve hayatındaki “tuz ekmek hakkı” ve “tuz ekmek kardeşliği” ile başlayan yerini anlatmaya kalksak tabir yerinde ise ciltler dolar.
İnsanımızın “hürmette kusur etmemek” için didindiği misafirine, dostuna bütün yapıp ettiklerinden sonra söylediği “kusura bakma” veya “kusura kalma” sözleri, işlenmiş bir suçun veya hatanın af talebi veya öz güven eksikliği değil, erdemin, tevazuun ve mahcubiyetin ifadesidir. Zira “siz misafirsiniz” diyerek turistten bile para almayan esnaf, bu kültürün içinden çıkmıştır.
Ancak ortada bir kötü niyet olduğu görüldüğünde ataların “yumuşak atın çiftesi pek olur” dediği gibi “kusura bakma” veya “kusura kalma” deyimlerine yönelik vurgu ve telaffuz, Sezen Aksu’nun “kusura bakma iş işten geçti/olamayız artık eskisi gibi” sözlerine yansıdığı şekilde kısa bir süreliğine veya öfke dinene kadar olsa da değişiverir.
Sonra “eski dost düşman olmaz”, “affetmek büyüklüğün şanındandır”, “üç günden fazla küslük haramdır” gibi dinî ve kültürel değerler öne çıkar ve Çorumlu Âşık Morgülüm’ün “şu mübarek günde küsmek olur mu/uzat ellerini bayramlaşalım” mısralarına yansıyan bir hoşgörü iklimi oluşur; “affetmem asla seni” sözleri yaşanmış derin acıların hüzünlü şarkılarında kalır.
Bilge Kağan’ın Köl Tigin anıtındaki “Türk boyları, toksan açlığı tokluğu düşünmezsin” sözünden ve Umay Hocanın “Türk Kültürüne Eleştiri” kitabından esinlenerek söyleyecek olursak Türk kültürünün gözden geçirilmesi gereken kusurlarından biri olarak çoğu zaman “kusur” ile “ihanet” arasına kalın bir çizgi çizmemesi ve ihaneti kusur kadar çabuk unutması gösterilebilir.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
