Sözlükler, en bilinen anlamı olarak içine çeşitli eşya veya erzak konulan ahşap mobilya diye tanımlıyor. Etimologlar kökenini Aramiceden Akatçaya kadar çok eskilerde arasa da günümüzde Türkçe, Arapça ve Farsçada yaşıyor.
Eski ahşap, taş ve kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve çoğu günümüzün “nadir yazma eser” koleksiyonlarını oluşturan kitapların, zemzem veya kahve takımlarının saklandığı gömme dolaplar, demir ve çimento ile inşa ettiğimiz modern evlerimize giremese de “müze” gibi korunan yerlerde veya antikacı dükkânlarında eskinin hatırası olarak karşımıza çıkmıyor değil.
Dolap deyince yine müze mekânlarda görebileceğimiz veya hâlâ yıkılmamışsa, yaşı doksanlara ulaşmış ninelerimizin acısıyla tatlısıyla bir ömrün hatıralarını yaşattıkları eski evlerin unutulmuş bir köşesinde karşımıza çıkma ihtimali olan tel dolaplar vardı.
Orta yaşa gelen bir neslin çocukluk anılarında kalan bunların dışında dolabın o kadar çok çeşidi vardır ve yeni üretilen o kadar çok eşyaya esin ve isim kaynağı olmuştur ki saymakla bitmez. Ama herhâlde dolaplar içinde en bilineni kelimenin nereden geldiğini de gösteren ve Doğu medeniyetinin dünyaya armağanı olan “su çarkı” veya “su dolabı” olmalıdır.
- yüzyılda yaşayan bizim Cizreli İsmail’i bilirsiniz, dünyada El-Cezire olarak tanınır. Onun sayesinde onlarca metre aşağıdaki su yukarıya çekilmiş, belki de buğdayın ilk kez öğütülüp una dönüştüğü bu topraklarda sulama ve ekincilik kültürü altın çağını El-Cezire’nin su dolabı sayesinde yaşamış, insanlık buharın itici gücünü, motoru veya elektriği bulmakla elde ettiği medeniyet merhalelerinden birine dönme dolapla ulaşmıştır.
Bu dönme dolap hayatın akışına öylesine etki etmiş olmalı ki şiirin ve edebiyatın önemli metaforlarından biri olmuştur. Pir Sultan Abdal’ın “Ali deyip ne inilersin/inilersin dolap derdin ne senin” sorusuna Yunus Emre’nin “benim adım dertli dolap/suyum akar yalap yalap/böyle emreylemiş Çalap/derdim vardır inilerim” mısraları, dolap adına önceden verilmiş bir cevap olarak yüzyıllardır gönül topraklarımıza su taşımaktadır.
Su dolabı bu yönüyle halk şiirine olduğu kadar divan şiirine de yansımı; 16. yüzyılda yaşayan Meali, “bükülüb bel dökülüb yaş şebîh oldum çü dûlâba/cihân halkı inildümden benüm hasret geçer hâba” yani bugünkü söyleyişle “bükülen belim, dökülen yaşımla su dolabına benzedim, iniltimden dünya uykuya hasret kalır” demiş.
Ağaç mekanizması birbirine sürtünerek döndükçe kağnı gibi ses çıkardığı için şairlerimizin “inliyor” deyip kişileştirerek “teşhis” sanatının öznesi yaptığı su dolabı, ya suyun çarpma kuvvetiyle dönüyordu ya da kendi etrafında durmadan dönen bir koşum hayvanının gücüne dayanıyordu. Dilimizdeki “dolap beygiri gibi dönüp durmak” deyimi buradan geliyor. Atıf Yılmaz’ın 1982 yapımı Dolap Beygiri filmi de adını bu deyimden alıyor.
- yüzyıldan başlayarak günümüz Avrupa şehirlerindeki lunaparkların en yüksek yapıları olarak sembolleşen dönme dolapların esin kaynağı, Doğunun icat ettiği ve Cizreli İsmail’in geliştirdiği su çarkından başkası değildir.
Bizim su çarkı, Avrupalı bir eda ile lunaparklarımıza geri dönmüş, sonra da Sezen Aksu’nun “dönme dolap bir ömür öğütür/onda zaman durur hep dönülür” veya Ali Kocatepe’nin “yaşamak dönme dolap gibidir/onun da iniş ve çıkışları var” şarkılarına yansıyan müzikte modernleşme motifleri arasında yerini almıştır.
Yunus’un veya Pir Sultan’ın dolap dediğine yeni şairlerin veya şarkı sözü yazanların dönme dolap demesi boşuna değildir. Zira geçen zaman içinde dolap, o kadar çok yeni eşyanın adı olarak gündelik hayatımızda yerini almıştır ki, ayırt edici sıfatlara da ihtiyaç duyulmuştur. Batıdan gelen ve eski evlerdeki sandıkların, yüklüklerin yerini alan “gardırop”, farklı bir telaffuzla “gar dolap” olarak dilimize bu sayede yerleşmiş; kilerlerimizin meşhur tel dolapları da hayatımızdan çıkarken adlarını buzdolabına yadigâr bırakmıştır.
Dolap dilimizde aynı zamanda, orta oyunundaki mekânı yansıtan dekorun; müzikte bir nota teriminin; dericilikte “dolap döner tabak gezer” sözünde olduğu gibi deri temizlemek için kullanılan bir çeşit düzeneğin; Kapalıçarşı’da “dolapçı” denilen kişilerce işletilen dükkân ve odadan daha küçük alışveriş mekânına da adı olmuştur.
Ama dilimizdeki “dolaba gelmek”, “dolabı bozulmak”, “dolap döndürmek” ve “dolap çevirmek” deyimlerinin esin kaynağı olan iki ayrı dolap hikâyemiz daha vardır.
Dolap, Osmanlı yönetim sisteminde her yıl padişah onayıyla yürürlük kazanan Haremeyn ve Sultan Vakıfları muhasebe defterlerinin de adıdır. Hesaplarda usulsüzlük yapıp yakalanan ve dolabı bozulan düzenbaz yöneticilerin trajik sonunu gösteren padişahın “tiz urun kellesin” fermanına muhatap olanın vay hâline.
Osmanlı şehir evlerinde ve konaklarında haremdeki mutfakla selamlık arasındaki duvarda kendi ekseni etrafında dönen raflardan oluşan gömme dolaplar vardı. Bu yolla haremdeki kadınlarla selamlıktaki erkeklerin yemek alıp verirken birbirlerini görmemeleri sağlanmaya çalışılsa da dolaplar her zaman yemek veya kahve taşımazdı. Gençlerin bugünkü gibi buluşma ve görüşme fırsat ve imkânları olmadığından haremdeki genç kızlarla selamlıktaki delikanlılar arasındaki iletişimi dolaplar sağlardı. Çorba kâsesinin, yemek tabağının veya kahve fincanının altında sevgililer arasında gidip gelen yazılı mesajlar, semboller ve hediyeler bulunabilirdi. Tabii yakalananlar da “ne dolaplar çeviriyorsunuz” sorusuna muhatap olurlardı.
Geçmişte haremle selamlık arasında kendi ekseni etrafında dönerek gençlerin birbirlerini görmelerine engel olmaya çalışan dolaplar, günümüzün soğuğu veya sıcağı önlemeye yönelik döner kapılarının, güvenlik amaçlı olarak para-vezne gişelerinin ve Kovid-19 küresel salgınında hastane-eczane gibi hasta yoğunluğu olan temas noktalarında kurulan benzer düzeneklerin de esin kaynağı olmuştur.
Sözün özü modernleşme süreçlerinde vazgeçme, kolayca unutma eğiliminde olduğumuz, hatta küçümsediğimiz geleneksel bilgi, binlerce yıllık tecrübe ve birikimiyle kâh kültürel belleğimizin gurur duyacağımız veya ders alacağımız bir parçası; kâh inovasyondan tasarıma, endüstriden sanata yeni üretimlerin esin kaynağı olarak karşımıza çıkabiliyor.
[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.
