Yayınladığım beş kitabı [“Milli Görüş ile Altı Ders” (2016); “Umrandan Medeniyete” (2016); “Kul Hakları” (2017); “Havva’nın Evsiz Kızları” (2017); “Türk’ün Kanadı At” (2018)] bir seri olarak düşünmek mümkündür. 2013’te İslâmcıların ana akım dergilerinde yazı yazmam imkânsızlaşmıştı. O sırada Anadolu Gençlik Derneği (AGD) bana yazı yazma ve MGV Yayınları’nda kitaplarımı yayımlama teklifi getirmişti. Bu teklifi kitap okuma programları yapan genç bir kitleye fikirlerimi anlatmak bakımından bir fırsat olarak gördüm ve teklifi kabul ettim. “Kenti Durduran Şehir” (2013)); “İslâmcılık Söylem ve Eylem-Bir Şiddet Eleştirisi” (2014); “Medeniyet-Müslüman Toplumsallığın İnşâsı” (2014) kitaplarım MGV’de yayımlandı. Daha önce Hitabevi Yayınları’nda yayımlanmış “Kozmosta Yerlilik-Evlerimizi Kaybediyoruz (2013) kitabımı da “Evlerimizi Kaybediyoruz-Yerlilik Meselemiz” (2016) başlığıyla yeniden yayımladım. AGD-MGV çevresiyle ilişkimizi politik hareketin acil ve gündelik pratiğinin uzun hedeflere yönelmiş düşünsel faaliyet karşısındaki uyumsuzluğu nedeniyle sürdüremeyeceğimi gördüğüm için sonlandırdım. Milli Görüş Hareketi (MGH), hak tasavvurunu “İnsan Hakları” temelinde temellendirirken, benim “Kul Hakları” merkezli hak tasavvurum çatışma üretiyordu. Ayrıca Necmeddin Erbakan’a ve Milli Görüş’e yönelik eleştirilerim üzerine Anadolu Gençlik Dergisi’nde fikirlerime yönelik karşı eleştiri yazısı da yayımlanmıştı. Eleştirilerimi “dışarıda” sürdürmenin beni daha hür kılacağını düşünerek 2016’da başladığını ifade ettiğim dönemin metinlerini yazmaya koyuldum. Dikkat edilirse MGV bünyesinde yayımlanan kitaplarımda “Müslüman Toplumsallık” vurgusu öne çıkarken, 2016’dan itibaren “Kul Hakları” kavramı ileri sürülmektedir. 2013-2015 aralığında (MGH: Milli Görüş Hareketi) karşısında politik olanı “fazıl toplum” kavramıyla temellendirmekte idim. Bu, ailelerden oluşmuş “şehir” toplumsallığını öne çıkarıyordu. Bana göre MGH’nin gençlik politikası bu toplumsallığı kurmak bağlamında yetersiz kalıyordu. Çünkü MGH, kamusal alan mücadelesi yapıyor ve örgütleyebildiği gençliği kaçınılmaz olarak politik olanın içinde “birey” kılıyordu. Oysa benim metinlerim, meslek sahibi olan gençlerin aile kurmasıyla politik olanı (tedbirü’l menzil) gerçekleştirebileceği iddiasını taşımaktaydı. “Lâiklik” konusundaki görüşlerim de MGH’nin kabul edemeyeceği bir zeminde duruyordu. “Milli Görüş İle Altı Ders” (2016) kitabımda yer alan iki makalenin başlığı şuydu: “Erbakan Hoca Lâiklik Konusunda Haklıydı”, “Lâikliği Dışlayan Devlet Teorisi Şia Olur.” Bu metinleri MGH’nin yayın organlarında yayımlamam kesinlikle mümkün değildi. Bu metinlerde şunu ifade ediyordum:
“Lâik demek dinsiz demek olmayıp, ruhban olmayan demektir. Osmanlı toplum düzeninde sadece özel hayata ilişkin düzenlemeler din referanslıdır. Devlet işleri, lâik (ruhban kaynaklı olmayan) hukuk tasavvurları olup, padişah kanunnameleri (örfî hukuk) üzerinden yürütülmektedir. Diğer değişle ‘Osmanlı Yöneten erki’nin bağlı olduğu hukuk şerî değil, lâik (ruhban dışı) karakterlidir. Devlet halkına bir din dayatamayacağı gibi dinsizliği de dayatamaz. Erbakan Hoca şu konuda çok haklıydı; O, ‘Hem lâik, hem Müslüman olunmaz!’ düşüncesinde değildi. Erbakan, ‘“Lâiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır’ diyordu. Kavramı böyle koyunca Müslüman biri de lâik olabilir. Çünkü lâik, dinsiz bir varlık değildir. Tam tersine lâik, ruhban-dışı bir varlıktır. Türkiye’de ‘İslâmî Hareket’ bir ‘ruhban hareketi’ şeklinde ortaya çıkmadı. Milli Görüş, ruhbanların iktidarına hiç prim vermedi. Hatta Erbakan, ‘Akşemseddin Fatih’e itaat etsin’ dedi. Peki, ‘Lâikliği dışlayan bir Müslüman devlet teorisi üretelim denirse ne olur?’ İşte o zaman Müslümanlar Şia olur.”
Kitabımda bu argümanları ortaya koyabildim ve savunabildim. MGH’nin yayın organlarında böyle bir retorik geliştirmek mümkün değildi.
“Milli Görüş İle Altı Ders” kitabında eleştiri konusu kıldığım diğer konu da “cemaat” yapılanmaları idi. Bu hususu şöyle izah etmekteydim:
“Biz mahalleden şehre çıkan ‘fazıl toplum’un peşindeyiz. 40 hane bir cemaattir, bunlar mahalle kurarlar. Mahalleye sermaye ile girilmez, erdem / sıdk / namus üzere yaşayan, helâl kazanç ehli olmaya ahdetmiş şahsiyetle girilir. Mahalleye girmek için mahallede sözüne itibar edilir iki kefil de gerekir. 40 hane tasada, kederde, sevinçte, neşede ve hayırda tevhid olurlar. ‘İslâm Cemaati’ denerek ulusal ya da küresel yönlendirmeye kendini açanların birbirlerine kefil olmaktan kaçtıkları bir zamanı sürüyoruz.”
Bu argümanla, “İslâmî Cemaat” yapılanmalarına mesafeli olduğumu dile getirmekteydim. Eğer bir “cemaat” oluşturmaktan bahsedilecekse, bu ancak “kırk kapı komşu” anlayışı temelinde hayata geçirilmeli ve hatta mahalle teşkilatı güçlendirilmeli idi. Mahalle sakinleri bir mahalleden mülk satın almak istediklerinde iki kefil getirmeli, satış yapacak malik ise mahallenin ortak ilan panosunda satışı ilan etmeliydi. Mahalle sakinlerinin satılan mülkü satın almak için ön alım hakkı bulunmalıydı. Dolayısıyla mahalleye, mahalle sakinlerinin rızası dışında kimsenin sırf parası, makamı, statüsü var diye dahil olması engellenebilecekti. O dönemde bu düşüncemi (açıkça ifade etmesem dahi) yoğunlaşan göçmen nüfusun mahallelerin dokusunu bozacak mülk alımlarına karşı bir tedbir olarak düşünmüştüm.
Yine bu kitapta öne sürdüğüm başka bir konu da “asal meslekler” meselesi idi. Düşünceme göre MGH bir gençlik örgütü olarak gençleri okumaya ve dernek faaliyetleri içinde politik aktör olmaya (bireyleştirmeye) yönelmişti. Aile merkezli toplum modelini savunan metinlerim ise ülke gençliğinin istikbâlini “iş, aş, eş” esasıyla düzenlemek gerektiğini dile getirmekteydi. Bana göre sıfırdan bir toplum inşa etmeye başlasaydık meslek seçimine imam, noter, avukat, muhasebeci, sporcu, gazeteci, bankacı, sosyolog, psikolog, aktör, apartman yöneticisinden başlamayacaktık. Bu argümanla, Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan meslek gruplarının hangisi olabileceği sorununa odaklanmış, şöyle demiştim: “Toplumu asal mesleklerden hareketle tasavvur etmemiz gerekiyor.” Sonra da asal meslekleri şöyle tasnif etmiştim:
“Asal meslekleri şöyle tasnif edebiliriz: 1) Çiftçi-bahçıvan 2) Çoban-hayvan yetiştiricisi 3) Muallim – öğretmen – sanatkâr 4) Hekim [doktor, hemşire, laborant, veteriner] 5) Esnaf 6) İmalatçı-zanaatkâr [ahşap, metal, gıda, giyim, bina, yol-köprü-çeşme yapımı] 7) Tacir, İthalatçı-İhracatçı 8) Denizci-Havacı 9) Asker 10) Memur 11) Hukukçu 12) Operatör, teknisyen, işçi, sürücü.”
Düşünceme göre toplumun temel üretim gücü bu tasnifteki mesleklere mensup olmalı ve toplum bu meslek erbabı ihtiyacına göre örgütlenmeliydi. Bu konuda Erbakan Hoca’nın düşünceleriyle radikal düzeyde çatışıyordum. Zira Erbakan Hoca, tarımda makineleşmeye yönelmiş ve çiftçi sayısının fazla olduğunu, 10 çiftçinin 9’unun kentte sanayi işçisi olarak istihdam edilmesi gerektiği hakkında söylemler üretmişti. Erbakan’ın bu görüşü nedeniyle MGH içinde tanıdığım kimi kişilerle sohbetlerimde Milli Görüş partilerini iki karakterli bir yapı olarak gördüğümü söylüyordum. Birincisi, MGH, “Müslüman Proletarya Partileri” olarak hareket etmekteydi. İkinci karakteri ise, MGH, “köylü kovgunu” politikalarıyla kentleşmeciydi.
