Türk Olmak: Bir Ziya Gökalp Eleştirisi

Tam boy görmek için tıklayın.

Orhun Yazıtları’nda Ötüken’de oturmak Çinli olmamak demektir. Bilindiği üzere bu husus Bilge Kağan Taşı’nın Kuzey yüzünde şöyle anlatılır:

(BK, K: 3-5): “Bunca yere değin yürüttüm. Ötüken ormanı en yeğ, en iyi imiş. İl tutulacak yer Ötüken ormanı imiş. Bu yerde oturup Çin boyları ile anlaştım. Altunu, gümüşü, işlenmiş ipeği tasasız anca verir. Çin boylarının sözü tatlı, ipeği yumuşak imiş. Tatlı sözü, yumuşak ipeği ile aldatıp, ırak boyları anca yaklaştırır imiş. Yaklaştırıp kondurduktan sonra kötü bilgilerini anında (zihninde) düşünür imiş. İyi bilgili kişiyi, iyi alp kişiyi yürütmez imiş. Bir kişi yanılsa soyuna, boylarına, çocuklarına değin barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipeğine aldanıp çok Türk boyları, öldün. Türk boyları öleceksin. Güneyde Çoğay ormanına, Tögültün ovasına konayım dersen, Türk boyları öleceksin.”

O dönemde Türk olmak, teolojik bir isyan demekti. Bunun için Türklerin Hanif olmuştu (Tanrı’nın oğlu inancına bağlanmamışlardı) ve köleleşmemek için de yerleşik hayata direniyorlardı (göçebeliği bilinçle seçmişlerdi). Zira İmparator’un Kulu olmak istemiyorlardı. Ziya Gökalp eski Türk tarihini tetkik ederken Türk’ü “Türk” yapan bu inceliği görememiştir. Nitekim Ziya Gökalp, “Türk Töresi” kitabının “Türk Kendisini Başkasından Nasıl Ayırıyordu?” başlıklı bölümünde Türklüğü “köleleşmeye direnen halkın antropolojik karakteri” üzerinden tanımlamaz ve “Dil” ile “Din” vurgusunda bulunur:

“İslâmiyet’ten evvel, Türk, kendisini iki nokta-i nazardan sair halklardan ayırıyordu: 1) Lisan nokta-i nazarından, 2) Din nokta-i nazarından. Türk, lisan nokta-i nazarından kendisine benzemeyenlere yani Türkçeden ayrı bir dil konuşanlara Sumlım adını veriyordu. Divanü Lûgat-it-Türk’te bu kelimenin manası, şu veçhile gösteriliyor: ‘Sumlım Tat: Asla Türkçe bilmeyen İranlı. Bundan başka, Türkçe bilmeyen her ferde de Sumlım adı verilir.’ O halde. Arab’ın nazarında Acem ne ise, Türk’ün nazarında da Sumlım odur: Türkçe konuşmayan bütün kavimler Sumlım’dırlar. Türk, din nokta-i nazarından kendisine benzemeyenlere de ‘Tat’ adını veriyordu. Divan’da (DLT) bu kelimeye şöyle mana veriliyor: ‘Tat: Bütün Türklere göre Farsî yani İranlı (…) Tat, Yağma ve Tuhsl kabilelerine nazaran, ‘Uygur kâfirleri’ demektir.’ Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, Farsîlere Tat denildiği gibi, o zaman Buda dininde olan Uygurlara da Tat deniliyordu. Demek ki Türk olanlar da başka dinde bulununca, Tat tabirine lâyık görülebiliyordu. O halde, Tat olanlar, Türk’ten lisanca farklı olanlar değil, belki dince ve törece ayrı olanlardı. Arap nazarında kâfir ne manaya idiyse, Türk nazarında da Tat o manaya idi.”[1]

Ziya Gökalp, Türk Töresi kitabında Türk’ü “Dil ve Din” ile tanımlayıp, Türk olmayanı “Tat” olarak vasıflarken, Çinlileri bu kavramın şemsiyesi altına alamamış ve şöyle demiştir:

“Çinlilere ‘Tat’ nazarıyla bakılmadığı anlaşılıyor. Türklerle Çinliler arasında, dinî ve medenî bir müşareket (ortaklık) vardı. Çinli, harsça Türk’ten ayrı olduğu için, ona Türk denilemezdi. Medeniyetçe Türk’le müşterek olduğu için ona, Farsîler gibi Tat da denilemezdi. Bundan dolayıdır ki Çinliler, Tawgaç adıyla ikisinden de ayırt ediliyordu. Tawgaç kelimesi Divanü Lûgat’a göre Çinli manasına geldiği gibi, kadîmden kalma azîm masnuat manasına da gelir. Bundan başka (DLT), mülkü azîm ve kadim olan hükümdara da Tawgaç Han denildiğini söylüyor (…) İslâmiyet’ten evvel, Türkler, Çinlileri yegâne olarak ‘ayık ve bilgili’ tanıyorlardı. Orhun Kitabesi, Çinlilerin Türklere kendi ‘ayık’ ve ‘bilig’lerini verdiğini söylüyor. Thomsen, ayık kelimesini ‘medeniyet’, bilig kelimesini ‘bilgi’ suretinde tercüme etmiştir. Orhun Kitabesi’nde Gök Türklerin Çinlilerle siyasî münasebetlerden başka medenî rabıtaları da olduğu anlaşılıyor. Çin imparatorunun kitabelerin yazılması ve barkların yapılması için sanatkârlar ve yuğlara mümessiller göndermesi de bunu gösterir.”[2]

Alıntılara bakıldığında Ziya Gökalp’in Türklüğü tanımlarken ortaya koyduğu kriterle Türk olanların da Din farklılığı halinde Türklükten dışlandığı gibi bir sonuca varılmaktadır. Öte yandan Ziya Gökalp’in Türkler ile Çinliler arasında “dinî ve medenî müşakeret (ortaklık)” bulunduğu iddiasının temelsizliği, -yukarıda Bilge Kağan Yazıtı’ndan verdiğim alıntı nedeniyle- ortadadır. Türkler sadece “Dil” ve “Din” bağlamında değil, “medeniyet” bağlamında da Çinlilerle “müşakeret” (ortaklık) durumunda bulunmuyordu. Bir kere “konar-göçer” hayat düzeninde yaşayan Türkler “Bozkır Uygarlığı”nın temsilcileriydi; tarım ve sınai köleliği toplumu düzeninde yaşayan Çinliler ise “Yerleşik Uygarlık” halkları sayılmalıdır. Gök Türklerin Orhun Yazıtları’nı Çinli sanatkârlara yazdırması, “medeniyet ortaklığı” ile ilişkili olmayıp, “güç gösterisi” kapsamında değerlendirilmelidir. Kültigin Taşı’nın Güney yüzünde “Yoksul boyları varlıklı kıldım. Az boyları çok kıldım. Yoksa bu sözümde yalan var mı?” ibaresinin hemen altında Çin İmparatoru’ndan süslemeci istendiği, onun da sanatkârını gönderdiği ifade edilmektedir. Bu, Gök Türklerin hâkimiyetlerinin Çin tarafından tanındığını gösteren diplomatik bir jest olarak anlaşılmalıdır; yoksa, “medeniyet ortaklığı” değil. Gök Türkler Bozkır halklarını yerleşik olmayan bir uygarlıkla “bay” (zengin) ettiklerini Yazıt’a işlemiş, bunu da Çin’in devlet başkanına onaylatmıştı. Göktürklerde boylar, Çin İmparatoru’nun “tatlı söz, yumuşak ipek”le kurduğu bağımlılık ilişkisine girip vergi/tribute ödeyen bir “kul” statüsüne düşmemek için göçebeliği ve siyasi bağımsızlığı seçiyor. Bu anlamda Türklerin Hanifliği ve göçer-evli Bozkır Uygarlığı’nı seçmeleri, merkeze artı-değer aktarmayı reddetme kimliğidir.

İlginç şekilde Ziya Gökalp’i eleştiren Erol Güngör de Türklüğün karakterini Bozkır Uygarlığı ekseninde ve “Allah’tan gayrı kimseye kul olmamak” tasavvuru dahilinde görememiştir. Her iki müellif de Türklüğü “Türkçe konuşan Müslüman Halk” anlamına gelecek bir kimlik tasavvuru ile açıklamak durumunda kalmış görünmektedir.

Günümüzde Türklüğü nasıl tanımlayacağız? Ziya Gökalp ve Erol Güngör’e göre Türk, “Müslüman olan Türkçe konuşan” halktır. Osmanlı, 1402’de “Doğu’dan gelen Türk akını” nedeniyle yıkılınca, bu iki kriteri etnik kökeni yok saymak için araç olarak kullanarak yeni bir “Türk” tasavvuru imal etti: “Göçer-Evli olmayan Türkçe konuşan Müslüman Halk.” Ayrıca Osmanlı hükümdarları 1453 sonrasında kendilerini ya “Kayser” yahut “Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” (zıllullah fi’l-ard)[3] yahut “Halife” olarak konumlayan unvanlar ile hareket etti. Bu unvanlar, halkları “sultanın kulları” haline getirdiğinden, bir bakıma “Çinlileşme” eğilimini yansıtmaktadır.

Ziya Gökalp gerçekte Osmanlı muarızı idi. Türkçülüğün Esasları’nda Osmanlı’nın Türkleri ikinci sınıf insan kategorisinde saydığını sayfalarca anlatır. Ama vardığı sonuç hiç de Çinlilerin “Türk” imgesi gibi değildir. Bizans imparatorları “Türk” denince “Din mensubiyeti” anlamamıştır. Bizans imparatoru, Macar kralına “Türk” diyordu. O halde İmparatorun “Türk” dediği kişinin hangi nitelikleri nedeniyle bu milli kimliği hak ettiğini bilmek zorundayız. Bu cevap verildiği takdirde, “Anadolu’nun Türkleşmesi” kavramının, Heredot’un, Bizans imparatorunun, Çinlilerin “Türk” diye niteledikleri millete gitmediği anlaşılabilecektir.

[1] Ziya Gökalp, Türk Töresi, Hazırlayan: Hikmet Dizdaroğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 14-15.

[2] Gökalp, age, 1976: 16-17.

[3] Kanunî Sultan Süleyman fermanlarında bu unvanı kullanmıştır.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen