Bütün Türklüğün Ötüken Ruhu – Heterarşik Yazılar (2025)

Tam boy görmek için tıklayın.

Önceki kitaplarımda Türklüğü Oğuzcu anlamlandırma tasavvuruna direnen bir düşünce seyri izlemiş; “Yafetik beş boy birliği”nin “Türk Milleti”ni oluşturduğunu ifade etmiştim. Okumalarımla vardığım sonuç şuydu: Türkiye’de Türk-İslâm Terkipli Milliyetçilik (TİTM) de Türkçü-Turancı Milliyetçilik (TTM) de Oğuzcu karakterdeydi ve son tahlilde neo-Osmanlıcılık denilebilecek ideolojinin alt düşünce ekolleriydi. “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu” (2025) kitabım 2016’nın başından itibaren seyir halinde yeni kavramlarla, yeni tartışmalarla sürekli geliştirdiğim fikriyatımı “konumlandıracak” bir metin oldu. Geçmişte Ömer Seyfettin’i “Turancı İslâmcılık” ideolojisine bağlı bir yazar olarak nitelemiş ve bu görüşü Müslüman Oğuz olmayan Türk boylarını dışladığı için eleştirmiştim. Keza H. Nihal Atsız’ın, Türk tarihini Hunlardan başlatıp, Selçuklu-Osmanlı hattına indirgeyen Oğuzcu Turancılık fikrini benimsemediğimi ifade etmiştim. Ayrıca Türk milliyetçiliğinin “Kızılelma” mefkûresinin son tahlilde “yerleşik uygarlıkçılık” anlamına geldiği fikrine varmıştım. “Göçer Evli Uygarlık Tezi” (2024) kitabım Türklerin yerleşikçi ideolojilerle asimile edildiği görüşünü savunmaktaydı. Milliyetçi aydınlar Selçuklu’dan başlattıkları tarih algısıyla Abbasî hilafetine askerî muhafızlık yapan Müslüman Oğuzlara “İlay-ı Kelimetullah=Kızılelma” ülküsü yüklüyor ve Türk personadan arındırılmış devlet cihazının soy kimliğini dinî kimliğe dönüştürmesini sahipleniyordu. “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu” kitabının ilk itirazı “Kızılelma’ya gitmek yerine, Ötüken’e dönmek” fikrini temellendirmek yönündeydi. Kitabın ilk makalesinde “Ötüken” kelimesinin coğrafî bir mekân değil, ideolojik (tevhidî) ve ıstılahî bir kavram olduğunu iddia ettim. “Ötüken” kelimesi Ötü+Kan kelimelerinin birleşiminden türemiş kabul edilmekte, bu bileşik kelimede “Ötü”, “Dua, Yasa-Töre” anlamında yorumlanmaktadır. “Kan”

ise “yer, makam” olarak tanımlanmaktaydı. Buna göre eski Türklerin “Ötüken” dediği yer, dua edilen, Töre’nin indiği, kurban kesilen bir alanı ifade etmek için kullanılmış olabilecekti. Bu anlamlandırmaya göre Ötügen, Tek Tanrı’ya ibadet eden Töre’yle örgütlenmiş toplulukların yerleşim bölgesindeki “yasak” (Yasa) ilkelerine yaslanan sosyal düzenini ifade ediyordu. Ayrıca Türk boylarının farklı coğrafyalarındaki “kutsal dağ”ı farklılık gösteriyordu. Konuralp Ercilasun’un makalesinde Ötüken’in dinî toplantılar ile ilişkisine de değinilmişti.[1] Buna göre Hz. Nuh’un Töresi’nin beyan edildiği ilk toprak Anadolu da “Ötüken Ruhu” ile yeniden tasavvur edilebilirdi. “Kızılelma”, yerleşik-uygarlıkçı fetih ülküsüne bağlanmış bir Türklük fikri imal ederken; “Ötüken Ruhu”, heterarşik (yatay örgütlenmiş), otonom toplulukların Töreli Bozkır Uygarlığı tasavvurunda birliğine yönelmişti. Bu fikir, Türkiye’de milliyetçi aydınların idolü Enver Paşa’nın Turancı-emperyal politikalarına uzak kalışımın da göstergesiydi. Türklerin Birliği anlamındaki Turancılık düşüncesi benim nazarımda Türk boylarının ulusal otonomilerini koruyup, birliğe özgür iradeleriyle girmeleriyle gerçekleşecekti. Oysa Türk milliyetçilikleri (TİTM, TTM) II. Mehmed’in Akkoyunluları tarihten düşürerek imparatorluk yapısını kurduğu, II. Selim’in ise Safevîliği ve Memlûkluları etkisizleştirerek Türk-İslâm Birliği sağladığı argümanıyla hareket etmekteydi. Her iki blok aydın da Osmanlı’yı göçer-evli toplum yapısından merkezî/yerleşik Devlet modeline geçmeyi başardığı için idealize etmekteydi. “BütünTürklüğün Ötüken Ruhu” kitabının ikinci itirazı ise tam da bu argümana karşıydı. Çünkü “Bozkır Uygarlığı” kitabımda işaret etmeye çalıştığım olgu, Türklerin hem Doğu’da hem de Batı’da yerleşik uygarlıklar (Çin, Bizans, Roma, Persler) ile çatışmasını kaçınılmaz kılan göçer-evli toplum modeliydi. Milliyetçi aydınlar göçer-evli toplum modelinin uzun soluklu devlet sistemi inşa etmeyi mümkün kılmadığını ifade etmekteydi. Ben ise milliyetçilerin “merkezî devlet” fikriyle kurduğu devletlerin zaman içinde Bozkır Devleti özelliğini yitirip ya Batı yerleşikliği (mülkiyet karakterli sınıflı toplumlar) sistemine yahut Doğu yerleşikliği (kast karakterli sınıflı toplumlar) sistemine dönüşerek “göçer-evli” karakterden koptuğunu ifade etmekteydim. Ayrıca Osmanlı’nın din-devlet ilişkilerini Bizans gibi düzenlediğini, zira II. Mehmed’in kendini “Kayser” ilan ettiğini ve toplumu “dine dayalı kavmiyetler” (millet sistemi) halinde böldüğünü ileri sürüyordum. Hristiyanlık, M.S. 4. yüzyılda Konstantin tarafından nasıl “devlet dini” ilan edilmiş ve Din’e müdahalenin kapısı açılmışsa; II. Mehmed ve II. Selim de Türkmen kütleyi hem yerleşikliğe zorlamış hem de Sünnîliği benimsemedikleri oranda Eş’arî kütleye destek vermişti. Yahya Kemal’in “Selimnâme”yi yazması, Nihal Atsız’ın Mısır’daki ed-Devletü’t Türkiye’ye karşı çölleri aşarak savaşan II. Selim hakkında “tarihin gördüğü en büyük Türk kahramanı” nitelemesinde bulunması, Nurettin Topçu’nun Gazzâlî’ye referans vererek Sünnî Maarif modelini öne çıkarıp, Fatih ve Yavuz’u idealleştirmesi Türk Milliyetçiliğinde iki ana bloğun (TİTM, TTM) neo-Osmanlıcılığını ve Oğuzculuğunu kanıtlamaktaydı. Ortaya koyduğum “Bozkır Uygarlığı” tasavvuru, bir taraftan Macaristan’ın, Osmanlı’nın hatta Rusya’nın varlıklarını “Türk kurucu kadroları”na borçlu olduğuna işaret etmekte, diğer yandan bu devletlerin “yerleşik devlet” idealleri ile “Heterarşik Bozkır Uygarlığı”ndan koptuğunu ilan etmekteydi:

“Türklerin bir kolu (Kıpçaklar), Macar İmparatorluğu ile Rus İmparatorluğu’nu kurarak Bozkır Uygarlığı yapılanmasından uzaklaşmıştır. Katolik Macarların Batı Roma’nın varisi olduğu, Ortodoks Rusya’nın ise Doğu Roma’nın mirasçısı olmaya dönük politikalar geliştirdiği ifade edilebilir. Türklerin diğer bir kolu ise (Oğuzlar), Osmanlı’yı kurarak Doğu Roma’yı her yönüyle taklit etmiştir.”

 

Savunusunu yaptığım Bozkır Uygarlığı’nın devlet modelinde Devlet’in Din’e müdahale etmesi yahut Din’in Devlet’i araçlaştırması politikası ilkesel olarak reddedilmekteydi. Bunun nedeni Türklerin toplumu inşa ederken Töre’nin ilkelerini “nomos” (ortak yasa) olarak benimsemesidir. Tezime göre bu ilkeler (nomos=yasalar), bütün inançların Hanif kökenden gelen evrensel ahlâkından “türemiş” olup, bütün inançlarda (hatta materyalizm, pozitivizm, ateizm bakımından bile), hırsızlık, halkı aldatma, sömürme, muhtacı yalnız bırakma, açları/düşkünleri/yoksulları kaderine bırakma, haksız yere öldürme reddedilmişti. Nitekim Cengiz Yasası, imparatorluğun siyasal kimliğini belli bir dinle tanımlamamış; ancak, bütün dinlere ve inanç sahiplerine Töre’yi bozmadıkları sürece hürriyet tanımıştı. Bu anlamda Cengiz Yasası “negatif lâiklik” diye tanımladığım “lâiklik” tasavvurunun örneğini oluşturmaktaydı. Türklüğü dinî (“Türk Müslümandır”) veya siyasî (“Türk cihan hâkimiyetinin en kâmil devleti Osmanlı’dır”) olarak Oğuz→Selçuklu→Osmanlı hattında tanımlayan milliyetçilik ekollerinin perspektifi nedeniyle Türklük Kıpçak/Karluk/Saha-Yakut/İtil-Bulgar halklarına açılamamaktaydı. Zira, Balkanlarda pek çok etniğin kökeni Uz, Peçenek, Kuman-Kıpçak iken, Nihal Atsız da Nurettin Topçu da Erol Güngör de Türklüğü Müslüman Oğuzların Asya’dan Anadolu’ya girişi üzerinden ele almakta ve “bin yıllık” tarih algısı imal ederek bütünTürklüğün ortak tarih perspektifini zedelemekteydi. İskitleri yok sayan bu ekoller, Türkistan’ı da Asya’da bir coğrafyanın adına indirgemekteydi. Oysa “Türkistan”ın “Türklerin yaşadığı yer” anlamına geldiği hatırlanmalı ve bu isimlendirme kendisini “Türk” hisseden, Türk kültürüne aidiyetle yaşayan Yafetik-Töreli halkların yaşadığı “bütüncül ülke” için yapılmalıydı. Hakikatte “Türk” adı, “Tur” adından türemiş olup, TUR→TURUK→TÖRÖK→TÜRK şeklinde evrimleşmiş ve TUR millerinin yerleştiği Avrasya bozkırları da TURAN olarak adlandırılmıştı. “Tur” adından türeyen “Tura” da Çuvaşçada “Tanrı” anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla “Turan” kelimesinin “Hanif halkların” veya “Tek Tanrı inancına dayanan Töreli toplumların” yaşadığı yurt şeklinde tanımlanması mümkündü.

Bu argümanlar İslâm’ı insanlık tarihinin kesintisiz dini (ed-Din) olarak anlamamın kaçınılmaz sonucu idi ve bir bakıma ölçek büyütme anlamına geliyordu. Türklerin tarihini Hz. Nuh’tan gelen şecereye bağlayarak (soycu Türkçülük) ve “Hanif Din=İslâm” esaslı bir okumayla ele almaktaydım. Hz. Peygamber’in tebliğinden önce yaşamış halklardan kendisine Musevî, Hristiyan, Tengrici diyen Tek Tanrıcı boyların Töre ilkelerine bağlı toplumsallıklarını “Hanif Müslümanlık” olarak tanımlıyordum. Hz. Peygamber’den sonra kendisine “Müslüman” demeyen Yafetik halklar ise Töre ahlâkına göre yaşadıkları, Türkçe konuştukları veya kendilerine “Türk” dedikleri takdirde “Türklük” dairesinde kabul edilebilecekti. Böylece Rusya’nın Avrasyacılık tezine karşı bir “Türk Avrasyacılığı” tezi ortaya konulabilecek ve bütünTürklük ortak bir mefkûrede en azından “kültürel” olarak birleştirilebilecekti.  İnşa etmeye çalıştığım paradigma “Türk Müslümanlığı” kavramıyla tefekkür eden aydınların (Sait Başer, Yalçın Koç, Mevlüt Uyanık) vahdet-i vücudçu çokluk teorisinin açmazlarından kurtulmaktı. Çünkü ismini zikrettiğim müellifler Türklüğü tasavvufî irşad merhalelerinden geçmeye yöneltmekte, neo-Osmanlıcı bir perspektifle “çoklukta birlik” anlayışını öne çıkarmaktaydı. Bu çift yönlü teo-politik “Türk Müslümanlığı temelli çoklukta birlik” olarak öne sürülmekteydi. Bu durumda kendisini Müslüman olarak tanımlamayan Türkler “dışarıda” kalmaktaydı. Oysa “Hanif Türk” tezi “Töre’de Birlik” fikri getirerek, Türklüğü tüm Yafetik halkların tâbi olduğu üst ilkeyle tanımlamaktaydı. Bunun yolu ise sufî ve Vahdet-i Vücudcu bir Türklük ile değil; Fârâbîci, fütüvvetçi ve Yasalı (Töreli) Türklük ile açılabilecekti. Milliyetçi ekoller “Töre”den bahsetse bile onu “Kızılelma”ya yönelmiş bir Müslüman Türklüğün aracına (ideolojik aygıta) dönüştürmekteydi. Oysa benim temellendirmeye çalıştığım Hanif Türk tezi, bütünTürklüğü “Ötüken Ruhu”nda toplamayı amaçlamakta; Yafetik halkları Töre’nin ilkeleri altında birleştirmeyi hedeflemekteydi.

Kitabımda Oğuzları “Türklüğün taşıyıcısı boy” şeklinde değerlendiren yaklaşımı da eleştirdim. Tarih boyunca Oğuzların bütünTürklük mefkûresine isyan ettiğini belirttim. Öte yandan “Hunlar Avrupa içine gittiğine göre Türkler sadece Oğuzlardan ibaret olamaz; Kuzey Türklüğü Kıpçaklarla Avrupa içlerine yayılmıştır. Anadolu’da İskitlerden kalma Oğuz öncesi Türkler vardır, Bizans ordu sisteminde Oğuz dışı boylardan teşkil edilmiş ‘Türkopoller’ bulunmaktadır” dedim.

Ele aldığım bir diğer konu ise kapitalizm idi. Düşünceme göre Türk Uygarlığı hiçbir şekilde Sâmîlerin mensup olduğu birikimci/sermayeci/kapitalist Akdeniz Uygarlığı içinde değildi. Türk hakanları her sene çadırlarını yağmalatarak zenginliği halka dağıtırdı. Dolayısıyla “Ötüken Ruhu”, mülkiyetiyle toplumsal hiyerarşiye talip egemenlerin sınıfsal/kastik istençleri ile çatışmaktaydı. Türklerden bir kısım toplulukların Akdeniz Uygarlığı’na mensup olarak Bizans’ı taklit etmesi ve bu taklide “İslâm-Roma” (Yahya Kemal) demesi, söz konusu uygarlığı “Türk-İslâm Uygarlığı” şeklinde nitelemesi, Türklerin asıl uygarlığının Bozkır Uygarlığı olduğu gerçeğini iptal etmemekteydi. Allah’ın gönderdiği tüm peygamberler kapitalist (tekasürcü) toplumları uyarma vazifesini yüklenmişti. Türklerin de tarihsel işlevi, yerleşik birikimci (kapitalist) uygarlıkların “kulu kula köle eden” sistemini bozmak idi. Batı’da “Kilise” dini araçlaştırarak serveti temerküz eden bir kurum olarak hareket etmiş ve “feodal beğ” haline gelmişti. Selçuklu-Osmanlı döneminde de cemaatler ve tarikatlar “halktan toplama” zihniyetiyle hareket etmiş ve “kapitalist” (tekasürcü) zihniyeti uyandırmıştı. Dolayısıyla bütünTürklüğü “İslâmî toplum yapısını cemaatik özellikleriyle koruyalım” diyen neo-Osmanlıcılarla veya Türk-İslâm terkipçileriyle inşa etmek mümkün değildi.

Bunun dışında kitapta pek çok konu başlığı açarak ahlâktan, İslâmcılıktan, savaş felsefesinden, Güney Müslümanlı’ndan, sosyalizmden, kul haklarından, çobanlıktan, hicretten vs. bahsettim ve önceki kitaplarımda ele aldığım konuları fragmanlar halinde kaleme alarak bütünTürklük ekseninde yeniden değerlendirdim. Kitabım hem Türklüğün “heterarşik” yapısını anlatmakta hem de “heterarşik” bir düzenle tertip edilmiş makalelerin toplamından meydana gelmekteydi.

[1] Ercilasun Konuralp, Bozkırda Hâkimiyet Merkezi Hakkında Bazı Görüşler, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı – Belleten, Cilt: 59, Sayı: 1, 2011: 27-36.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen