Türk Milleti’nin “Türk Nation” olarak kavramlaştırılamayacağı hususunu Hunların ve Göktürklerin oluşumunda etkili olduğu Türklük bağlamında öne sürdüğüm artık anlaşılmış olmalıdır. Hunlar ve Göktürkler, farklı “Türk boylarını” birleştiren bir konfederasyon kurmuş olmayıp, farklı Yafetik boyları “Türk” üst adında birleştirmeyi gerçekleştirmiş bulunmaktaydı. Nitekim bu toplumsallaşmanın Türk’ü “Union of Polities into Turk” (Siyasi halkların Türk’te birleşmesi) şeklinde kavramlaştırılabileceğine daha önce işaret etmiştim.
Ortaya koyduğum açıklama modeli ile Türkçülük tartışmalarında yeni bir alan açmakta ve “Oğuz merkezli Türklük” ile “bütünTürklük” arasındaki farkı belirginleştirmeyi amaçlamaktayım. Türkiye’nin Türkçülük ekolleri Türk’ü üç farklı kimlik anlayışı ile kimliklendirmektedir. 1) Türkiye Türkçülüğü: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ortaya çıkan Türk Kimliği anlamıyla bu Türklük, Türk’ün tarihsel kökenlerini Sümerlere dek geriye çekmekle beraber, “Türkiye’yi kuran ahaliye ‘Türk’ denir” diyerek, Türk’ü Anadolu Türklüğü ve Anayasal Türklük olarak ele almaktadır. Türkiye Türkçülüğü, Türk’ü “vatandaşlık kimliği” ile anlamlandırmakta, onun modern, seküler, aydınlanmış olarak “Türkçe konuşan birey” varlığına vurgu yapmaktadır. 2) Oğuz Türkçülüğü-Turancı Türkçülük: Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Hüseyin Nihal Atsız, Enver Paşa gibi aydın ve aksiyonerlerin benimsediği bu Türklük anlayışında Osmanlı’nın devamı olarak veya Osmanlı’nın bakiyesi olarak Anadolu Türklerinin önce Oğuzları ve ardından Türkistan’daki “Türk boylarını” istiklâline kavuşturarak “Büyük Türkiye”yi kurması idealize edilmiştir. 3) Türk-İslâm Türkçülüğü: Türklerin (Oğuzların) İslâm’a hizmet ettiği fikrinden hareket eden bu Türkçü düşünce, modern asırda Türk kimliğinin yeniden aynı idealle (ilay-ı kelimetullah) hareket etmesi gerektiğini, Türkiye’nin İslâm âleminin ve Türk dünyasının lideri olmak “vazifesini” yerine getirmesi gerektiğini savunmaktadır. Türk-İslâm Türkçülüğü teorisi, fikirleri birbiriyle çatışan veya bağdaşmayan müellifler tarafından savunulabilmektedir.
Dikkat edilirse yukarıda “kabaca” tasnif ettiğim üç Türkçülük ideolojisi de “Türk” varlığını “nation” (ulus) olarak ele almaktadır. Örneğin Ziya Gökalp, “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kitabında asrın “milliyet devri” olduğundan bahisle şöyle demektedir (özetleyerek aktardım):
“Maatteessüf bu asrın milliyetler asrı olduğunu hissedemedik. Bu içtimai kuvveti biraz da İslâmlığın, Osmanlılığın menfaatinde istihdam etmeği hatırlayamadık. Neyse, olan oldu. Milliyet fikri İslâmiyet aleyhinde ne yapmak mümkünse yaptı. Artık bu silahı istimal etmenin sırası İslâm alemine geldi. Bütün Müslümanların uzak bir istikbalde, siyasi ittihatları mümkündür. Fakat her halde bu gayenin uzun bir müddet imkânsız kalacağına şüphe yoktur. O halde bu uzun zaman esnasında İslâm kavimler milli intibahlar (uyanış), milli mücadeleleri ittiladan (bilgilenmekten), içtimai istiklallerini muhafazadan mahrum mu kalsınlar? Milliyet silahının bundan böyle ancak İslâmların lehinde istimal olunabileceğini söylemiştik. Çünkü milliyet fikri, mahkûm bir kavmin mahkûmiyetten kurtulması için kullanılan bir silahtır. Artık İslâm hükûmetlerinin idaresi altında gayr-i müslim kavimler kalmadı. Halbuki bugün Müslüman kavimlerin ekserisi mahkûmiyet ve esaret halindedir. Müslüman kavimler arasında hakimiyet ve mahkûmiyet kayıtları olmadığı için milliyet fikri İslâmlar arasında tefrika çıkaramaz. Bilakis, milliyet fikri kuvvet buldukça, İslâm ümmetçiliği fikri de o derecede harslanacağı için mevcut harsı takviye ve teyit edecektir (onaylayacaktır).”[1]
Ziya Gökalp, yukarıda aktardığım ifadelerinde “milliyetçilik” yapma sırasının İslâm’a (Müslüman halklara) geldiğini, milliyetçilik davasının “bir silah” olduğunu, zaten yaşanan asrın da “milliyetler asrı” sayılabileceğini belirtmektedir. Ziya Gökalp’in işaret ettiği “milli mücadele”nin “Millet”e (Union) değil, “Milliyet”e (Nation) vurgu yaptığı hususu Türk Milliyetçi aydınları arasında yeterince tartışılmamış gibidir. Bu noktada temel sorun, “Türk Milleti”nin hangi topluluğun adı sayılacağı hususunda ortaya çıkmaktadır.
Batı’da modernist teori (Gellner, Anderson), ulusu modernitenin ürünü “yapay toplumsallık” sayarken; primordialist teori, ulusu, yapay olmayan, dil, kan bağı, din ve ortak coğrafya gibi bağlarla birbirine kenetlenmiş kadim toplumsallık saymaktadır. Hanif Türk Tezi ise, “Millet”i (Union’u), kadim zamanlarda Nuh’un oğlu Yafes’in oğlu Türk’ten türemiş bir “soy”a dayandırmakta ise de onu etnik-olmayan toplumsallık şeklinde anlamlandırmak nedeniyle primordialist teoriye yakın durmaktadır. Ancak bu tez, Türklüğü soy-ırk ile açıklamamakta, Yafetik halkların Töreli toplumsallığını öne çıkarmaktadır. Hanif Türk tezi, “Milliyet”i (Nation) ise bodunlaşmış toplumsallığa ait bir kategori olarak konumlandırarak “Millet-Milliyet” ikiliğine işaret etmekte ve bu ikiliğin yeniden anlamlandırılması gerektiğine işaret etmektedir. Milliyet şeklindeki toplumsallaşmada soy-ırk, coğrafya, din, dil, birlikte yaşama iradesi, anayasal vatandaşlık gibi unsurlar öne çıkmakta; aşiretler ve sülaleler birleşerek boy/bodun olmaktadır. Millet toplumsallaşmasında ise farklı bodunların (milliyetlerin) belli bir üst kimlikte birleşmesi söz konusudur. Buna göre erken Cumhuriyet’te “Türkiye Halkı” olarak varlık kazanan toplumsallık “milliyet” (bodun) olarak Türk’tür ve bu nedenle “Nation Türk=Ulus” olarak da kavramlaştırılabilir. İskit→Hun→Göktürk siyasallığının toplumsal mirası ise “millet” olarak Türk’tür ve “Union Türk=Bodunlar Birliği” olarak düşünülmelidir.
Kavramsal temeli böyle belirlediğimizde Ziya Gökalp’in “millet” tanımlarının “Turan halklarının birliği” mefkûresini mümkün kılamayacağı iddia edilebilecektir. Dolayısıyla Türkiye’de Turancılık ideolojisinin Ziya Gökalpçi muhtevasının Turan’dan kopuk olduğu, sadece retorik anlamda değer kazanabileceği söylenebilecektir. Ziya Gökalp, Türkiye’nin Milletler Cemiyeti’ne (MC) girmesi gerektiğini, zira Türkiye’nin kabile ve ümmet aşamalarını geçerek “millet” (nation) haline geldiğini savunmuştur. Müellife göre Turan’ın diğer kavimleri henüz “millet” (nation) olmamış; bunlar ya kabile aşamasında kalmış yahut kimi imparatorlukların tebaası durumundan kurtulamamış durumdadır.
Ziya Gökalp bu meseleyi Kazanlı bir gencin şu sorusu üzerinden tartışır:
“Benim milletim Özbekleri, Kırgızları, Türkmenleri, Sartları, Osmanlı, Tatar ve Azerbaycan Türklerini cami olan büyük Türklük müdür? Yoksa bu uluslardan her birisi başlı başına bir millet olduğu için, benim milletim sadece ‘Tatarlık’ mıdır? Yani Türklük tek bir millet halinde mi kalacak, yoksa birçok milletleri muhtevi olan bir mecmua haline mi geçecek?”[2]
Dikkat edilirse soruyu soran “Kazanlı genç”, sorusunda “tek millet” ve “birçok millet” ayrımı yapmakta, nihayette bu iki siyasal toplumsallığın farklı kavramlarla nitelenmesi gerektiğini düşünmediğini ortaya koymaktadır. Hakikatte Türk tarihi bakımından “Tek Millet” denilen sosyal-politik varlık “Union Türklük”, yani “Türk Milleti” oluşumudur. Kazanlı gencin “birçok millet” dediği “uluslar” ise “Nation Türklük”, yani “Kazak Milliyeti”, “Özbek Milliyeti” ve Türkiye Türklüğü bakımından ise “Türk Milliyeti”dir.
Ziya Gökalp, Turancılık ideolojisini sistemleştiren öncü aydınlardan olmasına rağmen “Nation” ile “Union” arasında farkı ortaya koyamamış, Göktürklere referans verdiği halde farklı boyları üst kimlik olarak “Türk”te birleştiren bu oluşumu “muasırlaştırmak” isterken, onu nationalleştirmiştir. Zira Kazanlı genç de Gökalp de Özbek, Kırgız, Tatar, Osmanlı’yı ayrı ayrı nation olarak görerek meseleyi tartışmaktadır. Eğer kavram böyle kullanılıyorsa, bunların tamamını içine alan “Türk Milleti” nedir? Ziya Gökalp, Kazanlı gencin sorusuna cevap verirken, tıpkı onun gibi “nation Türklük” ile “union Türklük” ayrımına dayanmayan ve kendisini çelişkiye düşüren bir “millet=nation” anlayışından hareket etmektedir. Müellif, Turan halklarının birliğini aşamalı sürece terk ederek, öncelikle Turan halklarının İstanbul Türkçesini konuşmaya başlamalarını, ardından ortak Türk kültürünün doğmasını beklemeyi teklif eder. Söz konusu “aşamalı Turan vatanı”nın unsurları olan nationların nasıl birleşeceğini ise izah edemez. Ayrıca Ziya Gökalp’in “Turancılık” düşüncesi, Osmanlı’nın varlığını sürdürme koşuluna bağlanmıştır. Müellife göre Osmanlı Devleti yaşamaya devam edecek, İstanbul “başkent” olarak varlığını sürdürecek, Turan halkları da bu ordu kent’e teveccüh gösterecektir. Gökalp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” kitabındaki metinleri 1913-1914 yılları arasında Türk Yurdu dergisinde yayımlanmış, 1918 yılında kitap olarak basılmış olduğu için hızla eskimiştir. Zira 1918’te İstanbul işgal edilmiş, onun “başkent” olma niteliği kaybedilmiş, Türklük Anadolu’da İstiklâl mücadelesi verirken Turancı emellerini bırakmak zorunda kalmıştır. Ziya Gökalp, Turancılık mefkûresini teorik temellere dayandırmaya çalışırken dahi “Millet” kavramını “Union” değil, “Nation” olarak anlamlandırdığından bir türlü Göktürklerin inşa ettiği “bodunlar birliği=nationlar birliği” anlamındaki Union Türk’e varamamıştır. Gökalp’in düşüncesindeki eksiklik, “Osmanlı siyasal kabuğunu” Türkçülük ideolojisi ile yeniden yapılandırma hesabından kaynaklanmaktadır. Müellif, Osmanlı’nın siyasal-kurumsal varlığını korumakta, “Turan halkları”nı bu varlığa bağlı “mıntıkalar” şeklinde yapılandırmak istemektedir. Diğer ifadeyle Gökalp, Osmanlı siyasi çatısı altında diğer Turan halklarına homojenleştirici bir “nation-building” programı sunmaktadır. Göktürk tipi bir siyasal-kurumsal varlığı (Union Türklüğü) teklif edememesinin nedeni, Osmanlı’yı “Union Turan” olarak merkeze almasından kaynaklanmaktadır. Gökalp’in “Turan” tasavvurunun aslında bir konfederasyon (union) değil, tek dil-tek hars etrafında eritme (nation) projesi olduğu aşağıdaki alıntıda da görülmektedir. Osmanlı ülkesi işgal edilince, Ziya Gökalp’in “Millet” kavramını “Nation” karşılığı olarak kullanması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu konudaki argümanlarının özeti şudur:
“Birinci olarak: Türklerin İslâmiyet’ten evvel yekdiğerinden habersiz olarak muhtelif dinlere girmeleri, muhtelif yazılar kabul etmeleri uzaklığın ve temassızlığın neticesi idi. Fakat bu, Türklerin kavmiyet duygusunun ilhamıyla müttehiden (birlik halinde) İslâmiyet’i kabul etmelerine mâni olmadı. Türklerin bir kısmı Farisilere uyarak Şiiliğe meyl etti ise de bugün kavmiyet duygusunun mezhep ihtilafını bertaraf etmeğe muvaffak olduğu görülmektedir. Cehalet devri birkaç asır daha devam etmiş olsaydı, Türkler de lisan ve kavmiyet itibarıyla birçok milletlere ayrılacaktı. Mete, Komene, Bilge Han, Kaşgar Hakanları, Selçuk, Cengiz, Timur istilaları gibi birleştirici, kaynaştırıcı âmiller (sebepler) nedeniyle Türklerin hemen kaffesi (umumu) birbirinin lisanını anlar bir kavim halindedir. Ve tanışma devri başladığı için artık uzaklaşmaları imkânı yoktur. Bununla beraber 1) Sosyalizm, 2) Ümitsizlik, 3) Mektep tazyikleri nedeniyle Türk lisanı parçalanmağa, müteaddit edebiyatlar teşekkül etmeğe başladı. Şu an, Rusya Türklerinde iki cereyan var: Birincisi mahalli lehçelere kıymet vermek, ikincisi İstanbul Türkçesini milli lisan olarak kabul ederek bu lisanı tamime çalışmak. Birinci cereyana kapılanlar hiç şüphesiz bilmeksizin Türklük düşmanlarının ekmeğine yağ sürenlerdir. Hakiki bir Türk vicdanıyla düşünenlerse ikinci cereyana meyi ediyorlar. Bütün Türk lehçelerinden mürekkep olmak üzere sun’i bir surette umumi bir Türkçe yapmak kabil olmadığı için her millet için payitaht lisanı siyasi bir şana, içtimai bir icaza maliktir. İstanbul’un bir payitaht icazına malik olması, yalnız Osmanlı Türklerine nispetle değildir. İstanbul yegâne Türk Hakanlığının ordu kentidir (ordu kent: payitaht). Bu sebeple bütün Türklerin kıblegâhıdır. Bundan başka İstanbul İslâm Hilafeti’nin de makarrıdır. O halde İstanbul, milli icazdan başka, dini bir kudsiyete de maliktir. İstanbul Türkçesinin bütün Türklerce milli lisan olması, bu icaz ve kudsiyetin lisana da intikali dolayısıyladır. İstanbul Türkçesini ebedi lisan ittihaz etmek, bütün Türkler için milli bir vazifedir. İkinci olarak: Türkçülüğün gayesi bir Türk harsı yaratmaktır. Bu hars, tabii Şark, Şimal ve Cenup Türkleri için müşterek olacaktır. Türklerin yalnız bir harsı olmalı ve bu da kendilerinin yarattığı bir hars olmalıdır. Hulasa, İstanbul dilinin milli lisan ittihazı ve Avrupa medeniyeti içinde bir Türk harsı ibdaına çalışması, bir Türk milletinin teessüsüne hadim olacak ve Osmanlı, Kıpçak, Özbek, Kırgız gibi tabirler mıntıka isimleri hükmünde kalacaktır. Tatar kelimesine gelince, ilmi tetkikler neticesinde, bu kelimenin Şimal Türklerine garazkarlıkla isnat edilmiş bir tabir olduğu anlaşılacak, bu surette Tatarcılık cereyanı da iflas edecektir. Bu umumi Türk milletinin vatanı neresidir? Buna cevaben deriz ki: Turan, Türklerin ‘efradını cami ve ağyarını mâni’ olan mefkurevi vatanıdır. Turan, Türklerin oturduğu, Türkçenin konuşulduğu bütün ülkelerin mecmuudur.”[3]
Ziya Gökalp’in çelişkisi, “Türkçülüğün Esasları” kitabında “beynelmileliyetçilik & hars” kavramlarını kullanarak ortaya koyduğu yaklaşımda da yeniden tezahür eder. Ziya Gökalp, bütün Turan halklarını birleştiren “Türk Kültürü”nün oluşturulmasından bahsederken, 1923’te yazdığı bu kitabında milletlerin (nation=ulus) kendilerine mahsus harslarının (kültürlerinin) bulunmasının, beynelmilel olan “medeniyet” ile çelişki yaşamayacağını ileri sürer. “Türkçülüğün Esasları” kitabında “Türk Kültürü” dediği “hars” ise, bütünTürklüğün kültürü değil, Anadolu Türklüğü kültürüdür. Anlaşılacağı üzere Ziya Gökalp’in Turancılığı Osmanlı Devleti varsa anlamlı olan bir Turancılık olup, bu devlet ortadan kalkınca gerçek hakikati olan “National Türklük=Milliyet Türklük” niteliğini su yüzüne çıkarır. Gökalp, Türkiye’nin güzidelerinin medeniyet’i halka götürürken, halktan da hars’ı alması gerektiğini ifade eder. Ancak “halk” dediği toplumsal varlık “bütünTürklüğün halkı” değil; Anadolu halkıdır. Anadolu halkı ise daha henüz kendisinin “Türk” olduğunun dahi idrakinde değildir (Şevket Süreya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” kitabında askere “Türk müsün” diye soran zabitin aldığı cevap: “Estağfurullah Efendi” olmuş, Türk olmak “aşağılanma” gibi algılanmıştır). Dolayısıyla Ziya Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları”nda ortaya koyduğu “Türkçülük” ideolojisi, “Anadolu ahalisinin Türkleştirilmesi” meselesiyle ilgilendiğinden “national”dir. Zira, Gökalp’in Turan’ı gerçekleştirme yöntemi, ortak İstanbul Türkçesi + ortak Türk harsı + İstanbul merkezlilik üzerinden işlemektedir. Bu ise Osmanlı’yı bile “nation”laştırmaktadır.
Gökalp’in “Türkçülüğün Esasları” kitabındaki argümanların özetini meraklısı için aşağıda naklediyorum:
“(Millet), aynı harsta müşterek olan fertlerin heyet-i mecmuasıdır. Beynelmileliyet, aynı medeniyette müşterek olan milletlerin heyet-i mecmuasıdır. Beynelmileliyete, ‘medeniyet zümresi’ de denilebilir. Her medeniyet zümresi, bir beynelmileliyet dairesidir. Bir cemiyetin millî bir harsı olması, onun beynelmilel bir medeniyete de mensup olmasına mâni değildir. Medeniyet, aynı beynelmileliyete mensup milletlerin arasında müşterek bulunan müesseselerin heyet-i mecmuası demektir. Demek ki bir, beynelmileliyet dâhilinde, hem onu terkip eden bütün milletlere şamil müşterek bir medeniyet, hem de her millete has millî harslardan mürekkep bir harslar koleksiyonu vardır. O hâlde, biz Avrupa medeniyetine girdiğimiz zaman, yalnız beynelmilel bir medeniyete varis olmakla kalmayacağız; aynı zamanda medeniyetdaşımız olan bütün milletlerin hususi harslarından da telezzüz etmek imkânına sahip olabileceğiz.”[4] “Türkçülüğün ilk esaslarından biri de şu (halka doğru) umdesidir. (Halka doğru gitmek) ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin münevverlerine, mütefekkirlerine o milletin (güzideleri) adı verilir. Güzideler yüksek bir tahsil ve terbiye görmüş olmakla halktan ayrılmış olanlardır. İşte halka doğru gitmesi lazım gelenler bunlardır. Meseleyi halledebilmek için evvela şu noktalara cevap verelim: Güzideler neye maliktir? Halkta ne vardır? Güzideler medeniyete maliktir. Halkta hars vardır. O hâlde, güzidelerin halka doğru gitmesi şu iki maksat için olabilir: (1) Halktan harsi bir terbiye almak için, halka doğru gitmek. Halka medeniyet götürmek için, halka doğru gitmek. Filhakika, güzidelerinhalka doğru gitmesi bu iki maksat içindir. Güzideler harsı yalnız halkta bulabilirler. Başka bir yerde bulamazlar. Demek ki halka doğru gitmek, harsa doğru gitmek mahiyetindedir. Çünkü, halk, millî harsın canlı bir müzesidir. Milletimizin güzideleri millî harstan mahrum olarak yetiştiler, gayri millîleşerek yetiştiler. Şimdi bu eksikliği tamamlamak istiyorlar. Ne yapmalıdırlar? Bir taraftan halkın içine girmek, halkla beraber yaşamak. Halkın kullandığı kelimelere, yaptığı cümlelere dikkat etmek. Söylediği darbı meselleri, ananevi hikmetleri işitmek. Düşünüşündeki tarzı, duyuşundaki üslubu zapt etmek. Şiirini, musikisini dinleyerek, raksını oyunlarını seyretmek. Dinî hayatına, ahlaki duygularına nüfuz etmek. Giyinişinde, evinin mimarisinde, mobilyalarının sadeliğindeki güzellikleri tadabilmek. Bundan başka halkın masallarını, fıkralarını, menkıbelerini, tandırname adı verilen eski töreden kalma akidelerini öğrenmek. Halk kitaplarını okumak. Korkut Ata’dan başlayarak âşık kitaplarını, Yunus Emre’den başlayarak tekke ilahilerini, Nasreddin Hoca’dan başlayarak halk nekreciliğini çocukluğumuzda seyrettiğimiz Karagöz’le Ortaoyunu’nu aramak bulmak lazım. Halkın cenknameler okunan eski kahvelerini, Ramazan gecelerini, cuma arifanelerini, çocukların her sene sabırsızlıkla bekledikleri çoşkun bayramlarını yeniden diriltmek, canlandırmak lazım. Halkın sanat eserlerini toplayarak millî müzeler vücuda getirmek lazım. İşte, Türk milletinin güzideleri, ancak uzun müddet halkın bu millî hars müzeleri ve mektepleri içinde yaşadıktan ve ruhları tamamıyla Türk harsıyla meşbu olduktansonradır ki (millîleşmek) imkânına nail olabilirler.”[5]
[1] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Hazırlayan: İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 95-99.
[2] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Hazırlayan: İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 71.
[3] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Hazırlayan: İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 70-79.
[4] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Çeviri: Ebru Özgün- Buğra O. Uluyüz , T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını, 2019: 101-103.
[5] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Çeviri: Ebru Özgün- Buğra O. Uluyüz , T.C. Anadolu Üniversitesi Yayını, 2019: 42-44.
