Ulus ile Millet’i Ayrıştırmak

Tam boy görmek için tıklayın.

Türkleri diğer halklardan farklı kılan husus, onun “oluşan ve genişleyen Millet” olmasıdır. Bu husus, Orhun Yazıtları’nda şöyle ifade edilir: “Açları doyurdum, yoksulu giydirdim, az milleti çok ettim.” Millet olamayan halklar ise “ulus” olabilmekte, ancak genişleyemediği veya oluşumuna devam edemediği için yok olabilmekte ve tarihsel süreçte başka halklara karışarak yeni/farklı bir ulusun beşerî kaynağını oluşturabilmektedir. Türkleri “oluşum halinde Millet” yapan ve genişleyen, pek çok halkın kimliğini benimsediği toplumsallık kılan özellik, onun Töre ve Türkçe ile Türklüğü tanımlamasıdır. Türkçe burada bir etnik köken göstergesi olmaktan ziyade, Töreli halklar içinde ortaklaşan siyasal-kültürel-ekonomik uygarlığı işleten dil işlevini görmektedir. Buna karşılık ulus, belirli bir tarihsel, kültürel veya teritoryal topluluğun kendi sınırları içinde teşekkül eden toplumsallığını ifade eder.

Türkiye’de Türk Kimliği’ni tanımlamak bağlamında pek çok belirleyici unsura referans verilmiştir. Örneğin Anadolucu Yahya Kemal’e göre Türk’ü Anadolu toprağı ve Oğuzların İslâm telakkisi bin yılda yaratmıştır. Müslüman Oğuzlar Anadolu’ya gelince bu coğrafyadaki halklarla karışmış, bir terkip meydana getirmiş, Türkçe konuşan bu “terkip halk” Türk olmuştur. Yahya Kemal’in zikri geçen görüşünü “zayıf” olarak değerlendiriyorum. Bir coğrafyada meydana gelen kültürel sentez, kendi başına o topluluğun neden “Türk” olarak adlandırılacağını açıklamaz. Anadolu’daki halklar gerçekten karışmış olabilir. Yahya Kemal, “Fakat onları ‘Türk’ yapan nedir?” sorusunu açıklayamamıştır. Nitekim Yahya Kemal, Oğuzlardan önce Anadolu ve Balkanlarda Kıpçakların, Vardarların, Bulgarların bulunduğunu ifade ederek, Selçukluların ve Osmanlıların bu coğrafyada tutunabildiklerini itiraf etmiştir.

Öte yandan, Cumhuriyet’e giden süreçte Anadolu ahalisine “Türk” adı verilmese ve Harf İnkılâbı yapılmasa, Türkiye adında bir devlet kurulmasa, bu devletin vatandaşlarına “Türk” denilmese idi, “Türk ulusu”ndan bahsetmek mümkün olmayacaktı. Nitekim diğer Anadolucu düşünür Nurettin Topçu, Anadolu’daki bu halka “Anadolu Milleti” diyerek, Cumhuriyet’in “Türk ulusu” fikrinden uzak bir “milliyetçilik” fikri geliştirmişti:

“Anadolu milletinin soy birliğini kısaca şu şema ile ifade edebiliriz: Ta milattan 3, 4, 5 bin yıl evvelinde Orta Asya’dan gelip Basra körfeziyle Karadeniz arasında yerleşenler. Sonra da bin yıl evvelden başlayarak ve birçok yollarla zaman zaman Anadolu’ya gelip eski kavimlerle Etilerin yanında yerleşen Müslüman Türkmenler. Bu gelen Türkmenler, Anadolu’da medeniyetler kurmuş olan Etilerin çocuklarıyla kaynaşmışlar, onların tekniklerini temsil etmişlerdir. Orta Asya’da yaşayan Türkmen, göçebe iken bir toprak üzerinde durmuş, köy kurmuş, tüccar iken çiftçi olmuş. Demek ki bugün Anadolu’nun kendi milleti olan çiftçi köylüye, Orta Asya’daki Türkmen’in çocuğu demekten ziyade, Anadolu’da yaşamış olan ve Anadolu’yu kurmuş, ilerletmiş olan kavimlerin çocuğu, Anadolu tarihinin çocuğu demek daha doğru olur.”[1] “Bin yıllık tarihi olan Anadolu milleti, İslâm dini ile talihsiz bir toprak iktisadının, her ikisi de Asyalı olan kuvvetlerin çocuğudur.”[2]

Nurettin Topçu, “millet”i meydana getiren unsurları maddi ve manevî olarak tasnif ettikten sonra bu unsurların birbiriyle terkibine (karışımına) vurgu yapmaktadır:

“Vatan coğrafyası denen mukaddes unsurun üstünde maziden gelme bir kader birliği ile yaşayan, bu toprakta aynı iktisadî kuvvetleri paylaşarak birbirlerine kollarının hedefiyle olduğu gibi, kafasının biçimi ve yüzünün şekli, gözlerinin manası gibi maddî benzeyişleriyle yaklaşan insanlar, millet dediğimiz insanî birliğin hakikati içinde toplanıyorlar. Bir coğrafya üstünde aynı medeniyet seviyesindeki insanların aynı tarihî devirlerde kaynaşmalarından doğan birlikleri ele almak şartıyla, bir soydan insanların aynı toprağın mukadderatı ile kaynaşarak bir iktisat hayatı içinde birleşmesinden, en saf demekten korkmayacağımız milletler doğuyor. Alman milleti, Fransız milleti, İngiliz milleti, İtalyan milleti gibi. Bir millet kurmak için, bir soyun çocukları olmak yetmiyor. Bu mücerret tasavvur, müşahhas realitenin üstünden kayarak dağılıyor. Lâtin kavminin Fransız, İtalyan, İspanyol milletlerini kurmuş olması gibi, Türkler de Asya’nın her tarafında ve Küçük Asya’da birçok göçlerle burada yeni bir millet kurdular. Bu insanları Küçük Asya’da bir millet halinde birleştiren büyük zaruret, toprakla iktisadın bir arada yarattıkları zarurettir. Toprak ve emek birlikleri, dilek birliğini yaratıyor. Bu manada tabiat, insan yaratıcı oluyor. Bu milletin halkını, bu toprak meydana getirmiştir. Bu hakikatten gafil olan memleket çocuğu, zaman zaman soydan ve vatandan ayrı İslâmcılık, yine vatan toprağından kaçan Turancılık gibi bedenden ve kalpten ayrılmış sevdalar peşinde koşmaktan yorulmuş, aldanmış ve memleket mukadderatım her biri bir devirde aldatmıştır.”[3]

Görüldüğü üzere Nurettin Topçu, toprak (vatan), soy (Oğuzluk), din (İslâm), dil (Oğuz Türkçesi), iktisadî bölüşüm ve kader birliği unsurlarını öne çıkararak yeni bir “millet” kurulduğunu ifade etmektedir. Topçu’nun “Anadolu toprağında bin yıllık karışım” ile açıkladığı “millet”, burada yaptığımız kavramsal ayrım açısından “nation=milliyet=ulus” kavramının karşılığı olarak okunmalıdır. Topçu, Lâtin kavminin Fransız, İtalyan, İspanyol milletlerini (nation) kurduğu gibi, eski “Türklerin” de Avrasya’da pek çok “yeni millet kurduğunu” ifade etmekle aslında “büyük Millet” ile “küçük millet” ayrımı yapmış olmaktaydı. Fakat literatürde böyle bir yaklaşım bulunmadığı için “Büyük Türklük” ile “Küçük Asya Türklüğü” arasında ayrımı ortaya koyacak terimden yoksundu. Topçu’nun çelişkisi “Millet=Union” ile “Milliyet=Nation” arasındaki farkı belirleyememesinden kaynaklanmıştır. Topçu, “millet” dediği ama aslında “milliyet” olan toplumsallığı “teritoryal halk” ile açıklamaktadır. Ona göre “Türk Milleti”, “Anadolu’da bin yıl önce varlığa çıktı.” Nation-milliyet’in iki tasavvuru bulunmaktadır: 1) Teritoryal (ülkesel) milliyet. Bu tür milliyetçilikte, belli bir sınır içinde (ülkede) ve belli bir halk üzerinde yönetme stratejisi esastır; 2) Dışlayıcı milliyet. Etnik, dinî veya kültürel bir topluluğun kendi kimliğini belirleyici kabul ederek aynı siyasal topluluk içindeki diğer grupların aidiyetini sınırlaması söz konusudur. Topçu’nun millet tasavvurunda Sünnî din anlayışını uluslaşma bakımından belirleyici kabul eden dışlayıcı bir unsur bulunmaktadır. (Topçu’nun Alevîler hakkında olumsuz söylemleri vardır). Topçu’nun milliyet düşüncesi bu iki milliyet yaklaşımından da kimi unsurları muhtevasına almaktadır. Topçu’nun Türklüğün Anadolu’da millet olduğuna dair görüşü teritoryaldir. Oğuz kökenli olmasına rağmen Şiî Türkmenleri ve Anadolu haricindeki coğrafyadaki Türkleri “Türklük dışı” sayması dışlayıcı milliyetçilik örneği sayılabilecektir. Topçu’nun Anadolu’ya yerleşmiş Sünnî-Oğuz halkın diğer etniklerle karışarak (onlarla terkibe girerek) Türklüğü meydana getirdiği hatta bu yolda II. Mehmet’in veya Sultan Selim’in “zor kullanarak” Anadolu’da “birlik sağladığı” yolundaki görüşü de dışlayıcılığa örnek sayılabilecektir. Anlaşılacağı üzere Topçu’nun geliştirdiği “Millet” düşüncesi gerçekte “Ulus=Milliyet” (Nation) toplumsallığını ifade etmektedir. Oysa Göktürk yahut Hun tipi Türklüğün getirdiği “Millet” düşüncesinde “teritoryal halk” bulunmamaktadır. Orhun Yazıtları’ndaki siyasal tasavvur, modern anlamda belirli bir teritoryal ulus sınırıyla başlamamaktadır: “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş.” Görüldüğü üzere Orhun Yazıtları’nda ideal Türk İnsanı’nın coğrafyasının, “bütün yeryüzü” olduğu söylenebilecektir. Nitekim Cengiz Han’ın “Nasıl gökte tek bir tanrı varsa, yerde de tek bir Han olmalı” dediği ifade edilmiştir.

Öte yandan Hunların Mete ile geliştirdiği “onluk sistem”, belirli etnisiteleri diğer etniklerin üstünde mutlak hâkim kılmamaktadır. Hun-Göktürk modelinde ulusların Akbudun’da yer alması, savaşçı=passioner toplulukların “alpçi” zihniyetle yaşama modeli kurmasıyla ilişkilendirilmiştir. Örneğin Dede Korkut’ta hiç çocuğu olmayan Kam Püre Bey, Bayındır Han’ın Toy’unda kara çadıra yerleştirilir. Bunun nedeni, Kam Püre Bey’in askersiz kalmasıdır. Eski Türklerde savaşçı kabiliyetini soy tükendiği veya askerî becerisini yitirdiği için kaybeden sülaleler Kurultay’da zamanla elenir; yerlerine savaşçı kadrosu güçlü boylar geçer. Boyların kendi kimliklerini muhafaza ederek daha üst bir siyasal birlik içerisinde bulunmaları, Union modelinin etnik homojenleşme üzerine kurulmadığını düşündürmektedir. Türk olmak için bütün boyların tek bir etnik kimlik içinde eritilmesi de gerekmiyordu. Zira boy kimliklerinin silinmesi düşüncesinden hareket edilmemekteydi. Tam aksine tüm boylar kendi topluluk/bodun kimliklerini korumakla beraber aynı Töre’ye bağlı oldukları sürece Union’a (Millet’e) dahil sayılmaktaydı.

Meseleye Türkiye açısından bakılırsa, Türkiye’nin başlangıçta Union Türklük (Millet Türklük) anlayışı ile kurulduğu ifade edilebilir. Ancak o dönemin aydınları “Milliyet” (nation) kavramına yanlış olarak “Millet” anlamı vermiştir. Cumhurbaşkanlığı Forsu’nda önceki Türk devletlerinin de ‘Türk’ siyasal tarihinin parçaları olarak sunulması, Cumhuriyet’in kurucu Türk tasavvurunun salt Anadolu’daki mevcut nüfusla sınırlandırılmadığını gösteren sembolik bir işarettir. Dolayısıyla “Türk”, kurucu kadro bakımından Anadolu’da yerleşik halktan ibaret görülmemektedir. Bu bakış, Nurettin Topçu’nun yahut Yahya Kemal’in toprak Türkçülüğünün aşıldığını gösterir. Fakat son tahlilde kurucu kadro “Türk” tanımını “Türkiye’yi kuran ahaliye Türk denir” görüşünü benimseyerek Türklüğü Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlığı üzerinden tanımlamaya başlamıştır. Ancak bu geniş “tarihsel Türk” tasavvuru ile Cumhuriyet vatandaşlığının “Türk” adı altında tanımlanması arasında bir kavramsal gerilim ortaya çıkmıştır. Bu gerilimi aşmayı sağlamak için Union Türk’e “Türk Milleti”, Nation Türk’e “Türk Ulusu” demek mümkün görünmektedir. Böylece Türklüğün tarihsel ve bodunsal genişliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık esaslı ulus tanımı aynı kavram içinde birbirine karıştırılmamış olur.

[1] Topçu Nurettin, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, 1999: 110-111.

[2] Topçu Nurettin, Yarınki Türkiye, Dergâh Yayınları, 1999: 167.

[3] Topçu Nurettin, Milliyetçiliğimizin Esasları, Dergâh Yayınları, 1978: 41-42.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen