Sanayi Devrimi Sonrası Toplumsallığı Olarak Nation Anlamında Milliyet

“Union Türklük” kavramıyla ifade etmeye çalıştığım yaklaşımı kısaca şöyle dile getirmek mümkündür: Türk tarihi aralıksız şekilde gelişen ve genişleyen Türk Milleti’nin zamanlar ve coğrafyalar üstü varlığını inceleyecek şekilde temellendirilmelidir. Türklerin tarihi bir devletler tarihi değil, Türk Milleti’nin binlerce yıllık oluşumunun tarihidir. Anlaşılacağı üzere bu tanım yüz yılı aşkın süredir “Türk Milleti Nedir?” sorusunu cevaplayan aydınların yaklaşımından farklılaşmaktadır. Öncelikle yaptığım tanım, Türk Milleti’ni “devlet oluşumunun halkı” olarak görmek yerine, Hanif Türk tezinin “Türkler M.Ö. 15.000’lerde yaşamış Yafes’in oğlu Türk’ten türemiş bir halk olarak çağlar üstü Millet oluşu gerçekleştirmiştir” düşüncesinden hareket etmektedir. İkinci olarak bu tanım, H. Nihal Atsız’ın savunduğu “Tek Devlet, Oğuzların Çok Hanedanı” yorumunu da reddetmektedir. Union Türklük, Türklerin Beş Ana Bodun’dan (Karluk, Kuman-Kıpçak, Oğuz, İtil-Bulgar, Hakas-Sabir-Tuva) müteşekkil olduğunu ve birbiriyle çatışan pek çok devletler kurduğu fikrine bağlanmakta, Millet mefhumunu bu bodunların bütününe tahsis etmektedir. Söz konusu yaklaşım Türk Milleti’nin muhatabı olduğu boyları Türkleştirerek kendi varlığına dahil ettiğini de ileri sürmektedir. Nitekim Oğuzlar başlangıçta kendilerini “Türk” adıyla nitelememekte, “Oğuz Bodunu” adıyla anmaktaydı. Göktürk konfederasyonu farklı bodunlara “Türk olun” dediğinde, Oğuzların bu birliğe katılmama iradesiyle Göktürklerle savaşa girmesi, dikkate sunduğum hususun delili sayılmalıdır. Göktürkler yıkıldıktan sonra Oğuzların kendilerini “Türk” olarak nitelemesi ise, Türklüğün kültürel kodlarının artık Oğuzlar içinde toplumsallaşmasından kaynaklanmaktadır. Böyle bir yaklaşım, Türklüğü biyolojik kimlik ile ele almayı imkânsız kıldığı gibi, Türklüğü Oğuz Bodunu’nun tarihi üzerinden kimliklendirmeyi de imkânsız kılmaktadır. Union Türkçülük, Türk Milleti kavramına getirdiği yorumla, Türkiye’deki milliyetçilik ekollerinden ayrışmaktadır. Türkiye’de Türkçülük adına ortaya konan külliyat ve literatür “Türk Birliği” tasavvurunun Osmanlıcı veya Osmanlı benzeri bir siyasal yapılanma çatısı altında gerçekleştirileceği teklifinde bulunmuştur. Ziya Gökalp’in, Nihal Atsız’ın, Osman Yüksel Serdengeçti’nin ve hatta Yusuf Akçura’nın Türkçülük fikriyatı neo-Osmanlıcı paradigmayı aşamaz ve bir bakıma ümmetçiliğe karşı koyarken bile yeniden ümmetçiliğe dönmektedir. Yusuf Akçura, “İslâm Türklüğe hizmet etmelidir” (Üç tarzı Siyaset) demekle, Türk’ü Müslümanlık ile ilişkilendirmektedir. Ziya Gökalp ise, Türk’ü “Dini dinime, Dili dilime benzeyen” şeklinde tanımlamakla, onu İslâmî kimlikle kimliklendirmektedir. Türkçülüğü öne sürmeyen Milliyetçi düşünürler ise, Türk’ü hem “ulus=Nation” olarak düşünmekte hem de “Müslüman olmayan Türk, Türk değildir” söylemini öne sürerek onu İslâmlaşmış kimlik olarak tanımlamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Lozan’da Hristiyan Karamanlı Türkleri Yunanistan’la mübadele etmesi, resmî milliyetçiliğin de Türklüğü Müslüman kimliği ile tanımladığı yorumuna kapı açmaktadır. Söz konusu yaklaşımlar tutarsızlığa yol açmaktadır.

Bu tutarsızlığın en açık örneklerinden biri Atsız’ın Türklük yorumunda ortaya çıkmaktadır. Atsız, “Türk Ülküsü” kitabında, “Türklerin dini Müslümanlıktır” hükmünü vermektedir. Hatta ona göre “İslâm, on yüzyıldan beri bizim milli dinimiz olmuştur.”[1] Atsız, Türk birliği gerçekleştiğinde Şaman ve Hristiyan Türklerin de Müslüman olacağını öngörür, bugün için günümüzdeki Hristiyan ve Şaman Türkleri Müslümanlığa geçsinler diye zorlamayı gerekli görmez. Atsız’ın yaklaşımında Türk Milleti, ibadet temelli bir cemaatin üyeliğiyle tanımlanmakta, Millet ile din arasında Osmanlı’daki “Millet-i İslâmiye” anlayışına benzer bir özdeşlik kurulmaktadır. Yukarıda işaret edilen Gökalp’in “Dini dinime benzeyen” tanımı ve Akçura’nın “İslâm Türklüğe hizmet etmelidir” ifadeleri de aynı çizgidedir. Bu müelliflerin ümmetçiliğe karşı koyarken Türklüğü yeniden din üzerinden tanımlamaları, Osmanlı’nın din temelli siyasal kimliğinin Türklük adıyla güncellenmesi anlamına gelmektedir. Millet kimliğinin Din ile tanımlanması ise, Avrasya’daki İskit/Hun/Göktürk ardılı boyların farklı inançlara mensubiyeti nedeniyle mümkün değildir. Dolayısıyla akademide “Türkler ne zaman Müslüman oldu” sorusunun cevabını arayan tezlerin perspektiflerinin hatalı olduğu söylenebilecektir. Türk tarihi bağlamında belli boyların bir takım din ve inançlara topyekûn bağlandığı (Macarlar: Katolik; Hazarlar: Musevî; Gagavuzlar: Ortodoks; Safavî Oğuzları: Şiî; Osmanlı Oğuzları: Sünnî) söylenebilecekse bile “topyekûn Türk Milleti” hakkında “Müslüman oldu” denilemeyecektir.

Bu noktada “Din” kelimesinin de iki ayrı muhteva için kullanıldığını belirtmek gerekir. Türkçü ve milliyetçi literatür “Din”i, devlet eliyle kurumsallaşmış, ibadethaneler ve ibadet pratikleri etrafında halka benimsetilen bir toplumsal sistem olarak ele almakta, “Türkler Müslüman oldu” yargısını da bu anlamdaki bir geçişe dayandırmaktadır. Hanif Türk tezinde ise “Din” (ed-Din), kurumsal bir ibadet sistemi değil, evrensel ahlâk ilkelerinin ve Tek Tanrı bilincinin adıdır. Bu bilinç Türklerde bir inanç beyanına değil, işleyen bir normatif düzene, yani Töre’ye (kul hakkı, Yedi Ata ilkesi, dış evlilik) dayanır. Millet’e (Union) aidiyeti belirleyen şey, bireyin iç dünyası veya hangi ibadethaneye gittiği değil, bu Tek Tanrıcı ahlâk düzeninin kabulüdür. Dolayısıyla Millet’in din ile tanımlanamayacağı iddiası Hanif Türk tezi ile çelişmemekte, ncak öte yandan kurumsal-ibadet temelli “Din” tanımını Millet’in ölçütü yapan yaklaşım Hanif Türk tezi tarafından reddedilmektedir. Buradaki kritik ayrım, dini tamamen dışlamakla dinî kurumları milletin tanımlayıcı ölçütü olmaktan çıkarmanın aynı şey olmamasıdır. Bu bağlamda “Türkler Müslüman oldu” cümlesi, belli boyların kurumsal İslâmî dindarlığa geçişini topyekûn Türk Milleti’ne genelleyen bir ifadedir ve yukarıda sayılan boyların farklı inançları karşısında tarihsel olarak da tutarsızdır. Buna göre akademide ve düşünce âleminde Türklüğün Müslümanlıkla eşleştirilmesine dönük makale/kitap/tez gibi çalışmaların tutarlılığını kaybettiği açıktır. Geleneksel Türkçülük, Türk Milleti’nin kapsamını genişletmiş olsa bile, bu milletin devletler üstü ve bodunlar arası tarihsel bütünlüğünü yeterince kavramsallaştıramamış; üstelik bazı aydınlar Türklüğü “devlet”le tanımlamışlardır. Milay Köktürk, “Millet ve Milliyetçilik” kitabında “millet” kavramını “büyük sosyal grup” şeklinde tanımlamakta ve temelde yatan varoluşu üç unsurla izah etmektedir: a) Fiziksel Temel: Soy ya da biyolojik varoluşla bir coğrafyada yaşıyor olmak; b) Sosyal/Tarihsel Temel: Kültürel varoluş; c) Bireysel Bilinç Temeli: Bilinç varlığı olarak (farkında olan olarak) varoluş.[2] Yazara göre “Millet olma”, insanlık dünyasının herhangi bir anında birdenbire gerçekleşen bir toplumsal durum değildir. Millet olma bir süreç içinde gerçekleşir. Milletleşme süreci, milleti var kılacak olan unsurların, birbiriyle bağlantılı aşamalardan geçerek ve birbirini bütünleyerek geliştiği zaman aralığıdır.[3] Milleti, etnik aidiyetle açıklamak zordur. Etnik bağlılıkta aidiyet ve sorumluluk kapsamında görülen husus soydur. Milay Köktürk, etnik bağlılığın “millet bilinci”yle örtüşmediğini belirtir. Zira, etnik aidiyette tarihsel zamanın bugüne taşıdığı sorumluluklar, sadece soy akrabalığıyla, sonuçta da aşiretle sınırlı olur. Oysa millet bilincinde sorumluluk, “burası benim ülkem” dediği coğrafyayı esas alır; milli bilinçte kişi, ekonomik ve kültürel taleplerini kendi coğrafyası ve içinden çıktığı insan dokusu üzerine, onları merkeze alarak inşa eder. Diğer taraftan millet, bireylerin salt biyolojik ya da kendi sınırlarına kapanmış sınırlı varoluşu anlamına da gelmez. Milletin somut ve reel/bilfiil varlığı vardır; bu halk ya da toplum kavramlarıyla ifade edilebilecek olan büyük gruplardır. Bir de milletin soyut mevcudiyeti bulunur. Söz konusu ikinci varoluş, kültür dünyasında, özellikle yaşama dünyasında ve kültürel üretimlerinde içkin soyut/gizlemiş biçimi/formu; deneyimlenebilir olanın dışında kalan, ama deneyimlenebilir olanın da temelini oluşturan, sezilerek veya ikincil kanıtlarla keşfedilen biçimidir. Diğer ifadeyle millet, “toplum” yahut “halk”tan daha farklı varoluşu ifade eder. Millette menfaat bağlılığını aşan, ortak dünyaya ve tasarımlar bütününe karşılık beklemeksizin, neredeyse kopmaz şekilde bağlılık hakimdir. Toplum veya halk “şimdi”yle ve “burada”yla sınırlı varoluştur; millet ise şimdiyi aşan, tarihe ve geleceğe de uzanan, “burada”yı ve bilfiil yaşanan coğrafyayı da aşan bir varoluş biçimidir. Son olarak “millete ait oluş bilinci” varlığa çıkar. Milleti bilecek bilincin bakış açısı ve zihinsel yapısı/içyapısı da millet olma ile ilişkilidir. “Ben”i “Millet’in” varoluşunu keşfe götürecek olan sarsılmaz bir dayanak ve hareket noktası bulmam gerekir. Yani milletin ontolojik varoluşunu bir çıkarıma bağlamak yerine, temelleri itibarıyla keşfetmemiz gerekir. Millet önce bir varoluşu, sonra da yaşantı halini, sonra birey açısından, kendini tanımlamayı ifade eder. Son tahlilde millet bir bilinç durumu, bilincin kendini tanımlayış biçimidir.[4] Milay Köktürk yukarıdaki izahından sonra milliyetçiliği modern zamanların toplumsal bilinci olarak tanımlar:

“Milletin doğuşu sanayi devrimi sonrasına bağlanır. Türk milleti için de aynı durum geçerlidir. Batı’da doğan bu bilinç, şu veya bu zorunluluktan dolayı, zaten belli bir kültür dünyasına sahip topluluğu da etkilemiştir. Özellikle Cumhuriyet ve ulus-devlet, milletleşme sürecinde, bilinç oluşumu aşamasını hızlandırmıştır.”[5] “İddia edildiği gibi, Orhun Abideleri’ne dayanarak ‘Türklerde millet bilinci ta o zamandan beri mevcuttur’ diyemeyiz. Abidelerde ‘Türk milleti, sesimi işitin’ denildiyse, ortada zamanına göre yüksek bilinçliliği anlatan bir sosyal grup var demektir. Ancak bu sosyal grup, bugünkü anlamıyla millet formunu kazanmış büyük topluluk değil, millet varoluşunun en önemli ontolojik temeli, bir nüve, kültür varlığı olarak bilfiil birliktelik bilincinin egemen olduğu bir gruptur. Bildiğimiz gibi daha sonraları da İslam bu kültürel dokunun asıl içeriğini oluşturmuştur. Osmanlının son döneminde, İslâmcılık sadece imparatorluğun mevcudiyetini ve devamını garanti altına almak için ümmet bilincini öne çıkarmıştı (…) Fakat bu, Türk diye adlandırılan sosyal dokunun inkârı olarak görülmemelidir. Bu doku vardı ve mevcudiyetini sürdürmekteydi. İmparatorluğun bekası için geri planda bırakıldı. 40’lı yıllar ve sonrası, milletleşme sürecine yapay-kurgusal müdahalenin yaşandığı yıllardır ve bu müdahale, onun toplumsal tabanda yer bulan tezleri, patolojik durumların en önemli nedenini oluşturmaktadır. Toplumun kendisi olarak milletleşmesine izin verilmemiş; Batılı bir toplum (Batıcı zihniyetin egemenliği) ve önceden kurgulanan ‘millet’ formuna uygun bir millet inşası yoluna gidilmiştir. Hatta bu süreçte, halk kültürüne müdahale yolu bile seçilmiştir.”[6]

Hanif Türk tezi “Millet” varlığını Milay Köktürk’ün düşündüğünün aksine “sanayi devrimi sonrası ulus-devlet formunun toplumsallığı” olarak tasavvur etmemektedir. Anthony D. Smith’in de gösterdiği üzere “modern ulus” formu, “aynı teritoryada yaşayan ve aynı yasalara ve hükümete boyun eğen bir grup insan olarak”[7] biçimlendirilmektedir. Bu anlayışta “Ulus” bir yasalar ve yasal kurumlar topluluğudur; üyeleri ortak bir yasayla bağlıdır ve benzer hak ve sorumluluklara sahiptirler. Prensip olarak, ‘ırka, renge, itikata’, yaşa, cinsiyete ya da dine dayalı istisnalar yoktur. Yasalar tek bir kaynaktan doğar, teritoryal devlet, ulusun, onun birliğinin ve standartlaşmış olmasının bir ifadesi olarak ulus devletin egemenliğini yansıtır. Anglo-Fransız ‘devletten ulusa’ modelini kopyalayan Afrikalı ve Asyalı milliyetçiler, Batının gelişimini ve askeri başarısını taklit edebileceklerini ve vatansever coşkunluk ve dayanışma duygusu ile aşılanan türdeş ve sağlam uluslar yaratabileceklerini umut etmişlerdir. Yani modernist teori, ‘teritoryal ulus’ ve ‘yasaya dayalı ulus’ kavramını esas almakta, “ulus olma durumu”na erişmek bakımından “ulus yaratma” ve önemli bir rotayı işaret etmektedir. ‘Devletten ulusa’ doğru hareket eden bu rota, “vatandaşlık” kriterini öne çıkarır. Yalnızca ikamet edenler veya ebeveynleri ikamet etmiş olanlar (teritoryal olanlar) resmi vatandaşlığa kabul edilirler; bunlar, haklara, ödevlere ve uygun belgelere sahip olarak ortak bir topluluğun parçası statüsünü kazanabilirler.[8] Öte yandan Anthony D. Smith, doğuda, etnik ulustan devlete giden ikinci rotadan bahseder ve onu farklı bir “ulus olma” formu olarak işaret eder. Bu ikinci rotada uluslar, tedricen veya aralıklı olarak daha önce var olan ethnie ya da etnik bağlar temelinde kurulur. Böylece, etnik olanı, ulusal bağlar ve hissiyatlar içinde, seferberlik, teritoryalleşme ve siyasallaşma yoluyla dönüştürme meselesi gündeme gelir. Bu ikinci rota, söykütükçülük, popülizm, gelenekler, diyalektler ve yerlilik öğelerini vurgulayan daha farklı bir ulus kavramı üretmiştir. ‘Folk’ temelinde tanımlanan diğer ulus kavramı için ima edilen geçmiş bağlar, her zaman belli bir öneme sahip olmuştur. Etnik ulus kavramı teritoryal olana zıt bir şekilde, demotik (avama ait) ve plebyen (genel halka mensup, seçkin olmayan üye) eğilimde olmuştur. Bu tür milliyetçiliğe giden rota, ‘halka dayalı seferberlik’ten geçmektedir. Yani, etnik demografi temel birim olarak alınmış ve daha eğitimli ve bilinçli kesimler etkinleştirilmiştir. Etnik ulus, teritoryal ulusların kullandığı, ideal vatandaşlığa karşıt bir kavram olarak üretilmiştir. Etnik uluslar, var olan geleneksel ve dilsel bağları, gelenekleri, kurallar ve yasalara yükselterek, lehçeleri dillere dönüştürerek standartlaştırmayı esas almaktadır. Etnik milliyetçilikte ‘Folk’, toplulukları ve kültürlerini tanımlamaya hizmet etmektedir. Etnik ulus kavramında ‘tarih’ teritoryal ulus kavramlaştırmasındaki ‘kültür’e karşılık gelmektedir. Ancak bu, insan gelişiminin evrensel kurallarına dayanan genel bir tarih değil, ayrı toplulukların ayrı ayrı tarihleridir. Yalnızca bu ayrı tarihler, insan kalabalıklarını birbirine bağlayabilir ve gelişme vaadinin içini doldurabilir.[9] Türklüğün bir ulus (nation=bodun) değil bir millet (union=bodunlar birliği) olduğu yolundaki görüşümü Gumilev’in “Eski Türkler” kitabındaki ifadelerine dayanarak da izah etmek mümkündür (özetleyerek aktardım):

“Moğollar bir bozkurtla bir alageyiğin, Tölesler bir kurtla Hun yabgusunun kızının, Türkler ise Hun prensi ile bir dişi kurdun birleşmesinden türediklerini varsayarlar. Kuzey Çin’in fethi sırasında T’o-palar tarafından mağlup edilen kabileler arasında Açina (veya A-shih-na)’nın ‘beşyüz ailesi’ de vardı. Bu ‘beşyüz aile’ V. yüzyılda Hunlar ve Siyenpiler tarafından fethedilen Shen-si’nin batı taraflarında yaşayan ‘değişik boyların kanşımından’ ortaya çıkmıştı. Açina [A-shih-na], Hohsi’yi (Huang-ho ile Nan-shan arasında, Ordos’un batısında yer alan bölge) hakimiyet altında tutan Hun prensi Mukan’ın emrine girmişti. 439’da T’o-palar Hunlar’ı yenip Ho-hsi’yi Wei İmparatorluğu sınırlarına ilhak edince Prens Açina ‘beşyüz çadırlık’ tebaasıyla Altay Dağları’nın güney eteklerine kadar yayılmış Ju-janlar’a sığınmış ve onlara demir döküp vermeye başlamıştı. Görünüşe göre Açina, Siyenpiler ve Hun prensliklerinde uzun süre yaşayamayan kaçak savaşçılardan müteşekkil küçük bir grubun lideriydi. Çinliler Açina hanlarının tebaasına T’u-küe* [T’u-chüe] diyorlardı. Bu kelime Türkçe değil Moğolca çoğul ekiyle doğru bir şekilde çözülmüştür. Çünkü eski Türkçede bütün politik kelimeler Moğolca çoğul ekiyle kullanılırdı. A.N. Kononoff’a göre bu isim, bir kabile birliğini etnik yönden tarif etmek için bilahare ortaya atılmış bir kelimedir. Firarilerin geldikleri Moğolistan Altayları’nın etekleri, Hunlar’dan türeyen ve Türkçe konuşan kabilelerle meskundu. Prens Açina’nın yerli halklarla dostluk kuran savaşçıları onlara ‘Türk’ veya ‘Türküt’ (Türkler) adını verdiler. Bu kelimenin serüveni hayli dikkat çekicidir ve titizlikle üzerinde durulmasını gerektirecek kadar bizim konumuzla ilgisi fazladır. Türk kelimesi 1500 yıl boyunca birkaç kez mana değişikliğine uğramıştır. Prens Açina çevresinde toplanan, VI-VIII. Yüzyıllar arasında küçük bir halk olarak varlığını sürdüren ve artık Türkçe konuşan orda (klan) Türkler olarak isimlendirildi.”[10]

Yukarıdaki analizden hareket edildiğinde “Nation Türk” kimliğinin birinci rotayı izlediği yorumu yapılabilecektir. İkinci rotanın işaret ettiği “millet oluş” yaklaşımının ise “Union Türk” kimliğini anlamlandırmak için araçsallaştırılabileceği söylenebilir. Hanif Türk tezi, “Nation Türk” yapılanmalarını reddetmemekte, ancak farklı coğrafyalardaki farklı boy birlikleri olarak varlık kazanan bodunların üst kimlik olarak kendilerine “Türk” demesinin “Büyük Türk Milleti”ni oluşturduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla Nation Türk-Union Türk kavramlarının işaret ettiği milliyet/millet oluşumlarının ayrılması gerekliliğine vurgu yapılmaktadır. Akademide bu ayrımın başka kavramlarla yapılmasına Hanif Türk tezi itiraz etmemektedir. Fakat bu ayrım da Türkçülük literatüründe henüz yeterince yer bulmamıştır. Hanif Türk tezi, Anthony D. Smith’in tasnifini de Nation-Union kavramlarını tefrik bakımından işlevsel saymaktadır. Yoksa “Union Türk”ü “etnik ulus” şeklinde değerlendirmekte değildir. Union Smith’in iki rotasının dışında üçüncü bir kategori de sayılabilecektir. Union Türk, sürekli gelişen ve farklı coğrafyalardaki bodunları (nation) içine çekerek onları aynı üst kimlikte buluşturan Millet oluşumunu tanımlayan kavramdır. Bu anlamda “teritoryal ulus” özelliği göstermediği gibi, Millet’i vatandaşlık ile de tanımlamamaktadır. Vatandaşlık esasına bağlanan milliyet (örneğin Azerbaycan veya Kazakistan milliyetinin kimliği), Nation niteliğindedir. Bu nitelik, yüzlerce milliyetten (nationdan) oluşan/oluşacak “Millet” (union) toplumsallığının alt bodun kimliğidir. Dolayısıyla Nation Türkçülük, Union Türkçülük düşüncesinden farklı değerlendirilmelidir.

[1] Atsız Hüseyin Nihal, Türk Ülküsü, “Türkçülüğün Önemli Meseleleri” (Orkun, 68. Sayı, 18 Ocak 1952), İrfan Yayınları, 2016: 89.

Not: Atsız’ın bu ifadesine makalelerimde defalarca atıf yapmakla tekrara düştüğüm ifade edilebilecektir. Bununla beraber söz konusu husus Türk’ü nasıl tanımlayacağımız meselesi bakımından önem arzetmektedir.

[2] Köktürk Milay, Millet ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, 2016: 16.

[3] Köktürk, 2016: 19-20.

[4] Köktürk, 2016: 19-27.

[5] Köktürk, 2016: 19-28-29.

[6] Köktürk, 2016: 19-29-30.

[7] Smith Anthony D., Ulusların Etnik Temeli, Dost Kitabevi, 2002: 178.

[8] Smith, 2002: 179.

[9] Smith, 2002: 179-182.

[10] Gumilev Lev Nikolayeviç, Eski Türkler, Selenge Yayınları, 2003: 35-38.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen