Epistemik Tahakküme Meydan Okumak: Hâkimiyetten Hikmete  Türk Bilim Felsefesi İçin Bir Kuruluş Teklifi

Tam boy görmek için tıklayın.

Varlıktan varlığın Hakikatine, Hakikatten Hakk’ın bilgisine; bilgiden hikmete, hikmetten teknolojiye, teknolojiden insanlığın iyiliğine…

Bu yazı, teorik felsefi tartışmaların ötesinde, bilimsel araştırma süreçlerinin ve küresel bilim düzeninin getirdiği tecrübeler ışığında şekillenmiş uygulamalı bir bilim felsefesi denemesidir. Maksat, bilim felsefesini tanıtmak veya güncel tartışmalarını özetlemek değil; daha önce ortaya konulmuş değer ve hükümleri belirli bir amaç etrafında sistemleştirerek kurucu bir tartışma başlatmaktır. Yazar, kırk yıldır kendi alanında özgün bilgi üretmeye çalışmakta, bilginin mahiyetini, bilim zihniyetini ve bilimsel faaliyetin yöntemsel ve kurumsal arka planını yaşayarak sorgulamaktadır.

Bilim ve yöntem

Bilim, modern çağın en güçlü meşruiyet kaynaklarından biridir; haklı ya da haksız olması, bu gücünün küresel ölçekte kullanılmasına engel oluşturmaz. Bir düşüncenin, kararın veya uygulamanın “bilimsel” olarak nitelendirilmesi, çoğu zaman onun tartışmanın üzerinde ve kendiliğinden doğru kabul edilmesine yol açar. Oysa bilim ne sihirli bir kelime ne de insanın değerlerinden bağımsız işleyen kusursuz bir makinedir.

Bilimsel bilgi; gözlem, deney, ölçme, akıl yürütme, eleştiri ve sınama yoluyla üretilir. Sınanabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir ve değişebilir oluşu onun belirleyici nitelikleridir. Fakat bilimin hangi soruları soracağı, hangi alanlara kaynak ayıracağı, üretilen bilginin ne için kullanılacağı ve teknolojinin kimlerin yararına işletileceği yalnızca yöntemlerle belirlenmez. Bu tercihler; bilimin arkasındaki varlık anlayışından, insan tasavvurundan, ahlâktan ve medeniyet idealinden doğar. Bilim felsefesi de tam olarak bu kesişim kümesiyle ilgilenir: Bilim hangi varlık ve insan anlayışına dayanır? Bilimsel faaliyet değerlerden bağımsız olabilir mi? Araştırma gündemini kim belirler ve bilginin kullanımından kim sorumludur?

Modern Batı’da kurumsallaşan hâkim bilim anlayışında tabiat, eşya ve insan, çoğu zaman mahiyeti ve manası anlaşılması gereken bir varlık alanı olmaktan önce, denetlenmesi, dönüştürülmesi ve kullanılması gereken nesneler olarak görülmüştür. Bilgi güç üretmiş; güç teknolojiye, teknoloji de tabiata ve başka toplumlara üstünlük kurmanın aracına dönüşmüştür. Buna karşılık önerdiğimiz Türk bilim felsefesinde bilmenin asli gayesi varlığa tahakküm etmek değil, varlığın hakikatine yönelerek Hakikat’i, yani Hakk’ı aramaktır.

Bu arayış, yaşanan dünyadan ve bilimsel yöntemden kopuk değildir. İnsan, varlığın gözlenebilir olgularını ve işleyişini yöntemli, eleştirel ve dürüst biçimde araştırır; buradan varlığın mahiyetine, düzenine ve anlamına yönelir. Burada varlık, insanın da içinde bulunduğu bütün gerçeklik alanını; varlığın hakikati, bu bütünün mahiyetini, anlamını ve insanın onun içindeki yerini; Hakikat ise bütün varlığın mutlak kaynağı olan Hakk’ı ifade eder. Bu ayrım, gözlenebilir gerçeklikle aşkın Hakikat’i birbirine karıştırmaz; fakat onları bütünüyle koparmaz da. Bilim varlığın olgularını ve işleyişini açıklarken hikmet, bu bilginin varlığın hakikati içindeki yerini ve ahlâkî sonucunu sorgular. İnsan, varlığın hakikatinde Hakk’ın tecellilerini tanıdıkça bilgi hikmete; hikmet yaratılmışlara karşı sevgi, merhamet ve sorumluluğa; bu zeminde iyilik hedefleyen bir teknolojiye ve nihai tahlilde özgün bir medeniyete dönüşür.

Bilimin evrenselliği ve Türk bilim felsefesinin anlamı

Zihinsel bir berraklık için bilimsel yöntemi, bilime yön veren ontolojiden ayırmak zorundayız. Bilimsel yöntemin gözlem, deney, ölçüm, mantık, eleştiri ve yanlışlanabilirlik gibi ölçütleri evrenseldir. Aynı şartlarda araştırılan bir tabiat olgusu Türk’e, Batılı’ya veya başka bir topluma göre farklı bir fiziksel yapı ve işleyiş kazanmaz. Dolayısıyla Türk bilim felsefesi, Batı fiziğinin veya biyolojisinin karşısına farklı doğruluk ölçütlerine sahip etnik ya da millî bilimler koyma girişimi değildir. Bilimsel kanıtın geçerliliği kültürel aidiyete göre değişmez; ancak hangi kanıtın üretileceği, hangi problemlere kaynak ayrılacağı ve ortaya çıkan kudretin hangi sınırlar içinde kullanılacağı bilimsel yöntemin kendiliğinden cevaplayabileceği sorular değildir.

Bilim faaliyeti ortak ve evrensel olabilirken, bilimin anlamı, amacı, öncelikleri ve sorumluluk düzeni tarihsel toplumlara göre farklılaşabilir. Karşı karşıya olan iki ayrı bilim değil, bilime yön veren farklı medeniyet tasavvurlarıdır. Bir tasavvur varlığı sömürülecek kaynak, bilgiyi güç, teknolojiyi egemenlik ve ilerlemeyi sınırsız büyüme olarak görebilir. Başka bir tasavvur ise varlığı anlam ve hikmet taşıyan bir bütün, insanı emanetçi, bilgiyi sorumluluk, teknolojiyi hizmet ve medeniyeti adaletin kurumlaşması olarak yorumlayabilir. Deney yöntemleri aynı olsa bile, araştırma gündemi ve bilginin toplumsal sonuçları bu iki ufukta aynı olmayabilir; hatta belirgin biçimde farklılaşabilir.

Burada eleştirilen “Batı bilim felsefesi” yekpare bir yapı değildir; Batı düşüncesinde de araçsal aklı, sömürgeciliği ve bilimin sermayeyle ilişkisini eleştiren güçlü gelenekler vardır. Dolayısıyla eleştirinin muhatabı bütün Batılı düşünürler değil; modern Batı’da tarihsel olarak hâkim hâle gelen bilim-iktidar-teknoloji bileşimidir. Aynı şekilde “Türk bilim felsefesi” sözü de etnik bir doğruluk rejimini değil, evrensel bilim faaliyetini, Türk düşünce mirasının kavramları içinde yeniden anlamlandıran özgün bir medeniyet perspektifini ifade eder.

Hakk’a yöneliş, hikmet, emanet, adalet ve iyilik, daha geniş Türk-İslam düşünce havzasının ortak mirasıdır. Türk bilim felsefesinin özgünlüğü, bu mirası Türklerin tarihî devlet, töre, kut, adalet, tabiat ve medeniyet tecrübesi içinde yeniden yorumlama biçiminde aranmalıdır. “Türk” sıfatı bir tekel değil, ortak mirasa belirli bir tarihî tecrübe içinden katılma ve onu çağdaş bilim hayatında yeniden kurma iradesidir.

Bilimin arkasındaki ontoloji

Her bilim anlayışının arkasında, açıkça ifade edilmese bile, bir ontoloji vardır. İnsan evreni yalnızca maddi kaynaklar toplamı olarak görüyorsa, bilgi faaliyeti de bu kaynakları hesaplama ve kullanma istikametinde gelişir. İnsanı tabiatın efendisi kabul eden bir anlayış, ilerlemeyi daha fazla üretme ve denetleme kudretiyle ölçer. Buna karşılık, evreni düzen ve hikmet taşıyan bir bütün, insanı da onun sorumlu şahidi ve emanetçisi olarak gören bir ontoloji, bilginin amacını kökten değiştirir.

Türk düşünce mirasında varlık, başıboş bir yığın değil, düzenli bir bütün olarak tasavvur edilmiştir. İslam öncesi Türk kozmolojisindeki gök, yer ve insan dengesi, araştıran insanı kendisinden önce var olan bir düzenin içine yerleştirir. İslam’la birlikte bu kozmik düzen; tevhid ve ilâhî hikmet anlayışıyla derinlik kazanmıştır. Bu ontolojik kabul, tabiatı yalnızca tüketilecek bir çevre, eşyayı da yalnızca kullanılacak bir madde saymayan bir bilim anlayışına imkân verir. İnsan bilen öznedir, fakat mutlak fiili özne değildir; eşya da bilginin nesnesidir, fakat değersiz ve sahipsiz değildir. Bilmek, varlığı insan iradesine teslim etmek değil, onun düzenini ve sınırlarını kavramaktır.

Kutsal egemenlikten dünyevî tahakküme

Batı medeniyetinin bilim ve iktidar ilişkisini anlayabilmek için Hristiyanlığın tarih içindeki dönüşümüne bakmak gerekir. Hristiyan inancında Tanrı’nın İsa Mesih’te insan tabiatını üstlenerek bedenleşmesi (enkarnasyon) ve “Tanrı’nın Krallığı” öğretisi, başlangıçta dünyevî bir devlet projesi değil, zamanın sonundaki ruhsal kurtuluş vaadiydi. Tarihsel kırılma, bu manevi kurtuluş fikrinin Roma’nın siyasal imparatorluk mirasıyla birleşmesinde gerçekleşmiştir.

Hristiyanlık imparatorluk dini hâline geldikçe hakikatin evrenselliği ile iktidarın evrenselliği birbirine yaklaşmış; Kilise, monarşi ve Avrupa devletleri arasındaki ittifaklar fetih, ticaret ve yönetimi aynı genişleme hareketinin parçalarına dönüştürmüştür. Böylece “hakikati ulaştırma” iddiası, başka halkları yönetme ve “medenileştirme” hakkı biçiminde yorumlanabilmiş, bilimin yönü de bu tarafa dönmüştür. Dinî evrensellik imparatorluk siyasetiyle birleştiğinde ötekini muhatap olmaktan çıkarıp onu dönüştürülecek, yönetilecek bir nesneye indirgemiştir.

Batı’da bilimin ardındaki zihniyeti yalnızca dinî bir kaynaktan türetmek tarihi basitleştirir. Roma’dan devralınan imparatorluk anlayışı, denizcilik ve silah teknolojileri, merkantilizm, özel mülkiyet düzeni ve sermaye birikimi bu sürecin kurucu unsurlarıdır. Hristiyanlık bazı dönemlerde sömürgeciliği meşrulaştıran bir dil sunmuş olsa da aynı gelenek içinden sömürge şiddetine, araçsal akla ve bilimin tahakküm amacıyla kullanılmasına itiraz eden güçlü vicdanî ve düşünsel hareketler de doğmuştur. Bununla birlikte bu eleştirilerin siyasal ve iktisadi düzen üzerindeki etkisi çoğu zaman sınırlı kalmıştır.

Bilgi, mülkiyet, sermaye ve teknoloji

Modern Batı bilimi; Grek akılcılığının, Roma hukuk tecrübesinin, Aydınlanmayı hazırlayan bilimsel devrimin ve kapitalist üretim ilişkilerinin bileşiminde gelişmiştir. Bu süreçte bilimin kurumsal ana yönelimi, “bilmek” ile “hükmedebilmek” arasında güçlü bir bağ kurmuştur. Francis Bacon’ın (1561–1626) bilgi ile kudret arasında kurduğu ilişki ve René Descartes’ın (1596–1650) insanı tabiatın efendisi kılma tasavvuru, bu dönüşümün başlıca felsefi ifadeleri arasındadır.

Coğrafya, botanik, antropoloji, tıp ve mühendislik dünyayı yalnızca tanımamış; toprakların, kaynakların ve toplulukların sahiplenilmesi için de kullanılmıştır. Sömürgelerden aktarılan servet sermaye birikimini beslerken, sermaye de yeni bilimsel girişimleri finanse etmiştir. Böylece bilim, teknoloji, mülkiyet ve imparatorluk arasında birbirini büyüten bir çevrim oluşmuştur. Kapitalizm ve emperyalizm bilimin basit ürünleri değildir; ancak bilimsel kudret onların yayılma kapasitesini olağanüstü ölçüde artırmıştır.

Burada sorun teknolojinin kendisi değildir; teknoloji hayatı kolaylaştırır ve insanın imkânlarını genişletir. Sorun, teknolojik kudretin kendi başına ilerlemenin tek ölçüsü hâline gelmesi ve “yapılabilen şey yapılmalıdır” düşüncesinin ahlâkî muhakemenin yerini almasıdır. Bilgi patent ve mülkiyet yoluyla kapatıldığında, araştırma gündemi insanlığın en ağır ihtiyaçlarından çok satın alma gücü yüksek pazarların taleplerine göre belirlendiğinde, bilim iktidar düzenine eklemlenir. Tabiat “eşya”, eşya “kaynak”, insan “iş gücü” ve bilim “teknolojik egemenlik aracı” hâline gelir.

Bugün aynı mesele dijital gözetim, yapay zekâ, biyoteknoloji ve ekolojik yıkım bağlamında yeniden karşımıza çıkmaktadır. Teoman Duralı’nın (1947–2021) çağdaş küresel medeniyet çözümlemesi, bu dönüşümü yalnızca ekonomik bir sistemin yayılması olarak değil, belirli bir insan, akıl ve tabiat tasavvurunun bilimsel faaliyete yön vermesi olarak okumaya imkân verir. Mesele, Batı’da üretilen bilgiyi veya teknolojiyi bütünüyle reddetmek değil; bilimsel kudretin hangi ontolojik kabuller içinde amaçlandığını sorgulamaktır.

Türk bilim felsefesinin kurucu kavramları

Önerdiğimiz felsefenin kurucu kavramları, yan yana sıralanmış değerler değil; bilme faaliyetini başlangıcından toplumsal sonucuna kadar düzenleyen bir bütündür. Bu kavramlardan biri eksildiğinde yapı da bozulur: Hakikat’e yönelmeyen hikmet kanaate, hikmetsiz bilgi parçalanmış uzmanlığa, emanetsiz kudret tahakküme, adaletsiz yenilik ayrıcalığa, iyilikten kopmuş ilerleme ise amaçsız büyümeye dönüşebilir.

Hakikate yöneliş ve varlığa sadakat: Türk bilim felsefesinin başlangıç ilkesidir. Buradaki Hakikat, nihai anlamıyla Hakk’ı ifade eder; fakat Hakk’ı arama iddiası, yaşanan varlığın olgularına sadakatsizlik üzerine kurulamaz. Bilim insanının ilk yükümlülüğü kendi görüşünü doğrulamak değil, varlığın ve olguların vereceği hükme açık olmaktır. Bu sebeple Hakikat’e yöneliş, gözlem ve deney kadar verinin saklanmamasını, sonuçların eleştiriye açılmasını, yanlışın düzeltilebilmesini ve hiçbir kişinin ya da geleneğin kanıt karşısında dokunulmaz sayılmamasını gerektirir. Varlığa ve olgulara sadakat, Hakk’a yönelişin bilimsel faaliyetteki epistemik ve ahlâkî şartıdır. Böylece olgusal doğruluk ile Hakk özdeşleştirilmez; fakat birbirinden de koparılmaz.

Hikmet: Bu çalışmada benimsediğimiz özlü ifadeyle “eşyanın hakikati”dir; yani varlığın mahiyetini, düzenini, anlamını ve Hakk ile ilişkisini kavrayabilme yetkinliğidir. Hikmet, uzmanlık alanlarında üretilen parçalı bilgilerin hangi bütüne ait olduğunu araştırır. Bir müdahalenin teknik olarak mümkün olması, onun insanın vakarına uygun olduğunu göstermez; hikmet, yapılabilir olan ile yapılmaya değer olan arasındaki mesafeyi görünür kılar. İslam düşünce geleneğinde Hz. Peygamber’e atfedilen “Allah’ım, bize eşyayı olduğu gibi göster” duasının felsefî değeri buradadır: Eşyayı olduğu gibi görmek, araştırmacının kendi çıkarını, korkusunu ve sahip olma arzusunu da sorgulamasını gerektirir.

Emanet: Bilgiyle elde edilen kudretin mülkiyet değil, geçici ve hesap verilebilir bir yetki olduğunu bildirir. Sırf bir güce erişilmiş olması, onu kullanma hakkını kendiliğinden doğurmaz. Emanet ilkesi, bilim etiğini araştırma sonuna eklenen bir denetim aşaması olmaktan çıkarıp araştırma sorusunun seçiminden teknolojinin uygulanmasına kadar tüm sürecin içine yerleştirir.

Adalet: Bilginin yararlarının, zararlarının ve karar yetkisinin nasıl dağıtıldığını sorgular. Bir buluş toplam refahı artırırken riskleri güçsüz gruplara yüklüyor veya toplumları sürekli bağımlılığa mahkûm ediyorsa, orada adalet çatışması vardır. Kimin hastalığının araştırıldığı, kimin verisinin kullanıldığı ve üretilen bilgiye kimin erişebildiği bilim felsefesinin asli sorularıdır.

İyilik: Bu yapının yönünü belirler. Çoğunluğun kısa vadeli faydasını gözeten dar bir yararcılık değil; insan onurunu, hayatın bütünlüğünü ve varlık düzeninin devamını gözeten bir amaçtır.

Kutadgu Bilig’in bilgi, akıl, kut ve adaleti aynı siyasal-ahlâkî düzen içinde ele alması, bu kavramsal mimarinin en somut tarihî örneğidir. Eserde bilgi, sahibine sınırsız tasarruf hakkı veren bir üstünlük değil; doğru hüküm verme ve toplumsal düzeni koruma sorumluluğudur.

Bilim, ilim ve felsefenin tamamlayıcılığı

Türkçede “bilim” ile “ilim” çoğu zaman eşanlamlı kullanılsa da bu yazının kurucu tezi bakımından aralarında işlevsel bir ayrım yapılabilir. Bilim; belirli bir alanda yöntemli biçimde bilgi üreten, iddialarını kanıt karşısında sınayan ve gözlenebilir ya da ölçülebilir olguları ele alan rasyonel bir faaliyettir. İlim ise bilimin bulgularını dışlamadan, farklı bilgi yollarının verilerini varlığın hakikatine yönelten; bilginin anlamını, sınırlarını ve insan üzerindeki dönüştürücü etkisini araştıran daha kuşatıcı bir bilme hâlidir. Bu ayrım, bilimsel önermelerin vahiy veya irfanla doğrulanabileceği anlamına gelmez. Bilimin ampirik iddiaları yine gözlem, deney ve eleştirel sınamayla değerlendirilir; ilim ise bu bilginin insanın varoluşu ve ahlâkî sorumluluğu bakımından ne ifade ettiğini sorar.

Bilimde insan bilen özne, varlık ise araştırılan nesnedir; ilimde ise bilen insan da dönüşümün konusu hâline gelir. İlim; bilimsel bilgiyi dışlamaksızın akıl, tecrübe, vahiy ve irfan gibi farklı bilme yollarını daha kuşatıcı bir anlam ufkunda ilişkilendirir. Bilim yöntemsel şüpheyi sürekli korurken; ilim bilgi arayışını anlam ve itminan ufkuna taşır. Tasavvuf geleneğindeki hakkü’l-yakīn mertebesi de insanın idrak ettiği hakikatin kendi varoluşunda yaşanan bir ahlâka ve kesinliğe dönüşmesidir.

Felsefe ise bu iki alan arasında düşünsel bir köprü kurar. Nihat Keklik’in (1926–2017) yaklaşımında bilim ile felsefe arasındaki ilişki bir “hikmet binası” olarak tasavvur edilir. Fizik, kimya, biyoloji veya tıp bu binanın farklı odalarıdır; felsefe ise odalar arasında geçiş kurarak her alanın kabullerini birlikte düşünmeye imkân veren koridorlardır. Hikmet, binanın ne için kurulduğunu belirleyen temel ve yön duygusudur.

Teoman Duralı’nın (1947–2021) “felsefe-bilim” terkibi de bu tamamlayıcılığı açıklar. Felsefe, bilimlerin sonuçlarını dışarıdan süsleyen bir yorum değil; onların kavramlarını ve dayandıkları varlık anlayışını sorgulayan kurucu bir faaliyettir. Bilim felsefeden koptuğunda teknik uzmanlık parçalanmış bir kudrete, felsefe bilimden koptuğunda ise olgusal temeli zayıf bir söyleme dönüşebilir. Türk bilim felsefesi teklifi, bu iki alanı birbirine indirgemeden aynı sorumluluk ufkunda yeniden buluşturmayı amaçlar.

Bilgiden hikmete, hikmetten medeniyete

Türk bilim felsefesinin en önemli uygulanabilir hedefi, araştırma ve eğitim düzenini dönüştürmektir. Üniversitenin başarısı yalnızca yayın, atıf, patent ve ekonomik getiriyle ölçülmemelidir; bu ölçütler hangi insan ve toplum idealine hizmet ettikleri sorulmadıkça eksiktir. Bilim eğitimi öğrenciye yalnızca uzmanlık kazandırmamalı; bilgi tevazuu, doğruluk, liyakat ve ortak iyilik bilinci de vermelidir. Üniversite siyasî veya ideolojik tarafgirliğin değil; varlığa ve olgulara sadakatin, bilimsel özgürlüğün ve ahlâkî sorumluluğun tarafında olmalıdır.

Araştırma gündemi, taklitçi biçimde merkez ülkelerin önceliklerini izlemek yerine milletin ve insanlığın gerçek ihtiyaçlarını birlikte gözetmelidir. Yerel afetler, su ve gıda güvenliği, yoksulluk, yaşlanan nüfus, dil ve ekolojik dengenin korunması yüksek nitelikli bilimin asli konuları olmalıdır. Bu noktada millîlik evrenselliğe uzanır; kendi toplumunun tecrübesinden hareketle insanlığın ortak bilgi birikimine özgün katkılar sunabilir.

Teknoloji politikası da “daha fazla” yerine “hangi amaçla, kimin için ve hangi bedelle?” sorularına dayanmalıdır. Bir teknoloji ekonomik büyüme sağlarken insan ilişkilerini çoraklaştırıyor veya tabiatı tahrip ediyorsa başarı hesabı yeniden yapılmalıdır. Bilimsel kararların yalnızca uzmanlar ve sermaye çevreleri arasında değil, etik, hukuk ve toplum temsilcilerinin katıldığı şeffaf süreçlerde değerlendirilmesi bu yaklaşımın kurumsal bir sonucudur.

Hikmet merkezli yaklaşımın güncel sınamaları

Yapay zekâ ve ekolojik kriz, bu bilim anlayışının en önemli güncel sınamalarındandır. Yapay zekâ bağlamında sorun, makinelerin ne yapabileceği değil, insan hakkında hangi kabulle tasarlandıklarıdır. İnsan yalnızca veri işleyen biyolojik bir düzenek olarak görülürse, verimlilik ve denetim kolaylıkla insan onurunun önüne geçer. Hikmet merkezli yaklaşım, yapay zekâyı insanın yerini alan bir kudret değil, onun muhakemesini ve topluma hizmetini destekleyen bir araç olarak konumlandırır; nihai karar ve ahlâkî sorumluluk insanda kalır.

Ekolojik kriz ise tabiatı sınırsız bir hammadde deposu olarak gören anlayışın sınırlarını zaten göstermektedir. Hikmet ve emanet kavramları, çevreyi yalnızca daha uzun süre kullanılacak bir kaynak olarak değil, kendi değeri bulunan bir varlık bütünü olarak görmeyi gerektirir. Sürdürülebilirlik, ekonomik faaliyetin devamını sağlayan teknik bir ayarlamadan ibaret kalamaz; canlıların ve gelecek kuşakların haklarını gözeten ahlâkî bir ilkeye dönüşmelidir.

Sonuç: Türk bilim felsefesinin kurucu hükmü

Türk bilim felsefesi, modern bilimin başarılarını reddeden bir geçmişe dönüş veya evrensel bilimin karşısına ayrı bir millî bilim koyma çağrısı değildir. Bu yaklaşım, bilimin eleştirel ve kendini düzeltebilir yöntemini koruyarak bilimsel faaliyeti hikmet, ahlâk ve insanlığın ortak iyiliğiyle belirlenen bir amaç düzeni içinde yeniden anlamlandırma teklifidir.

Bu bakımdan kurucu hüküm şöyle ifade edilebilir: Bilim, dünyaya ve varlığa hâkim olmak için değil, Hakikat’i, yani Hakk’ı arama niyetiyle yapılmalıdır. Bu niyet, bilimi olgusal gerçeklikten uzaklaştırmaz; aksine araştırmacıyı varlığın gözlenebilir olgularını ve işleyişini yöntemli, eleştirel ve dürüst biçimde incelemeye mecbur eder. Bilgi insana kudret kazandırır; ancak hikmet ve ahlâkla yönlendirilmeyen kudret kolaylıkla tahakküm aracına dönüşebilir. Bilimin nihai amacı güç ve verimlilik değil, iyilik ve adalet doğrultusunda insanlığa hizmet olmalıdır. İnsan, bilgisi arttıkça daha sorumlu, üretim gücü geliştikçe daha adil, tabiata müdahale imkânı genişledikçe daha dikkatli ve hesap verebilir olmak zorundadır.

Bu yaklaşım, evrensel yöntemsel ölçütleri benimserken kendi hikmet mirasını yaratıcı ve eleştirel biçimde yeniden yorumlayabildiği ölçüde insanlığın ortak düşünce birikimine özgün bir katkı sunabilir. Böylece Hakikat’i arama niyetiyle başlayan bilme faaliyeti; varlığın bilimsel olarak araştırılmasından hikmete, hikmetten sevgi ve merhamete, bunlardan iyilik ve adalete, nihayet adaletin kurumlaşmasıyla özgün bir medeniyete uzanan bütünlüklü bir anlam ve sorumluluk düzenine dönüşebilir.

Yararlanılabilecek Kaynaklar

Bacon, F. (1999). Novum Organum: Tabiatın yorumu ve insan âlemi hakkında özlü sözler (S. Önal Akkaş, Çev.). Doruk Yayınları.

Bice, H. (Ed.). (2016). Hoca Ahmed Yesevî: Dîvân-ı Hikmet. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Descartes, R. (2020). Yöntem üzerine konuşma (M. Erşen, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Duralı, Ş. T. (2000). Çağdaş küresel medeniyet: Anlamı, gelişimi, konumu. Dergâh Yayınları.

Duralı, Ş. T. (2006). Felsefe-bilim nedir? Dergâh Yayınları.

Esin, E. (2001). Türk kozmolojisine giriş. Kabalcı Yayınevi.

Feyerabend, P. (2010). Yönteme karşı (E. Başer, Çev.). Ayrıntı Yayınları.

Heidegger, M. (1998). Tekniğe ilişkin soruşturma (D. Özlem, Çev.; 2. bs.). Paradigma Yayınları.

Horkheimer, M., & Adorno, T. W. (2014). Aydınlanmanın diyalektiği: Felsefi fragmanlar (N. Ülner & E. Öztarhan Karadoğan, Çev.). Kabalcı Yayıncılık.

İbn Sînâ. (2014). Metafizik (E. Demirli & Ö. Türker, Çev.). Litera Yayıncılık.

Karakuş, R. (2005). Türk felsefesinin imkânı üzerine. İnsan Bilimleri Dergisi, 2(2).

Kuhn, T. S. (2021). Bilimsel devrimlerin yapısı (N. Kuyaş, Çev.; 10. bs.). Kırmızı Yayınları.

Kutluer, İ. (1998). Hikmet. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi içinde (Cilt 17, ss. 503–511). Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Lakatos, I. (2014). Bilimsel araştırma programlarının metodolojisi (D. Uygun, Çev.). Alfa Yayınları.

Manav, F. (2024). Türk felsefesi nedir? Bütünleştirici bir tanımlama denemesi. Karadeniz Araştırmaları, 21(82), 404–417.

Merchant, C. (2022). Doğanın ölümü: Kadınlar, ekoloji ve bilimsel devrim (B. Tanrısever, Çev.). Otonom Yayıncılık.

Nasr, S. H. (2019). İnsan ve tabiat (N. Avcı, Çev.). İnsan Yayınları.

Popper, K. R. (1998). Bilimsel araştırmanın mantığı (İ. Aka & İ. Turan, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.

Said, E. W. (2016). Şarkiyatçılık: Batı’nın Şark anlayışları (B. Ülner, Çev.). Metis Yayınları.

Weber, M. (2008). Protestan ahlâkı ve kapitalizmin ruhu (Z. Gürata, Çev.). Ayraç Yayınevi.

Zuboff, S. (2021). Gözetleme kapitalizmi çağı: Gücün yeni sınırında insan geleceği için savaş (T. Uzunçelebi, Çev.). Okuyan Us Yayınları.

Keklik, N. (1987). Türk-İslam felsefesi açısından felsefenin ilkeleri. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları.

Yusuf Has Hâcib. (1959). Kutadgu Bilig II: Çeviri (R. R. Arat, Çev.). Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Yazar
Muzaffer METİNTAŞ

Muzaffer Metintaş, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde göğüs hastalıkları profesörüdür. Akademik çalışma alanı akciğer kanseri, mezotelyoma ve plevra hastalıklarıdır. Bilim felsefesi, medeniyet araştırmaları ve ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen