Bir Medeniyet Rabıtası Olarak İslam

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Uğur UTKAN

Öz

Bu çalışma, İslam medeniyetinin teşekkül sürecini tarihsel, kültürel ve düşünsel boyutlarıyla ele alarak İslam’ın yalnızca bir din değil, aynı zamanda farklı kültürleri bir araya getiren güçlü bir medeniyet bağı olduğu vurgulanmaktadır. Özellikle Abbasi döneminde hız kazanan tercüme faaliyetleri, Antik Yunan, İran ve Hint düşüncesinin İslam dünyasına aktarılmasını sağlamış; bu etkileşim bilimsel ve felsefi gelişmelerin önünü açmıştır. Çalışmada, Arap olmayan Müslüman toplumların, özellikle Türk ve İranlıların, İslam medeniyetinin oluşumuna yaptığı katkılar ön plana çıkarılmaktadır. Tasavvufun ortaya çıkışı, kültürel sentezler ve Orta Asya’nın tarihsel birikimi bu bağlamda değerlendirilmektedir. Ayrıca İslam dünyasında gelişen bilimsel mirasın Avrupa Rönesansı üzerindeki etkisi ele alınmakta; medeniyetler arası etkileşimin dönüştürücü gücü ortaya konulmaktadır. Sonuç olarak, İslam medeniyetinin çok katmanlı ve çok kültürlü yapısının, insanlık tarihindeki ilerleme süreçlerinde belirleyici bir rol oynadığı savunulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: İslam medeniyeti, Abbasi dönemi, tercüme hareketleri, tasavvuf, Türk-İslam düşüncesi, kültürel etkileşim, bilim tarihi

Abstract

This study examines the formation process of İslamic civilization from historical, cultural, and intellectual perspectives, emphasizing that İslam is not merely a religion but also a powerful civilizational bond that unites diverse cultures. Translation activities, particularly those accelerated during the Abbasid period, facilitated the transfer of ancient Greek, Persian, and Indian thought to the İslamic world; this interaction paved the way for scientific and philosophical advancements. The study highlights the contributions of non-Arab Muslim communities, especially Turks and Iranians, to the formation of İslamic civilization. The emergence of Sufism, cultural syntheses, and the historical legacy of Central Asia are evaluated within this context. Furthermore, the influence of the scientific heritage that developed in the İslamic world on the European Renaissance is discussed, revealing the transformative power of inter-civilizational interaction. In conclusion, it is argued that the multifaceted and multicultural structure of İslamic civilization played a decisive role in the processes of progress throughout human history.

Keywords: İslamic civilization, Abbasid period, translation movements, Sufism, Turkish-İslamic thought, cultural interaction, history of science

Giriş

İslam, yalnızca bireysel inanç alanına hitap eden bir din değil; insanlık tarihinin en kapsamlı ve dönüştürücü medeniyet tasavvurlarından biridir. Ortaya çıktığı andan itibaren farklı coğrafyaları, kültürleri ve düşünce geleneklerini kendi potasında eriterek yeni bir uygarlık ufku açmış; bu yönüyle tarihin akışını değiştiren başlıca dinamiklerden biri olmuştur. Bu gerçeklik, İslam’ın sadece teolojik bir sistem olarak değil, aynı zamanda bilgi, ahlak ve toplumsal düzen üreten bütüncül bir medeniyet projesi olarak değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Bu çalışmanın temel iddiası şudur: İslam medeniyeti, tek bir milletin ya da dar bir kültürel çevrenin ürünü değil; aksine, farklı etnik ve düşünsel havzaların katılımıyla inşa edilmiş çok katmanlı bir uygarlık modelidir. Özellikle Abbasi döneminde ivme kazanan tercüme hareketleriyle Antik Yunan, İran ve Hint düşüncesinin İslam dünyasına aktarılması, yalnızca bir kültürel nakil değil; özgün bir yeniden üretim sürecini başlatmıştır. Bu süreç, bilimsel ve felsefi faaliyetlerde gözle görülür bir sıçrama meydana getirmiş ve İslam dünyasını dönemin en ileri bilgi merkezlerinden biri hâline getirmiştir.

Daha da önemlisi, bu medeniyetin oluşumunda belirleyici rol oynayan unsurların başında Arap olmayan Müslüman toplumlar gelmektedir. Türkler ve İranlılar başta olmak üzere farklı milletlerin katkıları, İslam medeniyetini durağan bir yapı olmaktan çıkararak dinamik ve üretken bir karaktere kavuşturmuştur. Tasavvufun teşekkülü, bilimsel disiplinlerin kurumsallaşması ve kültürel sentezlerin ortaya çıkışı, bu çok yönlü etkileşimin somut tezahürleridir. Dolayısıyla İslam medeniyeti, homojen değil; aksine, farklılıkların uyum içinde bütünleştiği bir medeniyet modelidir.

Yani özetle bu süreç, yalnızca bir aktarım değil, aynı zamanda yeniden yorumlama ve üretme faaliyeti olarak değerlendirilmelidir.

O yüzden İslamiyet kesinlikle yalnızca hak din değil, aynı zamanda bir medeniyet rabıtasıdır. Yani diyebiliriz ki İslam bir medeniyet dinidir. İnsanlığa teklif ettiği üstün değerleriyle, yaşamın her alanına nüfuz eden ahlaki ölçüleriyle ve bilginin ehemmiyetine yaptığı vurguyla sadece insanın tekámülünü değil, onunla birlikte bir bütün olarak toplumun ve hatta toplumların olgunluğunu, kemalini gaye edinir. İslam öyle bir medeniyet rabıtasıdır ki Araplar kabileler halinde yaşarken birdenbire dünyanın jandarmalığına doğru atlamışlardır. İslamiyet Araplar için bu açıdan bir atlama basamağı olmuştur. Ve hiç şüphe yoktur ki İslamiyet öncesinde yarısı bedevi olan, kabalıkta taş yüreklilikte son hadde vardıkları için haklarında Kur’ânın Bedevi Araplar küfür ve nifak hususunda fazla aşırıdırlar. Onlar Allahın Resûlüne indirmiş olduğu emir ve yasakların sınırlarını bilememeğe daha layıktırlar.[1]  buyurduğu bir muhite gelmiştir. İslamın en büyük mucizelerinden biri, böylesine kaba, haşin ve atılgan bir topluluktan; gerçek ve örnek insanlık vasıflarını yüklü bir millet meydana getirmiş olmasıdır. Öyle bir millet ki, sadece kendileri Allahın gösterdiği hidayet yoluna girmek, böylece içinde bulundukları hayvanlık mertebesinden yüksek insani ufuklara doğru yükselmekle yetinmemişler, fakat aynı zamanda, insanları Allah yoluna davet eden hakiki mürşitler olmuşlardır. Bırak geri tarafını işte sadece bu, bu dinin insanları medenîleştirmek ve ruhları terbiye etmek hususundaki kudret ve maharetine açık bir bürhandır. Kaldı ki, İslâm, ruhların içinde cereyan eden bu muazzam işlerle de iktifa etmez. Halbuki bu, emekleri tüketen ve tescile layık olan hakiki iş ve gerçek vazifedir. Çünkü bu, bütün medeniyet ve ileriliğin son hedefidir. İslâm, bu fikirleri ve şuurları güzelleştiren derin terbiye ile de yetinmemiştir. Bunların hepsinden fazla olarak, insanlığın önemle üzerinde durduğu ve hayatın çekirdeği saydığı medeniyet eserlerinin hepsini kendi sahasına çekmiş, Allahın vahdaniyeti hakkındaki akidesine muhalif olmadığı ve Allahın kulları için yapılması gerekli hayır ve iyiliklerden insanları uzaklaştırmadığı müddetçe Mısır, İran ve Bizans gibi fethettiği memleketlerde bulduğu medeniyetlerin hepsini benimsemiş ve kendine maletmiştir. Sonra müslümanlar, Yunanhlardan mevcut tib, riyaziyyat, felekiyyat (astronomi), tabiiye, kimya ve felsefe gibi ilimlerle ilgilendiler. İlmi çalışma ve araştırmalariyle şan ve şeref sahifelerine yenilerini kattılar. Hattä Müslümanlar ilmi çalışmada o kadar ileri gittiler ki. Avrupa’nın yeni kalkınması, ilim ve icat sahasındaki zaferleri, Endülüs’teki İslam medeniyetinin temelleri üzerine kurulmuştur. O halde Islám, ne zaman insanlık için faydalı ilim ve tekniğin önüne set çekmiş ve ona karşı durmuştur? Hakim vaziyette olan garp medeniyetinin karşısında İslamın bugünkü durumuna gelince, onun durumu geçmiş medeniyetlerin hepsinin karşılaştığı durumdur. İsläm, bugünkü medeniyetten, kendine verebileceği her türlü hayır ve iyilikleri kabul eder. İçinde kötülük bulunanları ise reddeder. İslâm insanları fikri veya maddi uzlete davet etmez, hiçbir vakit de etmemiştir. Beşeriyetin vahdetine, her millet ve mezhepten insanlar arasındaki yakınlık bağlarına olan inancından dolayı, diğer medeniyetlere şahsi, milli veya dini herhangi bir düşmanlıkla mukabele etmez. O halde aydın geçinen bazı kimselerin anladığı gibi, Islām davetinin, bugünkü medeni imkânlardan istifade etmenin karşısına durma korkusu diye bir korku yoktur. Hiç bir zaman müslümanlar, evlerinde, fabrikalarında, çiftliklerinde ve hayatla ilgili çeşitli iş yerlerindeki åletlerin üzerine, kullanmağı kabul etmemiz için Allahın ismi veya besmele yazılmalıdır, diye elbette bir şart koşmamışlardır. Ancak Müslümanların o åletleri, Allahın adıyla ve onun yolunda kullanmaları kâfidir. Haddi zatında ilim, teknik ve bunların sonucu olan makine ve âletlerin dini, milliyeti ve vatanı yoktur. Lâkin bunlardan gaye, bu iyi şeyleri yine iyilikte kullanmaktır. Mesela top, múcidi belli olmayan beşerî bir icattır. Fakat, sen onu kullandığın zaman başkalarına karşı düşmanlık ve tecavüzde kullanırsan, işte o vakit hakkıyla müslüman olamazsın, İslâma göre onu kullanmanın şartı ya bir tecavüzü defetmek veya Allah rızası için bir hakkı müdafaa etmek olmalıdır. Sinema da haddi zatında beşerî bir buluştur. Eğer sen onu, temiz temayülleri, yüksek insanlığı ve hayır yolunda canlıların mücadelesini göstermekte kullanırsan, işte o zaman hakkı ile Müslüman olmağa hak kazanırsın. Lâkin sen onu çıplak vücutları, hayasızca temsil edilen şehvet sahnelerini ve rezalet çamuru içine düşmüş insanların gayr-i ahlâkî davranışlarını aksettirmekte (göstermekte) kullandığın zaman tabiatı ile Müslüman olmakta yaya kalırsın. Hadd-i zatında müstehcen filmlerin kötülüğü sadece ahlâki yönden değildir. Onun en büyük kötülüğü, olgun bir cemiyet için lâzım olan besleyici gıdaları ve hayatı küçümsemek, insanları sapık ve düşük hedeflere yöneltmektir. Bundan başka İslâm daveti, dünyanın neresinde olursa olsun, beşeriyetin intaç ettiği fikirlerle kaynaşmanın veya birbirinden alışveriş yapmanın elbette ki, karşısına duracak değildir. İnsanların yapacağı herhangi faydalı bir buluşun, müslümanlar için de alınması gerekli bir şey olduğu şüphesizdir. Resûlullah “ilim tahsil etmek bir farizadır” demiştir. İlim böyle mutlak olarak söylendiği zaman bütün ilimlere şâmildir. Binaenaleyh Resûlullah’ın daveti, bütün yollardan bütün ilimleredir. Hayır!… İslâm, beşeriyet için faydalı hiç bir teknik ve medeni vasıtanın karşısında değildir. Böyle bir korku da yoktur.[2]

Bundan ötürüdür ki İslâm medeniyeti, büyük bilim ve sanat atılımlarının gerçekleştiği ve tarihsel etkileşimler vesilesiyle başta Avrupa olmak üzere tüm dünyaya örnek bir medeniyet olmuştur.

Ve elbette ki Arapların böylesine büyük bir medeniyet rabıtasını tek başlarına inşa edemeyecekleri vakıadır ki Arthur Pellegrin’in “L’İslam dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının 92’nci sahifesinde de şu izâha tesadüf edilir:

“Eğer Arap münevver kütlesi yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedîlerinden feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan o yeni Müslümanlar Arap fikriyyatına usul, vuzûh ve derin tedkik itiyatlarını soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nisbette istifade etti: Çünkü, malum olduğu veçhile, Kelâm-Ullahın mukaddes metni her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’ân-ı Kerîm esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyyelerini beslemiye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep bir servet ihtiva etmektedir.”[3]

Ama elbette ki Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan yeni Müslümanlar vesilesiyle İslâmın, Antik felsefenin ürünleri ve yöntemleriyle temasa geçtiği bir zaman diliminde yayılmacı ve ırkçı politikalarıyla çok tartışılan Emevilerin yerine hilafet mührünü Abbasiler devralmıştı. İslâm ise, hemen hepsi de Antik felfesenin gelenekleriyle beslenmiş olan yerlilerin dini olmuştu. Böylece, Yakın-Doğu kültürünün önemli bir noktasına varılır. Yalnız Araplar için, klâsik miras bir dış katkıydı. Yeni Müslümanlar içinse, yeni düşünsel gelenekleriyle bütünleştirmek gerekiyordu. Ve topluma yeni bir dinin girişi, bir yeniden düzenlemeyi, bir koşullara uydurmayı, bir yeniden düşünmeyi gerektiriyordu. Öte yandan, artık Arapçada dile getirilen bu kültür, çok önemli bir çeviri ve açıklama çalışmasını da istiyordu. Son olarak, Abbasi İmparatorluğunda çeşitli geleneklerin birbirine karışması, karşılaştırmaya, karşılıklı zenginleşmeye, keşiflere götürüyordu. Böylece, düşüncenin temelleri gerçekten yenilenmemiş de olsa, Orta Çağın sonlarında Batı’da görülen Rönesans hareketine benzer coşkulu bir diriliş görülmektedir. Tıpkı o Rönesans gibi, bu da hareketli ilerlemelere yol açacaktı. Çabalar, önce çeviri etkinliğinde yoğunlaştı. Çoğunlukla, Bizans ve Sasaniler zamanında, Süryani dilindeki yazarların yaptığı çalışma yeniden ele alındı; yeni çeviriler önce Süryani çevirilerinden yararlandı, sonra gitgide Yunancadaki asıl metinlere yöneldi. Abbasi halifesi Mem’un, antik Yunan hazinelerine dört elle sarılmış olan çevirmenleri, özel olarak destekledi. Eski Roma’nın eserlerine böyle bir rağbet gösterilmedi. Batı Müslümanlarında ise, böyle bir çeviri etkinliğine katılma hiç olmadı. Çeviri etkinliği, daha sınırlı bir alanda da olsa, kimi zaman Hint’le Akdeniz arasında aracılık yapnış olan Pehlevi edebiyatına da el atmıştı. Yunan’ın tüm edebi türlerini almak yerine, çeviriler, özellikle uygulamada işe yarayabilecek bilimsel eserlere ve öğreti uyuşmazlıklarında silahların arandığı felsefeye yönelmişti. Hellenizmin gerçekten edebi ve tarihsel eserlerini, Arap uyarlamacıları bir yana bıraktılar; bu eserler, aslında Süryani kültürüne de yabancı kalmıştı. İleriki yüzyıllarda, Batı İslâmın edebi zenginliği içine daldığında böylesi bir seçmede bulunacaktır. Pehlevi ya da Hind edebiyatına gelince, bilimsel çalışmaların yanı sıra, öğüt verici masallar –ki La Fontaine’e değin ulaşacaktır bunlar- ve halkın hoşlandığı öylüler alındı. Dikkate deper olan bir şey, -ama İranlıların egemen oldukları bir devlette olağandı- Greko-Romen tarih bir yana, Arap geçmişi ile beraber, tüm İran tarihsel geçmişi, Müslümanların tarihsel bilincine aktarıldı.[4]

Yine düşün yaşamında da İslam medeniyetindeki gelişmelerin yaşandığı açıktır ki yerlilerin İslâma girişi, böylece yerli kültürlerin yörüngesinde bir İslâm, İslâmın, bu kültürlerin alışık olduğu sorunların içine de girmesi demekti; böylece, Emeviler zamanında üstüste konmuş olan iki uygarlığın yerine, İslâm dünyası için tek bir uygarlık geçiriliyordu.[5]

Zaten Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri[6] ile İran devlet kurumları ve ideolojisi, kökü Mısır’da ve Sümer’de olan semavi dinlerin sonuncusu olan İslamiyet, Anadolu’da bulunan yerel inançlar, hepsi bir sentez oluşturur.[7] Bu tarihsel miras, birbirleriyle çelişmez, uyum halindedir. Çünkü hepsi de medeniyet malzemesidir.[8]

Aynı şekilde tasavvuf da Doğu, Batı ve Hint dinlerinin İslâm ve Gök Tanrı inanç ve ritüel yapılarıyla kaynaşmasından ortaya çıkmıştır ki tasavvuf olsun, tarikat olsun zaten Arapların adetlerinde yoktur. Eğer İslâm’a Arap olmayan milletlerden geçiş olmasaydı İslamî anlamda bir tasavvuf ve İslamî cemaat ve tarikatlar meydana gelmezdi.[9]

Zaten tasavvuf, Türklerin İslam’ı kabul ettiği bu dönemde İran ve Arap ülkelerinde yaygınlık kazanmış ve Türk coğrafyasının İran’la komşu olduğu bölgelerde etkisini göstermeye başlamıştır.[10]

Yani kaynaklar ışığında şunu diyebilmek mümkündür:

Tasavvuf, sözcük ve sistem olarak Hz. Muhammed zamanında yoktur.[11]

Zaten az bilinen şu gerçeği ele alacak olursak sonsuz mavi göğün üç rengi olduğu için Altaylıların sancaklarında da üç renk, gündüzün mavisi, sabahın kızılı ve akşamın beyazı vardır. 13. yüzyılda, o zamanlar âdet olan büyük hanın seçimi töreninin gösterdiği gibi, bayraklarındaki renklerinin göksel kaynaklı olduğunun bilincindeydi Türkler. Gerçi Altay’ın bu eski Türk geleneği Avrupa’da şimdiye kadar muhafaza edilmekte, nüfusu buralara Kavimler Göç’üyle gelmiş devletlerin bayraklarında Altay’ın renkleri parlamaktadır. Tevhit dini ve onun ya da Hanif inancının sembolleridir bu haç şekline bürünmüş çizgiler. Türk kültürünün neden az tanındığına ve yüzyıllarca ondan kalan anıların neden yok edildiğine dair cevaplar onlarda gizlidir. O, Hıristiyanlığın ve İslam’ın başlangıcıdır.[12]

Demirin bulunması ile inanç bağlamını Murad Adji şöyle tanımlamaktadır: Doğu’nun tarihine bakıldığında, Türklerde dini geleneklerin MÖ 5. yüzyıla doğru şeklini bulduğu görülür, başlangıcı ise yüzyılların derinliklerinde kaybolmaktadır. İnancın doğuş nedeni üzerine yapılabilecek en yakın tahmin, Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır. Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır. Demiri boşuna göksel metal, göklerin armağanı olarak adlandırmıyorlar Altay halkının destansı şaheserlerinde. Bu isimde, göktaşını bulan insanı saran coşku ve hayranlık ifadesi vardır, çünkü göktaşları gökyüzünden gelen habercilerdir ve saf halde doğada bulunmadığı bilinen demiri eski insanlara armağan ettiler. Demir göktaşlarından elde edilmiştir. En eski aletler olarak bilinen bıçak ve hançerler bunlardan yapılmıştır.[13]

Çin kaynakları (Taiping Huanyu Ji) kadim Altay’la ilgili olarak şunları bildiriyor: Onların topraklarında altın, demir, kalay çıkıyor; devletleri [de] göksel yağmurun demirine sahip, onu bıçak ve kılıç yapmak için topluyorlar, [o] bildiğimiz demirden farklı. Bir zamanlar oradan gelen bir yabancıya sordular [cevherin nasıl çıkarıldığını], cevap vermedi, sakladı. Sadece, ‘demir çok sağlam ve keskin, çok üstün ve ustalıklı işçilik gerektirir. Çünkü onların toprağında demir var. Ağaçlar fırtınalı yağmurdan donunca ortaya çıkıyor [demir]. Belli bir süre geçince, toprak onu yine içine çekiyor. Bu yüzden [o] seçmeli ve meşakkatli bir iş. Her seferinde, gökten yağmur yağınca insanlar [bu demiri] toplarlar, kuşkusuz başarısızlıklar ve ölümler de olur. Nedeni tam olarak bilinmez’ dedi. Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi. Kuşkusuz, Kafkasya, Küçük Asya gibi diğer kadim madencilik merkezleri de bilimin bilgisi içeriğindedir, ancak oralarda Altay’dakine benzer bir inanç sisteminin izlerine rastlanmaz ve bu mümkün de değildir. Neden mi? Oralarda teknoloji farklıydı, metal az ve düşük kaliteliydi; bu yüzden demir çok rastlanmayan, pahalı ve altından değerli bir madde halinde kalarak insanların yaşam tarzına fazla etki edemedi.[14]

Bu vesileyle bilinmesi gereken bir hakikat de şudur ki, Altaylılar demire dayalı daha pek çok buluş ortaya çıkardılar. Arpa ve darıdan zengin ürünler aldılar, rahat konutlar inşa ettiler ve bunları yükselen kültürün diğer nimetleri takip etti. Ve refah… Kadim Altay’ın bereketi ve cömertliği unutulmadan halkın hafızasında kaldı, destanlarda asırlarca anlatıldı. Bu bölge İslamiyet’ten sonra pozitif bilimlerle uğraşan önemli bilim adamları çıkarmışlar, çünkü bu bölge uygarlıkta çok ileri gitmiştir. Bu bilgi birikimi ile İslamiyet’ten sonraki süreçte, hatta MS 900’lerden sonra dahi şu bilim adamlarını yetiştirmiştir:

– Hallac-ı Mansur (Tasavvuf)

– İbn-i Sina (Tıbbın kurucusu)

– Harizmi (Logaritmanın kurucusu)

– Farabi (Fizikçi)

– Biruni

– Yusuf Has Hacib (Kutadgu Bilig’in Yazarı)

– Ömer Hayyam (Astronomi, Binom sayıları)

– Hacı Bektaş Veli (Tasavvuf)

– Mevlana (Tasavvuf)

– Uluğ Bey (Astronomi)

– Ahi Evran Veli (1215-1308) (Toplum Bilimci)

– Ali Kuşçu (Matematikçi)[15]

Bu gerçekleri özellikle Müslüman olmanın Türkleri gericileştirdiğini, bilgi birikiminden çok şey kaybettirdiğini iddia edenler için seslendiriyoruz. Bu tür iddia sahiplerine çağrımız şudur ki; haydi bakalım İslamiyet’i kabul etmeyen ve İslam medeniyetinin havzasının dışında kalan Türk unsurlarının içinden çıkmış bir Atatürk gösterin, bir Satuk Buğra Han, bir Birunî, bir İbnî Sina, bir Farabî, bir Harezmî, bir Kaşgarlı Mahmut gösterin, bir Yusuf Has Hacip gösterin, bir Nizamülmülk, bir Yunus Emre gösterin, bir Ali Şir Nevai gösterin, bir Timurlenk, bir Fatih Sultan Mehmet gösterin, bir Fuzulî, bir Mimar Sinan, bir Nazım Hikmet gösterin![16]

Dünya uygarlık tarihinde önemli yer tutan Tunç Çağı (MÖ 3000) ve Demir Çağı (MÖ 1000) Turan Bölgesinde başlamıştır. Demiri Avrupa’ya İskitler taşımıştır. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir. Günümüzde Afganistan ve Türkistan bozkırlarında ve Gobi çölünde yaşayan ve az sayıda kalan çift hörgüçlü vahşi develer MÖ 3000‘lü yıllardan beri evcilleştirilmeye başlanmıştır. Bir Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesi hiç dinlenmeden 50 km yol gidebilir, 250 kg yük taşıyabilir, susuzluğa, soğuya ve sıcaklığa dayanıklıdır. Doğuda Semerkant civarında çıkan KALAY ile Anadolu’da çıkan BAKIR’ın birleşmesini sağlayan Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesi ve Atlarla (MÖ 3500’ler) sağlanmıştır. Bu iki hayvanda Turan bölgesinde evcilleştirilmiştir.[17]

Yeryüzünde demir madenini eriten yoktu. Yapamadılar. Demir cevherin içinden çıkıyordu ve bu çok fazla yakıt tüketimi gerektiren zahmetli bir işti. Altaylılar demiri eritmeyi öğrendiler! Onlara Gök Tanrı’nın armağanıydı yeni yaşam tarzı. Sonsuz mavi göğün Tanrı’sı ve ona ibadet geleneği buradan şekillendi. Örneğin en yüce varlık için yapılan bir şenlik, toplum liderinin getirdiği örse çekiç vurularak başlardı. Bu da çan çalma âdetinin başlangıcıdır. Çan yani kolokol (kalık kol) Türkçe karşılığı ise göklere dua.

İnanca yerleşen çan sesinin, adil insanların ruhunda doğmaması elbette olanaksızdı. Sadece işitme yeteneği olmayanlar onu duymazdı, ama onlar da bu sesi hissederlerdi. Demirin ruhu Türk kavmini ayrıcalıklı yaptı. Bu iddia tamamen yerindedir. Gerçekten de Altay dünyanın en kaliteli ve bol demir cevherine sahipti ve onlara silahı, maharetli ellerinde özgürlük ve zafer aracına dönüşecek olan metali verdi diye yazıyor tarihçiler ve metalürji uzmanları.

İşte demir, tevhit inancıyla ayrılmaz bir bütün olarak Büyük Kavimler Göçü’ne eşlik etti; onun alameti, düşünce yapısı, sesi oldu. Altaylıların eritme tekniği yeni inançla eşzamanlı olarak ortaya çıktı, Kuzey Hindistan’da, İran’da, daha sonra Avrupa’da; Don, Dinyeper ve Ren havzasında da böyleydi. Bu bütünlük her yerde görülüyordu. Yeni uygarlık bu şekilde kendini gösteriyor, cazibe merkezi oluyordu. Ve inandırıcıydı. Onu zorla değil severek alıyorlardı.[18]

Bu konuyla ilgili Murad Adji, uzun bir irdeleme yapar ve der ki: Avrupa dilleri içinden, ortaçağda yaygın şekilde tektanrıcı, yani Hanif anlamında kullanılan bir tek Tyurk-Türk sözcüğü öne çıkıyordu. Sözcük, etnik bir anlam taşımaktan çok dini çağrışım taşıyordu. Sonradan eski anlamını tamamen kaybetmiş bir şekilde Trok-Türk, yani Türkiye’de yaşayan Türkler şeklinde değiştirdiler. Yeni sözcük eski derin anlamı vermez, çünkü kavram sınırlanmıştır. Türkler -yeni şeklinde söylenirse- Türk dünyasının sonsuz okyanusunda bir zerre olarak anlaşılır. Hanifler kavramının üzerine sünger çekilip unutulmaya bırakılması birçok şeyi açığa kavuşturmaktadır. Türkler Batı’yı rahatsız ediyordu, onlar, kendi tarihleriyle Roma’nın bu dünyada birinci olmadığını gösteriyorlardı. Papanın kendisini İsa’nın vekili ilan ettiği Hıristiyan Kilisesi havari Petrus’tan gelmemiştir. Hiçbir şey, içlerinde ziyadesiyle beyaz lekeler olan ve karanlık yüzyılları hayli uzun tutan ders kitaplarında yazıldığı gibi değildir.[19]

Fotoğraf: Kırgızistan Gamalı Haç sembolü (Saymalıtaş; MÖ 2000).[20]

Gamalı Haç (Svastika)’ın dört kolu, dört kozmik gücü (ateş, su, hava, toprak) simgelemektedir. Yalnız bunlar ayrı ayrı değil de hep birlikte hareket eden tek bir güç oldukları görüşü etmendir. Kimi iddialara göre OZ Damgası, Gamalı Haç, Svastika, adlarıyla anılan bu işaret Ön-Türk göçleriyle Hindistan’a gitmiş, Nazilerin Hint-Cermen ırkı teorilerinin amblemi halinde ortaya çıkmıştır. Bu simge Troya ve Sümerlerde de vardır. Bunu biz Troya’da da görmekteyiz. OZ Damgası, öbür dünyaya geçerek orada şekil değiştirerek (metamorfoz) yeniden oluşum şeklindeki düşünceyi kapsar. Mevlevi ve Bektaşilerde, insanların grup halinde eksenleri etrafında dönerek göğe yükselme inancı yaygındır. Saz şairleri de sazları ile canları OZlaştırır. Tanrıya eriştirirler. Bu nedenle saz şairlerine OZ/AN denilmektedir. OZlaşma kavramının, ateş kültünden geldiği düşünülmektedir. Bu kavram, güneş kültüne ait kutsama töreninde görülmektedir. Kutsama Töreni de, Tanrı Boğanın boynuzlarıyla güneşe erişilen yeryüzünün iyilik ve bereketini, güneş vasıtasıyla ışık ve enerji halinde yeryüzüne yılan şeklinde ulaşmasını temsil etmektedir. M.Ö. 8 binlere ait kaya resimlerinde gördüğümüz dünya görüşü, gelenek halinde günümüze gelmiştir. OZlaşarak Tanrıya ulaşma fikri, Mevlana’ları, Yunus Emre’leri Anadolu’ya gönderen Ahmet Yesevi’nin temel felsefesi idi. Türk dünyasının önemli önderlerinde Kazakistan‘ın Türkistan kentindedir. Burada hem Lacivert Taş  (Lapis Lazuli) hem de Firuze (Turkuvaz; Türk Taşı)  bezemeleri vardır. Lacivert Taş ve Firuze’nin koruyucu oldukları inancı vardı.[21]

Fotoğraf: Kazakistan‘ın Türkistan kentindeki Hoca Ahmed Yesevi (1093 – 1166) Türbesi (ve Gamalı Haç ile Oz sembolleri).[22]

 

Ayrıca Türbe duvarlarında Gamalı Haç (Svastika) OZ tamgaları vardır. Alevi ve Mevlevilerdeki dönme hareketi dönerek Tanrıya ulaşmadır.[23]

Yani bu malum gamalı haç-svastika Ural-Altay dillerini konuşan Turan halklarının ve Proto-Türkleri’nin sembolü ve tamgasıydı. Troya’da başka ve Troya’dan çok eski tarihlere ait (MÖ 3200) Hasankale-Beycesultan anıtının üzerinde Ön Türkçe-Runik yazıları arasında bu gamalı haç motifi vardı. Tamga okuma ritüellerine göre bu gamalı haç işaretinin anlamı UÇ ya da ÖG (öge’nin kökeni)’dür. Kazım Mirşan bu ÖG sözcüğünün ön Türkçe karşılığı Yüksek seviyede düşünce olduğunu belirtmiştir. Aryan ırkın sahiplendiği meşhur gamalı haç, orta Asya’daki proto türk göçleriyle birlikte İndüs Vadisi’ne inmiş, oradan da silsile yoluyla Ortadoğu-Anadolu ve Batı Anadolu’ya geçmiştir. Öntürklerde felsefi düşünce anlamına gelen bu ög kelimesi Yunanistan’da ses değişimi ile gama ya dönüşmüştür (Haluk Tarcan-tarihin başladığı öntürk uygarlığı).. Âri ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Ârilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Hazar-Turan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır. Lorenzo Burge’da Pre-Glacial Man and The Aryan Race (1887) adlı eserinde Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıktığını ve burada büyük bir uygarlık yarattıklarını iddia etmiştir. Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da Aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Alman hukukçu Rudolp von Jhering de The Evolution of the Aryan adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Baktrerya (Hazar-Turan) olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Âriler bütün diğer halklardan üstün, sâkin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Ârilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır. Âri sözcüğü Türkçe ve Sümerce Ara (İyi, saf) sözcüğünden türemedir.[24]

Bu bağlamda HANİFLİK kavramı yeniden ele alınmalıdır. Haniflik, İslamiyet’ten önce Hz. İbrahim (ABA RAHMAN; Batıda Abraham ve Hindistan’da Brahman) inancından olan yani TEK TANRI inancında olanlar için kullanılmaktadır. Bu da bizi Turan bölgesi GÖK TENGRİ inancına götürmektedir. Zaten bu inancın sembolü olan GAMALI HAÇ tüm bu coğrafyada yaygındır. Türk dünyasının çoğunluğu HANEFİ inancına sahiptirler. Bu mezhebin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanife’dir (699-767) ve ailesi Rey (bugünkü Tahran)’den gelip Kufe (Irak)’ye yerleşmiştir. Kendisinin Arap olmadığı bilinmektedir. Hanife sözcüğü HANİF’ten türemiştir. Maturdi (852-944) Özbekistan’da doğmuş ve ölmüştür. Bugün Dünyadaki Sünni Müslümanların en azından yarısını oluşturan Hanefilerin büyük çoğunluğu inançta Maturidi mezhebine bağlıdır. Balkanlar, Türkiye, Orta Asya ile Pakistan ve Hindistan’da bulunmaktadırlar.[25]

Öte yandan Pamirler ve Altaylardaki buzullar (Dünyanın karalar üzerindeki en büyük buzullar) içineki saf demirden oluşan meteorlarda demiri MÖ 1000’li yıllarda bulmuşlardır. Doğu’nun tarihine bakıldığında, Türklerde dini geleneklerin MÖ 5. yüzyıla doğru şeklini bulduğu görülür, başlangıcı ise yüzyılların derinliklerinde kaybolmaktadır. İnancın doğuş nedeni üzerine yapılabilecek en yakın tahmin, Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır. Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır. Demiri boşuna göksel metal, göklerin armağanı olarak adlandırmıyorlar Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi.[26]

Diğer yandan Tengri, Türk dili konuşan halkları tek bir bütün olarak birleştiren terim haline gelmiş olan yaratıcının adıydı.[27]

Zamanla, diğer halkların Türklerle olan ilişkileri Taoculuk, Budizm, Zerdüştlük, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın yaratılmasına veya yenilenmesine yol açtı. Bu hipoteze göre, eski Türk dili bu dinlerin temsilcileri arasında bir iletişim aracıydı ve kutsaldı. Biz Türkler, yani semavi ruhla dolu insanlar olarak bu dünyaya gönderdiği için Tanrı’ya şükrediyoruz. Sema (gök) derken Büyük Mavi Gökyüzü yani Tengri kastedilmektedir. Semavi ruhla dolu insanlar: Türkler sözcüğü yakın geçmişte bu anlama geliyordu. Bu da bilinen HANEFLİK olgusudur. Yani putlara değil YARATICIya inanmak demektir. Tengri inancında insanlar GÜNEŞE dönük olarak dua ederlerdi. Zerdüştlerde aynı şeyi yaptılar daha sonra Hristiyanlarda bunu takip ettiler. Yahudiler belki de önce böyle yaptılar daha sonra bunu Kudüs’e çevirdiler. Ayrıca Müslümanlar önce doğuya dönerek dua ettiler ve zamanla Mekke’ye değiştirdiler.

Daha önce de belirtildiği gibi:

DOĞUDA: BRAHMAN (BRAHİMİNİ) (EŞİ: SERAİVATİ)

BATIDA: ABRAHAM (İBRAHİM) (EŞİ: SERA)

Bu sözcüğün kökeninde yer alan “ABA” (Şimdi Türkçe’de ABLA fakat aslında bu Kutsal Kadın) demektir. Ayrıca bu sözcük Anadolu’ya doğru ise “AMA” olmuştur. “ABRAHAM” ise (ABA RAHMAN yani Kutsal Kadının Çocuğu) anlamındadır. Ayrıca diğer dikkat çekici konu ise eşlerinin adı olan SERA ve SERAİVATİ adlarının benzer olmasıdır. Bu da batıdaki “SEMAVİ” ve doğudaki “Brahmanizm”in temelidir.[28]

Yani uzun lafın kısası biraz önce de bahsettiğimiz gibi İslami tasavvufun ve İslami cemaatlerin, tarikatların vücut bulması dahi Arap olmayan Müslümanların İslam’a yaptığı katkılara tek başına örnektir ki bu gerçeklik, İslam kültürünün teşekkülü için de geçerlidir. Zira İslâm kültürünün teşekkülünde, Hind âlimlerinden (Asaf Feyzî) nin Fransızca nüshası 1956’da neşredilmiş olan “Conferences sur l’İslâm” ismindeki eserinin 18’inci sahifesinde söylediği gibi, İslâm medeniyyetinin teşekkülünde en fazla Türklerle İranlıların âmil oldukları tesbit edilmiştir. Yani bu kadim medeniyetin inşasında Türklerle İranlıların hissesi diğer Müslüman milletlerin hepsinden fazladır.[29]

Yani İslamiyet devrinde ulum ve maarifle iştigal edenlerin en çoğu Arap olmayan kavimlere mensup idi. İslam medeniyeti kendi teessüsünü diğer milletlere, bilhassa Türklere ve İranlılara medyundur.[30]

Daha da önemli olan husus şudur ki, Araplara medeniyet sahasında ve askerlikte üstat olan Türklerdi. Araplar Semerkand’a girdikten sonradır ki Türklerden kağıtçılık san’atini öğrenmişlerdi. Araplar, askerlik san’at ve meziyetlerini de Arap ordularına intisap eden Türklerden öğrenmişlerdir.[31]

Gelgelelim İslam’ın ete kemiğe büründürdüğü medeniyet bağdaştırmasında, yerliler, düşünce planında olduğu gibi, sosyal alanda da başları dik, kendi yerlerini istiyorlardı; özellikle İranlılar, Şuubiye hareketiyle. Arap katkısı bu yüzden savsaklanabilir olmadı. İslâm, daha başlarda, üstü kapalı da olsa sorunlar ortaya atıyor, düşüncelerde zenginleştirme umutları veriyordu; şimdi, bunların gerçekleşmesine, Arap olmayanlar katkıda bulunacaklardı. Düşüncedeki bu derinleşmeye, bilgideki bu genişlemeye Araplar kadar daha da fazla- yerliler ve özellikle melezler katıldılar. Ne var ki. kimi zaman belirsiz olan bu etnik ayrımın pek yararı yok; hepsi de aynı yaşamın içindeydiler çünkü. Ancak önemli olan şuydu: Yeni kültür, ne Yunancada ne de Süryanicede dile getirilmektedir; kültürün dili Arapçadır artık. Bu anlamda, Pek de yerinde olarak, bir Arap kültüründen sőzedebiliriz. Bununla beraber, Arapça’nın zaferi bir yerde tam olmaktan uzaktı: Özellikle İran, yenenlerin dinine o denli kolay kazanılmış olmakla beraber, kendi dilini korudu; Arapçayla bir hayli bozulsa da, bir süre sonra, bir edebiyat dili doğacaktır bundan.

Genel çizgileriyle, düşünce etkinliğinin iki alanı vardır: İslâm üstüne derinliğine bir bilgi ya da doğru bir uygulama; çoğu kez İslâm’ın dışında daha genişliğine bir kültür edinme. İslâm’ı anlama, Kur’an’a dayanıyordu önce: Onun yorumları bundan doğdu. Ayrıca Hadisler vardı. İçlerinden çoğunun doğru olup olmadıkları bilinmediği için, bu doğruluğu sağlama çabasına girişildi: IX. yüzyıl ortalarında -bugün de saygınlığı olan- Buhari ile Müslim’in geçerli Hadis derlemeleri ortaya çıktı. Bütün bu çalışmalarda, bir yüzyıldan fazla bir zaman, iki okul tartışmalara egemen oldu: Basra okulu ile Küfe okulu.

Hadis bilginleri içinde en büyüğü, hiç kuşkusuz Buhari (810-869) dir. Buhara’da doğduğu için böyle tanınır. Avrupalı şarkiyatçılar İran’lı olduğunu ileri sürerlerse de, kesinlikle bilinmiyor bu; en güçlü söylentiler, Türk asıllı olduğunu gösterir niteliktedir.

Buhari, daha onbir yaşında iken Hadis ile uğraşmaya başladı; zekâsının keskinliği ve belleğinin gücü ile çevresinin dikkatini çekti, hayranlığını kazandı. Наdis toplamak ve aynı zamanda ders vermek için bir çok İslâm ülkesini dolaştı. Doğruluğu bütün bilginler-ce kabul edilmiş olan Hadisleri bir araya getiren El Cami-üs Sahih (Doğru Derleme), Buharî’nin en tanınmış eseridir. On altı yıllık bir çalışma sonunda yazılan ve bin kişiden toplanan altmış bin Hadis arasından seçilmiş 7275 Hadisi kapsayan bu eser, Kur’an’dan sonra en doğru kitap olarak tanınır.[32]

Evet, İslamiyet’in en önemli dört kaynağından Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim’le birlikte ilk ikisini teşkil eden Peygamber Efendimiz’in (sas) sözleri yani hadis-i şerifleriyle ilgili en kapsamlı ve en sahih eseri hazırlayan İmam Buhari, kaleme aldığı Sahih-i Buhari adlı kıymetli eserini de İslam dünyasını karış karış gezdiği Orta Asya’da neşretmiştir. Peygamber Efendimiz’in (sas) sözlerinin toplandığı bir eserin nerede ve kimler tarafından yazılması gerektiği üzerinde yeterince düşünüyor muyuz?

Aslında böyle bir eserin Mekke ya da Medine’de yazılması gerektiği, yazan kişinin de o topraklardan olması gerektiği akıllara gelmiyor mu? Neden Orta Asya’dan bir Türk âliminin eseri İslamiyet’i anlamamıza yardımcı olan en önemli eserlerden biri hâline geldi? İmam Buhari’nin Sahih-i Buharisinden sonra aklımıza gelen, İslamiyet’in diğer asli kaynakları arasında bulunan İmam Tirmizi’dir. Anne babası Mervli olan Tirmizi, bugün Özbekistan’ın Tirmiz şehrinin Buğ köyünde doğmuş bir Türk âlimidir. Yine aynı şekilde, Sahih-i Müslim’in yazarı İmam Müslim de Horasanlı bir İslam âlimidir. Bu büyük muhaddis, İmam Buhari ile birlikte İmameyn (İki İmam) olarak anılacak kadar hadislere våkıf bir zattır. Hicri 261 yılında, Peygamberimiz’in (sas) vefatından 251 sene sonra 57 yaşında vefat etmiş, Nişabur’a defnedilmiştir. Hz. Muhammed’in (sas) vefatından sadece iki asır sonra O’nun (sas) sözlerini herkesten, O’nun (sas) hemşehrilerinden bile daha iyi bilen bu Orta Asya kökenli âlimler nereden çıkmış, onları kim yetiştirmiştir? Bu iş neden ve nasıl Türklere nasip olmuştur? Bu soruların cevaplarının düşünülmesi gerekir.

Ünlü Sünen adlı eserin müellifi Ebu Davud da yine Horasan doğumlu büyük bir âlimdir. 500 bin hadis-i şerif içinde 4.800 hadisi yirmi sene içinde büyük bir titizlikle seçerek, bütün mezheplerin önünde saygı ile hazır ola geçtiği bir eser vermiş, derin bir âlimdir. Hanefilerin itikatta imamı olan İmam Mâtûridi, Semerkand’ın Mâtûrid köyünde dünyaya gelmiştir. Onun döneminde İslam dünyasında Abbasiler hüküm sürüyordu, ancak artık zayıflamışlardı. İmam Mâtüridi’nin yetişkinlik döneminde Orta Asya hâkimiyeti Samanoğullarının eline geçmişti. İmam Mâtüridi’nin bu coğrafyada saçtığı ilim ışıkları sadece Orta Asya’yı değil bütün İslam dünyasını aydınlatacaktı.

İslam toplumlarında yaygın diğer bir itikadi mezhep olan Eş’arilik, aklı temel bir bilgi kaynağı olarak gören Mu’tezile mezhebine karşı mücadelesiyle öne çıkmıştır. Akla ifrat-tefrit düzeyinde kıymet veren Mu’tezile fikirleriyle mücadelesinden dolayı Eş’arilik, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde geniş tabanlı sempati elde etmiş bir itikadi mezheptir. Her ne kadar bir-çok âlim itikadi meselelerdeki fikirleriyle İmam Mâtüridi’nin İmam el-Eş’ari’den üstün olduğunu ihsas etmişse de İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin fikirleri çerçevesinde oluşan Eş’ari mezhebi birçok bölgede Mâtüridilikten daha yaygın bir kabule mazhar olmuştur. (İskenderiye Üniversitesi profesörlerinden F. Huleyf, yayına hazırladığı İmam Mâtüridi’nin Kitâbü’t-Tevhid eserinin önsözünde şu cümleleri sarf eder: Matüridi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e yardımcı olma hususunda Eş’ari’ye karşı bir üstünlüğe sahiptir.) Hz. Muhammed’in (sas) vefatından 3 asır sonra yaşayan bu âlim, doğduğu yer ne Mekke ne Medine ne de Hicaz Yarımadası’na ait bir yer değilken, İslam itikadı konusunda bütün Arap dünyasını okutacak bir ilme nasıl sahip olmuştu?

El-Eş’ari Hazretleri, Semerkand’ın Cakerdize Mahallesi’nde, genellikle âlim zatların defnedildiği kabristana defnedilecektir. Rusya’daki komünizm döneminde burası bir Yahudi mahallesi haline getirilecektir. Mezarların üzerlerine inşa edilen evler ile kabristan işgal edilerek ortadan kaybolacaktır. 2005 yılında yapılan titiz araştırmalar neticesinde kabristan içinde İmam Mâturidi Hazretleri’nin kabri bulunmuş, üzerine bugünkü türbesi inşa edilmiştir. Bu kazılar sırasında o yüzyıla ait nice Türk-İslam büyüğünün mezar taşı da tespit edilerek bu türbe içinde koruma altına alınmıştır.[33]

Yine o devrin hukuku olan fıkha dair eserlerin birçoğu Türk alimleri tarafından vücuda getirildi. Bugün bile İslâm dünyasının her tarafında eldenele dolaşan Hidaye Merginanlı bir Türk aliminin eseridir. Usul kitaplarının en mühimleri yine Türkler tarafından yazılmıştır. Türkler bilhassa felsefi ve müspet ilimler sahasında vukuf ve ihata göstermişlerdir. Türklerin meşgul olmadığı ilim sahası yoktur. Eski Yunan usulünde ilk coğrafya kitabı yazan Belhli Ebu Zeyit’tir. Hint ulum ve felsefesini İslâm dünyasına ve Avrupa’ya tanıtan Ebu Reyhani Biruni Harezmli bir Türk’tür. İslam dünyasının Aristosu İbn-i Sina Buhara yakınında Afşine kariyesinde doğmuş bir Türktür. İslam dünyasının en büyük filozofu Farabi Türkmen elinde Farap’ta (Faryap) doğmuştur. Memun tarafından ilk defa olarak tesis edilen rasathanenin en yüksek mütehassısı Mervli Halit İbn-i Abdülmelik tir. Bağdattaki Darülhikmenin azaları arasında en mühim sima ve en meşhur riyaziyyatçı Harezmli Musanın oğlu Mehmet de bir Türktür. Bu alim Hint­Yunan usullerini cami olan Zayiçenin mucididir. Araplara kendi dillerinin en mükemmel lügat kitabını hediye eden Cevheri Türk’tür. Farabi’nin Es Siyasetü’l Medeniye adlı eseri iktisadi siyasete dairdir. İslam medeniyetinde bu mevzuya dair ilk yazılan kitap bu eser olduğundan iktisadi siyaset ilmini İslâmlar arasında tesis etmek şerefi de Türklere aittir.[34]

Yine Türkler tarafından ilim ve irfan vadisinde ve muhtelif san’at sahasında yüksek inkişaflar vücuda getirildikçe ilim ve san’at zümreleri çoğaldı. Bu sayede ihtisas ve iş erbabının kendi sahalarında çalışmaları neticesinde İslâm medeniyeti, İslâm san’atkarlığı inkişaf etti.

Hülasa, İslam medeniyeti bütün İslâm kavimlerin müşterek malı olan bir medeniyettir. Bu medeniyetin teessüsünde her milletten ziyade Türklerin hizmetleri olmuştur. Arap olmayan milletler İslamlaştıktan sonra her sahada bir kaynaşma husule geldi. İslamlaşmış olan her kavim, medeniyet sahasına kendi gayret ve kabiliyetini aşıladı. İlim ve fennin her sahasında birçok eserler vücuda getirildi. Arap lisanının taammümü neticesinde, muhtelif milletler arasında bir kültür iştiraki oldu. Ticaret, seyahat, orduların ve milletlerin hareketleri, akidelerin, adetlerin intişarı, İslâm milletlerinin yekdiğerine olan tesirini çoğalttı.  İslam alimleri birbiriyle müsabaka ve rekabet edercesine ilim ve fennin her sahasında çalıştılar; İslâm medeniyeti işte bu suretle vücut buldu.[35]

Öte yandan dini metinler bir kez saptanıp kelime anlamı da anlaşılınca, bir ilâhiyata gidebilmek, belli ayin buyruklarını açıklamak, kamusal ve özel hukuku ortaya koymak için, bütün bu verilerin aralarındaki ilişkileri saptamak ve onları derinleştirmek gerekiyordu. Abbasîlerin ilk yüzyıllarında, büyük ilâhiyatçı ve hukukçuların, yani fukahanın eseri oldu bu.

Onları aralarında bölen, somut buyruklardaki farklılıklardan çok, anlayış biçimidir.

Malik’in okulu, metne olabildiğince bağlıdır; ekleme ya da yorum gerektiğinde de Medine ulemasının ortak düşüncelerini kabul eder. Medine’nin, çünkü İslâm’ın beşiği olduğu için ayrıcalıklı bir kenttir o. Ebu Hanife’nin okulu ise, tersine, kişisel düşünceye büyük yer verir; ulemanın uzlaşması söz konusu olduğunda da yalnız Medinedekilerle yetinmez. Ötekiler, bu büyük özgürlükten kaygılı, ancak gerekli bütün buyrukların yalnızca metinde bulunmayacağını da bildikleri için, kıyas yoluyla düşünmeye kapıyı açarlar: Şafii’nin durumu budur, Son olarak da, bu iki yenilikçi tutuma tepki olarak, İbni Hanbeli, dar bir yoruma bağlanır ve Ulemadan hiç birinin görüşünü de kabul etmez.

Hukukçuların geliştirdikleri bütün sistemler içinde, hak-mezhep (ortodoks) olarak tanınanı bu dördü oldu yalnız; ortodoksluğun içinde, onlar bir düşünce çeşitliliği yaratıyorlardı. Her müslüman istediği okulu seçebilirdi, önünde yargılanmak istediği kadıyı da.

Malikilik, Batı müslümanlığını fethetti: Şafilik, Orta Çağda, Arap dilini konuşan Doğu dünyasına egemen oldu, sonra da Türklerce öylesine itildi ki, -bugün olduğu gibi Malezya adalarına gelip sıkıştı; Hanefilik Abbasilerde, daha sonra da Horasan’da benzer bir etki gösterdi ve oradan da, Türkler, egemenliklerine aldıkları tüm ülkelere yaydılar onu; son olarak, Hanbelilik, Arap dili konuşan çeşitli çevrelerde ciddi bir etki yapsa da, ancak modern zamanlarda Arabistan Vahhabileri arasında egemen duruma geçti.

Bu birbirinden ayrılan okulların üzerinde birleştikleri nokta, kurulu bir kilise olmadığı için, icma dır; bu ise, fukaha ve ulemanın bir çeşit özel korporasyonudur. Bu eğilim, bütün İslâmda ortaktır; hatta Haricîlerde ve hukukçuların görüşlerini imamın kuramsal otoritesi altına koyan Şiilerde bilė. Böylece müslümanlar için, devletin yasama faaliyetinden doğan bir Yasa yoktur; devletin dışında bir Şeriati dile getiren derlemeler vardır ve devlet bunu uygulamakla yükümlüdür. Çünkü eylemlerinden hiç birinin müminlerin gözünde kanunsal bir değeri yoktur. Bütün sorun şuradaydı: Devlet üzerinde bir fukaha diktatoryası ne ölçüde kurulabilecekti? Abbâsî egemenliğinin başlarında ise, bu örgütlenme ve temaslara geçilme aşamasındayız.

İslâm düşüncesi, ilahiyat ve felsefe planına yükselince, büyük dinlerin ebedi sorunlarıyla karşılaştı. Önce Yazgı sorunuyla: Mutlak Güçlü Tanrı ile Mutlak Adil Tanrı arasında, yazgı ile insanın cüzî iradesi arasında, Kur’an’la Hadisler, her türlü yoruma kapıları açıyorlardı. Cüzi iradeyi yeğleyerek, Kadiriler, Emevîlerin son zamanlarında, boyun eğmezliğin tohumlarını ektiler ki, Abbasîler de desteklediler onları. Arkasından, Akıl’la İmanın ilişkileri sorunu geldi. Felsefi düşünme biçimine kelâm adı verildi; bununla Vahiy aydınlatılıyor, yorumlanıyor, håttå sorguya çekiliyordu. Böylece dinsel görüşler, halk inançlarındaki o insan-biçimci görünüşlerden sıyrılıyor, daha soyut, giderek dine aykırı bir duruma geliyordu. İslamın gelişmesindeki önemi bakımından temel tartışmalar, Mutezile adı verilen okulun çevresinde yapıldı. Başlangıçta, ahlaki doğruluk ve siyasal denge kaygısındaki insanları bir araya getiren bu okul, kuşkusuz Abbasileri destekliyordu; Abbasiler de, bir süre, Muteziliği resmi ve zorunlu bir öğreti yapmaya kalktılar. Tanrısal yetkinliği, yaratılmış olanın görünüşlerinden çıkarma kaygısındaki bu cüzi irade” yandaşları, tözle ilinek arasında ayırım yapma zorunluluğu üzerinde ısrar ediyorlardı; daha da özel olarak, salt töz Tanrının yaratılmamış niteliğine karşıt. Tanrı kelâmı Kur’anın yarafılmış niteliği üzerindeydi bu ısrar: Bu ise, akılcı olmayanlar için İmanın değerini alçaltıyordu. Aslında, yöntemle ilgiliydi sorunun temeli: Gerçeğe varmak için, belli bir İmanın dışında, Akıl yoluyla “filozof” olunabilir miydi?

Uyuşmazlık, bütün müslüman vicdanları altüst etti.

İslâmın, Antik felsefenin ürünleri ve yöntemleriyle temasa geçtiği bir zamana raslamıştı çünkü İslâm ise, hemen hepsi de Antik felsefenin gelenekleriyle beslenmiş olan yerlilerin dini olmuştu.

Böylece, Yakın-Doğu kültürünün önemli bir noktasına varılır. Yalnız Araplar için, klasik miras bir dış katkıydı. Yeni müslümanlar içinse, yeni dinlerini, kendi düşünsel gelenekleriyle bütünleştirmek gerekiyordu. Buna ben-zer bir sorun, geçmiş yüzyıllarda bütün hıristiyanların karşısına çıkmıştı. Ancak, topluma yeni bir dinin girişi, bir yeniden düzenlemeyi, bir koşullara uydurmayı, bir yeniden düşünmeyi gerektiriyordu. Öte yandan, artık Arapçada dile getirilen bu kültür, çok önemli bir çeviri ve açıklama çalışmasını da istiyordu. Son olarak, Abbasi İmparatorluğunda çeşitli geleneklerin birbirine karışması, karşılaştırmaya, karşılıklı zenginleşmeye, keşiflere götürüyordu. Böylece, düşüncenin temelleri gerçekten yenilenmemiş de olsa, Orta Çağın sonlarında Batı’da görülen Rönesans hareketine benzer, coşkulu bir diriliş görülmektedir. Tıpkı o Rönesans gibi, bu da bereketli ilerlemelere yol açacaktı. Çabalar, önce çeviri etkinliğinde yoğunlaştı.

Çoğunlukla, Bizans ve Sasaniler zamanında, Süryani dilindeki yazarların yaptığı çalışma yeniden ele alındı; yeni çeviriler önce Süryani çevirilerinden yararlandı, sonra gitgide Yunancadaki asıl metinlere yöneldi. Abbasi halifesi Mem’un, antik Yunan hazinelerine dört elle sarılmış olan çevirmenleri, özel olarak destekledi. Eski Roma’nın eserlerine böyle bir rağbet gösterilmedi. Batı müslümanlarında ise, böyle bir çeviri etkinliğine katılma hiç olmadı. Çeviri etkinliği, daha sınırlı bir alanda da olsa, kimi zaman Hint’le Akdeniz arasında aracılık yapmış olan Pehlevi edebiyatına da el atmıştı.

Yunan’ın tüm edebi türlerini almak yerine, çeviriler, özellikle uygulamada işe yarıyabilecek bilimsel eserlere ve, öğreti uyuşmazlıklarında silahların aran-dığı, felsefeye yönelmişti. Hellenizmin gerçekten edebî ve tarihsel eserlerini, Arap uyarlamacıları bir yana bıraktılar; bu eserler, aslında Süryanî kültürüne de yabancı kalmıştı. İleriki yüzyıllarda, Batı, İslâmın edebi zenginliği içine daldığında böylesi bir seçmede bulunacaktır. Pehlevi ya da Hind edebiyatına gelince, bilimsel çalışmaların yanı sıra, öğüt verici masallar -ki La Fontaine’e değin ulaşacaktır bunlar- ve halkın hoşlandığı öyküler alındı.

Dikkate değer olan bir şey, -ama İranlıların egemen oldukları bir devlette olağandı- Greko-Romen tarih bir yana, Arap geçmişi ile beraber, tüm İran tarihsel geçmişi, müslümanların tarihsel bilincine aktarıldı.

Bütün dinler, bu lehimlenişe katkıda bulundular. Böylece Aristoteles’in, Hippokrates’in, Galênos’un, Euclides’in, Ptolemaios’un çoğu eseri yayıldı. Kimi aynı za-manda özgün yazarlar olan bu çevirmenler içinde. Nesturî hekim Huneyn İbni İshak ile Har-rânlı Sâbî matematikçi Tâbit İbni Kurra’yı görüyoruz; her ikisi de IX, yüzyılda yaşamıştır bunların. VIII. yüzyılın ortalarından başlıyarak, Arap nesrinin yaratıcılarından biri, İbni Mukaffa, Pehlevi eserleri çevirmişti. Bireysel çalışmalardan çok, çevirici okulları söz konusuydu zaten. Hatta, öyle oldu ki, hıristiyanların okuyacağı hıristiyan edebiyat da, Arapçada dile getirildi.[36]

Bu arada Arapça demişken şu detayı da geçmemeliyiz ki Arapça’nın İslamiyet’ten önce, ama bilhassa da İslamiyet’e Arap olmayan milletler geçiş yapmadan önce çok zengin bir dil olduğu da söylenemez. Arap olmayan milletlerde İslamiyet’i seçme durumu hasıl olduktan sonra Müslüman olan milletlerin ana dilleriyle Arapça’nın yaşadığı etkileşim, Arapça’nın da gerek yazım kuralları gerekse diğer hususlarda oldukça zengin bir dil haline gelmesini sağlamıştır.

Zaten İslamiyet ve Hz. Muhammed olmasaydı Arapların medeniyet aşamasına geçemeyeceği açıktı ki zaten Arap kavmi, yüzyıllar boyunca İslâm dünyanın en büyük dinleri arasına girene kadar Arabistan’da ve Batı’da henüz bilinmeyen bir milletti.[37]

Daha da önemlisi çölde yaşayan bedevîlerde ne bir kitap ne de yazılı bir kanun vardı. Sadece kabile düzeni esastı. Kabileyi kan ve topluluk bağı bir araya getiriyordu. Ancak bunun yanı sıra herhangi bir nedenden dolayı kabileye sığınan köle ve zayıf kimseler de kan bağı olmasa bile kabile fertlerinden sayılırdı. Örf ve âdetlerle belirlenen kabile düzeninde sorumluluk hissi kuvvetliydi. Bir kişi suç işlediği zaman bütün kabile o suçu sahiplenirdi. Kabileyi, cömertlik, cesaret ve ağırbaşlılık vasıflarının toplandığı bir reis yönetirdi. Seçimle iş başına gelen reiste, kabile fertlerini itaate zorlayacak tek şey örf ve âdetlerdi. Özgürlüklerine son derece düşkün olan bedevîler, kabile reisinin aldığı bir karara isyan edebilirdi. Araplarda aşırı derecede var olan bu ferdiyetçilik ruhu, çölde bir devlet kurmayı imkânsız hale getiriyordu. Kabile reisi, hukukî, askerî ve toplumla ilgili konularda tek başına karar veremez ve kabile meclisi ile istişare ederdi. Hal böyle olunca Arap Yarımadası’nda bir siyasî birlikten ve bir medeniyet emaresinden söz etmek imkansızdı.[38]

Daha da mühim olan şey şudur ki Hz. Muhammed’e ilk vahiy indiğinde (610) Arabistan yarımadasının kuzeyinde Monofizit Hristiyan olan Gassani Araplarının (200 -14) zayıf idareleri dışında kayda değer bir devletleri de bulunmuyordu.[39]

Ve İslamiyet ortaya çıktıktan sonra Araplar, neresi olursa olsun, fethettikleri her yerde İslamî yaşantının kültürünü ve birlik anlayışını işlediler. Müslüman dünyadaki dillerin neredeyse hepsine büyük oranda Arapça kelimeler katıldı. Bu da (önce Yunan daha sonra Latin dilinde olduğu gibi) Doğu ve Batı arasında bir köprü kurdu. Irak’ta bulunan Bağdat (Bin bir Gece Masalları’nda ölümsüzleşti) ya da İspanya’daki Kordoba gibi Müslüman şehirler olağanüstü bir yaratıcı çalışma patlaması yaşadılar ve bilimsel, sanatsal ve felsefi öğretinin merkezleri odular. Arap düşünürler İbn Hazm (994-1064) ve İbn Rüşd (Averroës olarak bilinir, 1126-98) ve Arapça yazan, Ortaçağ’ın önemli Musevî filozof Maymonides (1135-1204) Kordobanın çocuklarıydı. Abdürrahman (M.S. 732’de Pireneleri geçti ve Bordo’yu ele geçirdi) ve varislerinin idaresinde Kordoba, övünç kaynağı beş yüz camisi, üç yüz hamamı, yetmiş kütüphanesi ve ışıklı sokaklarıyla Avrupa’nın muhteşem kültür merkezlerinden biri oldu. Araplar ve İspanya’daki diğer Müslümanlar Avrupalıların sahip olduklarının çoğunu çok geride bırakan, insanın nefesini kesen güzellikte binalar yaratıp kütüphaneler kurarken, Hıristiyan Avrupa’nın liderleri daha isimlerini yazmayı öğreniyordu.[40]

Netice itibarıyla İslam dünyasıyla etkileşimlerle Avrupa’nın skolastik düzeni sarsılma sürecine girmiştir ki Avrupa’da ciddi kargaşalar uç vermiştir. Halk, dini bir reform gerçekleştirilerek kilisenin baskılarından kurtulmak istedi. Din kurumlarında dahi bu derece görülen kuvvet ve zulmün hayatın diğer alanlarında nasıl korkunç bir hastalık gibi yayıldığını mukayese etmek mümkün değildir. İşte bu karanlık süreci doğumdan itibaren eşit haklara sahip olduğumuz bir anlayışı ifade eden bu dönem, yani Bilim Çağı sonlandırmıştır. Evet, doğumdan itibaren eşit haklara sahip olduğumuz bir anlayışı ifade eden bu döneme Bilim Çağı da diyebiliriz. Bu çağ, tanrılar ve kahramanlar halkasının kıskacından çıkmamızı sağlayan önemli bir dönemeçtir. Çünkü ister ruhlara ister tannlara tapılsın, uygarlığın binlerce yıl pençesine sıkıştığı dogmatizmden kurtulmasını bu çağda ortaya konan eserlere borçluyuz. Aydınlanma bayrağını yedinci yüzyılda devralan İslam bilginleri, bilimden aldıkları güçle 400 yıl dünyanın ortak sorunlarına çare ürettiler. Yeni bir aşamaya geçmek üzereyken üç büyük deha olan Farabi (872-950), İbn-i Sina (980-1037) ve Biruni (973-1051)’ nin ölümüyle bilimlerin atası olan felsefe rafa kalktı. Tanrısal makama en yakın eylem kabul edilen ‘düşünmek ve sorgulamak’ dinsizlik yaftasına maruz kalınca bilim üretilemedi. Bilim olmayınca teknoloji geriledi. Paranın mıknatısı olan teknoloji kaybolunca İslam dünyası ithalata yönelerek fakirleşti. Fakirlik, sanki bulaşıcı bir illet gibi her Müslümanın evine girdi. Yoksulların hukuki zemini önemsemesi ve keskin yönlerini sanada törpülemesi ise zaten hayaldi. Akıl yürütmeyi bırakan Müslüman coğrafya felsefe, bilim, teknoloji, para, hukuk ve kültür halkalarıyla birbirine bağlanan uygarlık döngüsü yolundan saparak dogma, hurafe, ithalat, borç, despotizm ve hamasetten oluşan ilkellik döngüsü bataklığına girdi. İşte o günden sonra fersude para gibi yere çalınan kaliteli yaşam yerine ölüm yüceltildi, varlık yerine yokluk kutsandı; dinin yerini gelenekler aldı, mantık yerine duygular ululandı; insanlığa ne katarımdan ben ne kazanırıma gelindi ve Doğu’nun avucundaki bilim meşalesi Ortaçağ karanlığından sıyrılmaya çalışan Batı’ya geçti. Ancak bu geçiş, sanıldığından uzun ve sancılı olacaktı. Paranın servete dönüştüğü, servetin ise soylu sınıf ve sınıfsız yığınları belirlediği bu yüzyıllar, dünyanın tamamında savaşların hüküm sürdüğü bir dönemdi. Galiplerin madalyası zenginlik ve kahramanlık, mağlupların cezası ise yoksulluk ve kölelikti. Bu darboğazdan çıkmaya uğraşan Kıta Avrupası, Şark’ın ortaya koyduğu bilimsel eserleri sahiplenecek aydınlanma hareketini başlatmak istedi. Ancak karşılarında büyük bir engel vardı: Din adamları. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkıldığı 476’dan Endülüs Devleti’nin yıkıldığı 1492’ye kadar sadece din değil bilim de kiliselecin kontrolündeydi. Yani her kilise aynı zamanda üniversiteydi. Günümüzde kullanılan Latince kökenli ‘rektör’ ve ‘dekan’ sıfatlarının Ortaçağ’daki karşılığı işte bu yüzden büyük papaz ve küçük papaz anlamına getirdi. Din adamlarının beğenmediği tez ve teoriler hurafe diyerek çöpe atılır, sahipleri ise asılırdı. Örneğin kiliseye göre dünya düzdü, İspanya kıyıları dünyanın sonuydu. Kadınlar şeytandı, engelliler lanediydi. Doğu’daki eserlerin kilisedeki bilgileri yalanladığını bilen din adamları, itibarlarını tehdit eden bu çalışmaları yok etmek için her şeyi yaptı. Endülüs medeniyetinin yüz akı birikimleri, ya yakıldı ya da Tako Nehri’ne atıldı. Nehrin suyu, altı ay siyah akmıştı. Nobel Ödülü’nü kazanan ilk kadın ve bu ödülü iki kez kazanan ilk kişi olan Marie Curie ‘Medeniyetimizin temelinde, Endülüs yağmasından kurtarılmış bir avuç eser vardır. Eğer Müslüman bilim insanlarının her yazdığım okuyabilseydik şimdi başka bir gezegende yaşıyor olurduk, ‘ tespitinde haksız değildi. Zira Güneş sistemini tarif eden Kopernik’in referans aldığı bilimsel çalışmalar arasında İbn-i Şatır ve El Battani gibi alimlerin ortaya koyduğu diyagramlar vardı. Hristiyanlığın kutsal kitabı olan İncil ise yalnızca Latince yazılabilir ve Latince okunabilirdi. İngilizce, Almanca, Fransızca veya İtalyancaya çevirmeyi düşünmek bile dinsizlikti. İşte bu acımasız haskılara göğüs geren Avrupalı düşünürler, kıskandıran bir heyecan ve cesaretle tercüme faaliyetine girişti. 1292’de Paris’de patlayan öğrenci olayları, kilisenin güdümünden çıkacak bağımsız üniversitelerin habercisiydi. Rahmetli Halil İnalcık hocanın ‘Amerikayı Amerika yapan üniversiteleridir,’ tespitinin ilhamı işte bu olayların ardından kurulan ‘senato’ olgusuydu. Bologna’da hayata geçen üniversite yerleşkeleri çok geçmeden Londra’ya sıçradı. Endülüs medeniyeti başta olmak üzere Doğu’daki bilimsel mirasın Avrupa’ya transferi uzun sürmedi zira 1450 ile 1500 yılları arasındaki elli yılda yaklaşık 20 milyon kitap basıldı. Bu kaynakların okunması, eleştirilmesi ve geliştirilmesiyle Robert Grosseteste, Albert Magnus, Akinolu Thomas, Ockhamlı William ve Giambattista Vico gibi filozoflar, Leonarda Fibonacci gibi matematikçiler, Wallingfordlu Richard gibi astronomlar ve Roger Bacon gibi sayısız deneysel bilimci yetişti. Rene Descartes sayesinde ise modernite başladı. Kimileri toprağı kazıp altın ararken kimileri asıl zenginliğin kitaplara ekilecek düşünce tohumları olduğunu fark etmişti. Skolastik bakışın dayattığı karanlık, cesur bilim insanlarının ışığıyla aydınlanıyordu. Mesela Antonio Clericuzio’nun araştırmaları Kopernik’ten Newton’a, Galileo’dan Tesla’ya uzanıp doğa kanunlarını örten binlerce yıllık sis perdesini kaldırdı. Dogmalardan sıyrılan fikirler çarpıştıkça sayısız buluş ve keşfe imza atıldı. Ardıllarının hayal gücünü ateşleyen bu düşünürler; tıp, astronomi, ekonomi, hukuk, metalürji, edebiyat ve sanat disiplinlerini atağa kaldırdı. Diğer taraftan Martin Luther, Kopernik, Bruno gibi çok sayıda marjinal bilim insanı, yaşadıkları coğrafyayı düze çıkarmak için çırpınırken engizisyon mahkemelerinin sosyal jiletine de meydan okuyordu. ‘Acı, zayıflığın vücuttan atılmasıdır, ‘ der Fransız lejyonerler. Aydınların çektiği bu acılar; ruhların, kahramanların ve yarı tanrıların dikte ettiği dogmaların beyinlerden aforoz edilmesi anlamına gelmekteydi. Kiminin ululadığı fakirlik, kiminin dayattığı kölelik veya kiminin kutsadığı cehaletin yerle bir edilmesiyle zihinler özgürleşmeye başladı. İşte günümüz aydınlarının verdiği mücadele, uygarlığın genetik kodlarına işlemiş tüm bu hastalıkların devam etmekte olan tedavi sürecidir. Kısacası ‘Geleceği tahmin etmenin yolu, onu icat etmektir,’ mottosuyla hareket eden Avrupa, Bilim Devrimi’nin önündeki engelleri yıkarak 17. yüzyıla gelmeden hem paraya hem de geleceğe yön vermeye başladı. Çünkü insanlığı ezip geçen doğaüstü güçleri izlemekle yetinmemiş, nedenlerini de anlamak için bilime sarılmışlardı. Örneğin milyonlarca insan ağaçtan meyve düştüğünü görmüş fakat sadece Newton sorgulamıştı. Fransız matematikçi ve filozof Augusto Comte’un 19. yüzyılın başlarında ortaya koyduğu yanlışlanabilirlik kuramı ise bilimsel metodoloji anlayışını zirveye taşıdı. Böylelikle bilimin önündeki setler aşılmış ve uygarlık tarihindeki büyük kırılma başlamıştı.[41]

Daha da önemli olan husus Orta Çağ’da Arap dünyası senede yaklaşık 330 kitap çeviriyor ki bu rakam, Yunanistan’ın çevirdiği kitap sayısının beşte biridir. Halife Me’mun’un zamanından [dokuzuncu yüzyıl] bu yana Arapçaya tercüme edilen kitapların toplamı yaklaşık 100.000dir. Bu rakam İspanya’nin bir yılda tercüme ettiği kitap sayısına denktir.[42]

Ve bütün bu medeniyet atılımlarının taşlarını döşeyen de hiç şüphe yoktur ki Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Eyyubilerin, Gaznelilerin, Osmanlıların, Fatımilerin, Selçukluların direği olduğu İslam medeniyetinin payı tartışılmazdır. İslam medeniyetiyle etkileşim olmasaydı Avrupa’nın Atlantik kıyıları Orta Çağ karanlığından çıkamazdı.

Elbette ki bu etkileşimde sanatsal etmenler de bulunmaktadır. Her ne kadar klasik dönem İslâmi mimarisinde ileri derecede bir ilerleme görülemese de özellikle Dört Halife ve Emevîler devirlerinde uzak coğrafyalardaki fetihler ve etkileşimlere ek olarak birkaç siyasi-kültürel mekânda az ya çok hükmeden sınıftan varsıl yöneticilerin ilgi ve zevkleri doğrultusunda dini ve tasavvufi temaların resmedilmesi yanında anıtsal mimari yapımında sıradışı zengin gelişimleri arttırmıştır.[43]

Yöredeki bütün üsluplardan pay almış olan Emevî sanatına özgü niteliklerden söz etmek mümkün olmasa da, bu uygulamalar en azından ileri dönemlerdeki gelişmelerin temellerini atmıştır; bunların başında din dışı sayılan figüratif tasvirlerin kutsal binalardan çıkarılması gelir. Robert Hillenbrand Emevi sanatını eklektik, deneysel ve propagandist bir sanat olarak tanımlıyor. Bölgede mevcut çeşitli üslûpları topladığı için eklektik, henüz yeterince tanımlı bir karakteri olmadığı için deneysel ve yazı ya da kamusal alanlarda tasvir bulunmaması gibi değişik simgelerle yeni fethettiği bölgede İslam’ın mevcudiyetini hissettirmeyi hedeflediği için de propagandist bir sanattır.[44] Oleg Grabar ise bu sanatta, ileride İslam sanatı olacak birkaç temel unsuru bir kenara bırakmak kaydıyla, daha yaygın bir sanatın, Ortaçağ sanatının izlerini görür;[45] bunu tartışmaya açan daha güncel bir araştırma mevcuttur.[46]

Anıtsal mimari yapımında yaşanan sıradışı gelişmeler vesilesiyle, güç ve din, kültürel ve toplumsal muhiti şekillendirme adına etkileşime girmiştir. İslam tarihinin engin karmaşıklığı nazarı itibara alındığında tartışmamızı şu hanedanlardaki güç ve himayeye indirgiyoruz; 1250-1517 arası Mısır ve Akdeniz’in güneydoğu çeyreğini hükmü altında tutan Memlükler; 1300-1921 arasında ilkin Bizans İmparatorluğunun sonra da Memlüklerin halefleri olan Osmanlılar; İlhanlılar (1256-1385); Timur Hanedanı (14. yy sonu ve 16 yy. başı) ve 13 yy. sonundan 17.yy.a kadar İran’da hüküm süren Safeviler; ve 16. ve 17. yy.larda Hindistan’ın kuzey yarısında hakim güç olan Moğollar. Diğer bir çok kültürel bağlamlarda benzer resimli materyalleri sunmaktadırlar; burada ele alınan bağlamlar daha büyük bir zenginliğin sadece bir örneğini temsil etmektedir. Kahire Şehri, kendilerini Bağdat’taki Abbasi Halifelerinin evrensel otoritesine karşı rakip olarak öne süren Şii hanedanı Fatımiler tarafından 969 yılında kurulmuştur. Yeni başkentleri, ana sokaklarla çeyrek dairelere bölünmüş görkemli bir çevre duvarı içinde gelişmiştir. Yaklaşık iki asır Fatımi hükümranlığı dini mimarinin düzinelerce şaheserini finanse etmişlerdir. Dini tezyin sanatlarının nispeten küçük bir kısmı günümüze kalmıştır. 1171’de hanedanın Haçlı Seferlerinin Kudüs’teki Latin krallığına olan büyük çaplı harici baskılarını hissetmesiyle Fatımiler İslam dünyasının büyük sultanı Selahaddin Eyyubi’yi yardıma çağırmışlardır. Selahaddin babası Eyyub’un adıyla anılan Eyyubi hanedanıyla kuvvetle cevap verip Fatimilerin yerini almış ve topraklarını 1250’ye kadar idare etmiştir. Sünni olan Eyyubiler, daha sonra İslam’ın sanata en çok önem veren siyasi güçlerinden biri olan Memluk hanedanına boyun eğmişlerdir.[47]

İsimlerini Eyyubilerin saray muhafızlığı ve köle asker şeklindeki ash konumlarından almış olan memluklar (memluk Arapça’da sahip olunan, alınmış dolayısıyle da köle anlamındadır) her ortamda sanata yer vermişlerdir. İdareleri altında sanatkarlar, İslam dünyasının en ince tezvinli mushaflarını rahlelerini, mahfazalarını, pirinç kakma kalem kutularını yapmışlar, buna ilaveden mineli cami lambaları, mihrab yanına mineli pirinç şamdanlar camiler, medreseler, hankählar, türbeler ve diğer dini mimari örneklerini de ortaya koymuşlardır. Kültürel bir faaliyet merkezi olarak memluk Mısır’ı ve daha büyük olan Suriye, dünyanın dört bir yanın dan sanatkâr ve din alimlerini cezbetmiştir. Özellikle Kahire diğer herhangi bir yerde siyasi ve içtimai keşmekeşten kaçıp kurtulmayı arzulayan müslümanlar için ikinci bir Mekke olmuştur. Memluk içtimai hayatının büyük bir bölümü devamlı surette büyük cami kompleksleri, medrese ve türbeler etrafına kūmelenen mücavir alanlarla mimari koruma etrafında dönmüştür.[48]

Ama elbette ki Ortaçağ İslam dünyasının gerek bilimde gerekse sanatsal faaliyetlerde parmak ısırtacak derecede güzel örnekler ortaya çıkaran bir uygarlığın kurucusu olmasında körü körüne taklitçi olmayıp özgün bir yolla ve serbestçe hakikati arama imkanına sahip olması ve ayrıca benimsediği vicdana, hakikate ve adalete dayalı anlayışının payı tartışılmazdır.[49]

Zaten Ortaçağ İslam dünyasında insanlar körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır. O halde İslamiyet’i sadece vaat edilen cennete giden bir yol olarak algılayamayız. İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır. Yedinci yüzyılda Arap Yarımadası’nda ortaya çıkan yeni bir din şemsiyesi altında şekillenmeye başlayan İslam dünyasında bilimin geliştiğini söyleyebilmek için İslamiyet’in bilime nasıl baktığını ve ne kadar önem verdiğini belirtmek gerekir. İslam dünyasında bilimsel faaliyetlerin başlamasında İslamiyet’in önemli etkisi olmuştur. İslam felsefesi konusunda çalışmalar yapan ve Hollanda’da Amsterdam’da Free University’de görevli olan Prof. Dr. Daiberg 1973 yılında İnternational Conference on Science in İslamic Policy adlı toplantıda Erken İslamda Bilimi Tetikleyen Kur’an’dır başlığı taşıyan bir konuşma yapmıştır. Bu konuşmasında İslam dünyasındaki bilimsel çalışmaların bazı özelliklerine de değinen Prof. Daiberg şöyle söylemektedir: İnsanlar bu dönemde körü körüne taklitçi değildir; serbestçe hakikati aramışlardır O halde İslamiyeti sadece bir din olarak belirleyemeyiz, sadece vaat edilen cennete giden bir yol olarak algılayamayız. İslamiyeti iyice anlayabilmek için onun görünen yüzünün arkasını idrak edebilmek gerekir. Çünkü İslam dini ile bu dönemdeki bilimsel faaliyetler arasında çok sıkı bağlar vardır.

Kur’an ve Hz. Peygamber’in sözleriyle bilginin önemi

Şüphesiz ki İslamiyet, bilimin oluşması, şekillenmesi ve gelişmesi açısından büyük öneme sahiptir. Gerek Kur’an’daki ayetlerde gerekse Hz. Peygamber’in hadislerinde bilimin desteklendiği, bilimle uğraşanların yüceltilmiş olduğu belirlenir. Bilindiği gibi, Kur’an da birçok ayet oku’ sözcüğü ile başlamaktadır. Bilgi kelimesi Kur’an da bazı kaynaklara göre 789 defa kullanılmaktadır. Örnek olarak bazı ayetleri burada aktaralım. Bu surelerden birisi, ‘alaka’dır. Onun 1-5 arasındaki ayetleri mealen şöyledir: ‘Allah’ın adıyla oku; o Allah ki seni pıhtılaşmış kandan yarattı! Oku! Kalemle öğreten insana bilmediğini bildiren Allah en büyük kerem sahibidir.[50] Kur’andaki bir başka ayette ise şöyle denmektedir: ‘Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?[51] Yine bir başka ayette ise ‘Allah’ın kulları arasında ondan korkanlar ancak bilginlerdir. Allah güçlüdür Allah bağışlayıcıdır.denmektedir.[52]

Sadece Kur’an’daki ayetler değil, Hz. Peygamberin birçok sözü de bilimi öğrenmenin ve bilginlerin İslamiyet’te ne kadar önemli olduğunu vurgular. Bunlar arasında çok bilinen hadislerden biri şöyledir: Bilgiyi aramak/ilim öğrenmek her Müslümana farzdır.[53]

Bir başka hadis ise bilginin ne kadar uzakta, hatta Çin gibi uzak bir ülkede de olsa da gidilip aranması, bulunması gerektiğini vurgulamaktadır. Ayrıca, yine bir başka hadiste ise öğrenmenin belli bir yaş sınırı olmadığı ‘beşikten mezara kadar ilmi arayınız. ’şeklinde verilmektedir.

Buraya kadar verilen birkaç örnekten de anlaşılacağı gibi, gerek Müslümanlar’ın kutsal kitabı Kur’an’da gerekse Hz. Peygamberin sözleriyle bilginin, öğrenmenin önemi vurgulanmıştır. Burada bilim (ilim) sözcüğü ile kastedilen, birçoklarının iddia etmiş olduğu gibi, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslami bilimler değildir, aynı zamanda astronomi, matematik, tıp gibi müspet bilimler de bu sözcükle desteklenmektedir.[54]

Bilimsel çalışmaların İslamiyet için önemi

Zaten, İslamiyetin yapısı düşünüldüğünde, sadece dini bilimlerin kastedilmesi pek de mümkün değildir. Çünkü bilindiği gibi, her Müslüman günde 5 defa kıble yönüne dönerek namaz kılmak zorundadır ve ibadet edebilmek için namaz vakitlerini bilmek ve yine namaz kılabilmek için bulunduğu yerin kıble yönünü bilmek zorundadır. Aynı zamanda Ramazan ayında oruç tutabilmek için, ilk hilalin ne zaman gökyüzünde görüneceğini de bilmesi gerekir. Dolayısıyla bütün bu bilgilere doğru olarak ulaşabilmek, zamanı doğru belirlemek, yön tayini yapabilmek için erken tarihlerden itibaren astronomi çalışmalarının, takvim çalışmalarının ve jeodezi çalışmalarının şekillenmeye başladığı görülmektedir. Özellikle gittikçe genişleyen İslam uygarlığının yayıldığı coğrafya düşünülürse, bu yönde yapılan çalışmaların önemi ve ciddiyeti daha açık ortaya çıkmaktadır.

Bu çalışmalar 9. yüzyılda daha sistematik şekilde yürütülmüştür. Özellikle Halife Memun zamanında görevlendirilen devrin tanınmış matematikçi ve astronomları (bunlar arasında Harezmi de bulunmaktaydı) belirlenen yerlerde (örneğin Sincar ve Tedmür arasında) yaptıkları ölçümlerle konuyu ana temellerine oturtmaya çalışmışlardır. Bu çalışmalar matematik çalışmalarıyla da desteklenmiştir (Sabit b. Kurra’nın trigonometri çalışmaları gibi). Daha sonraki dönemde yapılan trigonometri çalışmalarıyla 1 derecelik enlem ve boylam yaylarının belirlenmesine gayret edilmiştir.

Böylece farklı coğrafyalarda kıble yönü tayini mümkün olurken, astronomide Güneş ve Ay’ın hareketlerinin zaman içinde gelişen İslam dünyasında yer ve zaman belirlemesinin en doğru şekilde yapılması sağlanmıştır. Bilindiği gibi bu coğrafyada kullanılan takvim Ay takvimidir. Ramazan ayının başlangıcının belirlenmesi ise ilk hilalin tarihinin belirlenmesi açısından çok önemlidir.

Ay ve Güneş’in hareketleri zamanın belirlenmesi açısından önemliydi. Onların hareketleri, düzensizlikleri ve tutulmaları ve özelikle de tutulma düzleminin eğiminin hesaplanması konusunda çalışmaların gelişerek devam ettiğini görmekteyiz.[55]

Çeviri ve dil alanındaki çalışmalar

Yukarıda söz konusu çalışmaların yapılabilmesi için belli seviyede astronomi ve matematik bilgisi gerekmekteydi. Dolayısıyla, daha önceki çalışmaların gerek Doğu gerekse Batı kaynaklarından İslam dünyasına kazandırılması yönünde önemli çalışmalar yapılmıştır. Böylece Aristo, Platon, Hippokrates, Batlamyus, Öklid, Galen, vb. gibi bilim adamları ve düşünürlerin eserleri Yunancadan Arapçaya çevrilmiş ve hatta ilk çeviriler yeterince iyi olmadığı kaygısıyla, ilerleyen zaman içinde, belli başlı bilimsel eserlerin tekrar tekrar çevrilmesi yoluna gidilmiştir.[56]

Yani uzun yıllar içerisinde gerçekleştirilen fetihler neticesinde Bizanslılarla ve Perslerle karşılaşan ve kendilerinden önceki medeniyetlerin yarattığı eserlerden yararlanmak gerektiği inancı hâkim olmuştur.

Özellikle Abbasîler döneminde yoğun bir çeviri faaliyetine girişerek, bilim ve felsefe alanlarında atağa kalkmışlar ve önce var olan birikimi anlamaya ve daha sonra da geliştirmeye çalışmışlardır.[57]

Emevilerden iktidarı devralıp İslam devletinde yeni kurumlar oluşturan Abbasilerin devri, başta bilim olmak üzere pek çok alanda önemli gelişmelerin yaşandığı dönemdir. Bu devirde Abbasî halifeleri, tıbbî ilimlerin yayılmasına ve genişlemesine önem verdiler, doktorları teşvik ettiler, tıp okulları ve hastaneler yaptılar. Hac mevsiminde çeşitli ülkelerden gelen doktorları tıbbî toplantılara davet ettiler. Doktorlar, yapılan bu toplantılarda araştırmalarının sonuçlarını bildiriyordu. Bu dönem, hem İslâm din bilimleri hem de felsefe, doğa bilimleri, coğrafya ve edebîyat gibi alanlarda gelişmelere sahne olmuştu. Özellikle Bağdat şehri, kurulduktan kısa bir süre sonra bilim ve kültür merkezi olmuş, her taraftan bilginler buraya akın etmeye başlamıştı.[58]

Halife ve devlet adamlarının bilimsel çalışmaları desteklemesi astronomi, matematik ve tıp gibi alanlarda hızlı bir gelişmeyi beraberinde getirmiş, İslam dünyası bilimsel anlamda Altın Çağını yaşamıştır. Abbasiler Dönemi bilimsel çalışmalar açısından üç evreye ayrılmaktadır: Birinci evre, bilgiyi elde etme sürecidir. Bilimsel çalışmaların asıl kaynağından alındığı dönemdir. Bu evrede amaç, hangi dilden olursa olsun bilgiyi Arapçaya tercüme etmektir. İkinci evre, bilgiyi sistemleştirme sürecidir. Bu evrede amaç, bilgiyi kullanılabilir hâle getirerek toplumu yönlendirmektir. Bilim, bu süreçte takdir ve teşvik edilerek ayrıcalıklı hâle getirilmektedir. Üçüncü evre ise bilgiyi özgün biçimde üretme evresidir. Bu evrede bilim; araştırma kuralları, yöntemi ve kavramları olan bir nitelik kazanmaktadır.[59]

Abbasiler Dönemi’nde bilimin gelişmesi açısından farklı dillerden yapılan çeviriler önemli bir yere sahiptir. Dönemin ihtiyaçlarına yönelik olarak çevirilere öncelik verilmiştir. Müslümanlar kıble yönünün tayini, namaz vakitlerinin tespiti, kara ve denizlerde yön tayini, ziraat işlerinin düzenlenmesi ve mirasın paylaştırılması gibi konularda faydalanmak üzere astronomi ve matematik alanında ilk çevirilerini yapmışlardır. VIII. yüzyılın ortalarına doğru Yunanca, Hintçe ve Farsça kitapların hızlı bir şekilde tercüme çalışmaları başlamıştır. Batlamyus’un Kanon adlı astronomik cetveller kitabı ve Almagest adlı eseri, Aristo’nun Organon adlı felsefe kitabı, Hintli Beydaba’nın Kelile ve Dimne adlı eseri ilk çeviri eserlerdendir.[60]

İşte böylesine bir uygarlık atağını gerçekleştiren İslam dünyası, bütün bu atılımlarla etkileşim yaşadığı Avrupa’nın da bugünlere ulaşmasına katkı sunmuştur.

Ve kurulan bu kadim İslam medeniyetinin taşıdığı üstün vasıflar, bedevi Arap toplumunun da millet haline gelmesine sayısız katkılar sunmuştur.

Yani aslında şu önemli kesit İslâm’ın Arap bedevilerine etkisini açıklamak için kâfidir:

“Tarih bize gösteriyor ki; en büyük bir insan, hiss-i uhuvvet (kardeşlik duygusu), hiss-i muhabbet (sevgi duygusu), hiss-i hürriyet (özgürlük duygusu) gibi hissiyat-ı umumiyeden (genel duygulardan) bir veya iki veyahut üç hissi ikaz etmeye muvaffak olur. Acaba evvelki zamanların cehâlet (bilgisizlik), zulüm zulmetleri (karanlıkları) altında gizli kalan binlerce hissiyat-ı âliyeyi (yüksek duyguları), Ceziretü’l-Arab memleketinde (Arap Yarımadasında), bedevî (göçebe) ve dağınık bir kavim (millet) içinde inkişaf ettirmek (geliştirmek) hârikulâde (olağanüstü) değil midir?”[61]

Dolayısıyla eğer o olmasaydı; rakip kabileler ve kabile federasyonları halinde parçalanmış, yabancı etkilere, İran’ın, Hıristiyan Etiyopya’nın, Bizanslı Suriye ve Mısır’ın sömürgeleştirici çabalarına açık olan Arabistan, birliğini kuramaz ve bu talancıları iyice kuzeye süremezdi. Birbiriyle boğuşan Bizanslılar ve İranlılar, yüzyıllar boyunca bu fakir ülkelerden ciddi bir düşmanın çıkabileceğini hiç akıllarına getirmemişlerdi. Hiç kuşkusuz buralarda şiddetli çatışmalar meydana geliyordu. Ama talana geliyor ve geri dönüyordu. İranlılar ile Bizanslıların uğruna boğuştukları “mümbit hilal”in kıyısındaki bu bölgelerden -çoğu zaman insansız bölgeler- kim kaygılanırdı ki? Her şey Muhammed’in başarı kazanmasıyla değişmiştir.[62]

Yine ünlü Fransız profesör Emile-Fèlix Gautier, Arap bedevîlerini kastederek: Bedevî aşiretlerde medeniyyet tohumları yoktur. der.[63]

Arap bedevîleriyle ilgili bu tespitte bulunan Gautier, yine İslâm medeniyyetinin ihtida etmiş gayri-Arap milletlerin müşterek eseri olan bir Şark medeniyyeti olduğundan ve Arap kavminin işte bu medeniyyete ancak zemin hazırladığından bahsetmektedir.[64]

Bu zemini hazırlayan Arap fetihleri olmuştu zira bu fetihlerden sonra ortaya çıkan durum, yeni etkenlerin sonucu giderek altüst oldu. Bu etkenlerin başında, fethedilen topraklardaki yerlilerin kitleler halinde Müslümanlığı kabul etmeleri gelir. Başka fetihlerde, fatihleri, boyun eğdirdikleri, ama kendilerinden daha üstün bir uygarlığa sahip halkların dini çekmiştir; şimdi ise tersi oluyordu. Araplar, inançlarını yerlilerle paylaşıyorlardı.

Neydi nedeni bunun?

Önce, İslâmlıkla öteki dinler arasında tartışma ve çatışmalar ne denli canlı olursa olsun, sıradan mümin ilahiyatçının gördüğü bütün inceliklerin farkında değildi. Hıristiyanlar ise, kendi dogmaları üzerine koparılmış yorum kavgalarından bıkıp usanmışlardı; İslâm, daha yalın bir değer olarak görünüyordu onlara. Hem sonra, İslâm da Muhammed’in İslâmı değildi artık; din, boyun eğdirilmiş halklarla temas sonucunda gelişiyor ve yeni dini kabul edenler, kendi manevi miraslarını da sokuyorlardı ona. Daha da önemlisi, Müslüman olmak, devlette ve toplumda egemen sınıfa girmek demekti. Böylece, yeni dini kabul etmenin altında bir sosyal özlem yatıyordu. Ayrıca, yerlilerin kabul ettiği İslâm, çok kez iktidarın kabul ettiği, yani resmi İslâm değil, ona karşıt mezheplerdi; bu da, resmi İslâm karşısında duydukları küçüklük duygularını gideren bir ögeydi onlarca.[65]

Hiçbir din, geleceği görme gücü, iman ateşi ve savaşçı cesaretlerinin yanı sıra kardeşliğe yapılan çağrının da etkisiyle güç bulan İslam kadar hızlı bir şekilde yayılmamıştı. MS 711’de Müslüman komutan Tarık bin Ziyad, Fas’taki Ceuta’dan Gibraltar’a geçerek İspanya’da yaklaşık sekiz yüz yıl sürecek bir İslam hâkimiyeti başlattı.[66]

Yani kısacası Müslümanlığın yeryüzüne inişinin yol açtığı etkileri Arap dünyasının perspektifinden ele alırsak Arap insanı Müslümanlığın kendine açtığı yol sayesinde kabile toplumundan devlet ve uygarlık tesis eden topluma geçiş süreci yaşamıştır. İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in büyük başarısı da, buradadır.

Zaten İslam’ı ortaya çıkaran asıl şartlar, Mekkelilerin göçebe dünya görüşü ve tutumlarıyla kendilerini içinde buldukları yeni maddi (ya da iktisadi) ortam arasındaki zıtlık ve çatışmadır.

Toplumsal kurumlar düzeyinde bu, kabile ya da aşiretin ve ona refakat eden tesanüdün çöküşünde görülebilir. Çölün sert şartlarında insanlar hayatta kalabilmek için bir araya gelmek zorundaydılar. Kişinin akrabalarıyla dayanışması ya da onlara sadakati ziyadesiyle önemliydi. Dolayısıyla akrabalarının tehlikede olduğunu gördüklerinde, haklı mı haksız mı olduklarına bakmaksızın onlara yardıma koşarlardı.

Mekke’deki bu kabilevi dayanışmanın yerini bireycilik aldı. Göçebeler arasında da bireycilik başlamış olabilir fakat Mekke’de bireycilik, esas olarak ticaretin büyümesinden kaynaklıydı. Büyük tacirler ticari çıkarlarını her şeyin önüne geçiriyorlar ve kendi kabilelerinden kimseler aleyhine olarak iş ortaklarıyla, bir araya gelebiliyorlardı.[67]

Öte yandan artık ilan edilen kaideye göre İslamda özel mülkiyet ve kazanç kutsaldır. Hz. Muhammed tüccarların piridir. Artık kervanlar basılmayacaktır, yağma haramdır. Hırsızlık yapanın kolu kesilecektir. Ancak vergi verilecektir. Yağmanın yerini hukuka bağlanan sömürü almaktadır.[68]

Franz Oppenheimer’in Der Staat adlı eserindeki ünlü ayı ile arıcı örnekleri burada hatıra geliyor. Ayı, arı kovanını yağmalıyor, bu arada kovanı da dağıtıyor. Arıcı ise, arıların efendisidir, kovanı yapıyor, arıları koruyor ve onları haraca bağlıyor. İşte Arap Yarımadası’nda bedevi toplumundan medeni topluma geçiş, ayı aşamasından arıcı aşamasına geçiştir.[69]

Zaten 6. yüzyılın Arap yarımadasına bakacak olursak, ticaret ile ticarete ayak bağı olan kabile ilişkilerinin bir arada olduğunu görürüz. Özel mülkiyet ile komün mülkiyeti, kervanlar ile o kervanları basanlar, ticaret ile yağmacılık, kabile örgütlenmesi ile devletin çekirdeği, silahlı kabileler ile silahın tekelleşmesi, anarşi ile hukuk arasındaki çelişmeler gündemdeydi. İşte İslam, bu çelişmeleri çözdü.[70]

Ve özetle İslam Rönesansı vesilesiyle medeni toplum haline geçen Araplar, aynı zamanda millet aşamasına terfi ediyorlardı.

Zaten yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık, sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna elbet gidecekti.[71]

Ve bu siyasi birliğin de çok ötesine doğru evrilecek olup, sekizinci yüzyılda Araplar, Arabistan’daki Mekke ve Medine’den batıda Atlantike, doğuda ise Çin Denizi’ne uzanan bölgede bir imparatorluk kurmuşlardı. Dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde Araplar Avrupa’dan İran’a, Hindistan’a ve Çine uzanan ticari rotanın kontrolünü eline geçirdi. Avrasya dünyasını, Avrupa çağından çok daha önce bir araya getirmişlerdi. Avrupa’nın çok sonra yeniden yapılandıracağı bir dünya ekonomisi fikrinin temellerini atarak Çin ve Afrika hakkında o zamanın Avrupalılarından daha çok bilgiye sahiptiler.[72]

Yani Müslümanlığın yedinci yüzyılda tarih sahnesine çıkmasından itibaren Arap aşiretleri, bir yüzyıl süreyle, İslamiyet’in ilk başarılarını sağlamışlardır. İslam daha sonra İspanya’yı, Kuzey Afrika’nın kaba dağları Berberlerle fethetmiş, Fatımi Mısır’ını inşa etmiştir. Nihayet, kapısının önünde, adeta kendi evinin içinde bulduğu ve Müslüman yapmaya başladığı Türk-Moğol göçebelerden yararla-nacaktır. Türk paralı askerler, X. yüzyıldan itibaren Bağdat halifelerinin ordularının esas bölümünü oluşturmuşlardır; bunlar olağanüstü süvari ve okçular olan harika askerlerdir. IX. yüzyılda yaşamış olan büyük Arap yazarı Cahiz, onlara ilişkin unutulmaz portrelerinde, bu kaba insanlarla biraz alay etmektedir. Fakat tarih, bir kez daha aynı olacaktır. Fakirler zengin, göçebeler şehirli olacak ve bunlar, hizmetkarlıktan efendiliğe giden yolun bazen kısa olduğunu göstereceklerdir. Eskiden paralı asker, sonra efendi olan Selçuklu Türkleri, sonra da Osmanlılar, İslamiyetin yeni hükümdarları olacaklardır. Istanbul’un alınarak başkent yapılmasıyla, güçleri kesin bir taban kazandıktan sonra, Batı, Osmanlı hükümdarlarına Büyük Senyor veya Büyük Türk unvanını verecektir.

Alanını kuşatan veya kesintiye uğratan ilkel halkları kendine çekmek, onları kullanmak, ama aynı zamanda onların şiddet eğilimlerinin ağırlığı altında ezilmek, belki de İslamiyetin kaderinin bir yasasıdır. Daha sonra her şey düzelmekte ve yaralar kabuk bağlamaktadır. Kavgacı ve etkili ilkel, İslamiyetin her şeye kadir kentsel hayatı içinde erimektedir. Bu arada her şey bir kenara, İslam, birbirlerine bağlı, kenarlarında oldukça şiddetli değişim-lerden etkilenen bir dizi mekânı gündeme getirmektedir, çünkü İslam tarihi sakin bir tarih değildir, sakin bir tarih olmamıştır.

Fakat bu değişimler, bu mekânın tümüne nazaran nispi kal-maktadır. İslamiyetin devasa sahnesi, kabaca aşikar bir istikrar sunmaktadır. Bu istikrar, kendini bir dizi gerçeklik ve açıklama halinde göstermektedir.

İslam’ın Karaları ve Denizleri

Haritalar esas olanı söylemektedirler. İslam tarafından ele geçiri-len, sonra da her seferinde yabancı ve hasım uygarlıklara terk edilen bölgeleri gösterdik: Batı uygarlığına Sicilya, Iber yarımadası, Septimanya (Güney Fransa), Güney Italya, Batı Akdeniz; Doğu Avrupa’ya (kabaca Ortodoksluga) Girit, Balkanlar, Hindu Alemine Kuzey ve Orta Dekkan, Ganj havzası.

Ezelden beri veya hiç değilse çok uzun süreden beri elde tu-tulan İslam toprakları, bugün devasa boyutlarda kalmayı sürdürmektedir. Her zaman çok zengin olmamakla birlikte, bu toprak yakınlarda yayınlanan bir kitabın alt başlığı, Dekkan’dan Cakarlar Fas ve Sahra’dan Çin’e ve Endonezya’ya kadar uzanmaktadır. ta’ya kadar demektedir.

Bu sıralamada, Müslümanlar tarafından eskiden az çok kullanılan, bugün dar kıyı şeritleri dışında onların elinden tamamen kaçmış bulunan devasa deniz mekânlarını unutmayalım. Deniz, üzerinde dolaşana aittir ve bugün hemen hemen hiç Müslüman denizciliği yoktur. Oysa eskiden, Akdeniz’de, Kızıldeniz’de, Iran körfezinde, Hazar denizinde ve özellikle Hint Okyanusu’nda du-rum farklıydı. Hint Okyanusu’nda Muson rüzgârlarının düzenli yön değiştirmeleri sayesinde, Araplar palmiye liflerinden halat-larla birbirlerine bağladıkları tahtalarla imål ettikleri ve yapımında tek bir çivi bile kullanmadıkları butra adı verilen küçük yelkenli tekneleriyle, uzun bir süre kârlı, faal ve büyük çaplı bir ticaret sürdürmüşlerdi. Bu yelkenliler, daha IX. yüzyılda Kan-ton’a ulaşmışlardı. Vasco da Gama 1498’de onları avlayacak ve yağmalayacaktır. Ancak ne Portekizliler, ne de daha sonra Hol-landalılar veya Ingilizler onları Hint Okyanusu’nun ucuza malo-lan ticaretinden söküp atabileceklerdir. Sadece, XIX. yüzyılın sonlarına doğru, buhar güců onların hakkından gelebilecektir. Demek ki bu deniz girişimi uzun soluklu olmuştur. İslami-yetin eski tarihli zaferleri, yalnızca süvarilerininki olmamış, aynı zamanda denizcilerininki de olmuştur. Denizci Sinbad bir simgedir.

Akdeniz’in önceliği: Bu büyük mücadelenin esas bölümü Akdeniz’de cereyan etmiştir.

Sinbad, maceralı deniz yolculuklarından, Hint Okyanusu boyunca yaptığı büyülü ve felaketli yolculuklardan söz etmektedir. Oysa eğer abartmıyorsam, İslamiyetin dünya ölçeğindeki kaderi Akdeniz’de oynanmıştır. Burada kazanabilirdi, ama mücadele etmiş ve sonunda kaybetmiştir. İslamiyet’in büyük fetihlerinin içinde Suriye, Mısır, İran, Kuzey Afrika ve İspanya’nın yanı sıra, Akdeniz’in hemen hemen tamamı da yer almıştır. Bu fetih, 825’te Girit’e yerleşen Müslümanlar eğer burada kalsalardı mühürlenirdi; fakat Bizans bu başat ileri kara-kolu 961’de geri almış ve Kıbrıs ile Rodos’u muhafaza ederek, Ege denizine açılan yolların anahtarını elinde tutmuştur. Demek ki, Doğu’da bir başarısızlık, bir yarı başarısızlık vardır: Bizans, üzerinde adaların serpili olduğu bu denizle birlikte, onun çevresinde yer alan Balkanları ve aynı zamanda geniş Karadeniz’i ve Venedik’in talihi olacak şu Italya yolu olan Adriyatik’i muhafaza edecektir. Bu yol, çok zengin Bizans’a hizmet eden, odun, tuz, buğday taşıyıcılarının yoludur. Ancak Akdeniz’in Batı parçası, hepsi de yeşil sancak cephesine geçmiş olan Mısırlı, Kuzey Afrikalı ve İspanyalı denizcilerin eline geçmiştir. Böylece, 825’te Girit’i fetheden Endülüslüler, 827-902 arasında Sicilya’ya yerleşenler de Tunuslulardır. Ada bu fetihten sonra muazzam bir anlım yaparak, Müslüman Akdeniz’in canlı kalbi haline gelmiştir. Başkent Palermo, sulama kanallarının cen-nete çevirdiği müthiş bir kentsel başarı olmuştur. Müslümanlar Korsika veya Sardinya’nın çeşitli noktalarına da çıkmışlar, Provence’ı bir an için ele geçirmişlerdir. Tiber ağzı-na istedikleri zaman çıkartma yaparak, Roma’yı tehdit etmekte ve aşağılamaktadırlar. Batı Akdeniz bağlantılarının belkemiği olan ve İspanya’dan Sicilya’ya, başka hiçbir limana uğramadan seyredilmesine olanak veren Balear adalarına sağlamca yerleşmişlerdir. Bu durumda, zenginliklerin taşıyıcısı olan deniz İslamiyetin hizmetine girmiştir. Deniz, İslamiyetin deniz kentlerini büyütmüş ve onlara nefes aldırtmıştır. İskenderiye (artık devasa başkent Kahire’nin limanıdır), Palermo, Tunus (sanki ihtiyatlı bir şekilde denizden uzak durmaktadır). Başka kentler oluşmuş veya yeniden doğmuşlardır: Gemi inşaatı için vazgeçilmez ormanların yakınındaki Bejaia (Bougie), Cezayir, Oran (bu son ikisi henüz mütevazı boyutludurlar), İspanya’daki faal Amerika limanı ve büyük Guadalkivir nehri üzerinde Atlantiğe açılan canlı başkent Işbiliye (Sevilla).

Bu talih bir yüzyıldan fazla sürmüştür. İslamiyet hiç kuşku-suz, Hıristiyan korsanlığıyla erkenden sürtüşmeye girmiştir. Fakirleri cezp etmek ve onlara av olmak zenginlerin kaderidir. Da-ha sonra klasik olacak konumun tersine, X. yüzyılda zengin olan Müslüman, korsan olan da Hıristiyandır. Amalfi, Piza, Cenova, eşekarısı kovanlarıdır. Her şey Sicilya’nın Normanlar tarafından fethiyle (1060-1091) ağırlaşmış ve hızlanmıştır. Normanların hızlı tekneleri Müslüman gemilerine üste gelmiştir. Sicilya’mn işgali, sadakatsizlerin (Müslümanlar) deniz tekelinde açılan ilk çatlaktır. Bunun peşinden bir soluksuzluk, tedrici bir kapanma, Müslüman gölünün her tarafında erkenden hissedilen bir sı kıntı gelmiştir. 1080’e doğru, Cid Capeador’un döneminde, El Murabitlerin Sudan’dan ve Kuzey Afrika’dan İspanya Müslümanlarının yardımına gelmelerinin arifesinde (1085), Sicilyalı Arap bir şair, Toledo kralı Motamid’in vereceği 50 altın dinara rag-men, İspanya’ya gitmekte tereddüt etmektedir. Sıkıntıdan sapsarı olmama şaşırmayın da, gözlerimin karasının beyazlanmamış olmasına şaşırın! Deniz Rumlara (Romalılar, Hıristiyanlar) aittir, tekneler ancak büyük tehlikeleri göze alarak seyredebilmektedir-ler. Sadece kara, Araplarındır! Daha şimdiden ne rövanş!

Kısa bir süre sonra başlayan Haçlı Seferleri (1095-1270), içdenizin yeniden fethine olanak vermiştir. Bu fethi, Bizans’ın elindeki dar alanı da ele geçiren İtalyan kentlerinin filoları gerçekleştir-mişlerdir. Klasikleşmiş büyük olaylar (1099’da Kudüs’ün zaptı, Kutsal Topraklar’da kurulan devletler, IV. Haçlı Seferlerinin yo-lundan saptırılması sonucu Istanbul’un 1204’te Latinler tarafından alınması) şu diğer büyük gerçeği gizlememelidir. Akdeniz’in denizsel ve ticari mekanının fethi. Hıristiyanlık 1291’de, Akka ile birlikte Asya’daki sonuncu önemli dayanak noktasını kaybetti-ginde, Akdeniz’in tümü üzerindeki üstünlüğünü kaybetmiş olmuyordu. İslamiyetin buna tepkisi, ancak iki-üç yüzyıl sonra ortaya çıkacaktır. Osmanlılar, bu tarihlerde deniz üstünlüğünü yeniden ele geçirmeye çalışacaklardır. Osmanlılar Preveze’de zafer kazanınca (1538), Akdeniz hemen hemen onların olmuş, ama büyük Inebahtı bozgunu (1571), aslında yalnızca askeri üstünlüğü hedefleyen bu talihin geri dönüşüne hemen son vermiştir. Akde-niz’deki Venedik, Cenova, Floransa… ticari filolarının karşısın-da, oldukça vasat bir Türk ticaret filosu yer almıştır (gemilerin çoğu Rumlara aittir ve Istanbul, Karadeniz ile Mısır arasındaki seyrüseferlerle sınırlıdırlar).

Daha sonraları, Cezayir’in istisnai başarısıyla birlikte, Müslüman korsanların uzun süreli faaliyetleri ortaya çıkacaktır. Ama Berberi korsanların ticari filoları hiçbir zaman olmayacaktır. Böylece şan ve felaket Akdeniz’de gidip gelmiş, el değiştirmiştir. Hint Okyanusu’nda ise, Portekizlilerin 1498’de Ümit Burnu’nun dolaşılmasından sonra buraya gelmelerine kadar, durum daha sakin olmuştur. Bu tarihten sonra, İslamiyet arkadan kuşatılacaktır. Denemeci Esad Bey, İslam alemi çöldür derken haklıdır, fakat bu çöl, bu çöller manzumesi, bir yandan iki tuzlu su alanm, iki seyrüsefer alanının (Akdeniz ve Hind Okyanusu) ara-sında yer alırken, diğer yandan da oldukça yoğun nüfuslu üç kit-lenin (Uzakdoğu, Avrupa, Kara Afrika) arasında bulunmaktadır.

İslam alemi, her şeyden önce ara bir kıtadır, bu geniş bölgeleri birbirine bağlamaktadır.

Atlantik’ten Sibirya ormanlarına ve Kuzey Çin’e kadar yayılan alandaki çöllerin hepsi de, tabii ki aynı değildir. Tek hörgüçlü devenin alanı olan güneyin sıcak çölleri, çift hörgüçlü devenin -asıl deve-alanı olan kuzeyin soğuk çöllerinden farklılaşmaktadır. Bu iki alanı, Hazar denizinden Indüs ağzına çekilen bir hatla ayırmak mümkündür.

Açıktır ki, yerleşiklerin yaşadıkları sahil kesimlerine, steple-re, ekim yapılan vahalara sahip olmayan hiçbir çöl yoktur. Hatta bu eski uygar ve cenneti andıran ülkelerde, Nil, Dicle, Fırat, Indüs, Amu ve Siri Derya havzalarında, nehir vahaları ve aşıncak kadar eskiden beri işlenen, iyi, ama kıt topraklar vardır. İklimin de etkisiyle, bu topraklar narindirler, insanların en ufak hatalarına bile, doğanın en ulak kazalarına bile duyarlıdırlar. Bir istila, uzun süren bir savaş, şiddetli yağmurlar, tehlikeli bir fazla nüfus karşısında, geniş tarımsal kesimler, kelimenin gerçek anlamında yok olmaktadır: Çöl, kentleri ve kırları yutmakta, kumlarının altına gömmektedir. İslamiyet böylece, kaderinin içine bu çok sayıdaki narinliği de almaktadır.[73]

İslamiyet’in açtığı yol sayesinde kabileler halinde örgütlenmiş Araplar devlet kuracak seviyeye ulaşırken İslamî literatürde devlet yönetimi imamet, hilafet ve imaret kavramlarıyla ifade edilmiştir. İmam, halife ve emir terimleri de devlet başkanı olarak kabul edilmiştir.[74]

Hz. Muhammed, İslamiyeti yayarak ve devlet kuruculuğuyla, bu tarihsel atılıma önderlik etmiştir. İbni Haldun da Mukaddime adlı bilimsel eserinde aynı tarihsel sürecin teorisini yapmıştır.[75]

Ümmetin Kabile Toplumundan Çıkıştaki Devrimci Rolü

Kabile toplumunun dağılması ve geniş boy birliklerinin, İslamdaki adlandırmasıyla ümmetin ya da Türk tarihindeki kavramlarla Ogurun, Oğuzun, Bodunun oluşmasıyla kurulan medeniyet, yeni bir nizamdı. ümmet, bilindiği gibi Arapça am, yani halk sözcüğünün çoğuludur, halklar anlamına geliyor. ümmet, kabileleri birleştiren ve devlet nizamının kurulmasına hizmet eden içeriğiyle kabile toplumundan çıkışta devrimci bir rol oynamıştır.

Hz. Muhammed’in önderlik ettiği devrimin içeriği nedir?

Siyasal açıdan bakarsak, İslamiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.

Ekonomik açıdan, kabilenin kapalı ekonomisinden ticaretin gelişmesi yoluyla para ekonomisine geçilmektedir. Kazanan kişi, Allah’ın sevgili kuludur; yani El-kasip habibullah.

Samir Amin, çeşitli eserlerinde, İslam uygarlığını Avrupa feodalizminden farklı bir toplumsal ekonomik kuruluş olarak niteler ve buna haraçlı toplum adını verir.

Mülkiyet ilişkileri açısından, kabilenin ortaklaşa mülkiyeti çözülürken, özel mülkiyet serpilip gelişmektedir.[76]

Bu zeminde kabilenin akrabalık ilişkileri, İbni Haldun’un deyişiyle asabiyye bağı, Morgan ve Engels’in diliyle gentilice (kan bağı) ilişkiler dağılmakta, onun yerini ümmet almaktadır. Bedir Savaşı’nda Arap yarımadasında ilk kez akrabalar karşı karşıya gelmiş ve birbirleriyle savaşmışlardır. Bu, akrabalığa dayanan toplumun çözülmesi, onun yerini ümmet ilişkilerinin almasıdır.[77]

İslamiyet, kabile içindeki kardeşliği, bütün müminlere yayarak ümmet kardeşliğine dönüştürmüştür. Cemil Sena, bu süreci yalnız inanç açısından değil, toplumsal yönüyle de ele alır.[78]

Bu ele alışa bakılırsa Hz. Muhammed, insanlığa yalnız yeni bir inanç değil, aynı zamanda tüm sosyal kurumlarıyla ve tüm mistik törenleri, kuralları ve yükümlülükleriyle bir kutsal sistem getirmiştir.

Din sözcüğünü kapsayan ayetlerin anlamları arasındaki farklar ne olursa olsun, onun savunduğu ve başarıyla kurduğu din, tüm kitaplı dinlerin en sonuncusu ve din olarak inanılabilecek ülkülerin en yetkinidir.[79]

Hz. Muhammed’in getirdiği yeni hukuk sistemi, kervanların basılması ve yağmalanmasını yasaklamış, özel mülkiyet ve ticareti korumuş, böylece devlet düzenini sağlamış ve Arap yarımadasında oluşan büyük enerjiyi birleştirip batıya ve doğuya doğru yönelterek büyük bir imparatorluğun önkoşullarını yaratmıştır.

Kuşkusuz bu büyük yönelişin ideolojik ve psikolojik iticilerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Toplumu ümmet kardeşliği içinde birleştiren yeni iman, toplumun psikolojisini sarmalar, büyük bir kolektif enerjiyi ateşler ve cihat yoluyla dışa doğru yayılmayı örgütlerken, tarihsel açıdan da toplumun kendi mücadelesiyle medeniyete sıçramasının manevi gücünü yaratmıştır.

Siyaset, ekonomi, toplum ve mülkiyet ilişkileri, hukuk, ideoloji ve toplum psikolojisi açısından toplam olarak baktığımız zaman, İslamiyetin doğuşu ve gelişmesi, bir devrimdir. Bu devrim, tarihsel açıdan medeniyete geçiş devrimidir. İnsanlığın Sumerlerden ve Çin uygarlığının kuruluşundan beri dalga dalga yaşadığı olay, Arap yarımadasında başka bir tarihsel düzlemde bir kez daha yaşanmıştır.

İslam Medeniyetinin Özgünlüğü

Ancak bu olay, eski medeniyetlerin bir tekran değildir. Devlete, özel mülkiyete, para ekonomisine, kan bağı ilişkilerinin çözülerek toplumun sınıflara bölünmesine ve feodal bağımlılıkların oluşmasına, felsefe ve bilimin doğuşuna geçiş anlamında, bütün medeniyetlerin oluşması, her toplumda farklı zamanlarda yaşanmakla birlikte, en sonunda aynı tarihsel aşamaya denk düşer. Ancak her medeniyet, farklı coğrafyalarda, farklı serüvenlerden gelen, farklı birikimler oluşturmuş toplumlar tarafından kurulduğu için, aynı zamanda kendine özgüdür.

Arap yarımadasında yaşayan bedeviler, Hz. Muhammed’in başlattığı devrimle, feodal bir ticaret uygarlığı kurdular. Batıda İspanya’ya, doğuda Asya içlerine kadar uzanan yeni imparatorluk, 7-15. yüzyıllar arasında dünya uygarlığının merkezi ve öncüsü oldu.[80]

Ama elbette ki iyi donanımlı olmayan İslam alemi, eğer çölsü bedenini kat eden, ona hayat veren, hareket getiren yollar olmasaydı, hiçbir şey haline gelirdi. Yollar onun zenginliği, varık nedeni, uygarlığıdır. Yüzyıllar boyunca, yolların sayesinde egemen bir konumda kalacaktır.

İslamiyet, Amerika’nın keşfine kadar, Eski Dünya’ya egemen olmakta, bu dünyanın o sıralardaki dünyasal tarihini kurala bağlamaktadır. Tekrarlayalım ki, Eski Dünya’nın bölümlerini oluşturan büyük kültür alanlarını temasa geçiren -Uzakdoğu, Avrupa, Kara Afrika, tek başına İslamiyettir. Razı olmadığı veya hiç değilse göz yummadığı hiçbir şey geçememektedir. O aracı dar gemiler, kervanlar ve tüccarlar: İslamiyet, siyasal du-rum ne hadar güc olarak gözükürse gözüksün ve çoğu zaman gerçekten de böyle olsun, zorunlu geçişlerden coğrafi olarak ya-rarlanmaya devam etmektedir.

Bu istisnai konumun tabii, ne her zaman bilincindedir, ne de bu konuma hükmetmektedir. Örneğin İslamiyet Asya’nın soğuk çöllerinin karşısında, çok çalkantılı bir göçebe nüfusun karşısında fazla yerleşemememiş, marjinal bir egemenliğin yani kendi-ninkinin- narinliklerinin kurbanı olmaktadır. Bir vahalar hattı olan Müslüman Türkistan, asla etkin engeller konulamayan bir ilen karakollar bölgesidir. Nitekim Türkmenlere, Moğollara Aral’dan Hazar ve Karadeniz’e giden yolu kapatmak kesinlikle mumkun değildir. Bu göçebelerin en güçlüleri, İran’a karşı saldırıya geçmekte, Bağdat’ı tehdit etmektedir…

Ancak İslamiyet yüzyıllar boyunca, Akdeniz’e yönelik Su-dan altını ile köleleri, Avrupa’ya yönelik Uzakdoğu ipegi, karabiberi, baharatı ve incileri aktaran yegane unsur olarak kalmıştır. Asya ve Afrika’daki Doğu Akdeniz ticareti yalnızca ona aittir. Bu ticaret Italyan tüccarların eline ancak, Iskenderiye, Halep, Beyrut veya Trablussam’dan itibaren geçmektedir.

Demek ki İslamiyet, en mükemmelinden bir hareket, transit uygarlığıdır, bu da uzaklara yapılan gemi yolculukları ve çok yönlü bir kervan dolaşımını gerektirmektedir. Bu dolaşım esas olarak Hint Okyanusu ve Akdeniz arasında kuruludur, ama Karadeniz’den Çin’e ve Hind’e de ulaşmakta ve Kuzey Afrika ile Kara Afrikanın arasında da etkili olmaktadır.[81]

Ve neticede bir transit uygarlığı olan İslam’ın sayesinde uygarlık kurabilen Arap dünyası, Doğu ve Batı’nın fikirlerinin içinden geçtiği bir boru hattıydı adeta. Batı, Doğu’yu ilk kez Arapların penceresinden gördü. İslam, Yunanların, Romalıların, Musevilerin, İranlıların ve Hintlilerin birikimlerini tercüme edip yayarak, kadim medeniyetleri Batı’ya mirasçı kıldı. Arapların bilime ve sanata katkıları (iş ve parasal idare de dâhil olmak üzere) daha sonra gerçekleşen batılı gelişmeler için çok önemli bir yer teşkil eder. 1500’den önce klasik Yunan ve Arap bilimsel çalışmaların pek çoğu, giderek Hıristiyan âleminin dili konumuna gelen Latince’ye çevrildi. Daha üstün Çin teknolojisinin Batı’ya nakledilmesinde İslam imparatorluğunun büyük ölçüde yardımı olmuştur. Müslüman İspanya da İtalya gibi ondördüncü ve onbeşinci yüzyıllarda Avrupa Rönesansı’nın beşiği oldu.[82]

Ve bundan ötürüdür ki Avrupa aydınlanmasına yol açmasından dolayı İslam medeniyeti, Batılı Hristiyan alimlerce uzun yıllar methedilmiştir.

Kur’an-ı Kerim hakkında, Müslüman ana babadan doğma, Müslüman (!) ilim adamları (!) ile, Hristiyan anne babadan doğan ve batı ülkelerinde yaşayan Hristiyan alimlerin, Garblı ilim adamlarının sözlerini karşılaştırmak cidden bir hayli enteresan olsa gerek… Ve aynı zamanda bu karşılaştırma, bu mukayese, mana itibarıyla Kur’an’la ilgili kulaktan dolma söylentilere verilen cevapların en güzeli ve en sersemleticisi olacağından, Garblı mütefekkirlerin İslamiyet ve Kur’an hakkındaki ibretnüma sözlerini kısaca belirtelim.

Önce, ilim adamı namı ile anılan ve nüfusunda İslam kaydını gördüğümüz bizdeki profesörlerin Kur’an hakkındaki beyanatlarına göz gezdirelim. Bizdeki bazı çevreler şöyle diyorlar:

“Geniş bir kitle ve yetişmekte olan genç nesil, binlerce Kur’an kursuyla “Çağ Dışı” eğitiminin pençesine bırakılmaktadır. Bu, çağdaş uygarlık seviyesine aykırıdır!”[83]

“Bizi bin sene geriye….. çadır devrine mi döndürmek istiyorsunuz? İslâm bin sene önceki Araplara, o yarı vahşi bedevilere uygun idi. Onun basitliği ve ipti dailiği, içinde zuhur ettiği iptidai bedevi muhite münasib idi. Amma, bugün medeniyet ve teknik asrında, o uygun olur mu?. Öyle bir asır ki, füzelerin, hidrojen bombalarının, gökdelenlerin ve sinemaskopların asrı… Islám, modern hayat tarziyle işbirliği yapmayan donuk, bir dindir. Allahın mahlükâtından diğerleri gibi medenice ve insanca yaşamağı istediğimiz zaman onun bağlarından kurtuluş yoktur.” Bu alçakça uydurulmuş safsata[84] ne kadar da tarihsel seyri bilmemezliktir. Hele ki İslam uygarlığı ve Kur’an tarihsel etkileşimler sonucu Garplıların Orta Çağ karanlığından çıkmalarına vesile olmuşken…

Ve işte bilip bilmeden Kur’an için Çağ dışı diyenler şimdi Garplılardan dinlesinler ve görsünler İslamiyet ve Kur’an, ne imiş!

İslamiyet’in muasır medeniyetle nasıl bağdaştığını anlatmak ve Kur’an-ı Kerim’den bahseden “H.G.LİDER” diyor ki:

– Müslümanların birçok savaşlar ve onların sonunda elde ettikleri zaferlerden sonra bir millet olarak varlıklarını cihana tanıttırdıkları zamandaki fikir ve ideallerini anlamak istiyorsak, Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifleri inceleyelim.

İslam çocukları, tahsillerine Kur’an ile başlıyorlardı. Çünkü Kur’an, bütün dini, dünyevi faziletlerin menbaıdır. Fakat bu mekteplerin yanlarında yine Kur’an’ın ilhamıyla felsefe ve hikmet ocakları üniversite olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Afrika’nın bugün bile dünyanın en karanlık nokta denen köşeleri, fikri ve maddi yükselmeler itibarıyla muasırı olan Avrupa memleketlerinden çok yüksek bulunuyor! –

Yine başka bir Garb’lıya bakacak olursak meşhur muharrir, müsteşrik Edebiyat-ı Arabiye mütehassısı ve Kur’an’ın mütercimi Doktor Maurice (Moris) diyor ki:

EN TEMİZ VE EN DOĞRU DİN İSLAM’DIR

“Bizans Hristiyanlarını içine düştükleri batıl itikadlar girivesinden, ancak Arabistan’ın Hira Dağından yükselen ses kurtarabilmiştir. İlahi kelimeyi en ulvi makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat onlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru sesi talim ediyordu. O yüksek din ki, onun hakkında Gundo Firey Hesin gibi muhakkik bir Fazıl şu sözleri pek haklı olarak söylüyor: “Bu dinde mukaddes sular, şayan-ı teberrük eşya, esnam (putlar) ve azizler, yahud amali şaliharan, mücerred imanı müfid tanıyan akideler, yahud sekeratı mevt (ölüm anı) esnasında nedametin bir faide (fayda) vereceğini ifade eden sözler, yahud başkaları tarafından vuku bulacak dua ve niyazların, günahkarları kurtaracağına dair ifadeler yoktur. Çünkü bu gibi akideler, onları kabul edenleri (Hristiyanları) alçaltmıştır.”

Bu ifadelerden başka, Doktor Maurice, le parler Française Roman (Löparle Franses roman) adlı gazetede, Kur’an’ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah’ın Kur’an mevzuundaki tenkidlerine cevaben bir yazı kaleme almıştır.

Aşağıya aynen aktaracağım bir ibretnüma satırla Doktor Maurice, sanki Fransız mütercimine değil de, Kur’an’a “çağ dışı” diye kabul edilemez sözler sarf edenlere cevap vermiş… Buyrun, okuyun da şu dünyanın ters işine siz de bir parça hayret edin. Türkiye’de bazı isimlerin Kur’an’a olan bakışını inceleyin bir de gayrimüslim çevrelerin bakışına. Öyle ki elin gavuru diye bakılan Hristiyanlar, hatta ileride göreceğimiz Museviler kalkarlar, Kur’an’ı överler, methederler, onun yegâne kâinat kitabı olduğunu itirafla karşısında tazimle eğilirler, üstelik daha da ileri giderek muarızlarına karşı yüce kitabımızın müdafaasını yaparlar. İşte bir Fransız münekkide karşı, Doktor Maurice’in kaleme aldığı aşağıdaki müdafaaname bunlardan biridir. Doktor Maurice bu yazısında diyor ki:

“KUR’AN nedir? Her tenkidin fevkinde bir fesa-hat ve belågat mucizesidir. KUR’AN’ın üçyüz elli milyon müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, Onun, her mânâyı hüsnü ifade etmesi itibariyle, münzel kitabların en mükemmeli ve ezeli olmasıdır.

Hayır, daha ileri gidebiliriz; KUR’AN, kudret-i ezeliyenin, inayet ile insana bahşettiği kütüb-ü semaviyenin (semavi kitabların) en güzelidir… Beşeriyetin refahı nokta-i nazarında KUR’AN’ın beyanatı, Yunan Felsefesinin ifadelerinden pek ziyade ulvidir. Kur’an, arz ve semanın Hâlikına hamd-ü şükranla doludur. KUR’AN’ım her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi hâiz olduğu kabiliyete göre sevk ve irşad eden Zat-ı Kibriyanın azametinde mündemiştir. Edebiyat ile alâkadar olanlar için KUR’AN, bir kitab-ı edebdir. Lisan mütehassısları için KUR’AN, bir elfaz (lügatler) hazinesidir. Şairler için KUR’AN, bir ahenk menbağıdır. Bundan başka bir kitab; ahkâm ve fıkıh nâmına bir muhit-i maarifdir. Davud’un (A.S.) zamanından, Jan Tatmus’un devrine kadar gönderilen kitab’ların hiçbiri, Kur’an-ı Kerim’in Ayetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekabet edememiştir. Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayatın hakikatini kavramak nokta-i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece KUR’AN ile alakadar oluyorlar ve O’na o kadar ta’zim gösteriyorlar.

Ve Doktor Maurice devam ediyor;

Müslümanların KUR’AN’a hürmetleri daima tezayüd etmektedir (ziyadeleşmektedir). İslâm muharrirleri, KUR’AN âyetlerini iktibas ile yazılarını süslerler, o yazılar, o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar tahsil ve terbiye itibariyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette KUR’AN,a istinad ettiriyorlar.

Doktor Maurice, bir Fransız Kur’an münekkidine karşı Kur’an’ın müdafaasını yaptığı cevabi yazısına şöyle devam ediyor:

“Müslümanlar, kitaplarına aşıktırlar., Müslüman-ların KUR’AN’a hürmetlerinin sebebi; bu kitab pâyi-dar oldukça, başka bir dinî rehbere arzı ihtiyaç et-miyeceklerini anlamalarıdır. Filhakika KUR’AN’ın fesehat, belågat ve nezahat itibariyle mümtaziyeti, Müslümanları başka belâgat aramaktan vareste kıl-maktadır. Ebedi dehaların ve yüksek şairlerin, KUR’-AN huzurunda eğildikleri bir vakıadır. KUR’AN’ın hergün daha fazla tecelli etmekte olan güzellikleri her gün daha fazla anlaşılan fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesirde ustad olan Müslümanları, üslûbunun nezehat ve ulviyeti huzurunda diz çökmeye mecbur etmektedir. Müslümanlar KUR’AN’ı tâ rûz-u haşre kadar pâyidar kalacak kıymet biçilmez bir hazine ad-dederler ve onunla haklı olarak iftihar ederler. Müs-lümanlar KUR’AN’ı en fasih sözlerle, en rakik manâlarla coşan bir nehre benzetirler. Şayet Monsieur Renaud (Mösyö Reno), İslâm Alemiyle temas etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların, KUR’AN’a karşı yüksek hürmeti perverde ettiklerini; ve onun evamir-i ahlâkiyesine (ahlâki emirlerine) fevkalâde riayetkâr olduklarını; ve bunun haricine çıkmamağa gayret ettiklerini görürdü. Yeni nesiller ve asrî mekteblerin mezunları da, KUR’AN’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne (alaycı) bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler…”

Doktor Maurice, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

Yeni nesiller ve asri mekteblerin mezunları da, KUR’AN’a ve MÜSLÜMANLIĞA karşı müstehzi yani (alaycı) bir cümlenin sarfına tahammül edememektedirler.”

Bu cümlenin tekrarını gözlerinizin önüne serdik-ten sonra, Doktor Maurice’in Kur’an ve Müslümanlık hakkındaki yazısının son kısmını nazar-ı ibretlerini-ze arzediyorum:

Çünkü KUR’AN, iki sıfatla bu ehliyeti haizdir.

Bunların birincisi: Bugün ellerde tedavül eden (elden ele dolaşan) KUR’AN’ın, Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Halbuki INCİL ve TEVRAT hakkında bir çok şüpheler ileri sürülmektedir.

İkincisi: Müslümanlar, KUR’AN’ı Arabçanın en kuvvetli muhafızı ve esasat-ı diniyyenin ameli bir mahiyet almasının en kuvvetli menbat telâkki ederler. Binaenaleyh, Monsieur Renaud (Möysö Reno) ese-rini tashih edecek olursa, bu tercümesiyle, insanları tenvir hususunda insanlığa büyük bir muavenette bulunur ve bâtıl iktidarın hududlarını târümar etmeye hadim olur..”

Doktor MAURICE

Yine diğer Batılı alimlerin sözlerine ışık tutmaya devam edelim:

PROFESOR EDWARD BRAWN DİYOR Kİ:

KUR’AN’ı anlıyarak okudukça, mânâlarını derinden derine tedkik ettikçe, ona karşı hürmetim, üstün ta’zim duygularım çoğalmaktadır.”

BU DA PROFESÖR EDWARD de LENPOL.”

İslâm Peygamberinin Medine’de telâkkî ettiği åyetler, bilhassa dikkate şâyandır. Çünkü bunlar, İslâm cemiyetini idare eden, her Müslümanı doğru yola sevk eyleyen ilâhi âyetlerdir. Mekke’de vahyolunan süreler ise büyük ve müessir bir diyanet için lâzım olan her noktayı içine almaktadır. “

ALMAN PROFESÖRÜ NOLDİKE VE KUR’AN:

Aşağıda Kur’an hakkındaki sözlerini okuyacağınız “Noldikes Garb’ın tanınmış ilim adamlarından olup, 1859 yılında “Kur’an’ın Tarihi adıyla kaleme aldığı eser. Fransız Akedemisinin mükafatını kazanmıştır.

Noldike diyor ki:

“KUR’AN’ın Mekke’de inen sûrelerindeki hedef, insanları bâtıl ilâhlara tapmaktan kurtararak hepsini gerçek Hâlik’a (Yaratan) yöneltmektir. Bu sürelerin mevzuu bu vâdide mantıki delillerden çok, dinleyen-lerin muhayyelesi üzerinde tesir edecek en yüksek belâgati kullanmaktadır. Binaenaleyh; bir taraftan Allah’ın zatı takdis ve tenzih olunarak, onun kâinattaki lûtufları sayılmış, diğer taraftan putperestin zafı ortaya konmuştur. Bilhassa doğru yolda gidenlerin nail olacakları mükafatlar ve eğri yola sapanların görecekleri cezalar çok dikkat çekicidir. Kur’an’ın bilhassa bu hususiyeti İslâmiyetin yayılmasının kuvvetli sebeplerinden sayılır. KUR’AN’ın en muhteşem sûreleri, kıyamet gününün yaklaşması üzerine tabiatın titreyeceğini ifade edenlerdir. Bu âyetler okunurken insan yeryüzünün tárümar olduğunu, dağların karmakarışık bir halde parçalandığını gözleriyle görür gibi olur.”[85]

VE PROFESÖR EDWARD MONTE:

“Hristiyanlığın intişarı ve Hasmı Olan Müslümanlar ünvanlı eserinin 18 inci sahifesinde Profesör Edward Monte Kur’an hakkındaki görüş ve hissiyatını şöyle belirtiyor.

“KUR’AN’ın ifadesindeki sadelik ve berraklık, Müslümanlığın intişar ve ittilâsını bila tevakkuf temadi ettiren sâik kuvvet olmuştur. İslâm Peygamberi tarafından tebliğ olunan mukaddes talimatın cihanşümul terakkisine rağmen, Müslümanların ilham kay-nağı ve en kuvvetli ilticagâhı KUR’AN olmuştur. En takdirkår ve kanaat-bahş bir lisanla nazil ol-muş başka bir kitabın fevkinde olamıyacağı bir ifade ile takrir eden kitab, KUR’AN’dır. Bu kadar mükemmel ve esrarengiz, her insanın tetkikine bu kadar açık olan bir din; muhakkak, insanları kendisine meclûp eden icazkâr kudreti háiz-dir. Müslümanlığın bu kudreti hâiz olduğundan şüphe yoktur.”[86]

Yüce Peygamberimiz’e (S.A.) görülmemiş bir ta’zimle baş eğiş, fevkalåde bir methiye ve yüce kitabımız Kur’an-ı Azimüşşan’a en yüksek bir hürmet, en büyük bir takdir ve tasdik ifadesi olan şu aşağıdaki satırlar da, Alman Bismarck (Bismark)’a ait.

PRENS BISMARCK DİYOR Kİ:

“Muhtelif devirlerde, beşeriyeti idare etmek için tarafı İlâhiden geldiği iddia olunan bütün münzel semavi kitapları tam ve etrafiyle tetkik ettimse de, tahrif oldukları için, hiç birinde aradığım hikmet ve tam isabeti göremedim. Bu kanunlar, değil bir cemiyet, bir hâne halkının saadetini bile temin edecek mahiyetten pek uzaktır.

Lákin Muhammedilerin (Müslümanların) Kur’an’ı bu kayıttan âzâdedir. Ben, Kur’an’ı her cihetten tetkik ettim, her kelimesinde büyük hikmetler gördüm Muhammedilerin (A.S.M.) düşmanları, bu Kur’an’ın Muhammed (A.S.M.) tarafından düzme olduğunu (Hâşa) iddia ediyorlarsa da en mükemmel, hatta en mütekâmil bir dimağdan böyle harikanın zuhuru-nu iddia etmek, hakikatlara göz kapayarak kin ve garaza ålet olmak manâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kabil-i telif değildir. Ben, şunu iddia ediyorum ki: Muhammed (A.S.M.) mümtaz bir kuvvettir. Destgah-ı kudretin böyle ikinci bir vücudu imkân sa-hasına getirmesi ihtimalinden uzaktır.

Sana muasir bir vücud olamadığından dolayı mü-teessirim ey Muhammed! (A.S.M.).. Mualimi ve nå-şiri olduğun bu kitab senin (sözün) değildir. O lâhuti-dir. Bu kitabın (Kur’an’ın) Allah kelamı olduğunu (lâhutiliğini) inkâr etmek, mevcut ilimlerin bâtış ol-duğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, be-şeriyet senin gibi mümtaz bir kudreti bir defa gör-müş, bundan sonra göremiyecektir. Ben, heybetli bu-zurunda kemal-i hürmetle eğilirim!”

Prens BİSMARCK

Mister JOHN DAVENPORT da, Kur’an ve Hazret-i Muhammed ünvanlı eserinde, Kur’an-ı Kerim-den bahsederken, şu ibretnüma sözleri söylüyor:

“KUR’AN’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalåde mühimdir:

1- Zât-ı Kibriyayı ifade eden âyetlerin åhen-gindeki ulviyettir. Kur’an-ı Kerim, beşeri zaaflardan her hangi birisini Zat-ı Kibriyaya isnaddan münezzehtir.

2- Kur’an başından sonuna kadar gayr-ı beliğ, gayr-ı ahlâki, yahud terbiyeye muhalif fikirler-den, cümlelerden ve hikâyelerden tamamen münez-zehdir. Halbuki bütün bu nâkıslar (noksanlar), Hristiyanların ellerindeki tahrif edilmiş Kitab-ı mukaddes (İncil)’de, ziyadesiyle vardır.”[87]

John Davenport, aynı eserinin bir başka yerinde Kur’an-ı Kerim’den şöyle bahsetmekte:

“Kur’an-ı Kerim, Allah’a inanmayı, O’nun iradesine itaat etmeyi, iyilik ve hayırhahlığı, içkiden kaçınmayı, toleransı, din uğrunda ölenlere hususi bir hürmet beslemeyi emreder. Kur’an’ın emirleri yalnız dinî ve ahlâki vazifelere münhasır değildir… Kur’an-ı Kerim, en sarih surette ebedi olan, doğmayan, doğurmayan, bir şerik ve naziri olmayan, her şeyi yaratan, Rahman ve Rahim olan, kendisine bağlananları himaye eden, fenalık edip pişman olanları affeden, kıyamet gününün sahibi olan, herkesi ameline göre muhakeme eden ve emrine uyanları taltif eden, im dat eden ve ebediyet bahşeden, kötülere ceza veren Allah’ın varlığını öğretir. KUR’AN, fisk ve fücuru, her türlü ifratı, rivayı, hissetti “hasisliği”, tekebbürü (gurur ve kibiri) bühtan ve iftirayı, hasedi, dünya iptilâları uğrunda hasirane koşmayı takbih eder, Sadakayı, ebeveyni sevmeyi, Allah’a şükretmeyi, ahde vefayı, sıdk-ı ihlâsı, yetimlere şefkatı, fark gözetmeksizin adaleti, iffeti, hayayı, sabrı, tabammülü; hayırhahlığı, kölelerin azat edilmesini, fenalığa karşı iyiliği, fazileti, affı mükâ fat beklemeksizin ve münhasıran Allah rızası için yapılmasını emreder. Bu itibarla Kur’an yalnız bir mecellei diniye (dinî kânun) değil, bir kanun’u medent (medení kanun) dur.”[88]

İngiltere’nin en meşhur ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon, “Roma İmparatorluğu’nun İnhitat ve Sükûtu” adlı eserinde Kur’andan bahisle şöyle diyor:

“Ganj nehri ile, Atlas Okyanusu arasındaki memleketler: KUR,AN’ı bir kanun’u esasi ve teşrii hayatın ruhu olarak tanımışlardır. KUR’AN’ın nazarında satvetli bir hükümdarla, zavallı bir fakir ara sında fark yoktur. KUR’AN, bu gibi esaslar üze rinde öyle bir teşri vücuda getirmiştir ki, dünyada bir naziri yoktur. Müslümanlığın esasları, teslisiyet (üçlülük) ve Allah’ın tecessüdiyetini ve vahdeti-vücud akidesini reddetmektedir. Bu mutasavvıfâne akideler, üç kudretli ulûhiyetin mevcudiyetini ve Mesih’in Allah’ın oğlu – hâşâ olduğunu öğretmektedir. Fakat bu akideler, ancak müteassıb Hristiyanları tatmin edebilir.. Halbuki KUR’AN, Allah’ın birliğine en kuvvetli delildir. Feylesofane bir dimağa málik olan bir muvahhid. İslâmiyet’in nokta-i nazarını kabul etmekte hiç tereddüt etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişafı fikirimizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.”[89]

Pickthall ise şöyle diyor:

“Halik’in Hukukuyla, Mahlükatın Hukukunu En Mükemmel Surette Ancak Müslümanlık tarif etmiştir!

KUR’AN’ın telkin, ve Hazret-i Muhammed’in tebliğ ettiği esaslardan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücud bulur. KUR’AN esaslarının muhtelif mem leketlerde insanlığa ettiği iyiliği ve ettikten sonra da Allah’a yaklaşmak isteyen insanları Cenab-ı Hakk’a rabdettiğini inkâr etmek mümkün değildir. Halikın hukuku ile, mahlúkun hukuku, ancak Müslümanlık tarafından mükemmel bir surette tarif olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil. Hıristiyanlar da, Museviler de itiraf ediyorlar.

MARMADUKE PICKTHALL (Marmadük Piktol)

Evet, bu bahir hakikatleri Hristiyanlar da bilir, hatta Museviler de bilirler ve itiraf ederler.

Bir Hristiyan, hattå Allah-ü Tealâ’nın Kur’an’da lânetle yadettiği ve lanetlenmiş bir kavim olarak belirttiği Yahudi milletinden bir Musevî olan meşhur alim “DÜEŞ İngiltere’de bir mecmuada yazdığı yazısında diyor ki:

“Araplara Büyük İskender’in İmparatorluğundan daha geniş ülkeler fethettiren Roma’dan daha büyük bir devleti kısa bir zamanda kurduran bir Mukaddes kitaptan bahsedeceğiz. Bu o Kitaptır ki, onunla Müslümanlar (Kur’an’la) Avrupa’ya hâkim olarak girmişlerdir. Halbuki Finikeliler, Avrupa’ya tüccar, Yahudi’ler mülteci veya esir olarak girmişlerdir. Müslümanlar KUR’AN yardımıyla Avrupa’ya irfan meş’alesini taşımışlardır. Filhakika müslümanlar, Garb’lılara ve Şark’lılara felsefe, tıb, hey’et şiir, öğretmişlerdir. Yunanın ölü dimağına ve ölü irfanına hayat vermişler bütün dünyayı cehalet karanlıkları ihata etmişken, her tarafa nur saçmışlar ve bu itibarla, bu insanlar yeni ilimlerin (müsbet ilimlerin) temelini atmışlardır. “

PISKOPOS VOLTER MERON VE KUR’AN

Aynı zamanda İlahiyat doktoru olan Meron, “Müsalemete en doğru, yol” adlı “Pistzbourgs kilisesinde verdiği konferansta: Sulh’a hizmet edemediği için Hristiyanlığın aleyhinde bulunduktan sonra Müslü manlık hakkında şu sözleri söylemiştir:

Kur’an; müsalemeti, emniyet ve huzuru temin eder. Müslümanların selamlaşmaları bile bunu ifade eder.

Müslümanların dini Kur’an dinidir. Bu din, emni-yet ve huzur dinidir. Adı Müslümanlık olan ve sâliklerine Müslüman denilen bu dine göre insan, kendinde insanlığa yarar hasletleri geliştirmeli ve faydalı olmadır. Cemiyet ve ferd olarak İslâmlık, sulh ve selâmet unsurudur…

İslamiyetin mânâ ve mahiyetini tesbit ederek ibretli sözleriyle adeta bir İslâm Misyonerliği yapan Piskopos “Volter Merons sözlerine devamla diyor ki:

İki müslüman karşı karşıya gelince; “Esselâ müaleyküm (dünya ve ahirette huzur ve selâmette of ve Allah’ım o güzel selâmet ve selâmı sana olsun kardeşim) der, Bu selâm vermenin bile Müslümanlığın ve Müslümanın yeryüzünde en gerçek barışçı olduğunu da anlamış ve yaymış oluyor.

Ne mutlu Müslüman olana!

Londra’nın “Voking Camiinde Müslümanlara hi taben bayan SAROCNİ NEYDO” aynen şunları söylemiştir:

“Hazret-i Muhammed tarafından tebliğ ve nes rolunun İslâmiyetin başlıca meziyetlerinden biri, onun taassuptan azade olmasıdır. Hazret-i Muhammed’in dindaşları, Sicilya’ya hâkim olmuşlar, Hristiyan İspanya’yı yedi asır idare etmişlerdir. Fakat hiç bir vakit, idaresi altındaki gayri müslümlerin din ve ibadetlerine karışmamışlardır. Müslümanlar, Hristiyanlara hürmet etmeği, onları müsamaha ile karşılamayı, kitapları olan KUR’AN’dan öğrenmişlerdi..

Dünyanın diğer bütün büyük dinleri, oldukça feragatli olmayı öğretmişlerdi. Fakat Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) ilan ettiği dinin fazileti bu duyguları samimi hareketle telkin ediyor. İnsanlığa hizmet Müslümanlığın şiarı ve medar-ı iftiharı olmuştur.Bun-dan dolayıdır ki Müslümanlık cihanşûmul kardeşlik esaslarını talim ve muhafaza etmiştir.

İnsanlık, ancak bu esası kabul ve onunla âmil olduğu zaman mes’ut olacaktır.

SAROCNÍ NEYDO[90]

İslâmiyet ve Ahlâkî ve Rûhâni Kıymeti” adlı bir eser yazan tanınmış değerli mütefekkir Leonard’in ise Kur’an-ı Kerime olan methiyesi şöyle:

“KUR’AN’ın Allah kelamı olmasından her Müslümanın kalbindeki kudsi izi o kadar büyüktür ki. onun yanında Hristiyanların kitab-ı Mukaddes’e (İncil’e) gösterdikleri hürmet, güneşin karşısındaki ay kadar sönük kalır. KUR’AN, güneş gibi muhteşem şa’şaalar saçan mukaddes ve en mükemmel bir kitaptır!”[91]

Dr. JARTON ise, yazdığı bir eserinde Kur’an’la ilgili olarak diyor ki:

“KUR’AN’ın en büyük hedefi, putperestleri, Musevileri ve Hristiyanları vahdaniyeti (bir Allah’a imanı) kabule davet eder. Kureyş diliyle nazil olan KUR-AN, bütün güzellik vasıflarını haizdir. Tarz-ı beyan itibariyle KUR’AN cazip ve çok vecidir. KUR’AN AIlah’ın sıfatlarından bahşettikçe kemâlin son derece cesine varır.”[92]

Mister Marmadok Bikithol, Haydarabåd mekteplerinde müdürlük yapmış, burada ve Londra’da verdiği İSLAMİYET ve ASRİLİK adlı konferanslarla büyük aläka görmüştür. Mister Marmadok Bikithol, Kur’an hak-kındaki fikirlerini açıklarken diyor ki:

Son zamanlarda Müslümanlar, manadan ziyade elfeza (sözlere) ehemmiyet vermeğe başladılar. Halbuki KUR’AN, Şeyhülislâmların fetvalarını, müşte-hidlerin içtihadını körü körüne taklit etmeyi istemez ve âyetlerin tefsirindeki basit ihtilaflara ehemmiyet verilmesine taraftar değildir. F’cazı Hazret-i Muhammed (A.S.M.) tarafından heyan olunan KUR’AN, hakikaten bir mu’cizedir. Çünkü Hz. Muhammed (A.S.M.) medeni bir insan olmakla beraber ümmiydi. Hiç şüphe yoktur ki, Kur’an, O’na bihuş olduğu zamanlar vahyolunuyordu. DÜNYADA KUR’AN’A BENZER BİR KİTAB YOKTUR! Bu kitab, hakikaten muhayyiruľukúldur. Akılları hayrette bırakan bir kitabdır.”

MARMADOK BİKİTHOL

KUR’AN AYETLERİ, NECĂŞİ’NİN PAPAZLARINI BİLE AĞLATMIŞTIR!..

Kur’an’la ilgili olarak Kont Henri De Kastri, düşüncelerini şöyle açıklamaktadır.

“Bütün Şark, bir insanın låfzan yahut mânen KUR’AN’a bir benzer getirmiyeceğini itiraf etmektedir. Bu hakikat, Hazret-i Ömer gibi çok sert bir insanı imana getirmiştir. Habeş Necâşisinin huzurunda okunan KUR’AN AYETLERİ, Necâşi’nin papazlarını ağ-latmıştır… KUR’AN, Hazreti Mesih tarafından söylenen sözlerin menba’ıdır…”

KONT HENRİ DE KASTRİ

KUR’AN, BULUNMAZ BİR BELÅGAT, BİR AHLAK DUSTURU VE MUKADDES BİR KİTAPTIR.

Filozof Aleksi Lövazan’ın Hz. Peygamberimiz (S.A.V.) ve Kur’an-ı Kerim hakkındaki fikirleri ise apayrı bir değer taşımaktadır.

“Hz. Muhammed öyle yüksek bir resuldür ki; ilâhi iradesiyle müslümanlık gibi bütün beşeriyete şâmil bir dini tesis etmiş ve onun teessüsünde Allah’-in inayetine mazhar olmuştur. İnsanlığın hidayeti için Hazreti Peygambere vahyolunan Kur’an hikmetle dolu, parlak bir eserdir. Hz. Muhammed’in hakiki bir Peygamber ve âlemlerin sahibi yüce Allah’ın gönderdiği hak bir nebi olduğunda şek ve şüphe yoktur. Neticede onun yaydığı dini kabul edenlerin adedi 500 milyona (bugün 700 milyona) varmış ve bu Müslümanlar atlarının nallarıyla Roma İmparatorluğu: na çiğnedikten sonra mızraklarının ucu ile dalâleti kökünden yıkmışlar ve nihayet Şark ve Garb’ın en muazzam devletleri, onların karşısında titremişti. Hz. Muhammed’in (A.S.M.) cihana bıraktığı Kitab, bulunmaz bir belägat, bir ablák düsturu ve mukaddes bir kitaptır.

ALEKSI LÖVAZAN

KUR’AN SERAPA SAMİMİYET VE HAKKANİYETLE DOLUDUR

Carlyle (Karlay)’in Kur’an hakkımdaki fikirleri ise şöyle:

“KUR’AN’ı bir kere dikkatle okursanız, O’nun hususiyetlerini izhara başladığım görürsünüz. Kur’ an’ın güzelliği, diğer bütün edebi eserlerin güzelliklerinden kabili temyizdir. Kur’an’ın başlıca hususiyetlerinden biri, O’nun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatime göre Kur’an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattir.”

CARYLE

KUR’AN BÜTÜN İYİLİK VE FAZİLET ESASLARINA MUHTEVİDİR: İNSANLARIN HER TÜRLÜ DALALETLERDEN KORUR.

“KUR’AN, insanlara Hukukallahı tanıtmış, mah-lükatın Halik’den ne bekleyeceğini: mahlükatın Hålikla münasebetlerini en sarih şekilde öğretmiştir. KUR’AN ahlâk ve felsefenin bütün esaslarını camidir; fazilet ve rezilet, hayır ve şer, eşyanın hakiki ve mahiyeti, hulása her mevzu, KUR’AN’da ifade olunmuştur. Hikmet ve felsefenin esası olan adalet ve müsavatı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, faziletkår olmayı talim eder esaslar… Bunların hepsi KUR’AN’da vardır. KUR’AN, insanı iktisad ve itidale sevkeder, dalâletten korur; ahlâki zaafların karanlığından çıkarır: teáli’i ahlâk nuruna ulaştırır; insanın kusurlarım, hatalarım i’tila ve kemâle kalbeyler.”

Müsteşrik SEDIO

 

KUR’AN ÖYLE BİR PEYGAMBER SESİDİR Kİ, ONU BÜTÜN DÜNYA DİNLEYEBİLİR

“KUR’AN şiir midir? Değildir. Fakat O’nun şiir olup olmadığını tefrik etmek müşkildir. KUR’AN, şiirden daha yüksek bir şeydir. Mamafih KUR’AN ne tarihdir, ne tercüme-i haldir, ne de İsa’nın (A.S.) dağda irad ettiği mev’ıza gibi bir mecmua-i eş’ardır. Hatta KURAN, ne Buda’nın telkinatı gibi bir mâba’det-tabiiye, yahut mantık kitabı, ne de Eflâtunun herkese irad ettiği nasihatler gibidir. Bu, bir Peygamberin se. sidir. Öyle bir ses ki, O’nu bütün dünya dinliyebilir. Bu sesin aksi; saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar, Bu sesin tebliğ ettiği din, evvela nâşirlerini bulmuş, sonra tecaddüd-ü perver ve îmar edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sayededir ki: Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı Avrupa’nın zulúmat âbad olan karanlıklarını yarmış ve bu hadise. Hristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vuku bulmuştur.”

Dr. JONSON

KUR’AN, BÜTÜN DİNİ KİTAPLARA FAİKTİR.

Alman âlimlerinden ve müsfeşiklerinden Jochahim Du Rulp (Yoahim Dü Raf), Kur’an’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken diyor ki:

İslâmiyetin şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiç birinin nazarı dikkatini celbetmiyen bir safhasını bahis mevzuu etmek istiyorum. İslâmiyetin bu safhası, onun sıhhati muhafaza için vukubulan emirleridir. Evvelâ şunu itiraf etmek lâzımdır: KUR’AN, bu nokta-i nazardan bütün dinî kitaplardan yüksektir. KUR’AN’ın tarif ettiği basit fakat mükemmel sıhhi kaideleri dikkate alırsak; bu mukaddes kitab sayesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarıyla, haşarat mahşeri olan Asya’nın müthiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık; nezafeti, temizliği, nezaheti bütün sâliklerine farz etmekle, bir çok tahribkâr mikropları imha etmiştir.”

JOCHAİM[93]

Pencap’ta “Siyhs mezhebinin kurucusu olan B. NANAK. Cehennem Sâikihi namiyle yazdığı dini kitapta, bütün Mukaddes Kitaplar hakkında geniş çapta bilgi vermektedir. Siyh mezhebi muvahhit “Allah’ı bir tanıyan bir mezheptir, İslâmiyet’in tesiri altında Hindistan’ın eski dinini tadil etmiştir. Din sahasında geniş tetebbu ve derin görüşü olan B. NANAK, Kur’an hakkındaki fikir ve kanaatlerini şu kısacık sözlerle bakın nasıl ifade ediyor:

“Zebûr, Tevrat, İncil ve vedâları (yani Brahmanların mukaddes kitaplarımı) ve sair din kitaplarını tetkik ettimse de yalnız KUR’AN’ın şayân-ı kabul ve tesliye bahş olduğunu gördüm. Hakikat halde imanın hakiki kitabı, fikre itmi’nan veren Kitap, ancak KUR’AN’dır-”

Baba Nanak[94]

H. C. VELS. İngiltere’nin en büyük mütefekkirlerinden ve yazarlarından biridir. Bu büyük İngiliz mütefekkirinin Yüce Kur’an’ımız hakkındaki fikirleri ise şöyle:

“KUR’AN’ ırk, renk, lisan farklarının fevkinde, insanlar arasında bir kardeşlik vücuda getirmiştir. KUR’AN, medeni, ilmi ve felsefi inkişafların sâikidir.

Avrupalılar içinde KUR’AN’ı tetkik edenler az dır. Bu cehalet yüzünden ona, birkaç bâtıl isnadlar-da bulunulmaktadır, KUR’AN, ilahi emirlere dayanarak müslümanları en sıkı kardeşlik bağlarıyle bağlan-mış ve öyle bir birlik vücuda getirmiştir ki; ırk ve dil ayrılıklarının üstündedir. Hristiyanlar arasındaki kardeşlik bağı. İslâm kardeşliğiyle kabil-i kıyas değildir. Müslümanları medeniyet, hendese, heyet, mimari. güzel sanatlar ve felsefeyi inkişafa sevkeden zaferler. ancak KUR’AN’ın insanları birleştirerek onları irfan ve fazilet servetini elde etmeğe sevketmesinden ileri gelmektedir.”

H. C. VELS

 

Bu da bir diğer Garb’ı… İslâmiyet ve Kur’an mevzuunda İngiliz meşhur Edmond Burg da diyer ki:

İslâmiyet herkese, hükümdarlardan fakirlere kadar herkese gönderilmiş ve en mâkul köklere da-yanan bir dindir. Bu esasların benzerini başka yerde (dinde) bulmağa imkân yoktur, KUR’AN’ı tetkik et-tikçe, onun mükemmeliyet ve ulviyetine agah oluruz. Evvelâ cezbeden KUR’AN, sonra insanı hayrete dû-çar eder. İnsanı kendisine hürmete mecbur eyler. Ve bu suretle herkesi derinden tesiri altına alır.”

EDMOND BURG

İngiliz basın mensuplarından Mister Jozef Thomson, bir yazısında, Kur’an hakkındaki takdir hislerini şu cümle ile dile getirmekte

“KUR’AN’ın en büyük meziyet ve özelliği; asıl hissiyatı ve en yüksek ahlâkı öğretmesidir.”

Mister JOZEF THOMSON

Müslümanlık ve Akdeniz Dinleri Müdekkiki J. T. BATANI’nım Kur’an-ı Azimüşşan hakkındaki şu sıtayişkår sözleri ise kalblere bambaşka bir inşirah veriyor, BATANI diyor ki:

“KUR’AN’ın Sûdan ve Batı Südan’daki tesiri sayesinde eskiden putların karşısında diz çökenler, Müslüman olduktan sonra Allah’ın huzurunda secde ediyorlar. Kardeş kanını içen dudaklar, artık Allah’ın azamet ve merhametini KUR’AN okuyarak ilân ediyorlar

J. T. BATANI

Fransa’nın en maruf müsteşriklerinden Gaston Care (Gaston Kar) 1913 senesinde Figaro Gazetesin-de, yeryüzünden Müslümanlık kalkacak olursa, bari-şın muhafazasına imkân olup olmadığı hakkında seri makaleler yazan; ve o zaman bu makaleler Şark gazeteleri tarafından tercüme edilerek iktibas edilmişti. Bu yazılarında Fransız müsteşriki diyor ki:

Yüz milyonlarca insanın dini olan Müslümanlık, bütün såliklerine nazaran dünyanın kıvamı olan bir dindir. Bu akli dinin menbat ve düsturu olan Kur’an, Cihan medeniyetinin istinad ettiği temelleri muhtevidir. O kadar ki; bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizacından vücud bulunduğu nu söyleyebiliriz. Filhakika bu ali din Avrupa’ya dünyanın imarkârane inkişafı için lâzım olan en esaslı kaynakları temin etmiştir.

İslâmiyet yeryüzünden kalkacak ve bu suretle hiç bir Müslüman kalmıyacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır.. Buna imkân yoktur!…”

GASTON CARE

Sembires Encyclopedia ismiyle neşrolunan İngilizce muhitül maarifde, İslâmiyet ve Kur’an’dan şu şekilde bahsolunmaktadır:

İslâm Peygamberinin seciyesini aydınlatan Kur’an Ayetleri, son derece mükemmel ve son derece müessirdir, Bu kısım Ayetler, Müslümanlığa ahlâki kaidelerini ifade ederler. Fakat bu kaideler, bir iki sureye munhasır değildir. Bu ayetler islâmiyetin muhteşem bünyesinde altından bir kordon gibi işlenmiştir. Insafsızlık, yalancılık, hırs, israf, fuhuş, hiyanet: gıybet; bunların hepsi KUR’AN tarafından en şiddetli surette takbih olunmuş ve bunlar, reziletin ta ken-disi sayılmıştır. Diğer taraftan, hüsnü niyet sahibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsamaha, sabır ve tahammül, iktisad, doğruluk, istikamet sulh perverlik, hakperestlik, herşeyden fazla Cenab-ı Hakka itimad ve tevekkül, Allah’a itaat… Müslümanlık nazarında hakiki iman esasları ve hakiki bir mü’minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.[95]

Kur’ân ayetlerinin nüzul tarihine göre tercüme ve tertib eden İngiltere’nin en müteassıb papazlarından Rodwell (Radvel) ise, Kur’an hakkındaki görüş ve samimi fikirlerini şöyle dercetmekte:

“Kua’an, Arabistan’ın basit bedevilerini öyle bir istihaleye uğratmıştır ki, bunların adeta meşhur olduklarını zannedersiniz. Hristiyanların teläkkisine göre KUR’AN’ın nazil olmuş bir kitab olduğunu söyleyecek olsak bile KUR’AN; putperestliği imha, Allah’ın vahdaniyet akidesini te’sis, cinlere, perilere taylara ibadeti ilga, çocukları diri diri gömmek gibi vahşi adetleri izale, bütün burafeleri istisal, taaddüd-ü zevcâtı tahdit ile, bütün Arablar için İlahi lütuf ve nimet olmuştur.

KUR’AN: bütün kâinatı yaratan, gizli ve aşikâr her şeyi bilen Kadir-i Mutlak sıfatiyle Zât-ı Kibriyayı takdis ve tebcil ettiğinden, her sitayişe şayandır en derin hakikatı, en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrir eden elfaz (sözleri) ile söylenmiştir. KUR’AN devamlı memleketler değilse de, muzaffer Cumhuriyetler vücuda getirmeye hådim olacak esasları muhtevi olduğunu isbat etmiştir. KUR’AN’ın esaslariyledir ki; fakir ve sefaletleri ancak cehaletleriyle kabil-i kıyas olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi. yeni bir dinin, hararetli ve samimi sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşa etmişlerdir.

Filhakika Müslümanların heybetidir ki; Fesdad, Bağdat, Kurtuba, Delhi, bütün Hristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihraz etmişlerdir.

RODWELL

Kur’an’ın müteassıb münekkidi ve mütercimi Cosşele (Korsel) diyor ki:

“Şüphesiz KUR’AN, Arapçanın en mükemmel bir şahikasıdır. Müslümanların itikadı veçhile bir insan kalemi, bu mucizevi eseri vücuda getiremez. KUR’AN bizatihi daimi bir mucizedir. Hem öyle bir mu’cize dir ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın ta kendisi menşe’inin semavi oldu. ğunu isbata kâfidir. Muhammed (A.S.M.) bu mu’ci-zeye istinaden, bir peygamber olarak tanınmasını is temiştir. Arabistan’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan, şair ve hatiblere meydan okuyan KUR’AN, bir Ayetine bir nazire istemiş; hiç bir kimse bu tehaddiye karşı gelememişti… Burada yalnız bir misal ira-dederek, bütün büyük adamların, KUR’AN’ın belågåtına baş eğdiklerini göstermek isterim, Hazreti Muhammed’in (A.S.M.) zamanında, Arabistan şairlerinin şehriyarı Şair Lebid idi, Lebid, muallikattan birinin nâzımıdır. O zaman putperest olan Lebid; KUR’AN’ın belägatı karşısında lâl kalmış, bu belâgatı en güzel sözlerle ifade etmişti. KUR’AN’ın belágati karşısında hayran kalan Lebid, Müslümanlığı kabul etmiş, KUR’AN’ın ancak bir Peygamber lisanından duyulacağını söylemiştir. KUR’AN’ın lisanı, beliğ ve harikulâde seyyaldir. Cenab-ı Hakkın şan ve celâletini, azamet sıfatlarını ifade eden Ayetlerin ekserisi, müstesnâ bir güzelliği haizdir. KUR’AN’ı tarafsızca tercümeye gayret ettimse de, okuyucularım, Kur’an’ın metnine aslâ pek sadık kalamadığımı göreceklerdir. Bu kusuruma rağmen okuyanla tercümemde bahis mevzuu ettiğim muhte şem Ayetlerin bir çoklarımı okuyacaklardır.”

CORSELE

THOMAS ARNOLD DİYOR Kİ:

“Afrika’nın iptidaî mekteplerinde yalnız KUR, AN okutuluyorsa bu, küçük bir terakki değildir. KUR’AN, mahz-ı hayır olan bir hars ve medeniyet vücuda getirmiştir ki bu tebeddül (değişiklik). onları medenileştirmiş, ticaret ve sanayide vesair iş-leri inkişaf ettirmeye sevketmiştir. Afrika’nım her tarafında muhteşem şehirler inşa olunmuştur. Avrupalı lar buraları dolaşarak hemşehrilerine anlattıkları zaman Avrupa’lılar hayretlere düşmüşlerdir…”

UD FREY HITCS VE KUR’AN:

KUR’AN, Haksızları kabahatli bulur, insanları sınıf farklarına ve mevkilerine göre şâyân-ı hürmet görmez… “est Minister gazetesinin de pek haklı olarak söylediği veçhile, Şark’ta müstebit hükümdarları, cebbar ve zâlimleri, zulüm ve ceberruttan men edebilen bir şey varsa; o da, onların karşısında kor-kusuz ve lekesiz bir mürşidi okuduğu bir KUR’AN âyetidir.

KUR’AN hakzıslıkları takbih eder. Mevkii, imti-yazı tanımaz. Evliyayı umurun zulüm ve istibdadına karşı KUR’AN, korkusuz bir mürşid, bir kuvvettir.

İslâmiyetin kurulmasından, KUR’AN’ın gelişin-den bu yana, şerefli İslâm tarihinin sayfalarına altın yazılar yazdıran adil ve kahraman hükümdarlara KUR’AN âyetlerini açık açık okuyan ve onların hareketlerine göz yummayan âlimler, KUR’AN mürşidleri çıkmıştır.[96]

Öte yandan bu meselelerinin bir de şu boyutunu göz ardı etmemek lazımdır ki, kâinatımız, sanki ebediliğe ve sonsuzluğa yönelmiş gür bir akışın hamlesidir. Her tarafından hayat fışkıran dünyamız, hareket halinde bulunan bir büyük iradeyi andırmaktadır. Bu hamle bir yerde şiddet kazanmış, irade kendi kendisinin olmak istemiş ve böylelikle, kendi kendisinin farkında olan akıl meydana gelmiştir. Kendisine akıl emanet edilen insan, kendi üzerine katlanarak şahlanan bir dalga gibi kendi varlığını temaşaya kalkmış, hem kendi hamlesinin sahibi, hem de onun seyircisi olabilmiştir; ve günün birinde kendi hamlesinin dizginlerini eline alabilmiş, onu düzenleyecek iktidara ulaşmıştır. İşte bu iktidara ilim diyoruz. En geniş mânâda ilim, aklın bizzat kendisini temaşasından başka birşey değildir. Zira o kendisinde ilk ilim demek olan prensipleri yaşatmaktadır. İlim, aklımızın prensiplerini kâinata doğru olarak tatbik etme, yani aklımızı dosdoğru kullanma iktidarıdır.

Garplıların Hz. Muhammed, Kur’ân-ı Kerîm ve Müslümanlık hakkındaki söylediklerine değinmişken şu detayı da ıskalamamalıyız ki müsteşriklerden Hartmut Bobzin, yazdığı birçok eserin yanında, Kuran-ı kerimi Almanca’ya tercüme etmesiyle tanınır. Kaleme aldığı Immanuel Kant Und Die Basmala[97] adlı makalede, Kant’ın tezinde yer alan Besmele’nin hikmetini izah için çok sayıda referansa müracaat eder. Bu makalenin yazılma sebebi; Abdoldjavad Falaturi’nin, bunun bir tesadüf olmadığını; o devirdeki entellektüellerin üstünlüğüne, yani onların düşünce cihetinden çok ileri mertebede bulunduklarına delalet edececeğini iddia etmesidir. Bobzin, makalesinde evvela böyle bir mukayesenin isabetli olmadığını; yani Besmele kullanımının Kant’ın yaşadığı devrin mütefekkirlerinin üstünlüğüne ve derinliğine delalet etmeyeceğini ispata çalışır. Kant’ın yazılarında Besmeleyi kullanmasının, İslam dinine duyulan sempati ile irtibatlı olmadığı aşikardır. Kant, Besmeleyi doktora tezinin kapak sayfasında kullanmıştır.[98]

Kant’ın tezindeki besmele[99]

Makalenin Hülasası

Kant, Besmeleyi, kitabın baş sayfasında kullanmış; yani asıl araştırmaya dahil etmemiştir. Falaturi ise Besmeleyi araştırmanın bir parçası olarak görür. Kant’ın Besmeleyi baş sayfada kullanması hususi bir hal değildir. Çünki o devirdeki araştırmacılar ve bilhassa şarkiyatçılar, telifatlarının baş sayfasına farklı lisanlarda hikmetli sözler yazarlardı. Bobzin, bununla alakalı olarak Erlangen ve Jena Üniversiteleri kütüphanesinde 16.ve 17.asra ait takriben 1000 doktora tezini gözden geçirmiştir. Tezlerin bir kısmı 1544 tarihinde kurulan ve İkinci Cihan Harbi’ne kadar meşhur olan bir Protestan üniversitesince neşredildi (Alber-Universitaet Königsberg). Kant, burada felsefe kısmında okumuştu.

Baş sayfadaki yazılar, aynı zamanda bir davetiyedir. Kant, kendisine Doktora ünvanı (gradum et insignia) verileceğini ve 12 Haziran 1755 tarihinde bir toplantı yapılacağını ilan etmiş oluyor. Eğer Besmele Avrupa’daki bilimsel yazıların çerçevesinden değerlendirilirse ve Kant’ın tezine ait olacağı düşünülürse o zaman Arapça yazının bir mevkii vardır. Bunun adı ‘invocatio’dır  ve Allah’ı zikretmeyi ifade ediyor. O zamanki doktora tezlerinde farklı dillerde baş sayfada ve hatta bazan da asıl metnin başlangıcında zikir veya yalvarış yer almaktadır. (Çeşitli misaller makalede mevcuttur).

Araştırılan yazıların çoğunda İbranice ve Yunanca sözler de tespit edilmiştir. Arapça, daha az kullanılan diller arasındadır. Kant’ın bilhassa Besmeleyi kullanması, istisnai durumdur ve Bobzin bu hususda sadece bir farklılıktan ibaret olduğu Zeitschrift Für Arabische Linguistiknu ifade ediyor.

İslam dünyasında besmele, davet ‘invocatio’ için kullanılmaktadır. Binaenaleyh bu hususu, o devrin aydınlığı ve açık görüşlülüğü ile irtibatlandırmak yanlış olur. Bunun örneği daha önce yazılmış eserlerde mevcuttur ki hatta bazı tezlerde, Besmele asıl metnin başlangıcında yer alıyor.[100]

Johann Bernad Hahn’in 1735 tarihli doktora tezi[101]

Fakat bunun sebebi hakkında müellif tafsilat ve izahat vermiyor. Muhtelif üniversitelerde basılan bazı tezlerde de Besmeleye tesadüf edilmektedir. Fakat üniversitelerin dini aidiyetleri olması (Protestan, Katolik veya Ortodox), bunun İslam dinine karşı hissedilen bir sempati ile alakalı olmadığını gösteriyor.

En eski Besmele yazısı 1640 tarihli doktora tezinde bulunmaktadır. Bunu ‘sadece’ farklı gözükmek için yapmışlardır. Bu hadise Wittenberg ve Jena gibi bazı Protestan üniversitelerinde bulunan eserlerde mevcuttur.[102]

Theodor Hackspan’in 1640 tarihli doktora tezi[103]

O devir müellifler şark ile irtibatlı bir eser yazmışsa, o kültüre ait bir unsuru tezinde aksetmeye çalışır. İbranice yazılardan bu anlaşılıyor. Bu vesile ile Arapça yazılar için de aynısını ifade edilebilir. Yani metnin müslümanlarla alakalı olduğunu gösteriyor.

Besmele kullanımının tolerans ile de bir irtibatı da olabilir. Nitekim Prusya Krallığı devrinde tolerans (krallığın nezdinde) mühim bir yer alıyordu. Bundan dolayı I. Friedrich Wilhelm 1732’de Türk askerleri için mescid inşa ettirmiştir. Ancak bu hoşgörü anlayışına istinaden Besmele hususunda uç fikirlere varmanın isabetli olmayacağını ifade eder.

Yani Kant’ın Besmeleyi kullanması yeni bir hadise olmayıp bilakis bu, o zamanlar Almanya’da tezlerde kullanılan bir metot idi. Onun düşüncesine göre Besmele farklı olmaktan ibarettir.[104]

Öte yandan ilim tarihine bakıldığında önümüze çıkacak hakikat şudur ki, ilim Garbın malı değildir.[105]

Zaten ilim, mücerret bir tekâmül olmadığı gibi yalnız bir kıt’anın malı da değildir. İlim, mahalli ve milli değil, beynelmilel olup milletlerin müşterek düşünce ve buluşlarının, müşterek katkılarının eseridir. Bununla beraber ilim, gelişip tekâmül ettiği ve olgunlaştığı sosyal, siyasî ve Coğrafi çevrenin az çok rengini ve karekterini de taşır. Mezepotamya, Mısır, Yunan, Roma, Asya ve Avrupa medeniyetleri denilmesinin sebebi budur.

İslâm medeniyetinin en büyük kaynaklarından biri Kur’an ise, öteki de Hadisler olmakla beraber, bu yeni medeniyete kendisinden önce mevcut olan “Yunan, Bizans, Roma, İran ve Türk” medeniyetleri de ister istemez katılmışlardır. İslâmiyetin yayıldığı yerlerde, islâmiyeti kabul eden milletler, kendilerinin eski medeniyetlerini islâm kültür ve medeniyetiyle birleştirmişler ve karıştırmışlardır. İslâmî ilkeler ile karıştırıp hamur yapmışlar ve islâm medeniyetini inşa etmişlerdir.

Bu itibarla islâm medeniyeti ne yalnız islâmî ilkelerin, kur’an ve hadislerin eseridir ve ne de yalnız arapların eseridir. İslâm medeniyeti, islâm ilkelerinin, kur’an ve hadislerin, islâmiyeti kabul eden Süryani, Rum, İran, Arap ve Türklerin ortak eseridir. İslâm medeniyetine Abbasiler devrinden itibaren eski Yunan, Bizans ve Hind kültür ve medeniyetinden yapılan tercümelerle, bu milletler de katılmışlardır. Böylece İslâm medeniyeti mahalli ve millî olmaktan çıkarak, beynelmilel bir medeniyet haline gelmiştir. Lakin rengini karekterini, şeklini ve fikriyatı ile ruhunu islâm ruhundan aldığı için adına islâm medeniyeti denilmiştir.[106]

Yine bilim alanında İslâm medeniyetinin Batı medeniyetine çok önemli katkıları olmuştur.

Zira bundan on dört asır evvel Şark’ta işte böyle bir ilim dini doğup dünyayı aydınlatmaya başlarken, yedinci asrına girmiş olan ilim ve fikir düşmanı Hıristiyanlık, garbı koyu bir cehalet karanlığı, hatta Obs-curantisme denilen karanlıkçılığı içinde tutuyor ve ilmi men’edip âlimleri cezalara çarparak İslâm’ın aydınlığına karşı asırlarca sürecek bir mücadele devrine giriyordu. Meselâ 15-16’ncı asırlarda yaşamış olan Lehli (Copernic – Kopernik) İslâm ilminden aldığı feyz ile dünyanın hem kendi mihveri etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü tesbit ettiği zaman, Hristiyan karanlıkçılığına karşı büyük bir suç işlediğini hissettiği için kanaatini ölünceye kadar bir sır gibi saklamak mecburiyetinde kalmış ve “De Revolutionibus orbium ceelestium” ismindeki meşhur eseri ancak 70 yaşında öldüğü gün neşredilip ortaya çıkabilmişti! Fakat bu bedbaht eser on sekizinci asra kadar kilisenin men’ettiği kitaplar listesinde kaldı. 16-17’nci asırlarda yaşıyan büyük İtalyan âlimi (Galilée) de Kopernik’i te’yit eden eserinden dolayı yetmiş yaşında Engizisyon mahkemesine verilmiş, “Kitab-ı Mukaddes”e mugayır bir eser yazdığından dolayı ilmî davasını dizüstü red ve inkâra mecbur edilmiş ve kendi kendini resmen tekzip eden sözlerini açık sesle söylerken hafif sesle de dünyanın her şeye rağmen döndüğünü:

“E pur si mueve!”

Yani, “Bununla beraber dönüyor!” diye kendi vicdanına ilân edip durmuştu! Zavallı (Galilée) nin çektiği ceza bundan ibaret değildi: Ölünceye kadar bir eve kapatılıp hürriyetinden mahrum yaşatıldı ve 74 yaşında öldüğü zaman da cenazesi Hıristiyan mezarlığına gömdürülmedi! Bütün bunlara rağmen, Tecribî-fizik ilminin müessisi sayılan bu bedbaht adam Hıristiyan karanlıkçılığının elinden ucuz kurtulmuş demekti. Çünkü kendisinden bir müddet evvel 15 inci asırda Kopernik nazariyesine istinaden kâinatta birçok dünyalar bulunduğunu ve bu dünyaların ruhu da Allah olduğunu ileri süren meşhur İtalyan filozofu (Jordano Bruno), Roma Engizisyon mahkemesinin karariyle diri diri yakılarak idam edilmişti.

Şark’tan doğan ilim dininin aydınlığı Garp Hristiyanlığının bu fecî karanlığını ve karanlıkçılığını tedricen ortadan kaldırdığı için bugünkü dünya medeniyeti bundan sonra gözden geçireceğimiz Garp âlimlerinin ifadeleriyle de sabit olduğu gibi nihayet bir İslâm eseri olarak teşekkül etti. Yani insanlığı Garp değil, Şark kurtardı.

İptidaî ve karanlık Garp-Hıristiyanlığının umumî kültür bakımından biraz aydınlanmaya başlaması, Milâdın 10-14’üncü asırları arasında dört yüz yıla yaklaşan uzun bir devri işgal etmiş şaşılacak bir vaziyettir. Bunun sebebi, fikirle ilmin yegâne intişar vasıtası olan kâğıdın o zamanki Avrupa’da mevcut olmamasıdır. İptidaî Garp âlemi kâğıdı da, kâğıtçılık sanayiini de Şarktan almış ve ancak işte bu sayede o karanlık âlem biraz aydınlanmaya başlamıştır. Hem medeniyet tarihinin, hem İslâm tarihinin bugünkü Garplı âlimleriyle mütehassısları bu meselede müttefiktir.

Evvelâ şu noktayı tesbit edelim: Asırlardan beri bütün dünyada kullanılan ve bütün ilimlerin teşekkül ve tekâmülünde amil olan kâğıt, bir İslâm icadıdır. Beşeriyetin kültür tarihinde en büyük inkılâp sayılan bu îcaddan evvel Sümer medeniyetinde “Tablet” denilen tuğla, eski Mısır’da kamıştan yapılmış, “papyrus” ve Yakın Şark’ın diğer taraflarında da dana, koyun, keçi ve ceylân derilerinden istihsal edilen “Parchemin = Tırşe” kullanılmıştır.[107]

Lisaniyyat âlimlerinden (Albert Dauzat) nın “Dictionnaire etymologique” ismindeki eserinin 1938 Paris tab’ının 530’uncu sahifesinde Yunancanın “Mısır kamışı” manâsına gelen “papuros” kelimesinin “papyrus” şeklinde Lâtinceye geçmiş olduğundan ve Latincenin “Bergama kâğıdı” manasına “pergamena charta” tâbirinin de on birinci asırda Fransızca’ya “parchemin şeklinde girdiğinden bahsedilir.[108]

İşte bundan da anlaşılacağı, gibi “parşömen” eski Anadolu’da icad edilmiş ve başka memleketlere oradan yayılmıştır. Fakat Mısır kamışıyla hayvan derisinden yapılan bu ilk kâğıt taslakları süs eşyası kabilinden pek nâdir ve gayet pahalı şeylerdir; ilmin onlar üzerinde teşekkül ve intişarı işte bundan dolayı mümkün olamamıştır. Uzak Şark’ta Çinlilerin ipek kozasından istihsal ettikleri bir nevi kâğıt vardır: Milâdın 105 tarihinde nisbeten geç ortaya çıkan bu kâğıt da çok pahalı olduktan başka, ipek kozasiyle ipekçilik sanayii o zaman Çin’le Orta Asya’ya münhasır olduğu için Garp memleketlerinde tamamiyle meçhul bir nesnedir. Daha sonraları Semerkant Türkleri de ipek yerine ketenden kâğıt istihsal etmişlerse de, onlar da ucuza mâl edememişlerdir.

Bu vaziyete göre, İslâm medeniyeti ortaya çıkıncaya kadar beşerîyet düşündüğünü ve bildiğini kaydedecek bir vasıtadan mahrum yaşamış demektir.

İslâmiyetin insanlığı öyle hayatî bir vasıtaya nasıl kavuşturmuş olduğunu Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) 1955’te neşredilen “La civilisation arabe” ismindeki eserinin 170-171’inci sahifelerinde işte şöyle anlatır:

“İslâmiyet’in Avrupa’ya getirdiği en hayırlı nimetlerden biri de kâğıt olduğunda hiç şüphe yoktur. Dana vesaire derilerinden yapılan tirşe ile parşömenin yerini tutacak bir hamur yapmak üzere keten döğme san’atını Arapların Semerkand’da öğrenmiş oldukları malûmdur. Ondan sonra ketenin yerine el-cezire ile Mısır’da pek bol yetişen pamuğun ikaamesini düşündüler. İşte bunun üzerine kâğıtçılık sanayiî sür’atli ve fevkalâde bir inkişaf gösterdi. Bunun sebebi, ilmî malûmat iktisabının başlıca zarurî şartı olan kitap imalâtını, kâğıdın son derece kolaylaştırmış olmasıydı. Kâğıt, kültürün inkişaf âleti olmak itibariyle onun maddî şeraitini temin etmiş olur; hakikate varmak için zarurî olan fikrî faaliyetin de daimî surette kendini taşıyacak bir nakil vasıtasına ihtiyaç vardır.

Parşömen yahut papirüsten yapılmış kitapların fiatı, taâmmümlerini son derece tahdit edecek kadar yüksek olmak itibariyle, hiç bir mübalâğa korkusuna kapılmamak şartiyle denilebilir ki, ucuz kâğıdın ortaya çıkması yeni bir devre başlangıç teşkil etmiştir. Bununla beraber, yeni icadın Garb’a dayanması için çok zaman geçmesi lâzım geldi, kâğıdın dünyaya dağılmasında bir mebde noktası teşkil edecek olan Semerkand fethi 712 tarihindedir. İlk imalathane ancak 794 tarihinde Bağdad’da kurulabildi. Ondan sonra sıra Mısır’a geldi ve orada da 900 tarihinde imalâta başlandı; onu da nihâyet 1100 tarihinde Fas takip etti. Avrupa’nın hakikî kâğıt üzerine yazılmış en eski vesikası Sicilya Kralı Roger’in karısı tarafından 1109 da Yunanca ve Arapça yazılmış bir emirnâmedir. Hakikatte ise On ikinci asırda Garbî-Avrupa’nın ihtiyacını, Endülüs’ün Xativa fabrikası temin ediyor ve Şarkî Avrupa’da muhtaç olduğu kâğıdı doğrudan doğruya Şarkdan alıyordu. Kâğıt imalâtı usulü gittikçe İspanya’dan Fransa’ya ve Sicilya’dan da İtalya’ya geçti…”[109]

Medeniyet tarihi mütehassislarından (Will Durant)ın “Histoire de la civilisation” külliyatının “L’âge de la foi İman çağı serisinin Fransızca nüshası 1952’de Paris’de neşredilen birinci cildinin 304’üncü sahifesinde İslâm icâdı olan kâğıdın iptidaî ve karanlık Garb’a hangi tarihlerde nasıl geçmiş olduğu işte şöyle anlatılır:

İslâm âleminde ilk kâğıt imalathanesi Miladın 794 tarihinde Hârûn-ür-Reşid’in vezirinin oğlu olan (El-Fazl) tarafından Bağdad’da açıldı. İmalât usûlü Araplar tarafından Sicilya ile İspanya’ya sokuldu ve oradan da İtalya ile Fransa’ya geçti. Milâddan sonra 105 tarihlerinden itibaren Çin’de kullanıldığını gördüğümüz kâğıdı 707 tarihinde Mekke’de, 800 tarihinde Mısır’da 950 de İspanya’da, 1100 de Bizans’da, 1102 de Sicilya’da, 1228 de Almanya’da ve 1309’da da İngiltere’de görüyoruz. Bu yeni icad her gittiği yerde kitap imalâtını kolaylaştırdı. “(Yakubî)nin izahına göre kendi devrinde, yani 891 tarihinde Bağdat’ta yüzden fazla kitapçı dükkânı vardı…”[110]

Bütün ilimlerle beraber kâğıtçılığın da inkişafı sayesinde İslâm âleminin umumî ve hususî kütüphaneleri içinde Avrupa’nın bütün kütüphanelerinin mecmûndan daha zengin olanlar bile vardı. (Will Durant) ayni sahifede bu mühim noktayı da şöyle anlatır:

“(Meşhur müverrih) El-Vâkıdî öldüğü zaman 600 sandık kitabı kaldı; bunların her biri iki kişinin ta-şıyabileceği kadar ağırdı. Onuncu asırda yaşayan (Sahib ibni İbâd gibi) ümerânın tekmil Avrupa kütüphanelerinde bulunanların mecmûuna muâdil sayıda kitapları vardı.”[111]

Cezayir Üniversitesi Fransız profesörlerinden (E. – F. Gautier) nin “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 249-250’nci sahifelerinde şu izahata tesadüf edilir:

“Ucuz kâğıt olan pamuk kâğıdını bizim Garba Müslümanlar sokmuşlardır. Milâdın 12’nci asrında Endülüs’ün Xativa fabrikası Garbi-Avrupa’nın ihtiyacını temin etmiştir. Şarkî-Avrupa ise Charta damascena = Şam kâğıdı” tâbirinin de delalet ettiği veçhile ihtiyacını doğrudan doğruya Şarkdan tedarik ediyordu. O devir, Arap kütüphanelerinin azamet devriydi; Arap müelliflerini mehaz ittihaz eden (Gustave Le Bon) der ki: (Kurtuba’daki halife ikinci El-Hakem’in kütüphanesinde altı yüz bin kitap vardı ve bunların kırk dördü yalnız kataloğa aitti). Gene (Le Bon) sözüne şöyle devam etmektedir: (O tarihten dört yüz sene sonra Beşinci Charles, Fransa krallık kütüphanesinde dokuz yüz ciltten fazla eser toplayamamıştı.) İşte bu muazzam kütüphanelerin mevcudiyeti İslâm medeniyyetindeki ilmî vesaitin fazladan bir delilidir.[112]

Gene aynı müellif 250’nci sahifesinde İslâm kâğıdının yeni bir medeniyyet devri açmış olduğunu söyledikten sonra şu neticeye varmaktadır:

“Hulâsa, parşömeni ortadan kaldırmış olan kitap kâğıdını Müslümanlar icad etmişlerdir. Eğer İslâm medeniyyetinin kitap, barut ve pusula gibi mirasları elinin altında bulunmasaydı, bizim Rönesans’ın nasıl bir şey olacağını biraz göz önüne getirmeliyiz.”[113]

Bundan sonra da (Libri) nin (Gustave Le Bon) tarafından da iktibas edilmiş olan şu meşhur sözü kaydedilmektedir:

“Tarihten Müslümanları silerseniz, ilmî Rönesansımız asırlarca geri kalmış olur.”

Kâğıt gibi matbaacılık da o karanlık Garb’a İslâm medeniyyetinden geçmiştir; Paris İslâm Enstitüsü profesörlerinden (Risler) yukarda bahsettiğimiz “La civilisation arabe” ismindeki eserinin 171’inci sahifesinde bu tarihî hakikatı şöyle anlatır:

Kumaşların üstüne tahta kalıplar basma usulünü Haçlıların Mısır’da öğrendikleri ve Mısırlıların çoktanberi vâkıf oldukları bu san’atın da Avrupa’da matbaacılığın teşekkülünde âmil olduğu muhakkaktır. O sırada aynı san’at Endülüs’de çok ileri gitmişti. Kurtuba’da (Abdurrahman)ın katibi, resmî vesikaları henüz mekanizması keşfedilememiş olan iptidaî bir matbaa sayesinde teksir ediyordu. Bu münasebetle şunu da hatırlatmak lâzımdır ki daha akıllı davranmış olan Cenevizler, on üçüncü asırda banknotların elle dizilen harflerle tab’ı sırrını İran hazinesinin iflâsı üzerine ortadan kalkmasından evvel işte oradan getirmiye muvaffak olmuşlardı.[114]

Princeton Üniversitesi Profesörlerinden (Philip Hitti)nin Tahran Üniversitesi sabık profesörlerinden (Maurice Planiol) tarafından “(Précis d’histoire des Arabes)” ismiyle Fransızca’ya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 147’nci sahifesinde de yazı kâğıdının Avrupa’ya İslâmiyyet tarafından ithal edilmiş olduğundan bahsedildikten sonra, şu izahat verilmektedir:

“Fransa ilk kâğıt imalâthanelerini gayet haksız olarak iddia edildiği gibi Haçlıların Şark’dan avdetine değil, Endülüs’e medyundur. Bu sanat işte oradan da bütün Avrupa’ya yayılmıştır. (Abdurrahman)ın kâtiplerinden biri resmî evrakı evinde yazdıktan sonra hususî bir teksir dairesine yollamak itiyadındaydı. Bu (Tab) dairesi her halde bizim mekanizmasını bilmediğimiz iptidaî bir matbaa mahiyetindeydi; resmî evrak hükûmet memurlarına işte oradan tevzî edilirdi.”[115]

Yalnız ilmin tesbit ve neşir vasıtaları olan kâğıtla matbaacılık değil, bundan sonra gene Garp vesikalarına istinaden gözden geçireceğimiz bütün yeni ilimler karanlık ve karanlıkçı Garba hep Şarkın muhteşem İslâm medeniyyetinden intikal etmiş ve dünyanın bugünkü seviyyesi sırf işte o sayede vücuda gelebilmiştir.

Bugünkü dünya medeniyyetinin kurulmasını temin eden İslâm ilimlerinin karanlık ve aşağılık Garb’a nasıl aksetmiş olduğunu Garp âlimlerinin kendi ifadeleriyle tesbite başlamadan evvel, iki mühim noktanın tavzihine mecburuz:

1 – Hıristiyanlık taassubiyle Ehl-i Salip zihniyyetinin devamından ve ayni zamanda ırkî hislerin tesirinden dolayı Garp milletleri İslâm medeniyyetinden aldıkları, ilimlerin menşe ve menbaını itirafa asırlarca yanaşmak istememişler ve hatta o kadarla da iktifa etmiyerek İslâmiyyet’i mütemadiyen istihfâf etmişlerdir! İşte bundan dolayı ilim sahasında o büyük hakikatin itirafına bilhassa on dokuzuncu asırdan itibaren başlanabilmiştir. Meselâ ömürlerini İslâm ilimlerini ve Garp medeniyyetinin teşekkülünde bu ilimlerin nasıl âmil olduğunu tetkike hasretmiş olan (Sédillot)ların o husustaki himmetleri ilim tarihine aksedecek kadar mühimdir.[116]

Bunlardan (L. P. E. A. Sédillot) nun “Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux” ismindeki meşhur eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildindeki mukaddimenin 3-4’üncü sahifelerinde İslâm kültürünün azametinden bahsedilirken, karanlık Garp Hıristiyanlığının onu istihfâfına da işte şöyle temas edilmektedir:

“Dokuzuncu asırdan onüçüncü asra kadar dünyanın en geniş edebiyyat dairelerinden birinin teşekkül etmiş olduğu görülmektedir; birçok kültür mahsulleriyle kıymetli keşifler fikri faaliyetlerin ne mükemmel olduğunu gösterdikten başka, Hıristiyan-Avrupa üzerindeki tesirlerini de hissettirmek suretiyle Müslümanların her hususta bizim hocalarımız olduğu hakkındaki telâkkiyi haklı göstermiş sayılabilir. Bir taraftan Ortaçağ tarihi hakkında baha biçilemiyecek kıymette vesikalar, seyahatnameler ve hayırlı bir icad olan kaamûsül-a’lâmlar, diğer cihetten misli görülmemiş sanayile muazzam bir tertip ve inşa eseri olan binalar ve Güzel Sanatlar sahasında da birçok mühim keşifler sıralanır: Çok uzun zamanlar istihfaf etmiş olduğumuz bu camiayı artık gözlerimizde büyütmesi icap eden şeyler işte bunlardır.”[117]

Bu haklı ve güzel itirafın sahibini takip eden diğer (Sédillot), yani (L. A. Sédillot) da “Histoire générale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının birinci cildinin birinci sahifesinde şu hakikati ilk söz olarak tesbit etmektedir:

“Müslümanları ve onların bütün Orta Çağ boyunca yeni medeniyyet üzerine icra ettikleri tesiri unutulmaya mahkûm etmekte her halde hususî bir kasd olsa gerektir.”[118]

Bu Garp nankörlüğünün sebeplerinden biri de İslâm inhitatının eski muhteşem devirlerimizi unutturacak dereceleri bulmuş olmasında gösterilir; Cezayir Üniversitesi Profesörlerinden (E. F. Gautier)nin “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 235’inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilmektedir:

“Gözlerimizin önünde İslâm’ın bugünkü hali bulunduğu için, biz onu medeniyyetin en esaslı âmili tasavvur etmekte güçlük çekiyoruz.”[119]

Ayni müellif, ayni eserinin 251’inci sahifesinde de Garp nankörlüğünün ırkî cephesini şöyle anlatır:

“Rönesans’ın ilk kekeleme anları öyle bir devre tesadüf etti ki, barbarlıktan uyanmakta olan Avrupa, İslâm medeniyyetine bitkin bir hürmetle bakmaktaydı: Taklidine imkân olmayan bu örnek karşısında cesaretini kaybeden Garb’ın kolları sarkıyordu. Her halde biz bugün de tamamiyle aksine bir ifrata düşüyoruz. Irkî dalâletlere dayanan bu sersemce nankörlüğümüzden dolayı kendi kendimizi ne kadar ayıplasak yeridir.”[120]

Gene aynı membaın 282’nci sahifesinde de şu satırlara tesadüf edilir:

“Bizim Rönesansımız İslâm medeniyyetinin hatırasını çabuk unuttu; halbuki ona karşı çok büyük minnetleri vardı. Buna rağmen klasik Eski çağa çılgınca ve mahviyetle bağlandı. Bu tercih, nankörlükten başka bir şey olmamakla beraber mazur görülebilir; çünkü derin sebepleri tamamiyle seçilebiliyor. Yunanla Roma’nın Garp medeniyyeti o derin manasiyle biz Garplılar için Müslümanların Şark medeniyyetinden çok daha kolay anlaşılabilecek bir şeydi.”[121]

Fransız tarihçi ve şarkiyatçı Jacques Charles Risler, La civilisation arabe adlı eserinin başında İslam dünyasının geçmişteki büyük bilimsel ve kültürel başarıları ile modern dönemdeki durgunluğu arasındaki tezadı şu ifadelerle dile getirir:

C’est une chose terrible que d’être l’héritier d’un passé immense et le représentant de la plus ancienne civilisation du monde: telle est la définition du passé glorieux de l’İslam et de sa déchéance actuelle.[122]

Türkçe’ye tercüme edilmiş haliyle;

“Muazzam bir mazinin vârîsi ve yeryüzünün en eski medeniyyetinin mümessili olmak korkunç bir şeydir: İslâm’ın şanlı mazisiyle bugünkü aşağılık halinin tarifi işte budur.”[123]

Hıristiyan Garbın bu tarihî nankörlüğü bilhassa ondokuzuncu asırdan beri, tedricen azalmakta ve birçok büyük müellifler bugünkü Garp medeniyyetinin hakikatte Yunan-Roma kültüründen değil, doğrudan doğruya İslâm medeniyyetinden doğmuş olduğunda artık ittifak etmektedir.

2 – Dikkat edilecek mühim bir nokta vardır. Avrupa’da İslâm medeniyyetinden umumiyetle “Arap medeniyyeti şeklinde bahsedilir ve hatta İslâm tarihine de çok defa “Histoire des Arabes = Arap tarihi denilir. Bunun sebebi, İslâmiyyet’in menşei Arabistan ve Kur’an’ın lisanı da Arapça olmasıdır. İşte bundan dolayı “Arabe” kelimesi gittikçe “Müslüman” mefhumunu da ifadeye başlamıştır. Buna mukabil, Osmanlı İmparatorluğu’nun azamet devrinde yazılmış eserlerde de İslâmiyyet “La religion des Turcs – Türk dini ismiyle anılmış, fakat inhitat devrimizden itibaren bu isim artık unutulmuştur.[124]

Yani kitlesel olarak Müslümanlığa geçiş sonrası İslam tarihinde Türklerin bıraktığı izler ve Türk kimliğiyle İslam kimliğinin birbiriyle nasıl iç içe geçtiğinin ve İslamiyet dendiğinde, Müslümanlar dendiğinde akla Türklerin geldiğinin en büyük şahidi tarihi hakikatlerdir.

Gelgelelim Abbasilerin çözülmesi üzerine İslam tarihinde sahneye, Farslara fırsat vermeden Türkler çıkmıştır[125] ve süreç içerisinde Selçuklular vesilesiyle İslâm dünyasının siyasî liderliğini, Memlükler vesilesiyle İslâm hilâfetinin himayesini, Osmanlılar vesilesiyle İslâm hilâfetinin mührünü ve İslâm dünyasının dinî liderliğini de devralarak 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar elinde tutmuştur.

Ve sonuç itibarıyla 7. yüzyıldan 10.-11. yüzyıllara değin Batılı kaynaklarda Müslümanlıktan çıkarılan mana Arap olmak iken 10.-11. yüzyıllarda bu mana değişime uğrayıp Araplıktan Türklüğe doğru evrilmiştir. 10.-11. yüzyıllardan 20. yüzyıla değin Müslümanlıktan çıkarılan mana Türk olmak olmuştur. Bugün dahi Avrupalılar ve Batılılar İslam denince Türklük derler. Endülüs medeniyeti olmasa Avrupalılar ve Batılılar İslam’da Araplara dair hiçbir emare hatırlamayacak. Avrupalı/Batılı kaynaklar incelendiğinde 7. yüzyıldan 10.-11. yüzyıllara değin Müslümanlık ve Hz. Muhammed bu kaynaklara Arap dini ve Arap peygamber olarak kaydedilmişken 10.-11. yüzyıllarda durum değişmiş ve 10.-11. yüzyıllardan 20. yüzyıla değin Müslümanlık ve Hz. Muhammed bu kaynaklara Türk dini ve Türk peygamber olarak kaydedilmiştir.[126]

Hatta Türklerin yaptığı her şey Hz. Muhammed’le ve İslam’la o denli özdeşleşmiştir ki, dinin halkların afyonu olduğunu iddia eden Karl Marx bile, Türkiye’de 1876 yılında gerçekleşen Meşrutiyet Devrimi’ni Muhammed’in evlatlarının sağlam, onurlu ortaya çıkışı diye överek coşkuyla karşılar.[127]

Türklerin İslamiyet’e yaptığı hizmetleri Cumhuriyetimizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk de şu sözlerle açıklamaktadır:

Biz Türkler, İslamiyeti vahdaniyet inancı getirdiği için kabul ettik ve onun dünyaya yayılmasını kafa ve kılıcımızla biz sağladık. Eğer Türkler Müslüman olmasaydı, İslamiyet, Musevilik gibi göksel bir din olarak kalırdı. İslam âlemine bu gerçeği anlatmak gerekir. Araplar, topraklarına üç semavi din peygamberinin gelmesiyle övünürler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum olduğumuz için küçümserler. Aslında bu bizim ahlak ve insanlık benliğimizi, hiçbir devirde bir peygambere muhtaç olmayacak kadar kaybetmemiş olmamızın ilahi takdir ve tasdiğidir. Çünkü hangi peygamberin nerede doğru yolu gösterme vazifesi alacağı Tanrı’nın takdiridir.[128]

Yani İslamiyet’e ve Peygamber rabıtasına Araplardan çok Türkler hizmet etmiştir. Bunun en güzel örneği ise kuşkusuz Nitekim Ortaçağın en önemli vakalarından biri olan Haçlı Seferleri bunun en güzel örneğidir.[129]

İki asra yayılan uzun bir zaman diliminde gerçekleşen seferler sırasında Haçlıların karşısında başarıyla duran ve İslam’ın bayraktarlığını yapan unsur Türkler olmuştur. Onların katkısıyla Müslümanlar bu uzun ve yorucu mücadeleler dönemini zaferle kapatmışlardır. Türklerin, Haçlı Seferleri sırasında İslamiyet adına verdikleri mücadele, gösterdikleri adanmışlık karşı tarafta dahi takdir ve hayranlık hisleri uyandırmıştır. Öyle ki I. Haçlı Seferi’nin katılımcılarından Gesta Francorum’un adını bilmediğimiz müellifi Türklerle ilgili eserine eğer Hıristiyan olsalardı, cesaret ve kahramanlık konusunda kimse onlara denk olamazdı şeklinde bir not düşmüştür.[130]

Yani sadece Haçlı Seferlerini incelemekle yetinsek bile varacağımız kesin sonuç şudur: İslamiyet’i koruyan, yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözü pek Haçlı orduları yer yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı.[131]

Daha da önemlisi Haçlı Seferleri esnasında işgalci Haçlı sürüsünün cephelere sürdüğü paralı Türk askerleriyle[132] soydaş olmasına rağmen vuruşma pahasına Müslüman Türkler İslâmiyet’in onurunu şerefini korumuştur.[133]

Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına Müslümanlığı temsil etmiştir.[134]

Daha henüz olayların başlangıcında tamamıyla karşısındaki yok etmek üzerine kurulu bir fanatizm ile başlayan söz konusu seferlerin katılımcılarından birinin kaleminden çıkan bu ifadeler kadar tarihte şahit olduğumuz birçok vakada Türklerin, İslamiyeti korumak ve yaymak adına gösterdikleri yoğun çaba, onların bu dinin içindeki yerini ve önemini açıkça gözler önüne sermektedir. Günümüzde Müslümanlığın, Hıristiyanlıkla birlikte en büyük ve yaygın iki dinden biri olmasında Türklerin verdiği katkıların önemi yadsınamaz. Türklerin, İslamiyeti kabulünün tarihin akışı içerisinde bölgesellikten ziyade genele etki eden sonuçlarının olduğu açık şekilde görülmektedir.[135]

Bu yüzden İslamiyet bugünlere gelebilmesini Türklere borçludur. Zaten merhum Seyyid Abdülhakim Arvâsî Hazretleri de bu gerçeği şu sözlerle teyit etmektedir:

Ben bir Seyyid’im. Yani bu demektir ki biyolojik olarak Türk soyundan değilim. Ama yeryüzünde bütün Türkler silinse, 3 Türk kalsa birisi ben olurum, 2 Türk kalsa yine birisi ben olurum, 1 Türk kalsa o yine ben olurdum, son Türk kalsa da yine ben olacağım çünkü Türkler olmasa bugünkü manada İslamiyet olmazdı.[136]

Dolayısıyla meseleyi Gökbilge Hüseyin Nihal Atsız’ın şu sözleriyle özetlemek lazımdır: Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.[137]

Lakin tüm bu hakikatlerle birlikte “Arabe” kelimesinin bugün halâ “Müslüman” manâsına kullanılmasındaki mahzûru nazar-ı i’tibâra alan Garp müellifleri, İslâm medeniyyetinin ırkî ve millî manâsiyle bir Arap medeniyyeti olmadığını ehemmiyetle tebarüz ettirmektedirler. Meselâ medeniyyet tarihine ait külliyatiyle meşhur (Will Durant) bu mühim noktayı şöyle anlatır:

“Fâtihler öyle bir müsamaha gösteriyorlardı ki, o sırada Arapça’yı dünyanın en edebî ve en ilmî lisanı haline getirmiş olan şairler, âlimler ve filozoflar içinde Arap kanından olanlar ancak küçük bir ekalliyet teşkil ediyordu.”[138]

Arthur Pellegrin’in “L’İslam dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tabının 92’nci sahifesinde de şu izâha tesadüf edilir:

“Eğer Arap münevver kütlesi yalnız kendi imkânlarına bırakılmış ve işgal edilen memleketlerin yeni mühtedîlerinden feyz almış olmasaydı, belki de o kadar ileri gidemez ve o kadar yükselemezdi. Yunan – Lâtin kültürüyle son derece meşbû olan o yeni Müslümanlar Arap fikriyyatına usul, vuzûh ve derin tedkik itiyatlarını soktular; Kur’an tefsiri, bundan geniş bir nisbette istifade etti: Çünkü, malum olduğu veçhile, Kelâm-Ullahın mukaddes metni her türlü fikir hamlelerinin ilham kaynağı idi. İşte bununla da sabittir ki, Kur’ân-ı Kerîm esas itibariyle insan fikrinin en yüksek nazariyyelerini beslemiye kâfi gelecek fikirlerle hislerden mürekkep bir servet ihtiva etmektedir.”[139]

Bundan sonra İslâm ilimlerinin karanlık Garb’a nasıl aksedip bugünkü dünya kültür ve medeniyyetinin işte o sayede nasıl kurulmuş olduğunu Garp âlimlerinin kendi ifadeleriyle tesbite çalışırken onların metinlerinde sık sık tesadüf edilen ve mecazî manâsiyle kullanılan “Arabe” kelimesini işte bu vaziyetten dolayı “Müslüman” şeklinde tercüme etmek mecburiyyetindeyiz.[140]

Hıristiyan Garb’ın bazı meşhur müellifleri Hicret’in 114 ve Milâdın 732 tarihinde Fransa’daki Poitiers Muharebesi’nde İslâm ordusunun başında bulunan Endülüs Valisi (Abdurrahman İl-Gafikî) ye karşı Hıristiyan ordusunun başında (Charles Martel) in muzaffer olmasını cehlin ilme karşı zaferi şeklinde tarif edip Avrupa için bunun büyük bir felâket olduğunu, çünkü o felâket olmasaydı İslâm fütûhatının o karanlık Garb’ı daha o zamandan itibaren muhteşem kültür ve medeniyetiyle tenvir etmiş olacağını yana-yakıla anlatırlar. Tıpkı bunun gibi, ilk İslâm ordularının Bizans’ı fethedip Avrupa’ya geçememiş olmalarından ilim ve medeniyyet namına müteessir olan Garp müellifleri de vardır.[141]

Bunlar Hicret’in 34-165 ve Milâdın 655-782 tarihleri arasında Emevîlerle Abbâsîlerin İstanbul’a karşı giriştikleri beş seferin neticesiz kalmış olmasını Garb’ın bir an evvel aydınlamasına mani olmuş bir vaziyet şeklinde tasvir etmektedirler; mesela (Emmanuel Berl) in “Les impostures de l’histoire” ismindeki eserinin 1959 Paris tabının 104’üncü sahifesinde İslâmiyyet’in sekizinci asırdaki ilmî ve askerî üstünlüğünden bahsedilirken bu nokta şöyle izah edilir:

“Arap rakamlarıyla Garb’ın bilmediği ve İslâmiyyet’ten öğrendiği Cebir ilmi, Câmi’-i Ömer’in ve ondan sonra da Fas camiinin inşası İslâm kültürünün ihtişamını göstermeye kâfi idi. O zaman İslâmiyyet yalnız kuvvet değil, ayni zamanda fikir demekti. Eğer Müslümanlık Bizans’ta muzaffer olsaydı, (Tuna), (Rhin), (Meuse) ve (Oise) boylarından bütün Avrupa’ya kıymeti aşikâr bir siyasî sistemle beraber daha dört asır boyunca kâinatın en parlak medeniyyeti vaziyetini muhafaza edecek bir kültür sokmuş olacaktı.”[142]

İslâmiyyet’in işte o ilk asırlarında bütün Avrupa’yı fethedememiş olması Garbın medenî kalkınmasını bir müddet geciktirmiş olmakla beraber, Müslüman ordularının kifayetsizlik yüzünden temin edemedikleri fütûhatı nihayet İslâm ilimleriyle san’atlarının temin etmiş olduğunda bugünün Garp âlimleri müttefiktir. Bu ilimlerin başında ulu Peygamberimizin en çok ehemmiyet verdikleri ve din ilimlerinden bile üstün tuttukları Tıp ilmi gelir.

GARP TIBBININ MENŞEİ OLAN İSLÂM TIBBI

Eski çağ tıbbının müessisî sayılan ve isminin baş harfi her nedense halâ reçetelerin başına yazılan (Hippocrate = Hippokratis) e mukabil, yeni tıbbın vâzıı da şahsiyyetinden ayrıca bahsedeceğimiz muazzam İslâm allâmesi (İbni Sina) dır.[143]

Fakat İslâm tıbbının tarihinde Avrupalıların (Avicenne) dedikleri (İbni Sina) yı yetiştirmiş olan bir ilk devir vardır ki bunun menşei, tababet sahasına ait hadislerden mürekkep olan “Tibb-ı Nebevi” ye dayanır; meselâ (Buhari) ve (Müslim) gibi en büyük muhaddislerin müttefikan kaydettikleri şu hadis-i şerîf işte o cümledendir:

Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz ve eğer bulunduğunuz yerde zuhur etmişse oradan çıkmayınız.[144]

Sirayet ve karantina meselelerini bir vecize şeklinde tesbit eden bu muhteşem hadis gibi insanı hayretler içinde bırakan yüzlerce tıbbi hadîsi İslâm tabâbetinin menşei gösteren Garp tedkikatı mühim bir yekûn tutacak kadar ilerlemiştir.[145]

Meselâ Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques C. Risler) in “La civilisation arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 176’ncı sahifesinde başlayan “Tip” faslında şu izahata tesadüf edilir:

“Müslümanlar tabâbette en yüksek mevkiî işgal edip beş asırdan fazla dünya tıp ilminin başında bulunmuşlardır. Hazret-i Peygamber’in bir hadisine göre tabâbetle ilâhiyyat, ilmin en esaslı şubeleridir. Hazret-i Muhammed’den intikal eden tıbbî hadîsler takriben üç yüzü bulmaktadır. Bunlar (Tıbb-ı Nebevî) ismindeki eserler külliyatında toplanmıştır. Bu tıp esasları umumiyyet itibariyle yemeklerde kanaat ve itidâl tavsiye etmekte ve hıfzıssıhhaya riâyeti mecburî tutmaktadır; hem mahirâne, hem şâirâne bir şekilde tedvin edilmiş olan bu hadîsler halk tabâbetinde halâ büyük bir mevki işgal etmektedir. 622’den 661 tarihine kadar süren Hicret ve Hulefây-ı Râşidîn devirlerindeki hekimler daha o zamandan yaralara pansuman yapma san’atını, dağlamayı, kan almayı ve hacamat tatbikatını biliyorlardı.”[146]

(Hippocrate), (Galien), (Rufus) vesaire gibi eski Yunan tıb âlimlerinin Arapçaya tercüme edilen eserlerinin İslâmiyyet sayesinde Garb’a intikal ettiğinden bahseden profesör (Risler), aynı eserinin 177-178’inci sahifelerinde de İslâm tıbbının o eski Yunan eserlerinden değil, Müslüman hekimlerin kendi tedkikleriyle tecrübelerinden doğmuş olduğunu da şöyle anlatır:

“… Biraz sonra âlim seleflerini bir tarafa bırakarak eski Yunanlıların hiç bilmedikleri yollara koyuldular ve bu suretle tıbbın terakkisine büyük bir nisbette iştirak ettiler. Sabırlı, sebâtkâr ve inceden inceye müdekkik oldukları için, tıbbi müşahedelerini hiç yorulmadan biriktirdiler. O devirden itibaren tabâbet artık tecribî bir mahiyyet aldı : (Ali İbni Abbâs) kendi tedkiklerinin kitaplarda yazılı an’anelerden değil, hastahanelerden toplanmış olduğunu tasrih etmektedir. Tıb tedrisatı, bilhassa hastahanelerde yapılırdı ve (C. Cumston) un dediği gibi (Müslümanlar klinik tıbbını tesis edip patoloji denilen ilm-i-emrâzı gittikçe zenginleştiriyorlardı… İşte o devirden itibaren medreselere Fen Fakülteleriyle Tıb Fakülteleri ve lâboratuarlar ilave edildi.”[147]

Amerika’nın bütün dünyaca meşhur âlimlerinden (Will Durant) in Fransızcaya terceme edilen medeniyyet tarihi külliyatının “L’age de la foi” serisinin 1952’de neşredilen birinci cildinin 315-316’ncı sahifelerinde de şu izahata tesadüf edilir:

İlk dispanserle eczahaneleri Müslümanlar tesis ettiler; Orta Çağ’ın ilk eczacı mektebini onlar kurdular ve eczacılığa ait muazzam eserler yazdılar. İslâm hekimleri bilhassa ateşli hastalıklarda buhar banyosuna son derece taraftardılar. Bugün onların çiçek ve kızamık tedavisindeki talimatlarını tâdil etmek kolay değildir. Bazı ameliyyatlarda nefes yollarından his iptâlini de temin ederlerdi; haşhaş ile diğer bir takım ilâçlar derin bir uyku teminine yarıyordu. O devirde İslâm âleminde otuz dört hastahane tesis edilmişti : Bunlar Acemlerin (Cünd-i-şâpûr) akademisiyle hastahanesi örnek ittihaz edilerek yapılmış olsa gerektir. Bağdat’ta bizim bildiğimiz en eski hastahane Hâ-rûn-ür-Reşîd tarafından tesis edilmiş ve onuncu asırda da gene orada beş hastahane daha yapılmıştır; 918 tarihinde gene Bağdat’ta bir hastahaneler müdüründen bahsedilir. İslâm’ın en meşhur hastahanesi 706 tarihinde Şam’da tesis edilmiş olan “Bimaristan” dır; 978 tarihinde bu müessesede yirmi dört hekimden mürekkep bir heyet vardı. Tıb tedrisatı bilhassa hastahanelerde yapılırdı. Bir imtihan geçirip devlet şehadetnamesi almadan kanunen hiç kimse icray-ı tababet edemezdi; eczacılar, berberler ve ortopedistler de devlet nizamnameleriyle hükümetin teftişine tâbi idi. Hekim olan vezir (Ali İbnî İsa) 931 tarihinde şehirden şehre gidip hastaları tedavi edecek doktorlardan mürekkep bir heyet teşkil etmişti; bazı hekimler her gün hapishaneleri ziyaret ederlerdi; bilhassa deliler için gayet insanî bir tedavi usulü tatbik edilirdi… 931 tarihinde Bağdat şehrinde 860 hekim vardı.”[148]

(Arthur Pellegrin) in “L’İslam dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tab’ının 97 nci sahifesinde de şu satırlara tesadüf edilir:

“Bütün Orta Çağ boyunca Müslümanlar bilhassa tıb sahasında inkârına imkân olmayan bir üstünlük göstermişlerdir. Hakikî ilim adamları olan İslâm hekimleri hastalıkların menşeiyle seyrini klinik müşahedeleri ve belki de teşrih ameliyyatlarıyla derinden derine tedkik etmişlerdir. Cerrahlariyle, göz mütehassısları ekseriyya san’atlarında üstad adamlardı.. Bunların hepsi Şark’da da, Garb’da da salâhiyyetleri teslim edilmiş müelliflerdi: Garpdaki (Salerne) ve (Montpellier) tıbbiyeleri uzun zaman ve doğrudan doğruya İslâm tıb nazariyyelerinin tesir ve nüfuzu altında kaldı.”[149]

(Georges Rivoire = H. Bammate) in 1946’da Lausanne da neşredilen “Visages de l’İslam” ismindeki eserinin 150’nci sahifesinde İslâm tıbbının bilhassa cerrahî şubesindeki muvaffakiyetleri şöyle anlatılmaktadır: “İslâm hekimlerinin temin ettikleri en mühim terakkiler cerrahi sahasındadır. Onlar daha on birinci asırda göz akı (cataracte) nın indirme veyahut billûrî tabakayı çıkarma suretiyle tedavisini, mesane taşlarını kırma ameliyyatını, kan ziyaının soğuk su ihtikâniyle tedavisini, yakıcı maddelerle (= caustiques) fitil yakısının kullanılmasını ve ateşle dağlamayı biliyorlardı. Umumiyyetle yeni bir usul zannedilen his iptali (= anesthésie) tatbikatı da İslâm cerrahlarının bilmedikleri bir şey değildi. Iztıraplı bir ameliyyata başlamadan evvel ekseriyya karamuk (= ivraie) kullanarak hastayı tamamiyle hissiz bir hale getirirlerdi. İslâm cerrahlarının en büyüğü Kortobalı (Ebu’l-Kaasım Khalef İbnî Abbas) dır. Meşhur fizyoloji âlimi (Haller) Ebu-l-Kaasım’ın (eserlerinin ondördüncü asırdan sonra yetişen bütün cerrahların malûmat aldıkları müşterek ve umumî bir menba olduğundan) bahsetmektedir. Birçok cerrahi aletlerini tabâbet Ebu-l-Kaasım’a medyundur ve onun eserlerinde bunların resimleri vardır.”[150]

(L. A. Sédillot) nun “Histoire générale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının İslâm ilimlerinden bahseden ikinci cildinin 71’inci sahifesinde de şu fıkraya tesadüf edilir:

“İskenderiyye mektebinde (Dioscoride) in göklere çıkararak methettiği tıbbi maddeler tedkikatı ilmi şekliyle bir İslâm icadıdır: Kimyevî eczacılığı Müslümanlar icad etmişlerdir: Bugün (dispensatoires) denilen ilâç iptidaî maddeleri hakkındaki muazzam ahkâm onlardan kalmış ve daha sonraları bunlar (Salerne) tıbbıyesinden Cenubi Avrupa’ya yayılmıştır. Tedavi sanatının ilk iki ihtiyacını teşkil eden eczacılıkla tıbbi madde ayni zamanda nebatat ve kimya tedkikatına da iki muhtelif yol açmıştır.”[151]

Bugünün tıbbını İslâmiyyet işte böyle kurmuş ve bundan sonra göreceğimiz gibi, insanlığı kurtaran bu yeni ilim o karanlık Garba bütün şubeleriyle beraber İslâm medeniyyetinden intikal etmiştir.

Bugünkü tıbbın Müslüman müessisleri – Avrupa medeniyyetinin esas ittihaz ettiği İslâm tıbbını (Hip-pocrate), (Galien) vesair Eski Çağ hekimlerinin tem-sil ettiği Yunan tıbbının devamı zannedenlerin bu esassız nazariyyesi hiç bir ilmî kıymeti haiz değildir: Bundan evvelki yazımızda profesör (Jacques Risler) in “La civilisation Arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 177-178 inci sahifelerinden naklettiğimiz bir fıkrada tasrih ve tesbit edildiği gibi, İslâm tıbbının büyük müessisleri eski Yunan nazariyyelerini bir ta-rafa bırakarak doğrudan doğruya kendi ilmî tecrübelerine müstenit yeni bir tababet kurmuşlardır. Zaten İslâm medeniyyetinin ilk tercemeler devrinde yalnız eski Yunan tıbbı değil, profesör (Brockelmann) in Fransızca nüshası 1949 da neşredilmiş olan “Histoire des peuples et des etats İslamiques” ismindeki eserinin 112-113 üncü sahifelerinde izah edildiği gibi, Antakya ve Harrân merkezlerindeki Süryanî, Hind ve bilhassa Sâsânîlerin Güne-i-Şâpûr’da tesis ettikleri Tıbbıyede temerküz eden İran tıp esasları da tedkik edildikten sonra, bütün bu eski nazariyyelere muka-bil klinik tecrübelerine müstenit ilmî esaslardan vü-cuda gelen yeni İslâm tıbbı eski zamanların klasik tıb an’anelerini tamamiyle unutturan bir sistem şek-linde ortaya çıkmıştır.[152]

Bugünkü Amerika’nın meşhur medeniyyet tarihi mütehassısı (Will Durant) in “Histoire de la civilisation” ismiyle Fransızcaya terceme edilen külliyyatının “L’âge de la foi = İman çağı” serisinin 1652 de neşredilen birinci cildinin 305 inci sahifesinde İslâm ilimleriyle âlimlerinden bahse başlanırken şanlı isimlerine karşı “Minnet” arzedilip eserleri “Selâmlanmak suretiyle söze başlandıktan sonra, 319 uncu sahifesinde de tip sahasında en büyük müellif olarak (İbni-Sînâ) dan, en büyük hekim olarak (Ebûbekir Râzî) den ve en büyük kimyager olarak da (Câbir) den bahsedilmektedir.[153]

Profesör (Philip Hitti) nin “Précis d’histoire des Arabes” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 119 uncu sahifesinde bunların ilk ikisi hakkında şu kayda tesadüf edilir:

“… Râzî ile İbni-Sînâ’nın resimleri bugün Paris Tıb Fakültesinin büyük holünde hürmet mevkiini işgal etmektedir.”[154]

Bunun sebebi, Hıristiyan-Garb’ın bile artık medeniyyet hocaları bildiği bu muazzam İslâm allâmelerine karşı minnet ve şükranının izharını ilmî, insanî ve medenî bir vazife bilmiye başlamış olmasıdır.

Bilhassa işte bu iki büyük adamın bugünkü tıbbı kurmuş olan eserleri Avrupa tıbbiyelerinde asırlarca ders kitabı olarak okutulmuştur.[155]

Profesör (Gautier) nin “Moeurs et coutumes des musulmans” ismindeki kıymetli eserinin 1955 Paris tab’ının 245 inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilir:

“… Orta-çağ ve Rönesans Avrupası (Hippocrate) la (Galien) ‘den fazla İslâm hekimler mektebini takip etti. 850-932 tarihlerinde yaşamış olan (Râzî) elli sene Bağdat’ta hekimlik etmiştir. Eserleri 1509, 1528, 1548 ve 1745 tarihlerinde tekrar tekrar Lâtinceye tercüme edilmiştir. 980-1036 tarihlerinde yaşamış olan (Tıbbın Sultanı) İbni-Sîna daha mühimdir : (Kanun) ismindeki eseri Avrupa dillerinin ekserisine terceme edilmiş ve onyedinci asra kadar birçok defalar neşrolunmuştur. 1617 tarihli bir üniversite nizamnamesinden anlaşıldığına göre, Râzî ile İbni-Sînâ’nın eserleri Onyedinci asırda Louvain Üniversitesinin tib tedri-satının esasını teşkil etmiştir. İbni-Sinâ tercemeleri tam altıyüz sene Avrupa üniversitelerinde ders kitapları olarak tedris edilmiştir.”[156]

Geçen asrın meşhur müsteşriklerinden profesör (L. A. Sédillot) da “Histoire générale des Arabes” ismindeki eserinin 1877 Paris tab’ının İslâm ilimlerinden bahseden ikinci cildinin 78 inci sahifesinde (İbni-Sînâ) nın Avrupa tıbbına olan tesirini şöyle anlatır:

“Tam altı asır boyunca mekteplere mutlak surette hakim oldu. Beş kitaptan mürekkep olan (Kanun) ismindeki eseri birçok defalar terceme ve tab edile-rek Fransa ve İtalya üniversitelerinde tedrisata esas ittihaz edildi.”[157]

Amerikalı (Will Durant) ın yukarıda bahsi geçen cildinin 316 ncı sahifesinde Avrupalıların (Rhazés) dedikleri (Ebubekir Râzî) nin Avrupa tıb tarihindeki rolü hakkında şu izahata tesadüf edilmektedir:

“Tahran civarındaki Rey’de dünyaya gelen Râzî kimya, simyâ ve tıb ilimlerini Bağdat’ta tahsil etmiş ve yarısı tabâbete ait olmak üzere takriben 131 kitap te’lif etmişse de ekserisi kaybolmuştur. (Kitâb-ül-hâvî) ismindeki yirmi ciltlik eseri tıbbın bütün şubelerine şâmildi. (Liber Continens) ismiyle Lâtince-ye terceme edilen bu eser asırlarca beyaz ırk âleminin belki en çok hürmet besleyip, en fazla istifade ettiği menba oldu; 1395 tarihinde Paris üniversitesi tıb fakültesi kütüphanesinin bütün mevcudunu teşkil eden dokuz kitaptan biri de, işte bu eserdi. Râzî’nin çiçek ve kızamık hastalıkları hakkındaki eseri doğrudan doğruya tedkik ve müşahede ile klinik tahlil-lerine istinat eden bir şâheserdi; intânî hastalıklar hakkında ilk vâzıh tedkik eseri ve o iki hastalığı tefrik hususunda ilk gayret mahsulü işte buydu. Yaptığı tesirle kazandığı şöhretin derecesini 1498’den 1866’ya kadar yalnız İngilizce 40 tercemesi neşredilmiş olmasından anlıyabiliriz.”[158]

Ayni cildin 318 inci sahifesinde de Avrupalıların (Avicenne) dedikleri Buharalı (Ebu-Ali Hüseyn İbni-Sînâ) nın muhtelif ilim ve felsefe sahalarında yüz kadar eser telif ettiğinden bahsedildikten sonra şu kayda tesadüf edilir:

“Madenler hakkındaki eseri onüçüncü asra kadar Avrupa tabakaat ilminin başlıca me’hazı olmuştur. Bilhassa dağların teşekkülü hakkındaki mülahazaları bir vuzuh örneğidir.”[159]

Gene ayni cildin 319 uncu sahifesinde de (İbni-Sînâ) nın muhtelif hastalıklar sahasında tesbit ettiği tıbbî esaslardan bahsedildikten sonra şu neticeye varılmaktadır:

“On ikinci asırda Lâtinceye terceme edilen (Kanun) ismindeki eseri Avrupa tıbbıyelerine hakim bir ders kitabı haline gelerek Râzî’yi tıbbın tahtından indirdikten başka Galien’i bile devirdi; bu eser onyedinci asrın ortasına kadar (Montpellier) ve (Louvain) Üniversitelerinde okunması mecburî vaziyetini muhafaza etti.”[160]

Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) in “La civilisation arabe” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 186 ncı sahifesinde de (İbni-Sina)nın “Kanun” u hakkında şu kayda tesadüf edilir:

“On ikinci asırda bu eserin Lâtince metni neşredilir edilmez (Galien) in eserini bile itibardan düşürdü. Onbeşinci asrın son otuz senesi içinde onbeşi Lâtince ve biri İbranice olmak üzere mevcut dillerin ekserisine terceme edilen (Kanun) altı yüz seneden fazla bir zaman Avrupa’da en esaslı ders kitabı vaziyetinde kaldı. Bu eser tıbbın hakikî bir Kitab-ı Mukaddes’i oldu ve bazı kısımları daha son zamanlarda bile İngilizce’ye terceme ve neşredildi.”[161]

Ayni eserin 187-192 nci sahifelerinde de Hıristiyan – Avrupa tıbbının teşekkül ve teessüsünde âmil olmuş daha birçok İslâm hekimlerinden bahsedilir. İslâm tıbbının Avrupa’ya girişi İtalya ve Fransa üzerindendir.[162]

Meşhur İngiliz müverrihlerinden (Charles Mills) in “Histoire du Mahométisme” Fransızcaya terceme edilen İslâm tarihinin 1825 Paris tab’ının 441 inci sahifesinde bilhassa İtalya’daki Salerno tıbbiyyesinin bu husustaki ehemmiyetinden işte şöyle bahsedilmektedir:

“Daha dokuzuncu asırda (Charlemagne) tarafından Salerno’da bir mektep tesis edildi ve bu müessese tıb tedrisatı yapan ilk Hıristiyan üniversitesi oldu. Ondan sonraki üç asır boyunca eski müelliflerin tâbiriyle (Tıbbın menbaı) olan Salerno Üniversitesi, Avrupa’nın her tarafından bu ilmi tahsil edenlerin yığınlarla akın ettikleri meşhur mektep haline geldi.”[163]

Cezayir Üniversitesi Profesörlerinden (Gautier) nin yukarda bahsettiğimiz “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 245 inci sahifesinde de bu nokta şöyle anlatılır:

“Eğer (Montpellier) tıb fakültesi Fransa’da hususî bir ehemmiyet kazanmışsa, bunun sebebi vaziyetinin İslâm tesirlerini almaya çok müsaid olmasıydı. Onbirinci asrın ortasından itibaren Norman istilâsı üzerine Avrupalılaşmış olan Salerno mektebi ise esasen bir Arap müessesesiydi.”[164]

Râzi ile (İbni-Sina) nın Şarkdan ve felsefede olduğu kadar tabâbette de büyük bir üstad olan Endülüslü (İbni-Rüşt) ün de Garbdan hulûl eden tesirleri nihayet bugünkü Avrupa ve dünya tıbbının teşekkülüyle neticelenmiştir. İşte bundan dolayı bugünün tıbbı bir İslâm ilmidir, bir Hıristiyan-Garb ilmi değildir.

Tıpkı tabâbet gibi, muhtelif şûbeleriyle Riyâzıyyat da bir İslâm eseridir. Zaten bugünün Garb âlimlerince İslâm kültürü bütün ilimlerin menşeidir.[165]

Arthur Pellegrin’in “L’İslâm dans le monde” ismin deki eserinin 1950 Paris tab’ının 97 nci sahifesinde bu nokta şöyle itiraf edilmektedir:

“Müslümanların sanayi, ziraat ve ilim sahaların-daki hisseleri muazzam mahiyyetini muhafaza ettiği için, İslâmiyyet gayet meşrû bir iftihar hakkını haizdir.”[166]

Mukayeseli Rıyazıyyat tarihinin meşhur mütehassısı profesör (L.P.E.A. Sédillot) da “Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathé-matiques” ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının ikinci cilt mukaddimesinin 2. sahifesinde İslâm riyaziyyecilerinin ilim tarihinde bir aralık inkâr edilen muhteşem mevkiini bundan bir asır evvel işte şöyle anlatmıştır:

“Sarfedilen sebatkârane gayretler sayesinde bu-gün artık Müslümanlar riyazî ilimler tarihinde haiz oldukları mevkiî yeniden işgal etmektedirler; eski İskenderiyye mektebiyle yeni Garb mektebi arasında ebediyyen devam edecek gibi görünen ve asırlar tutan fasılayı onların eserleriyle doldurmuş olduklarını teslim etmekte artık ittifak edilmektedir.”[167]

İslâm riyazıyyatının Hıristiyan-Garba yayılmasından evvel Avrupa kültürü bilhassa o sahada o kadar iptidaîdir ki, bir rakam sisteminden bile mahrumdur: Bunun sebebi, Greko Romen denilen eski Yunan-Lâtin kültürünün rakamsızlığıdır! Roma medeniyyetinde sayılar rakamla değil, harfle ifade edilmiştir; bilhassa asırların sayısıyla bazı fasıl ve sahife adetlerinin tesbitinde bugün hala kullanılan ve “Chiffres Romains = Roma rakamları” denilen bu iptidaî sistemde her sayı bir harfle ifade edilir: Meselâ bir (i) harfi “bir” adedini, iki (ii) “iki” adedini ve üç (iii) “üç” adedini, (V) harfi “beş” adedini, (X) harfi “on” adedini ve (C) harfi de “yüz” adedini gösterir! Fakat bu kullanışsız sistemde en zarurî rakam olan “sıfır” yoktur: Bu bakımdan Roma rakamları İslâm şi’rinde kullanılan “Ebced” hisabına benzetilebilir! Sıfırsız “Ebced” harfleriyle hesap yapılamayacağı gibi, sıfırsız Roma rakamlarıyla da riyazî ilimler kurulamıyacağı tabiîdir.[168]

Profesör (Risler) in “La civilisation arabe” ismiyle 1955’te neşredilen eserinin 161-162 nci sahifelerinde bir İslâm icadı olan sıfırın keşfi işte şöyle izah edilir:

“Her halde bu bir dahiyane icaddı ve hiçbir lâtifeye kapılmadan denilebilir ki (sıfır) ın icadı insan cinsinin en büyük keşiflerinden biriydi.”[169]

Öteden beri ileri sürülen ve hatta bugün de bazı taraftarları bulunan çürük bir nazariyyeye göre İslâm medeniyyeti, bugün bütün Garb âleminde kullanılan rakam sistemini eski Hind medeniyyetinden almıştır. Fakat bu telâkkinin yanlışlığı daha ondokuzuncu asırdan itibaren birçok ilmî delilleriyle meydana çıkmış olduğu da unutulmamalıdır.[170]

Meselâ riyaziyyat tarihinin yukarda bahsettiğimiz meşhur mütehassısı profesör (Sédillot), ayni eserinin ikinci cildinin 460 ıncı sahifesinde bu noktayı şöyle tesbit etmiştir:

Şu hususa dikkat edilmiştir ki Hindistan’da rakam kullanmıya başlanması, bu i’tiyadın İslâm âlemine de girmiş olduğu da dokuzuncu asırdan daha evvelki devirlere çıkmamaktadır; her ne kadar Müslümanlar bizim (Chiffres arabes = Arap rakamları) dediğimiz sisteme (chiffres indiens = Hind rakamları) diyorlarsa da, bu vaziyet o rakamların menşeini Hindistan saymamıza kâfi bir sebep değildir; çünkü Müslümanlar (Proclus) un tarif ettiği bir alete de (cercle indien = Hind çenberi) ismini vermişlerdir. Zaten Arap rakamlarının şekil itibariyle Hind rakamlarından büsbütün başka türlü olduğu da tesbit edilmiştir…”[171]

Profesör (Risler) de yukarda bahsettiğimiz eserinin 161 inci sahifesinde rakam sisteminin en zarurî esası olan sıfırın bir İslâm icadı olduğunu şöyle anlatır:

“Milâdın 976 tarihinde (Muhammed İbni Ahmed) “Mefatih ül-ulûm” ismindeki eserinde eğer aşerât hanesinde hiç bir sayı mevcut değilse sırayı muhafaza için küçük bir daire kullanılmasını ileri sürüyordu. İşte, bu daire Arapçanın (boş) manâsına gelen (sıfır) kelimesinden Lâtinceye geçen (Zéro) nun menşeidir. Şuna dikkat etmelidir ki, ne keskin zekâlarına rağmen eski Yunanlılar, ne de fennî seviyyelerine rağmen Romalılar henüz bir rakam sistemi keşfedememişlerdi. Eski insanlar hep parmaklariyle sayı saydıkları için, Garb âleminde hesap ilmi (İbni Ahmed) in keşfinden ikiyüzelli sene sonra sıfır kullanılıncaya kadar inkişaf edememiştir.”[172]

Medeniyyet tarihi külliyatiyle meşhur (Will Durant), “Histoire de la civilisation” ismindeki Fransızca tercemesinde “L’âge de la fois serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 309-310 uncu sahifelerinde İslâm rakam sisteminin bir daire şeklinde tesbit ettiği “sıfır” kelimesinin Avrupa dillerine nasıl girmiş olduğunu şöyle anlatır :

“Müslümanlar bu daireye (boş) manâsına gelen (sıfır) ismini vermişlerdir : Bizim (Chiffre) kelimemiz işte bundan çıkmıştır; Lâtince mütehassısları (sıfır) kelimesini (Zephyrum) şekline kalbettikleri için, İtalyanlar da onu kısaltarak (Zéro) şekline sokmuşlardır.”[173]

Princeton Üniversitesi profesörlerinden (Philip Hitti) nin Fransızca nüshası “Précis d’histoire des Arabes” ismiyle 1950’de neşredilen eserinin 150 nci sahifesinde onuncu asırda teşekkül eden İslâm rakamlarının karanlık Garba ne kadar geç ve güç birliği işte şöyle anlatılır :

“İslâm rakamlarının gayrimüslim Avrupa’ya yayılması her şeye rağmen inanılmıyacak kadar ağır oldu. On üçüncü asrın ortalarına kadar Hıristiyan rıyaziyyecileri Roma rakamlarıyla (Abaque = Abaka) denilen hesap aletini kullanmakta ve en fazla işte o iki sistemin telifinde inat etmişlerdi. Tatbikat zaruretlerinden dolayı yeni rakamlar ilk defa olarak İtalya’da kullanılmıştır. Şimali Afrika’da seyahat etmiş ve bir Müslüman muallimden ders almış olan Pizalı (Leonarda Fibonacci) 1202 tarihinde en mühim hususiyyeti İslâm rakamlarının kullanılmasından ibaret bir eser neşretti. Avrupa riyaziyyatının başlangıcı işte bu eser oldu. Eski rakam sistemiyle bazı sahalarda hiç bir riyazî tekâmüle imkân yoktu: Çünkü bizim bugün bildiğimiz hisap ilminin temel taşları sıfırla İslâm rakamlarıdır.”[174]

İşte bundan dolayı profesör (E. F. Gautier), 1955 de neşredilen “Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 238 inci sahifesinde şu kat’î hükmünü vermektedir:

“Hiçbir itiraza imkân yoktur: Hernekadar (Euclide) in ismi büyükse de, bizim Rönesansımızın rıyaziyye hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır.”[175]

Bundan sonra gözden geçireceğimiz riyazi ilimlerin karanlık Garba İslâmiyyet’ten intikal etmiş olduğunu bir an için bir tarafa bırakalım : Yalnız şu on şekilden ibaret rakam sistemimizi, bugünün dünya kültüründen kaldıracak olursak, acaba ortada şu atom medeniyyetinden ne kalır?..

Bundan evvelki satırlarda “Greko-Romen” denilen eski Yunan-Latin medeniyyetinde bir rakam sistemi mevcut olmadığı için, İslâm medeniyyetinin Garba tesir ettiği devre kadar Avrupa’da riyazî ilimlerin teşekkül bile edememiş olduğundan ve bu ilimlerin ancak “Chiffres arabes” denilen bugünkü rakam sisteminin İslâmiyyet’ten intikali üzerine ortaya çıkabildiğinden bahsetmiştik. Fakat rakam gibi riyazî ilimler de İslâm medeniyyetinden Garb’a intikal etmiş olduğuna göre, Hıristiyan-Avrupa’nın yaptığı iş, rıyâzıyyât sahasındaki İslâm ilimlerini Müslüman rakamlariyle inkişaf ettirmekten ibaret demektir.

Netice itibariyle tababet sahasında olduğu gibi rıyazıyyât sahasında da Hıristiyan-Garp, Müslüman-Şark’ın talebesi ve yetiştirmesi vaziyetindedir.[176]

Geçen asrın mukayeseli riyaziyyat tarihi mütehassislarından meşhur profesör (L.P.E.A. Sédillot) nun “Matêriaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux” ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 365 inci sahifesinde İslâm riyaziyyatından bahse başlanırken bu fevkalade mühim nokta şöyle anlatılır:

“Müslümanlar Hey’et ilmiyle uğraştıkları için, rıyâzıyyatın muhtelif şubelerine karşı hususî bir alâka göstermeleri pek tabiî idi; filhakika, o yolda muazzam gayretler sarfettiler; bu itibarla diyebiliriz ki, bizim hocalarımız işte onlardır. Yalnız hendese, hisap ve cebir değil, basariyyat = optique ve mihanik = mécanique ilimleri de onların elinde çok mühim terakkiler kaydetmiştir.”[177]

İşte bundan dolayı İslâm rıyazıyyatının büyük âlimleri yalnız Müslüman-Şark’ın değil, Hıristiyan-Garbın da, bütün dünyanın da hocaları sayılır.[178]

“Müstemlekât ilimleri akademisi› âzasından (Arthur Pellegrin) in “L’İslâm dans le monde” ismindeki eserinin 1950 de neşredilen ikinci tab’ının 96 ncı sahifesinde ilim tarihinin bu büyük şahsiyyetlerinden bazıları hakkında şu izahata tesadüf edilir:

“Orta-Çağın Hıristiyan âlimleri riyaziyyat ilimlerini Müslümanlardan öğrenmişler ve çok geçmeden hocalarını geride bırakmışlardır. İslâm rıyâzıyyecilerin en meşhurları işte şunlardır: Garplıların (Alka-rismi) dedikleri (Muhammed İbni Mûsa-l-Hârizmî) dokuzuncu asırda yaşamıştır; rıyâzıyyatta işaretleme usulü manâsına kullanılan (Algorithme) kelimesi bunun isminden gelir. 1029-1087 tarihlerinde yaşayan (Ez-Zerkalî) usturlabı icad etmiştir. 929 tarihinde vefat eden (Ebu-Abdullah Muhammed il-Battânî) ayla güneşin harekâtını tesbit etmiştir. (Abbas İbni Finas) da billûr yapmaya muvaffak olmuş ve bir nevi uçak icat ederek havada bir miktar mesafe katetmiştir. Heyetşinaslar içinde de onuncu asırdaki (Ebu-Yûnus) la (Ebu-l-Abbas il-Fergaanî) den bahsedilir.”[179]

Bu fıkrada ismi geçen rıyâzıyyecilerin en mühimmi Hârizmli (Muhammed İbni Mûsâ) dır; Medeniyyet tarihiyle meşhur (Will Durant) in külliyatındaki “L’âge de la foi” serisinin birinci cildinde bu büyük âlimin muazzam şahsiyyeti şöyle anlatılır:

“Cebir sahasının büyük siması ve belki de Orta Çağ rıyâzıyyatının en büyük şahsiyyeti (El-Harizmi) lâkabiyle meşhur (Muhammed İbni Mûsâ) dır. (780-850); Hazar Denizi’nin şarkında bugün Hive denilen Hârizmde doğmuş olduğu için (El-Hârizmî) denilir. Tam beş ilmin inkişafına hizmet etmiştir: Hint rakamlarını tedkik etmiştir; (Zîc) denilen heyet cetvellerini tertip etmiş ve bunlar Endülüs Müslümanları tarafından gözden geçirildikten sonra Kortuba’dan Chang-an’a kadar asırlarca bütün heyetşinaslar tarafından örnek ittihaz edilmiştir; malûm olabilen en eski müsellâsat cetvelleri onun eseridir; altmış-dokuz âlimle elbirliği ederek halife (El-Memûn) için bir coğrafya ansiklopedisi tertip etmiştir; (Kitâb-ul-Cebri ve-l-Mukaabele) ismindeki eserinde ikinci derece muadelelerin tahlilî ve hendesî hal şekillerini göstermiştir. Arapça nüshası bugün mevcut olmayan bu eser Milâdın onikinci asrında (Gérard de Crémone) tarafından terceme edilerek onaltıncı asra kadar Avrupa üniversitelerinde esas ittihaz edilmiş ve garba (El-Cebr) kelimesinin (Algébre) şeklinde girmesine sebep olmuştur.”[180]

Cebir ilminin keşfini işte bu (Hârizmî) ye izafe edenler olduğu gibi, aksini iddia edenler de vardır; fakat onlar bile pek iptidaî bir vaziyette bulunan bu ilmin (Hârizmî) tarafından bugünkü mütekâmil şekline sokulduğunda ve Avrupa’nın cebr’i ondan öğrenmiş olduğunda ittifak etmektedir.[181]

Georges Rivoire’in “Visages de l’İslâm” ismindeki eserinin 1946 Lausanne tab’ının 136 ncı sahifesinde bu mesele şöyle izah edilmektedir:

“Cebir ilminin keşfi bile, görünüşe göre, çok haklı olarak, Müslümanlara izafe edilir. Bazı müellifler bu ilmin rakamlar sistemiyle beraber Hindistan’dan gelmiş olduğunu iddia etmişlerse de, kat’î deliller gösterememişlerdir. Diğer bazı müelliflerde o şerefi Yunanlılara bahşetmişlerdir! Herhalde muhakkak olan bir nokta vardır: İslâm âlimlerinin temin ettikleri tekâmüller cebir ilmini baştan başa değiştirmiştir. Cebrin hendeseye tatbikini de Müslümanlara medyûnuz: Bu da 900 tarihinde vefat etmiş olan (Sâbit İbni Karra) nın eseridir.”[182]

Profesör (Risler) in “La civilisation arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 162 nci sahifesinde de cebir ilmi hakkında şu izahata tesadüf edilir:

“(Algébre) kelimesi Arapçanın (El-cebr) tâbirinden gelir ve bir muadelenin tarafeynine aynı bir ifadenin konulabileceğine delâlet eder. Cebir sahasında bugün halâ rıyaziyyecilerin en büyüğü (Muhammed İbni Mûsâ-ı-Hârizmî), yani Hind rakamlariyle meşhur (Khwarizimi) dir. (Kitâb ul-Cebri ve-l-Mukaabele) ismindeki eserinde ikinci derece muadelelerin tahlilî ve hendesî hal şekillerini gösteren işte odur. Onikinci asırda (Gérard de Crémone) tarafından terceme edilmiş olan bu eser onaltıncı asra kadar Avrupa üniversitelerinde metn-i esâsî ittihaz edilmiştir. (Ömer Hayyâm) in 1857 tarihine kadar mükerreren Fransızcaya terceme edilmiş olan cebir kitabı da (Hârizmî) ile Yunanlılara nisbetle bir terakki temin eylemiştir. (Hayyâm) tetkikatına devam ederek diğer bir cebir kitabında da (Euclide) in davalariyle tarifleri hakkında kendi tenkitlerini neşretmiştir.”[183]

Bundan sonraki yazımızda görüleceği gibi, yalnız cebr’i değil, diğer riyazî ilimleri de Avrupa kültür dairesi İslâmiyyet’ten almış olduğu için, bugünkü garb rıyazıyyatı hakikatte İslâm rıyazıyyatıdır.[184]

Fransa Enstitüsü azasından (Frantz Funck-Brentano) nun 1941 de 31 inci tab’ı neşrolunan “La Renaissance” ismindeki meşhur eserinin 427-428 inci sahifelerinde son söz olarak şu fıkraya tesadüf edilir:

“Rönesans devrine hasrettiğimiz bu esere bir nokta ile son vermeden evvel, buraya kadar mevzûumuzu teşkil eden devirde ve Eski Çağla İtalyan tesirlerinin yanında, Müslümanlarla Arapların medeniyyetimiz üzerinde icra etmiş oldukları tesir ve nüfuzu meydana çıkaran yeni eserler hakkında da birkaç söz söylemek isteriz. Bu ifademizle (E. F. Gautier) nin (Moeurs et coutumes des Musulmans) ismindeki son eserini kastediyoruz. Bizim medeniyyetin Müslümanlara medyun olduğu şeylerin hepsi pek kolay unutulmaktadır: Onların bize Çin’den nakletmiş oldukları pusula ile kâğıttan başka barutu, Hey’et ilminde yaptıkları ve Kopernik’in keşiflerine zemin şeklinde temin ettikleri terakkileri unutuyoruz; kimyayı ilk defa olarak ilmî esaslara istinat ettirenler de onlardır; cebir ilmini de bize Müslümanlar vermişlerdir. İşte bundan dolayı (E. F. Gautier) şu neticeye varmaktadır : Kitap, barut, pusula: Eğer İslâm medeniyyetinin bu mirasları elinde olmasaydı, bizim Rönesansımızın ne biçim şey olacağını biraz gözlerimizin önü ne getiriverelim! İslâm medeniyyetinin tekâmül hareketi durduğu zaman, biz işte onun vardığı neticelerden istifade ederek yeni bir medeniyyet kurmaya başladık: Bu hal, eski zaman koşucularının mukaddes meşaleyi elden ele vermelerini andırır.”[185]

“La Renaissance” müellifinin bu büyük hakikati umumî surette itiraf ederken, Riyaziyyat sahasında yalnız cebir ilminden bahsetmesi her halde tek bir misal ile iktifa etmek istemesinden mütevellit olsa gerektir. Çünkü, bundan evvelki satırlarda da söylediğimiz gibi, yalnız cebri değil, diğer riyazi ilimleri de Avrupa kültür dairesi İslâmiyyet’ten almış olduğu için, bugünkü Garp rıyâzıyyatı hakikatte İslâm rıyâzıyyatından başka bir şey değildir.[186]

Funck-Brentano’nun me’haz ittihaz ettiği Profesör (Gautier) nin (Moeurs et coutumes des Musulmans) ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 237 nci sahifesinde Cebirden başka bugünkü Müsellesat ilminin de bir İslâm eseri olduğu şöyle anlatılır:

“Cebrin hendeseye tatbiki, müselleslerin hallini bir takım ana-davalara ircâ etmek suretiyle kürevi-müsellesata yepyeni bir şekil vermiştir: Bu ana-davalar bugün o sahada hala esas ittihaz edilmektedir. Mümâsların müsellesata ithalini de Rıyâzıyyât âlimi (Chasles) işte şöyle izah etmektedir:

– Meçhûlün Ceyb ile Teceybi gibi mürekkep ve gayri-müsait ifadeleri ortadan kaldırmak suretiyle ilimde yapılan bu inkılâp ancak beşyüz sene sonra yeni ilme girmiştir.”[187]

Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques Risler) de “La civilisation arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihin 1955 Paris tab’ının 162 nci sahifesinde Müsellesat ilminin vâzıından şöyle bahset-mektedir:

“Yeni müsellesatın hakikî mücidi, Avrupalıların (Albalegnius) dedikleri Ebu-Abdullah il-Battânî’dir (Milâdî 929).”[188]

Risler bu noktayı tesbit ettikten sonra, ayni sahifesinde ilim tarihi mütehassıslarının üzerinde ittifak ettikleri ikinci bir noktayı da şöyle izah etmektedir:

“Bizim Rönesansımızın Rıyâzıyyat hocaları Yunanlılar değil, Müslümanlardır.”[189]

Garp âlimlerinin üzerinde ittifak ettikleri bu neticeden de anlaşılacağı gibi, Avrupa kültür dairesi yalnız cebir ve müsellesat ilimlerini değil, bütün rıyâzî ilimleri İslâm medeniyyetinden almıştır.[190]

Mukayeseli Rıyâzıyyât tarihinin meşhur mütehassısı (L. P. E. A. Sédillot’nun bundan evvelki satırlarda belirtilen “Matèriaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques” ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 377 nci sahifesinde müsellesat meselesi şöyle izah edilir:

“Müslümanların eski Yunan eserlerini terceme ile iktifa etmemiş olduklarını itirafa mecburuz; bugün biz (Apollonius) un, (Archimede)in, (Théodore)un vesairenin birçok kitaplarını muhafaza etmiş olmalarından dolayı Müslümanlara karşı ne derece minnettar olmakla mükellefsek, kürevî-müsellesata vermiş oldukları şekilde kendileri için aynı derecede mûcib-i şereftir. Onlar eski usullerin yerine daha sade hal şekilleri ikame ettiler ve bizim yeni müsellesatımızın esasını teşkil eden iki-üç nazari davayı onlar ortaya koydular.”[191]

Georges Rivoire Haydar Bammate’in 1946’da Lausanne’da neşredilen “Visages de l’islâm” ismindeki eserinin 137 nci sahifesinde İslâm rıyâzıyyatında müsellesat ilmine verilen ehemmiyetin sebebi şöyle izah edilmektedir:

“Müsellesat, Heyet ilmi sahasındaki tatbikatından dolayı Müslümanların azami itina ile tetkik ettikleri Rıyâzıyyat şubelerinden biridir. İşte bundan dolayı müsellesat ilmi terakki ve tekâmüllerinin bir çoklarını onlara medyundur; onlar bu ilme yeni bir şekil vermişler ve eski Yunanlılar için yapılması çok güç bir takım tatbikata müsait bir hale getirmişlerdir.”[192]

Will Durant’ın İngilizce’den Fransızca’ya terceme edilmiş olan Medeniyyet tarihi külliyyatının “L’âge de la foi = iman çağı” serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 310 uncu sahifesinde de şu izahata tesadüf edilir:

“Rakka’lı bir sabiî olan ve Avrupa’da (Albategni) ismiyle anılan Ebu-Abdullah il-Battânî (850-929) Müsellesât ilmini (Hipparque) ile (Ptolemêe) ye dayanan menşelerine nazaran pek çok ileri götürüp (Ptolémée) nin murabba hal şekilleri yerine müselles hal şekillerini ikame etmiş ve (Hipparque) in veterleri yerine de Ceybi koymuştur. Müsellesât nisbetlerini de tamamiyle bizim bugün kullandığımız şekle sokan odur.”[193]

Bu vaziyete göre, bugünkü cebir gibi Müsellesat ilmini de Garp kültür dairesi İslâm medeniyyetinde hazır bulmuş ve olduğu gibi alıp kullanmış demektir.

Bundan evvelki yazılarımızda Hıristiyan Avrupa kültür dairesinde İslâm medeniyyetinden intikal etmiş olduğunu son Garp müelliflerinin itiraflarıyla tesbit etmiş olduğumuz Cebir ve Müsellesât ilimleri gibi, bugünkü heyet ilmi de o karanlık daireye İslâmiyyet’ten intikal etmiştir.[194]

Eski Yunan-Lâtin kültürü bu sahada bir takım nazariyyelerden başka bir şey kuramadığı için, (Astronomie = Heyet ilmini tarassut ve tetkike müstenit tecribî ve müsbet bir ilim mertebesine çıkarmış olmak şerefini İslâm âlimleri ihraz etmişlerdir. Profesör (Brockelmann’ın “Histoire des peuples et des Etats İslamiques” ismindeki eserinde bu nokta şöyle ifade edilir:

“Halife (El-Memûn) Heyet ilminin tecribî tatbi-katından da anladığı için, (Ptolémée = Batlamyos) un zayiçelerini ayni zamanda hem Bağdat’ta, hem Şam’-da yapılmış olan tarassutlara istinaden tashih ettirdi ve nisf-un-nehârın bir derecesini de ölçtürdü.”[195]

Yalnız Abbasî halifelerinden (El-Memûn) değil, birçok İslâm halifeleriyle padişahları Heyet ilmine fevkalâde ehemmiyet verip rasadhaneler kurdurmuşlar ve işte bu suretle bugünkü tecribî Heyet ilminin kurulmasında âmil olmuşlardır. H. Bammate = Georges Rivoire in “Visages de l’İslâm” ismindeki eserinde bu vaziyet şöyle izah edilmektedir:

“İslâm âlimlerinin alakasını celbeden ilk ilim, Hey’et ilmi oldu. Şarkın ve Endülüs’ün birçok halifeleri ve daha sonraları da birçok Selçukî sultanlariyle Çingizîlerin ve Tîmûrîlerin muhtelif hanları bu ilimle alâkadar oldular. İslâm ülkesinin hemen bütün büyük şehirlerinde birer rasadhane vardı. Bunların en meşhurları da Bağdat, Kahire, Kurtuba, Toledo ve Semerkand rasadhaneleriydi.”[196]

Gene ayni müellif, 127 nci sahifesinde de Eski Çağ nazariyyelerinin nihayet o sayede yıkılıp tarassud ve tedkike istinat eden yeni hey’et ilminin işte şöyle kurulduğunu anlatır :

“Eskilere körükörüne hürmet hissi Garp âlimlerinin ilmî tedkiklerine çok ağır bir tesir icra ettiği halde, İslâm müdekkiklerinin fikir hürriyetlerini pek fazla bir zaman ihlal edememiştir. Onlar, Eski Çağ kaidelerinden çok erken kurtuldular. (Ptolémée = Batlamyos) nazariyyeleri kuvvetli bir tenkide uğradı. Tam bir fikir hürriyeti içinde yapılan tedkikler Hey’et ilmine mühim keşifler temin etti.”[197]

Mukayeseli Rıyâzıyyat tarihinin meşhur mütehassısı (L.P.E.A. Sédillot) nun “Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques” ismindeki eserinin 1845-1849 Paris tab’ının birinci cildinin 273 üncü sahifesinde Paris “Ulûm akademisi”nde okunmuş ilmi bir layiha metni başlamaktadır; bunun başında şu mühim nokta tesbit edilir:

“Şark’ın bazı yazma vesikalarının derinden derine tedkikinden öğrendiğimize göre, Müslümanlar Hey’et ilmini Yunanlılardan aldıkları şekilde muhafaza ve devretmekle iktifa etmemişlerdir. Hisap usullerini tekâmül ettirmişler ve yeni usuller keşfetmişlerdir.”[198]

İslâm heyetşinasları tarafından yapılan işin azametini anlamak için, Amerika’nın meşhur medeniyyet tarihi mütehassısı (Will Durant) in şu satırlarını ibretle okumak kâfidir:

“Halife (El-Memûn) tarassutlar yapıp zayiçeler tertip etmek, (Ptolémée = Batlamyos) un keşfiyyatını tahkikten geçirmek ve güneş lekelerini tedkik etmek üzere heyetşinaslardan mürekkep bir heyet teşkil etti. Arzın küreviliğinden emin olan bu âlimler, güneşin vaziyetini ayni zamanda hem (Palmyre = Tedmür) den hem Sincar sahrasından tesbit etmek suretiyle bir arz derecesini ölçtüler; bunların mesahası 56 2/3 mil çıktı : Yani bizim bugünkü hisabımızdan ancak yarım mil fazlaydı. İşte bu suretle elde ettikleri neticelere göre arzın muhitini 35.000 kilometre hesap ettiler. Bu heyetşinaslar tamamiyle ilmî esas. larla hareket ediyorlardı. Tecrîbe ile sabit olmayan hiç bir şeyi kabul etmezlerdi. Bunlardan Mâverâünnehirli (Ebu-l-Ferganî)nin Milâdî 860 tarihlerine doğru telif ettiği heyet kitabı Avrupa ile Garbi-Asya’da yedi yüz sene esas ittihaz edildi.”[199]

Bundan sonra muhtelif İslâm heyetşinaslarının keşfiyyatından bahseden (Will Durant), onlar için “çok pahalı aletler” yapılmış olduğunu da ehemmiyetle kaydeder. Bilhassa ayni cildin 313 üncü sahifesinde (El-Bîrûnî) den bahsederken de şu mühim noktayı anlatır:

“Bîrûnî, dünyanın yuvarlaklığını hiç tereddüt etmeden kabul etmekle beraber, (her şeyi arzın merkezine doğru çeken cazibe) yi de tesbit etti ve hey’et esaslarının, hem küre-i arzın her gün kendi mihveri ve her sene güneş etrafında döndüğünü, hem aksini tasavvur etmekle izah edilebileceğini ileri sürdü.”[200]

Profesör (Jacques Risler) in “La civilisation arabes” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 163 üncü sahifesinde çok mühim bir hakikati tesbit eden şöyle bir cümleye tesadüf edilir: “İslâm heyetşinaslarının bizim Rönesansımız üzerindeki tesiri, Rıyâzıyyât âlimlerinin tesirleri derecesindedir.”[201]

Gene ayni eserin 164’üncü sahifesinde de şöyle bir fıkra vardır:

“(İbrahim üz-Zerkali) nin meşhur eserine mevzu teşkil eden (astrolabe = usturláb) vaktiyle Müslümanlar tarafından tasavvur ve imal edildikten sonra, onuncu asırda Avrupa’ya getirilmiş ve onyedinci asra kadar gemiciler tarafından kullanılmıştır. On-birinci asırda güneşin zevâl noktasının yıldızlara nisbetle inhiraf ettiğini ilk defa olarak ispat eden de işte bu Toledolu (İbrahim üz-Zerkali) dir. Seyyarelerin hareketlerine ait (Toledo cedvelleri) uzun zaman Avrupa heyet ilminde esas ittihaz edilmiştir.”[202]

Profesör (P. Hitti) nin “Précis d’histoire des Arabes” ismindeki eserinin 1950’de neşredilen Fransızca nüshasının 149’uncu sahifesinde de şu mühim kayda tesadüf edilir:

“Latin Garb’ı (Astrologie = ilm-i nücûm) kadar (Astronomie = Hey’et ilmi) ni de tedkike sevkeden gayret, Endülüs tarikıyle Müslümanlardan intikal etmiştir. Bu sahalardaki İslâm eserlerinin başlıcaları İspanya’da Arapça’dan Lâtince’ye terceme edilmiştir.”[203]

Gene ayni sahifede diğer bir mühim nokta da şöyle anlatılmaktadır:

“Avrupa dillerinin ekserisinde yalnız yıldız isimleri İslâm menşelerine bağlanmakla kalmıyor, ayni zamanda (Azimut), (Zénith), (Nadir) vesaire gibi birçok fenní tabirler de Arapça’dan geçmek suretiyle İslâmiyyet’in Hıristiyan-Avrupa’daki ilmî mirasının ne kadar zengin olduğunu göstermiş oluyor.”[204]

İşte bundan da anlaşılacağı gibi, ilim sahasında Avrupa, İslâm’ın muazzam servetine varis oluvermiş bir mirasyediden başka bir şey değildir.[205]

İslâm ilimlerinin tasnifinde musiki, riyazi ilimlerden sayılır.[206]

Meselâ (Katib Çelebi) nin “Keşf-üz-zunûn” ismindeki meşhur eserinin 1311 İstanbul tâb’ının ikinci cildinin 568’inci sahifesinde başlıyan “ilm ül-Musikî” faslının başında bu nokta ehemmiyetle tasrih edildikten başka, (Taşköprülüzâde Ahmed Efendi) nin “Mevzuat ul-ulûm” ismindeki kıymetli eserinin oğlu (Kemalüddin Mehmed Efendi) tarafından terceme edilen eski Türkçe nüshasının 1313 İstanbul tab’ının birinci cildinin 402 nci sahifesinde başlayan “Ulûm-i riyazıyye” faslının başında da Rıyazıyyatın dört kısma ayrıldığından bahsedildikten sonra, bu dört ilim sahası şöyle sıralanmaktadır:

“Evvelki Hendesedir, ikincisi Hey’ettir, üçüncü Adeddir, dördüncü Musikîdir.”[207]

Meşhur Abbâsî halifesi (Hârûn-ür-Reşîd) in o muhteşem hilâfet devrinde Musikî ilminin gerek nazarî, gerek amelî sahalarda ne büyük bir inkişafa mazhar olduğundan bahseden Fransız müelliflerinden (Gabriel Audisio), İslâm âlimlerince “seslerin telif sanatı sayılan bu ilmin mütehassıslarını “Haroun-al-Raschid” ismindeki eserinin 1930 Paris tab’ının 81’inci sahifesinde şöyle tasvir etmektedir:

“Onların Cebir ilmindeki dehaları musikî sahasında en çılgınca inceliklerine meydan bulmuş olurdu. O büyük müellifler, aynı zamanda büyük notacılardı.”[208]

Musikî nazariyyatının rıyazî ilimlerden sayılma-sı, “Hikmet-i tabiiyye = Fizik” le alakasından mütevellit gösterilir: İşte bundan dolayı Irak tarihçilerinden (Abbas-ül-Azavi) nin 1951’de neşredilen “El-Musikî-l-Irâkıyye” ismindeki eserinin 5 inci sahife-sinde bu ilim hem “Güzel Sanatlardan⟫, hem “Rıyâzî ilimlerden ve Hikmet aksamından diye tarif edilmektedir. Bütün ilimler gibi, bunu da inkişaf ettirenler İslâm ve bilhassa Müslüman-Türk âlimleridir. Zaten İslâm musikîsinin menşei eski Türkistan musikîsidir.[209]

“Beynelmilel İlimler Tarihi Akademisi” azasından (A. Mazahéri) nin “La vie quotidienne des Musulmans au Moyen âge” ismindeki eserinin 1951 Paris tab’ının 153 üncü sahifesinde başlayan “Musikî” faslının başında bu nokta şöyle anlatılır :

“Tarım’dan, yani Çin-Türkistan’ından Kırım’a kadar imtidâd eden yerlerdeki İskit kazaklarının son derece zengin musikîsi milâdın beşinci asrından itibaren folklor sahasından çıkıp ilmî seviyeye yükseldi. Filhakika, Asya’nın İslâmiyyetten evvelki muhtelif milletleri işte o devre doğru bu sahadaki Çin nazariyyeleriyle Hind tekniğini tamamiyle benimsemişlerdi. Altıncı asır o İskit milletler için klasik musikî devrinin başlangıcını teşkil etti.”[210]

Ayni eserin 159 uncu sahifesinde bu eski Türkistan musikîsinin bir Hind-İskit kabilesi tarafından İslâm kültür dairesine ithalinden de şöyle bahsedilmektedir:

“Arapların (Ez-Zutt) dedikleri (Gitan) ların musikî usulleri inkişaf ettirildi. Hind-İskit menşeine mensub olan bu kabile daha beşinci asırda Sind va-disinden İran’a gelmişti: 421-439 tarihlerinde salta-nat süren Sasânî hükümdarı Beşinci Vahram (çok durgun insanlar olan bizim Farslıları neşelendirmek için) diye bu kabileyi memleketine çağırdı. Musullu bir Kürt olan meşhur musikişinâs ve zarafet müte-hassısı Zaryab (789-857) işte bu musikiyi Kurtuba’ya ithal etti: Gitanların Zutti’lerin zamanımıza ka-dar muhafaza ettikleri Endülüs havaları halâ işte onu hatırlatmaktadır.”[211]

Gene ayni menbaın 93 üncü sahifesindeki izahata göre, Arapların (Zutti) ve İspanyolların da (Gitan) dedikleri Hindlileri ve İskitleri tarafından bu musikî, erkekli kadınlı dansları ve dans kıyafetleriyle beraber yalnız Endülüs’e değil, milâdın yedinci asrından itibaren bütün İslâm ülkelerine ithal edilmiş ve nihayet Endülüs’le Fransa’nın Provence eyaletine kadar yayılmıştır.[212]

İşte böyle bir ahenk ile başlamış olan Müslüman-Şark musikîsini hakikî ve müdevven bir ilim haline getiren ve netice itibariyle Garp musikisinin teşekkül ve tekâmülünde amil olan İslâm allâmesi de, muhtelif ilim sahalarında yalnız kendi mensup olduğu Türk ırkına değil, bütün insanlık tarihine şeref veren bizim şanlı Fârâbî’mizdir.[213]

Türkistan’daki menşeinden dolayı Şark’da (Fârâbî) de Garb’da (Alfarabus) denilen (Ebu-Nasr Muhammed ibni Uzluğ ibni Tarhan)ın musikîyi eski Çin, Hind ve bilhassa Yunan dalâletleriyle hurafelerinden temizliyerek yeni bir ilim haline getirmesi, profesör (Jacques C. Risler) in “La civilisation arabe” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 1955 Paris tab’ının 100-101. sahifelerinde şöyle anlatılır:

“Seyyarelerin musikîsiyle yıldızların ahengi hak-kında (Pythagore = Fisagûr) mektebinin icad etmiş olduğu yanlış telâkkileri ortadan kaldırmış olan (Ki-tâb ül-Musikî) yi onuncu asırda yaşamış olan Fârâbî’ye medyûnuz. Hava ihtizazlarından hasıl olan ses hâdisesinin fizik izahını yapan ve ihtizaz nisbetlerinin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını ilk izah edenlerden biri de odur. Bu tecribi keşif sayesinde Fârâbî, musikî aletlerinin imâlinde ihtiyaç olan zarurî kaideleri tesbite muvaffak oldu. Musikî ilmine usul mefhumunu sokanlar da Müslümanlardır. Bütün bu fennî terakkiler, netice olarak İspanya ile Porte-kiz’de halk musikîsinin inkişafını temin etti.”[214]

Gene ayni menbaın 100’üncü sahifesindeki izaha göre de “piyanonun ceddi olan kanun” ile diğer bütün musikî aletlerini Garbi-Avrupa’ya Müslümanlar ithal etmişlerdir.[215]

Will Durant’in “Histoire de la civilisation” ismiyle Fransızcaya terceme edilen medeniyyet tarihi külliyyatının “L’âge de la foi” serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 358 inci sahifesinde de şu mühim nokta tesbit edilmektedir:

“Müslümanlar daha yedinci asırdan itibaren usu-le müstenid musikî eserleri yazmışlardır: Bu tarzın 1190 tarihine kadar Avrupa’da meçhul olduğu anla-şılmaktadır. İslâm notaları her sesin yükseklik de-recesiyle müddetini de tesbit ederdi.”[216]

Gene ayni sahifede orkestralardaki şef asâsının ilk defa olarak Medineli (Suryaj) isminde bir musikî-şinas tarafından kullanılmış olduğu kaydedildikten sonra, Abbasî hilafetinin azamet devrinde bir musikî merkezi haline gelmiş olan Bağdat sarayının unutulmaz bir gecesi şöyle tasvir edilmektedir:

“Halife (El-Emîn) bir gece sabaha kadar birçok rakkaselerle muganniyelerden mürekkep bir baleyi bizzat idare etti.”[217]

Princeton üniversitesi profesörlerinden (Philip K. Hitti) nin “Précis d’histoire des Arabes” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 París tab’ının 131 inci sahifesinde de (Hârûn-ür-Reşid) devrinin musiki ihtişamından bahsedilirken şu satırlara tesadüf edilmektedir:

“Halifenin tertip ettiği bir şenliğe ikibin hanen-de iştirak ettiğinden bahsedilir. Hârûn’un oğlu (El-Emin) in tertip ettiği bir gece âleminde de sarayın erkek, kadın bütün mensupları şafak sökünceye kadar dans etmişlerdi.”[218]

Buraya kadar gözden geçirdiğimiz izahattan an-laşılacağı gibi, bugün bizim “Garp musikisi” diye derin bir aşağılık duygusu içinde imrendiğimiz nesne, bilhassa onikinci asrın sonlarından itibaren İslâm musikîsinin tesiriyle teşekkül etmiş bir san’attan baş-ka bir şey değildir: Fakat, “Majeur” ve “Mineur” de-nilen iki esas makama dayanan bu san’at, bizim on üç ana makama istinat eden musikîmize bilhassa kabi-liyet ve imkân bakımından halâ yetişememiş demektir. Bilhassa ondokuzuncu asırdan beri yapılan tet-kikler, Müslüman-Şark edebiyyatının Hıristiyan -Garp milletleri üzerindeki derin tesirlerini artık ta-mamiyle meydana çıkarmıştır. Meselâ “Kafiye” nin bile Garp kültür dairesine İslâmiyyetten intikal et-miş olduğundan bahsedilir.[219]

İngiliz müelliflerinden (Charles Mills) in “Histoire du Mahométisme” ismindeki Fransızca nüshası 1825 tarihinde Paris’te neşredilmiş olan İslâm tarihinin 438 inci sahifesinde :

“Edebiyyat, İtalya ile İspanya’dan diğer Avrupa memleketlerine yayıldı. Endülüs mekteplerine Hıristiyanlığın her tarafından gelen talebe devam ederdi”[220] denildikten sonra, 439 uncu sahifesinde de mesele şöyle izah edilir:

“Eski İspanyol romanları tamamiyle İslâm fikirlerinin tesiri altındadır. Aradan üç asır geçtikten sonra Fransa’nın Provence eyaleti, Barcelone kontu (Raimond Bérenger) nin idaresine geçip Katalanlarla Provanslılar artık tek bir millet haline gelince, Şarkın adetleriyle hisleri Hıristiyan âleminin boydan boya her tarafında derhal ve doğrudan doğruya tesirini göstermiye başladı. Provans şairleri en güzel tasvirlerinden bazılarını İslâm edebiyyatından almış oldukları feyze medyundurlar. Fransız halk şairlerinin ifade ettikleri şeref mefhumları, aşk cezbesi, fikirle hissin ihtilât ahengi, örflerle adetlerin efsanevî zarafeti ve kadınların tabiatleriyle seciyyeleri, Şark şi’rinin umumi evsafına tamamiyle tevafuk etmektedir. Yeni nazm usulünün başlıca hususiyyetlerinden birini teş kil eden kafiyeyi de işte o destancılar İslâm şirinden almışlardır.”[221]

Aynı eserin 441 inci sahifesinde de Arap hakimiyyetinin Napoli havalisine yayıldığından bahsedilirken, İspanya ile Fransa gibi İtalya’nın da boydan boya İslâm edebiyyatının tesiri altında kaldığı şöyle anlatılır:

“Müslümanlarla Hıristiyanlar gittikçe birbirlerine karıştılar ve işte bu suretle İslâm edebiyyatı İtalya’ya da yayılmış oldu.”[222]

Gene ondokuzuncu asrın Fransız müelliflerinden (J. Barrau) da 1842 tarihinde Paris’te neşredilmiş olan “Histoire politique des peuples musulmans” ismindeki eserinin birinci cildinin 156 ncı sahifesinde Avrupa şövalye destanlarının teşekkülünde âmil olan İslâm kahramanlık ruhunun Garp âlemine nasıl tesir etmiş olduğunu şöyle anlatır:

“İslâmiyyet mertlik ruhunu dine bağladı ve işte bu edebî ruhu bütün Müslüman milletlere yaydığı gibi, daimî temas neticesi olarak Avrupa Hıristiyanlarına da telkin etmiş oldu.”[223]

Gene geçen asrın meşhur müelliflerinden (L. A. Sédillot) nun “Histoire générale des Arabes” ismin-deki İslâm tarihinin 1877 Paris tab’ının ikinci cildi-nin 106 ncı sahifesinde İslâm hamâsiyyatının Endü-lüs’te İspanyol şairleri tarafından nasıl terceme ve-yahut taklit edildiği anlatıldıktan sonra, Müslüman şairlerin ne büyük bir yekûn tuttuğundan ve bilve-sile kafiye meselesinden şöyle bahsedilir:

“Ekserisini hala bilmediğimiz şairlerin yalnız isimleriyle eserlerinin serlevhaları bile ciltler doldurabilir. Provanslılar, en eski devirlerden beri Müslümanların kullanmakta oldukları kafiyeyi işte bunların divanlarından iktibas etmişlerdir.”[224]

Will Durant’in “Histoire de la civilisation” is-miyle Fransızcaya terceme edilen Medeniyyet Tarihi külliyyatının “L’âge de la foi” serisinin 1952 de neşredilen birinci cildinin 338 inci sahifesinde Sicilya üze-rinden İtalya’ya ve İspanya üzerinden de Fransa’ya geçen İslâm şi’rinin birçok Garp dillerine terceme edilerek yürekler yaktığından bahsedilir.[225]

Paris İslâm Enstitüsü profesörlerinden (Jacques Risler) de La civilisation arabe” ismindeki İslâm Medeniyyeti Tarihinin 1955 Paris tab’ının 154-155 inci sahifelerinde İslâm medeniyyetinin şiir sahasında karanlık Garb’ı nasıl aydınlatmış olduğunu işte şöyle anlat-maktadır:

“Endülüs’te şiir ibtilâsı çok şiddetliydi, bizzat hükümdarlar bile şiir yazarlardı ve kelimelerin ses âhenginden herkes zevk alırdı. Şiir alevi (Kurtuba = Cordoue) da parlamış, (İşbiliyye = Séville) de da-ha çok alevlenmiş ve (Gırnâta = Grenade) da bu alev uzun zaman devam etmişti. Gazellerle aşk şiir-lerinde beliren romantizm Orta Çağ şövalyeliğinin ilk işaretleri gibi parlıyor ve lirik Arap şi’ri İspanya Hıristiyanlarını temsil etmekte o kadar müessir bir âmil oluyordu ki (Kaştale = Castille) halk şi’riyle Hıristiyan ilâhilerinde halâ izleri görülüyor. Milâdın sekizinci asrından beri plâtonik ve hissî aşk, Arap şi’-rinin muayyen bir mevzuû haline gelmiş olduğuna göre, bu mevzûun on birinci asır sonlarında fevka-lâde bir inkişaf ve ihtişam ile Cenubî Fransa’da inti-şar etmiş olduğunun tesbiti herhalde şâyân-1-dikkat bir mesele olmak lazımgelir. İşte bu suretle Fransız halk şairleri Kurtuba’daki (Zecâcile = Zadjals) mugannilerini aynen taklit ettiler. Şövalyelerin harbe giderken mızraklarıyla asil bir hanımı selamlamaları ve onun bayrak rengini taşımaları şeklinde takar-rür eden kadına hürmet an’anesi hakikatta Endülüs Müslüman şi’rinin bir hatırasından başka bir şey de-ğildir. Milâdın 1080 tarihinde ortaya çıkan ve ilk Garp edebiyyatının bir abidesi olan (Chanson de Roland), mevcudiyyetini Pyrénées dağlarının her iki yakasın-da cereyan etmiş harplerdeki temaslara medyundur. (Boccace), (Chaucer) ve birçok Alman hikâyecileri de Endülüs tarikiyle İslâm tesirine maruz olmuşlar-dır. (Tennyson) la (Browning) in en güzel şiirleri de hep aynı İslâm menbaından ilham almıştır. (Dan-te) nin (Comédie divine = İlâhi komedi) si de on üçüncü asırdaki filozof ve mutasavvıf (İbn-ül-Arabî) ye çok şeyler medyundur. Fazla olarak, bu ölmez manzûmenin o esrarengiz Cennet ve Cehennem âlem-lerine yapılan seyahate ait kısımları İslâmın edebî tasvirleriyle doludur. İspanyolların külhanbeylik romanlarına gelince, tesir derecesi (Le Sage) in taklitlerinden kolayca an-laşılabilecek olan bu çığır da bir masal kahramanının maceralarını anlatarak ahlâk dersleri vermek için müsecca Arap nesriyle yazılmış olan bir kıssanın ayni gibidir. Avrupa muhayyilesi, kendini zincirliyen dar ve sert kaidelerden ancak Şark tarzının tesiri sa-yesinde kurtulabilmiştir ve bu da heyet-i umumiy-yesiyle mühim bir yardım demektir. (Don Quichotte) kıssası da İslâm menşeinden çıkmıştır : Cezayir’de mahbus kalmış olan (Cervantes) bu eserinin aslı Arapça yazılmış olduğunu ikide bir tekrar edip durmuştur. (Daniel Foé) nin (Robinson Crusoe) ismindeki kitabı da (İbni-Tufeyl) in (Havy ibni Yaqdhan) ismindeki felsefî romanından mülhemdir.”[226]

Profesör (Hitti) nin “Précis d’histoire des Arabes” ismiyle Fransızcaya terceme edilen İslâm tari-hinin 1950 Paris tab’ının 144-146 ncı sahifelerinde de bu hakikatler hemen aynen ve kâmilen i’tiraf edilmektedir.[227]

Bir zamanlar Avrupa Hıristiyanlığını çok müteessir eden bu gibi i’tiraflar artık tabii görülmektedir.[228]

Fransız Akademisi azasından (Louis Gillet), “Revue des deux Mondes” un 15 Ağustos 1942 nüsha-sının 419-429 uncu sahifelerinde çıkan ve meşhur (Pascal) ın bizim Gazâlî’yi nasıl istismar etmiş olduğundan bahseden “Pascal et Ghazzali” ismindeki yazısında bir münasebetle “Divine Comédie” den de bahsederken bu noktayı şöyle anlatır :

“İslâm menbalarından ilham alan bu en büyük Hıristiyan şi’ri çerçevesini, renklerini ve o kadar medhedilen mimarisini Müslümanlardan almıştır ve bu hal tıpkı bizim katedrallerin camlarındaki nakış-ları Şarka medyun olmaları gibi bir şeydir! Bu keşif ilk önce büyük bir gürültü kopardıysa da, sonradan hakikat teslim edildi. Bugün artık münakaşa bile edilmiyor.”[229]

İşte bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, Garp kültür dairesi şi’riyle, kafiyesiyle, hikâyesiyle, romaniyle beraber bütün edebiyyatının teşekkülünü İslâm medeniyyetine medyun demektir.

İslâm Mimârîsi meselesi

– Câmi, İslâm mimârîsinin en mühim abidesi ve Müslüman şehrinin en muhteşem zîneti sayılır. On dokuzuncu asra kadar bu dînî âbi-denin mimârî menşei hakkında ileri sürülen nazariy-yeler, umumiyyetle bu tarzı eski medeniyyetlerin bü-yük eserlerinden mülhem gibi göstermekte ittifak etmiştir.[230]

Meselâ meşhur (L. A. Sédillot) nun “Histoire générale des Arabes” ismindeki İslâm tarihinin 1877 Paris tab’ının birinci cildinin 121 inci sahifesinde bu nokta şöyle izah edilir:

“Kayserili (Eusébe) in (Vie de Constantinople) ismindeki eserinde avluları, rivâkları, çeşmeleri ve papaz hücreleriyle tasvir ettiği kiliselerin Suriye, Filistin ve Mısır camilerine örnek olduğunda şüphe yoktur; bütün bu camilerde Bizans san’atkârlarının mozaiklerine tesadüf edilmektedir.”[231]

Bazı tezyinatın umumi üslûba ihtiyatsızca teşmilinden doğan bu indî nazariyyeye mukaabil, ayni İslâm abidelerini eski İran, Yunan vesaire eserlerinden mülhem gösteren iddialar da ileri sürülmüştür. Geçen asrın bütün bu mütenâkız nazariyyelerine mukaabil, yirminci asır âlimleri İslâmın Güzel San’atlarında sezilen eski Yunan tesirini tereddütle karşılamakta ve meselâ Londra Üniversitesi Profesörlerinden (Bernard Lewis) in “Les Arabes dans l’histoire” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1958 Brüksel tab’ının 123 üncü sahifesinde İslâm eserlerinde görülen eski Yunan izlerinin :

“Ârâmî ve Hıristiyan tesirleri altında yarı-yarıya şarklılaşmış bir Yakın Şark elenizmi” sayılabileceğinden bahsedilmektedir; (Bernard Lewis, Les Arabes dans l’histoire, çev. Jean-Paul Roux, Éditions de la Baconnière, Brüksel, 1958, sf. 123; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65) fakat bu telâkki bile ancak bazı tezyinat eserlerinin izahında ileri sürülebilecek bir nazariyye mahiyyetindedir. Dinî abidelerin esasını teşkil eden bina plânlarını böyle bir nazariyye ile izaha imkân yoktur. Meselâ mimarî sahasında “İslâmın ilk büyük muvaffakiyeti” sayılan Şam (Emevî Camii) nin umumî çizgilerinin doğrudan doğruya Medine’deki “Mescid-i Saadet” den mülhem olduğu tesbit edilmiştir.[232]

Arthur Pellegrin’in “L’İslâm dans le monde” ismindeki eserinin 1950 Paris tab’ının 98-99 uncu sahifelerinde bu mühim nokta şöyle izah edilir:

“Hazret-i Muhammed (Hicrette) Medine’ye vasıl olunca satın aldığı bir arsanın üstündeki insan ke-mikleriyle hurma ağaçlarını kâmilen kaldırttıktan sonra her dıl’ı yüz kulaç veya takriben elli metre tu-tan bir murabba çizip üstüne güneşte kurutulmuş kil-den tuğlalarla duvarlar çektirdi. Bu duvarların birinde, yani cenup tarafındakinde bir cümle kapusu yaptırdı. Dılı’ların birinde de zevceleri için 3 m. 50 X 3 m. 50 nisbetinde hücreler kurdurdu. Bu suretle refikalarının hurma ağaçlarıyla kilden yapılmış tavan-larla kaplı birer hücreleri oldu… Hazret-i Muhammed eshabını avlunun bir köşesinde bir halı üzerine otu-rarak kabul ederdi. Yağmur nadiren yağdığı için, iklimin açık havada yaşamaya müsait olmasından do-layı avlu, Arap ikametgahında fevkalâde bir ehemmiyeti hâizdir. Bununla beraber, yağmurun nadir olmasına mukabil hararet çok şiddetlidir. İşte bundan dolayı Hazret-i Peygamber namazlarda sıcaktan şikâyet eden eshabını güneşten korumak için bir sığınak inşasına lüzum gördü. Bunun üzerine avlunun içinde şimal tarafındaki duvara dayanan ve hurma ağaçlariyle kilden yapılan bir tavanı sırıklara istinat ettirdi. Namazda (Ka’be) ye teveccühü temin eden cenuba tesadüf eden Kıbleye alâmet olarak da, avlunun cenubundaki cümle kapısını ördürdü ve onun yerine başka bir duvarda kapu açtırdı. İşte bu su-retle örülmüş kapıdan hasıl olan çıkıntı o tarihten itibaren Kıble alâmeti (= Mihrab) oldu. Bütün tertibatiyle beraber işte bu nûrânî avlu Müslümanlar için bir ana plân oldu: Onlar bunu Medine’den alıp götürdüler ve fethedip yerleştikleri her yerde teces-süm ettirdiler. Netice itibariyle cami plânı bir Kur’an nassıyla değil, Sünnet-i Seniyye ile ta’mim edilmiş oldu. Hazret-i Muhammed ibadet için (Kâ’be) den başka hiç bir merkez göstermemiş olmak itibariyle cami plânında işte onun esas olması akla yakın ge-lirse de öyle olmamış, Medine’deki “Mescid-i Saâdet” tercih edilmişti: Zaten yeni dinde Allah’a ibadetin (Salât Namaz) denilen şekline orası daha müsait geliyordu.”[233]

İşte bu suretle İslâmın dinî mimârîsi, Paris İslâm Enstitüsü Profesörlerinden (Jacques C. Risler) in 1955 de neşredilen “La civilisation arabe” is-mindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 155 inci sahi-sinde söylediği gibi, Fahr-i Kâinat’ın Medine’ye hicret buyurdukları zaman yerin üstüne bizzat çizmiş oldukları bir plâna istinat ediyordu.[234]

İslâm âleminin meşhur camileri arasında üslûb itibariyle memleketten memlekete ve kıt’adan kıt’aya değişen hususiyyetler bulunduğunu herkes bilir. Fakat anahatlar birdir.[235]

Arthur Pellegrin, yukarda bahsettiğimiz eserinin 102 nci sahifesinde bu noktayı da şöyle tesbit etmektedir:

“Aralarındaki tehålüflere rağmen bu abideler arasında çok vazıh bir karabet havası vardır ve o da üslûplarını ilhâm etmiş olan İslâm an’anesinden mütevellittir.”[236]

İslâm fütûhât dairelerindeki eski medeniyyet eserlerinin bu dinî mimârîmiz üzerindeki tesirlerini araştıran profesör (Risler) de aynı eserinin 156-157 nci sahífelerinde vardığı neticeyi şöyle anlatır:

“Netice, mağlûp milletlerin san’at telâkkilerini körü-körüne taklitten ibaret olamazdı. Bilâkis, bir asrı bile bulmayan az bir zaman içinde Müslümanlar kendilerine mahsus ve muayyen bir san’at ibdâ ederek yeni hâlet-i rûhiyyelerinden doğan bedîî temâyüllerini taşla ifade etmişlerdi. Bu netice, görüp beğenmiye ve sevip inanmaya muvaffak oldukları her şeyi ifade eden parlak bir terkip demekti.”[237]

Bu muhteşem san’atın asliyyet ve asâletini Cezayir Üniversitesi profesörlerinden F. E. Gautier, de Moeurs et coutumes des Musulmans” ismindeki eserinin 1955 Paris tab’ının 264-265 inci sahifelerinde şöyle tavzih etmektedir:

“O zarif İslâm mímârîsinin mazî ile hiçbir alâkası olmadığı anlaşılmaktadır. Eski Mısır mezarları ve mabedleriyle hiçbir münasebeti yoktur; (Aché-ménides = Keyâniyân) in Louvre müzesinde eski şekilleri yeniden tesbit edilmiş olan İran saraylarıyla da kat’iyyen alákadar değildir; hatta kendisine menşe olan Bizans mimarisiyle de hiç bir alakası yoktur: O bir ibda eseridir.”[238]

Avrupa’da “Gotik” denilen dinî mimârînin teşekkülünde Fahr-i Kainatın çizdiği çizgilerden doğan bu yüksek İslâm san’atı âmil olmuştur. Bir müddet Cezayir müzesi müdürlüğünde de bulunmuş olan Fransa Enstitüsü azasından Georges Marçais’nin “L’art de L’İslâm” ismindeki eserinin 1946 Paris tab’ının 60 ıncı sahifesinde İslâm mimârîsiyle yakınlık gösteren eski san’atlardan bahsedilirken bu nokta şöyle anlatılır:

“Bizans, eski Mısır, Şimali-Afrika’nın Hıristiyan ve İspanya’nın Wisigoth san’atlarıyla karabet gösteren ve hattâ bizim Lâtin san’atımızın da kardeşi, fakat büyük kardeşi olan bu İslâm san’atı öyle eserlerle ifade edilmiştir ki bunlar bize kendilerinden iki-üç asır sonra Fransa toprağında ortaya çıkan katedralleri hatırlatmaktadır.”[239]

Fransa İlmi Araştırmalar Millî Merkezi mütehassıslarından (Jean Paul Roux) nun 1959 senesi başlarında neşredilen “L’İslam en Ocident” ismindeki ese-rinin 141-142 nci sahifelerinde İslâm mimârîsinin te-siriyle meydana çıkan Avrupa katedrallerinden bazı-ları hakkında da şu izahata tesadüf edilmektedir:

“İspanya’nın (Toledo = Tolaytola) şehrindeki (Santa-Maria-Blanca) gibi kiliseler, Hıristiyan dinî binalarında Endülüs Müslüman şekillerinin muntazam surette kullanıldığını göstermektedir. İslâm mimârîsinin büyük muvaffakiyetleri yalnız hayâsızca taklit edilmekle kalmayıp yeni abidelerin inşasında Müslüman esirler de kullanılmıştır: (Léon) krallı-ğında ortaya çıkan bu san’at oradan Katalonya’ya ve nihayet Pyrénées dağlarının her iki tarafına yayıldı. Garbi-İslâm san’atının mümeyyiz bir vasfını teşkil eden at-nalı şeklindeki sırakemerler Cenubî Fransa’da halâ görülmektedir. Müslüman mimarların ustalığı kadar Santiago ziyaretgâhı da İslâmın inşaat usullerini Fransa’nın bir hayli içerlek yerlerine kadar sokmakta amil oldu. Koyu ve açık renkli taşları sırayla dizme zevki Burgonya’nın Vézelay şehrindeki (Madeleine) kilisesinde bile kendini göstermektedir. Güzelliği ondan aşağı kalmayan Puy-en-Velay katedralinde bir Müslüman-İspanyol san’atkârının çalışmış olduğuna muhakkak nazarıyla bakılmaktadır: Cephelerle yan-kapı kemerlerinin bu şehirdeki diğer abidelerde de tesadüf edilen tezyinatını hep aynı san’atkâr yaptırmıştır.”[240]

İslamın camileri gibi minareleri de Hıristiyan -Garp mimarisine örnek olmuştur; profesör (Risler), yukarda bahsettiğimiz İslâm medeniyyeti tarihinin 157 nci sahifesinde bu noktayı şöyle anlatır:

“İslâm san’atının Garba tesiri araştırılırken dikkat edilecek noktalardan biri de çan kuleleriyle Hıristiyan burçlarının umumiyyetle Şarkın minare esasını temsil etmekte olmasıdır.”[241]

Bütün bunlardan çıkan netice şudur: Müslüman-Şarkla Hıristiyan-Garbın dinî mimârîleri, Fahr-i Kainat’ın nûrânî eliyle çizmiş olduğu bir bina plânından doğmuş demektir.

İslâm medeniyyetinin Avrupa mimârîsine tesiri yalnız dinî mimârîye de münhasır değildir: Gene (Risler) in aynı eserinin aynı sahifesinde başlayan izahata göre Garbın askerî mimârîsi de Ehl-i Salip devrinde Haçlıların Şarkda gördükleri İslâm eserlerini taklid etmelerinden doğmuştur; mesela Fransa’nın (Aigues-Mortes) istihkamları Mısır’daki Dimyat tahkimatından mülhemdir.

Garbın sivil mimârîsinde bile Müslüman-Şarkın çok mühim tesirleri vardır; meselâ apartman tarzı, soğuk hava tertibatı, evlere su isalesi ve birçok katlı yüksek binalar inşası gibi hususiyyetler Avrupa’dan çok evvel İslâm âleminin birçok yerlerinde tatbik edilmiştir: Bunlar hakkında (A. Mazahéri) nin on altıncı tab’ı 1951 de Paris’te neşredilen “La vie quoti-dienne des Musulmans au Moyen âge” ismindeki eserinin 27, 80, 81 ve 172 nci sahifelerinde bir hayli tafsilât vardır.[242]

Netice itibariyle asırlar geçtikçe iptidaî Garp, şarklılaşmış ve daha doğrusu şarklaşmış demektir.[243]

Netice olarak bugün artık ilim âlemince reddedilen eski bir telâkki vardır: Asırlarca bu yanlış telâkkiye inanmış olanlar nazarında bugünkü Garp medeniyyeti (Gréco-Romain) denilen eski Yunan-Lâtin kültürünün mahsûlüdür! Halbuki İslâm medeniyyetinden çok eski olan o kültürün daha eski devirlere ait olan Hitit, Fenike, Mısır ve Bâbil medeniyyetlerinin mahsûlü olduğu ve onların da Sümer medeniyyetinden doğduğu Garp ilminin son tedkikleriyle artık sabit olmuş bir hakikattir. Geçen asrın ortalarında keşfedilmiş olan ve yazının îcadıyle insanlığı hayvanlıktan ayıran Sümer medeniyyetinin de bir Türk eseri olduğu hakkında şimdiye kadar muhtelif Garp dillerinde yazılmış olan eserler çok büyük bir yekûn tutmaktadır. Netice itibariyle bugünün Garp medeniyyeti, en eski menşei bakımından da bir Şark medeniyyetinin devamından başka bir şey değildir.[244]

Bir ilim hey’etinin başında yaptığı Sümer haf-riyyatından elde etmiş olduğu büyük neticelerle meşhur olan Sir Leonard Woolley’nin “Les Sumériens” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1930 Paris tab’ının 194’üncü sahifesinde bu nokta şöyle tes-bit edilir:

“Henüz ilk barbarlık çağında yaşayan bir dün-yayı tenvîr etmiş olmak i’tibariyle Sümer medeni-yeti bir ibdâ eseri mahiyyetindedir. Bugün biz bütün san’atların menşeini Yunan medeniyyetine bağlayan devri artık aşmış vaziyetteyiz.”[245]

Aynı eserin 195 inci sahifesinde de bu kıymetli ve mütehassis müellif, varmış olduğu ilmî neticeyi şöyle ifade etmektedir:

“Biz kendi benliğimizin bir kısmını Sümerlilere medyûnuz; onlar bizim fikrî dedelerimizdir ve işte bu sıfatlarından dolayı hem tedkiklerimize, hem hayranlığımıza lâyıktırlar.”[246]

Bununla beraber, Sümer medeniyyetinden doğmuş olan Hitit, Fenike, Bâbil vesaire medeniyyetleriyle onlardan çıkan eski Yunan-Lâtin kültürü bugünkü Garp medeniyyetinde doğrudan doğruya âmil vaziyetinde değildir: Bugünkü Garb’ın bütün ilimleri, eski kültürleri tedkik ettikten sonra tecribî usûle ehemmiyet vermiş olan Müslüman-Şark medeniyyetinin eserleridir. Bu hakikat, bilhassa on dokuzuncu asırdan itibaren Garp âlimleri tarafından da i’tiraf edilmiştir; meselâ meşhur Dr. Gustave Le Bon’un “La civilisation des Arabes” ismindeki İslâm medeniyeti tarihinin 1884 Paris tab’ının 614’üncü sahifesinde Müslümanların Garp âlemindeki ilmî ve edebî tesirlerinden bahsedilirken:

“Avrupa, medeniyetini onlara medyundur” denil. dikten sonra, bu İslâm te’sirinin bilhassa “ilmî, edebî ve manevî sahalarda muazzam olduğu” (Gustave Le Bon, La Civilisation des Arabes, Librairie de Firmin-Didot et Cie, Paris, 1884, sf. 614; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72) tarihi bir hakîkat olarak i’tiraf edilmektedir. Fakat uzun zaman o gaafil ve aşağılık Garp bu muazzam hakikatin farkında bile olmamıştır; (Le Bon) gene ayni sahifede bunu da şöyle i’tiraf etmektedir:

“Avrupa uzun zaman o kadar müthiş bir barbarlık içinde yaşamıştır ki, sırf işte o yüzden kendi barbarlığını görememiştir!”[247]

Bundan evvelki fasıllarda umumî bir fikir vermek üzere ancak en mühimlerinden bazılarını gözden geçirmiş olduğumuz bu İslâm ilimlerinin Garp dillerinde bıraktığı izler lisaniyyat bakımından ayrıca tedkik edilmiş ve bunların çok mühim bir yekûn teşkil ettiği tesbit olunmuştur. Bu yazılarımızda me’haz ittihaz ettiğimiz Garp menbalarının müellifleri bu noktada ittifak etmektedir.[248]

Fransa’nın meşhur lisaniyyatçılarından (Albert Dauzat) nın “Histoire de la langue française” ismindeki eserinin 1930 Paris tab’ının 176 ncı sahifesinde İslâm kelimelerinin bilhassa Ehl-i-Salîp devrinden i’tibaren Şarkla temas artınca çoğalmaya başladığından bahsedildikten sonra, bunların en fazla İspanya (= Endülüs) ve İtalya üzerinden Garp dillerine yayılmış olduğu şöyle anlatılır:

“İlk Arap kelimeleri daha Ehl-i-Salîp seferlerinden evvel İspanya’dan gelmiştir; bir kısmı İtalya’dan intikal etmiş ve bazıları da doğrudan doğruya Şark’dan alınmıştır; fakat çoğunda İspanyol damgası vardır.”[249]

Bu gibi kelimeler içinde Garp dillerinin de birbirlerinden alıp verdikleri tabirler vardır. Bunlar iki kısma ayrılmaktadır : Bir kısmı İslâm medeniyyetinin üstünlüğünden dolayı muhtelif mefhumlarla Garb’ın Şark’dan aldığı eşyaya ait medenî tâbirlerdir ve bir kısmı da muhtelif sahalara ait ilmî ıstılâhlardır.

Çok mühim bir yekûn tutan ve medenî tâbirlere misal olarak gösterilen kelimelerden bazıları şöyle sıralanabilir:

1- Acemceden Arapçaya geçmiş olan ve Arapçada “Hüccet” ve “Senet” manâlarına gelen (Sakk) kelimesi Garp’da (Chéque = Çek) şeklini almıştır;

2- Gene Acemceden Arapçaya geçen tâbirlerden (Dîvân) kelimesi İtalyancada (doana/dogana) ve Fransızcada (douane = gümrük) olmuştur;

3- Kadınların giydikleri (jupe), Arapçanın (cübbe) kelimesinden gelir;

4- Tıpkı bunun gibi, İtalyancanın (mussolina) ve Fransızcanın (mousseline) kelimeleri de bu kumaşın menşei olan “Mûsul” şehrinin isminden iştikaak etmiştir;

5- “Çiçekli Şam kumaşı› manâsına gelen (Da-mas) kelimesiyle ondan iştikaak etmiş olan (Damas-quiner) ve (Damasquinage) tâbirleri de (Damas = Dimeşk) yani (Şam) şehrinin isminden türemişlerdir;

6- Meşhur ipekli kumaşın Almanca ismi olan (Atlas) kelimesi de Arapçayla Türkçeden geçmedir;

7- Fransızcanın ayni manaya gelen (Satin) ke. limesi de bu kumaşın menşei olan Çin’in “Tsia-Tung” şehrinin Arapçaya (Zeytûnî) şeklinde giren isminin İspanyolcada (Aceituni) ve İtalyancada (Setino) şekillerini almasından mütevellittir;

8- Tıpkı bunlar gibi, Acemcenin (Tâfte) şeklindeki ipekli kumaş ismi (Tafta) şekliyle Türkçeye geçtikten sonra İtalyancada (Taffetà) ve nihayet Fransızcada (Taffetas) olmuştur;

9 – Bizim (Şal) kelimemiz de öyledir: Acemceyle Türkçeden İngilizceye (Shawl) ve Fransızcaya (Châle) şeklinde intikal etmiştir;

10- Arapçanın (El-Kubbe) kelimesi (Alcoba) şeklinde İspanyolcaya ve “Yatak yeri, yataklık manâsına (Alcôve) şeklinde de Fransızcaya geçmiştir;

11- Gene Arapçanın “boyun kemiği içindeki murdarilik manâsına gelen (Nukha) kelimesi de (Nuca) şeklinde Lâtinceye geçtikten sonra Fransızcada “Ense” manâsına (Nuque) şeklini almıştır;

12- Arapçanın “Şeker” manâsına (Sükker) kelimesi de İtalyancada (Zucchero) istihâlesine uğradıktan sonra (Sucre) şeklinde Fransızcalaşmıştır;

13 – Bizim Arapçadan gelen (Şerbet) İtalyancada (Sorbetto) olmuş ve ondan muharref olarak da (Sorbet) şekliyle Fransızcalaşmıştır;

14-Gene Fransızcada “Şurup” manâsına gelen (Sirop) kelimesi de Arapçanın “İçki” manâsına (Şa-râb) tâbirinden ilk önce (Sirupus) şeklinde Lâtinceye ve ondan da Fransızcaya geçmiştir;

15 – Arapçanın “Atılacak, serilecek yer” manâsına gelen (Matrah) kelimesinin (Materasso) şeklinde İtalyancaya ve ondan da “Şilte” manâsiyle (Matelas) şeklinde Fransızcaya geçmiş olması her halde kolay tahmin edilecek şeylerden değildir;

16- Acemceden Ortaçağ Lâtincesine (Azzurum) şeklinde geçen (Laciverd) kelimesinin de nihayet Fransızcada bir taraftan “Mavi”, “Mavi cam” ve “Gök” manâlarına (Azur) ve bir taraftan da “Lâciverd-taşı” manâsına (Lapis-lazuli) şekillerini alması da ayni mahiyettedir;

17- Arapçanın (El-Kaadî) kelimesi İspanyolca-da “Mahkeme reîsi” manâsına (Alcalde) şeklini aldıktan sonra (Alcade) şeklinde Fransızcalaşmıştır;

18- (Türk) isminden de “Koyu mavi” manâsına İtalyanca (Turchino) ve Fransızca (Turquin) kelimeleriyle “Fîrûze” manâsına (Turquoise), “Mısır-buğdayı” manâsına (Turquet) ve “Kasık-otu” manâ-sına (Turquette) tâbirleri türemiştir;

19- Bu maddî mefhumlara mukaabil, manevî ve mecazî mefhumlar ifade eden kelimeler de vardır: Meselâ Fransızcanın (Aman) kelimesi Arapçanın (Emân) tâbirinden ve “Tesadüf” manâsına (Hasard) kelimesi de tavladaki (Zar) kelimesinden gelir: Bu son kelime (Azar) şeklinde İspanyolcaya da geçmiştir.

Bu gibi misâller daha pek çok sayılabilir.Mevzûumuz i’tibariyle İslâm medeniyyetinden kalan ilmi tabirlerle istilahlar daha mühimdir. Bu tabirlerin umumiyyetle Arapçadan geçmiş olması, Arap dilinin bütün İslâm âleminde ilim dili haline gelmiş olmasındandır: Bu vaziyet, Lâtincenin Avrupa’da asırlarca oynadığı role benzetilebilir. Bununla beraber, İslâm medeniyyetinden Garp dillerine intikal eden kelimeler içinde Türkçe ile Acemceden Arapçaya geçmiş tabirler de vardır.[250]

Jean-Paul Roux’nun 1959 da Paris’de neşredilen “L’İslâm en Occident” ismindeki eserinin 141 inci sahifesinde bu nokta şöyle anlatılır:

“… Bugün Sâmî menşe’leri malûm olan birçok kelimeler ilkönce Latin iştikaakıyla izah edilmişti. Diğer bir kısım tabirlerin de Yunanca olduğu muhakkak olmakla beraber, Fransızca ile İtalyancadaki şekillerinin Arapça vasıtasıyla geçip geçmediği henüz malûm değildir. Şu da var ki bu ilmî tâbirler içindeki ıstılâhların bir miktarını da Araplar bilhassa Acemlerle Türklerden ve Şark’ın daha başka bir takım milletlerinden almışlardır.”[251]

Rıyâzıyyâta ait tâbirlerden (Algébre) in Arapça (El-Cebr) den, (Zero) ile (Chiffre) in (Sıfır) kelimesinden ve (Algorithme) in de (El-Harizmi) nin is-minden iştikaak etmiş olduğunu bundan evvel izah etmiştik; Hey’et ilmi sahasında da İslâmiyyetten Garb’a intikal etmiş ıstılâhlar mühim bir yekûn tutmaktadır.[252]

Princeton Universitesi profesörlerinden Philip Hitti’nin “Précis d’histoire des Arabes” ismiyle Fransızcaya terceme edilen eserinin 1950 Paris tab’ının 149 uncu sahifesinde bu nokta şöyle tesbit edilmektedir:

“Gökyüzünde Müslümanların mesaisinden kalan ölmez izleri derhal farkedebilmek için, bir sema küresinin üstündeki yıldız isimlerini okuyuvermek kafidir. Avrupa dillerinin ekserisinde yıldız isimlerinin asılları Arapça olduktan başka, (Azimut), (Zénit), (Nadir) vesaire gibi birçok fenni istilahlar da Arapçadan intikal etmek suretiyle İslâmiyyetin Hıristiyan-Avrupaya bıraktığı ilmi mirasın azametini göstermektedir.”[253]

Kimya ile eczacılığa ait ıstılâhlar da çok büyük bir yekûn teşkil edebilir: Meselâ Arapçanın (El-Kimya) kelimesi (Alchimie) ve (Chimie), “El-enbik” kelimesi (Alambic), “El-köhl = sürme” kelimesi manâ değiştirerek (Alcool), “El-İksîr = İksir kelimesi (Elixir), Acemcenin “Gülâb” ından Arapçaya geçmiş olan (Cullâb) kelimesi (Julep), kimyevî bir madde ismi olan “El-kali” kelimesi (Alcali), “Kâfûr” kelimesi (Camphre), “İsmid = Sürme-taşı kelimesi (An-timoine), “Talk” kelimesi aynen (Talc) ve “Anber” kelimesi de (Ambar) şeklinde Lâtinceye geçtikten sonra (Ambre) şeklinde Fransızcaya geçmiş ve bütün bunlar biraz değişik şekillerle diğer Garp dillerine de intikal etmiştir.

Güzel San’atlar sahasında da böyle birçok misal-ler gösterilebilir: Meselâ Arapçanın (El-ûd) kelimesi “Luth”, (Rubab) kelimesi eski Fransızcada (Rebebe) ve yeni Fransızcada (Rebec) ve “Tabl” yahut “Tinbâr/Tunbûr” kelimesi de (Tambour) şeklini almıştır.

Küçük bir fikir vermek için ancak bazılarını misal olarak zikrettiğimiz bu ilmî tâbirler husûsî bir lûgat teşkil edebilecek kadar büyük bir yekûn tutmaktadır. Bunun sebebi, eski karanlık ve aşağılık Garb’ın bütün ilimlerle beraber birçok ilmî ıstılâhları da İslâmın yüksek harsiyle medeniyyetinden almaya mecbur olmasıdır. İşte bu suretle Garp âlemi ilim ve san’at sahalarında şarklılaşarak yükselmiş demektir.

Netice itibariyle bugünkü dünya medeniyyeti, İslâm medeniyyetinin Hıristiyanlar elinde aynen inkişafından başka bir şey değildir.

Gerek eski Greko-Romen devirlerinde, gerek ondan sonra İslâm medeniyyetinin tesirleri başlayıncaya kadar Hıristiyanlık devrinde Garp âlemi o kadar iptidaîdir ki medeni bir kıyafetten bile mahrumdur: Romalılarla Yunanlıların kıyafetleri bugünkü Şimali-Afrika’da olduğu gibi bir gömlekle bir ihramdan ibarettir: Bugünkü medeni kıyafet o iptidaî Avrupa’ya Orta Asya Türklerinden intikal etmiştir: Bu tarihi hakikat, geçen asrın sonlarından itibaren Rus, İngiliz, Fransız ve Alman ilim hey’etlerinin Çin Türkistanında yaptıkları hafriyyatın ortaya çıkardığı en büyük hakikattir. O muhteşem Türkistan medeniyyetinin mabedleriyle diğer büyük binalarında bulunan ve “Fresque” denilen duvar resimlerinde o devrin Türk kıyafetleri bütün renk ve şekil hususiyyetlerini olduğu gibi muhafaza etmektedir. (Grünwedel) ve (Von le Coq) gibi Alman müsteşrikleri bunlara ait birçok renkli ve büyük resim atlasları neşretmiş-lerdir. Bilhassa (Von le Coq) un “Bilder Atlas zur Kunts und Kulturgeschichte Mittel-Asiens” ismiyle 1925 de Berlin’de neşrolunan resim atlasında ver-diği izahata göre, Orta zamanlardan itibaren Avrupa kadın ve erkek kıyafetlerinde görülen tenevvüün bütün modelleri Şarkî-Türkistan medeniyyetindedir.

Bir Alman heyetinin başında Türkistan’a bizzat gidip birçok eserleri meydana çıkaran (Von le Coq)un izahına göre, Türkistan’dan Avrupa’ya model olarak birçok hazır elbiseler bile gönderilmiştir. Bugün bizde aşağılık duygusuyla imrenilen ve “Garp modası” ya-hut “Medeni kıyafet denilen nesne işte budur. Fakat, şu hakikati de unutmamalıdır ki eski devirlerin o karanlık Garb’ı bizden yalnız medenî kıyafeti almakla iktifa etmemiş, bütün ilimlerimizle san’atları-mızı da almış ve ilerletmiştir.[254]

Dr. Gustave Le Bon, yukarda bahsi geçen “La civilisation des Arabes” ismindeki İslâm medeniyyeti tarihinin 626-627 nci sahifelerinde Endülüs medeniyyetinin yıkılışından bahsederken, inkârına imkân olmayan bu hakikatı çok vecîz bir şekilde işte şöyle ifade etmiştir:

“Bir millet mahvedilebilir, kitapları yakılabilir, âbideleri yıkılabilir; fakat temin ettiği nüfuz ve tesir umumiyyetle tunçtan daha dayanıklıdır: İşte onu yıkabilecek hiç bir beşerî kudret yoktur. Hattâ asırlar bile o işde biraz âciz kalır.”[255]

Buna mukabil, bize bir hastalık gibi ârız olan aşağılık duygusu, Garb’ın bizden aldığı medeniyyete değil, yalnız kıyafetiyle süsüne ve birçokları iptidaîliğini hâlâ muhafaza etmekte olan örf ve âdetleriyle sefâhatine hayrandır! Bugün bize millî benliğimizi gittikçe unutturan rûhî vaziyetimizin en büyük sebebi işte budur.[256]

Hıristiyan Garb’ın bazı meşhur müellifleri Hicret’in 114 ve Milâdın 732 tarihinde Fransa’daki Poitiers Muharebesi’nde İslâm ordusunun başında bulunan Endülüs Valisi (Abdurrahman İl-Gafikî) ye karşı Hıristiyan ordusunun başında (Charles Martel) in muzaffer olmasını cehlin ilme karşı zaferi şeklinde tarif edip Avrupa için bunun büyük bir felâket olduğunu, çünkü o felâket olmasaydı İslâm fütûhatının o karanlık Garb’ı daha o zamandan itibaren muhteşem kültür ve medeniyetiyle tenvir etmiş olacağını yana-yakıla anlatırlar. Tıpkı bunun gibi, ilk İslâm ordularının Bizans’ı fethedip Avrupa’ya geçememiş olmalarından ilim ve medeniyyet namına müteessir olan Garp müellifleri de vardır. Bunlar Hicret’in 34-165 ve Milâdın 655-782 tarihleri arasında Emevîlerle Abbâsîlerin İstanbul’a karşı giriştikleri beş seferin neticesiz kalmış olmasını Garb’ın bir an evvel aydınlamasına mani olmuş bir vaziyet şeklinde tasvir etmektedirler; mesela (Emmanuel Berl) in “Les impostures de l’histoire” ismindeki eserinin 1959 Paris tabının 104’üncü sahifesinde İslâmiyyet’in sekizinci asırdaki ilmî ve askerî üstünlüğünden bahsedilirken bu nokta şöyle izah edilir:

“Arap rakamlarıyla Garb’ın bilmediği ve İslâmiyyet’ten öğrendiği Cebir ilmi, Câmi’-i Ömer’in ve ondan sonra da Fas camiinin inşası İslâm kültürünün ihtişamını göstermeye kâfi idi. O zaman İslâmiyyet yalnız kuvvet değil, ayni zamanda fikir demekti. Eğer Müslümanlık Bizans’ta muzaffer olsaydı, (Tuna), (Rhin), (Meuse) ve (Oise) boylarından bütün Avrupa’ya kıymeti aşikâr bir siyasî sistemle beraber daha dört asır boyunca kâinatın en parlak medeniyyeti vaziyetini muhafaza edecek bir kültür sokmuş olacaktı.”

İslâmiyyet’in işte o ilk asırlarında bütün Avrupa’yı fethedememiş olması Garbın medenî kalkınmasını bir müddet geciktirmiş olmakla beraber, Müslüman ordularının kifayetsizlik yüzünden temin edemedikleri fütûhatı nihayet İslâm ilimleriyle san’atlarının temin etmiş olduğunda bugünün Garp âlimleri müttefiktir.[257]

Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?

Tarih boyunca insanların en büyük arzularından biri uzun yaşamak hatta ölümsüzlük olmuştur. Bunun için de kadim dönemlerden beri ölüme çareler aranmış, daha uzun bir ömür sürmek için formüller geliştirilmiştir. Hekimliğin de başlangıçta böyle ortaya çıktığı söylenebilir. Kadim tıbbın esasını ise insanın mevcut sıhhatli durumunu korumak oluşturur. İslâm dönemi tıbbı ise Tıbb-ı Nebevî ile Grek-İskenderiye, Süryânî, İran ve Hint geleneklerine ait geniş birikimi harmanlayan bir anlayışın ürünüdür.[258]

Gelgelelim tıp çalışmaları ve insan sağlığı açısından Karanlık Dönem olarak nitelendirilen V ve IX. yüzyıllar arasını kapsayan dönemi Erken Orta Çağ olarak adlandırmak mümkündür. Bu dönemde genelde Yunan bilim insanlarından kalan bilgiler ışığında tıbbi çalışmalar yapılmıştır. İkinci dönemi ise IX. yüzyıldan XII. yüzyıla ve sonrasına tarihlemek mümkündür. Bu dönem Antik Yunan bilimini alıp geliştiren İslam âlimlerinin tesirinin etkin olduğu bir uyanış dönemidir.[259]

Şayet bilim ve düşüncede gelinen seviyenin ilerisine gitmek için gayret gösterilmeyip durağan bir şekilde bırakılırsa şüphesiz bu insanlık adına olumsuz bir gelişme olur. Var olanın korunması bilim ve düşünce hayatını durdurmasının yanında, insanlığın geleceğini de tehlikeye atar. O nedenle hangi alanda olursa olsun bilimsel gelişmelerin önüne set çekilmemeli, düşünce ve uygulamalar yenilenmeli, geliştirilmeli, ilaveler yapılmalı ve tekrar gözden geçirilmelidir. Arzulananın bu olmasına rağmen Orta Çağ Avrupası bilim ve düşüncenin önüne çekilen setle kısır bir döngü içerisinde hapsolup kalmıştır. Bilimsel gelişmelerin durdurulduğu bu dönemde, tıbbı hâkimiyeti altına alacak şey Galen’in[260] şekillendirdiği tıp olmuştur. Bununla birlikte tarihsel sorun olarak ortaya çıkan Galen’in neden benimsendiği değil de nasıl benimsendiğidir.[261] Dolayısıyla dogmatik bir çerçevede Galen’e ait tıbbi bilginin kabul edilmesi Orta Çağ tıbbını bir Galenik Tıp haline getirmiştir.[262] Roma İmparatorluğu’nun inkırazından sonra iktidar boşluğunu doldurma gayretine giren kilise Avrupa’da her türlü bilimsel aktivite üzerinde baskıcı olmuştur.[263] Skolâstik tıp olarak da adlandırılan Orta Çağ tıbbına Batılı bilim insanları sıkı sıkıya sarılmış ve bu tıbbı hiçbir zaman sorgulama gereği duymamışlardır. Bu dönemde hekimlerden çok din adamlarının eline geçen tıp uğraşında Galen’in söyledikleri birer dinî emir gibi yerine getirilmiş ve asla onun uygulamalarının dışına çıkılmamıştır. Ayrıca savaşların, kıtlıkların ve salgın hastalıkların kol gezdiği Orta Çağ Avrupası’nda bilimsel ve teknik unsurların gelişmesi pek mümkün değildir. Bu yüzden, Orta Çağ Avrupası’nda da görüldüğü üzere, sosyo-kültürel olaylar her zaman milletlerin ilerlemesinin önünde bir engel oluşturmuştur.[264]

Avrupa insanının Hıristiyanlığa en fazla bağlı olduğu dönem tartışmasız Orta Çağ’dır. Bu dönemde Avrupa’da okullar ve doktorlar yokken, tek okuryazar kesim manastırlardaki rahiplerdir. Bunun nedeni ise kurumsal olarak yerleşmiş dini okullarda eğitilen kilise mensuplarının tek okuryazar olmasıydı. Dini ve resmi metinler edebi Latince ile yazılmış ve VIII. Yüzyılda kapatılan Roma okullarının yerine yenileri açılmadığı için halkın bu dili bilmemesini doğurmuştur. Kilisenin eğitim dilini halkın bilmemesi ise cehaleti yaygınlaştırmıştır. İslam dünyasındaki kütüphaneler 100 binlerce kitaba sahipken bu dönemde 800-900 kitaba sahip önemli manastır kütüphaneleri bunlarla övünür hale gelmişlerdi.[265] Bunun nedeni Hıristiyanlığın, aciz ve yoksullara merhamet ve kardeşlik sunarak, bu çerçevede yaşamlarına bir anlam katmış olmasıdır. Bu suretle bedensel hastalıkların sadece tanrının yardımıyla iyileşebileceği inancı Hıristiyanlık âleminde yerleşmiştir. İsa’nın, Tanrı’nın yardımıyla hastalıklar karşısında göstermiş olduğu mucizelerin geçtiği İncil’deki öyküler, bu inancı daha da kuvvetlendirmiştir. Dolayısıyla tedavide ilacın yerini kutsal su, dua ve ellerin vücudun üzerinde gezdirilmesi almıştır.[266]  Hatta dinsel inançlar doğrultusunda madalyaların içinde saklanan aziz ve azizelere ait saç, sakal, diş, tırnak vb. nesneler de kutsal sayılmış ve hastalıklara iyi geleceği umuduyla insanlar bu nesneleri yanlarında taşımıştır.[267] Orta Çağ Avrupası bilimsel değerlerden uzak düştükçe, batıl inançlar onların benliklerini daha fazla ele geçirmiştir.

Orta Çağ Avrupası’nda görülen bir diğer güruh da okuryazarın olmamasını fırsat bilen ve kilisenin tekelinde olan okuryazarlığın boşluğundan faydalanan şifacılar (halk dilinde üfürükçüler)’dır.

Bu boşluktan istifade eden şifacılar, cehaletin hüküm sürdüğü bu dönemde bilimin ötelenmesini fırsata dönüştürüp tüm uygulamalarını atalarına dayandırdıklarını iddia ederek her derde deva bizde propagandası ile yüklü miktarda paralar kazanmaya başlamışlardı.[268]

Orta Çağ Batı tıbbında büyü ve telkin de önemli bir yere sahiptir. Histeri, hafıza kaybı, iktidarsızlık ve benzeri diğer rahatsızlıklar, ruhun şeytana kaptırılması anlamını taşıyordu. Söz konusu durumlarda hastalıkların erken sebeplerinden biri olarak cadılık faaliyetleri görülmüş ve şeytan çıkartma yöntemleri bunların tedavisinde kullanılmıştır. Dolayısıyla tıbbın bu dönemde insanlara sunabileceği hizmetler de oldukça sınırlı kalıyordu. Bunlar da yıllarca uygulanagelen kan, idrar ve tükürük incelemelerine dayandırılan kan akıtma, müshil kullanma, kusturma, lavman yapmaktan öteye geçememiştir.[269]

Orta Çağ’da Hıristiyanlık, tıbbı bir hayır işi olarak görmüştür. Hastalara yardım etmeyi zorunlu bir iş olarak gören din, bunun için gerekli tedbirleri almış ve hastaların bakımının yapılacağı mekânların tedarikiyle ilgilenmiştir. Toplum içerisinde kim olursa olsun ayrım gözetmeksizin herkesle ilgilenmek dini bir vazife olarak görünmekteydi. Zaten din adamları bu inanç gereği tıbbi yardımı ve tıp eğitimini dinin bir gereği olarak algılamışlardır. Dolayısıyla tıp, papazların, rahiplerin ve rahibelerin tekelinde kalmıştır.[270]

Öte yandan İslâm dönemi tıbbı, Tıbb-ı Nebevî ile Grek-İskenderiye, Süryânî, İran ve Hint geleneklerine ait geniş birikimi kendi perspektifi içinde bütünleştirerek varlık kazanmış; bu da şüphesiz Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin yönlendiriciliğinde olmuştur. Antik Yunan’da başta Pisagor ve Eflatun olmak üzere filozoflar aynı zamanda hekim ise İslâm döneminde de hekim ile hakîm birbirini tamamlayan iki sıfattı. Dolayısıyla hikmetten mahrum bir tıp anlayışı söz konusu değildi.

İslâm tarihinde, Selçuklu ve Osman-lılarda hastalara şifa bulmak üzere kurulan tedavi hizmetlerinin verildiği mekânlar bîmâristan, mâristan, dârüssıhha, dârülâfiye, dârülmerdâ, şifâiyye, bîmârhâne, şifâhâne ve daha ziyade de dârüşşifâ olarak adlandırılmıştır.[271]

Bimaristan Farsça bir kelime olup Bimar yani Hasta ve yer anlamına gelen istan kelimelerinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. Bimaristan kelimesi zamanla ortaçağda İslam ülkelerinde Maristan olarak kullanılmaya başlamıştır. Kuzey Afrika’nın batı bölgelerinde ise sinir hastalıkları için kullanılan kelime, Abbasîlerin sonuna kadar kullanılmaya devam etmiştir.

Daha sonraki devirlerde kelime farklı milletler tarafından kendi dillerine göre farklı şekilde ifade edilmiştir.[272] Mesela Orta Asya Müslümanları arasında Dârülmerza, Selçuklularda Dârüşşifâ, Osmanlılarda Dârüssıhha, Şifâhâne gibi tabirler kullanılmıştır. XIX. Yüzyıldan itibaren ise Avrupa’nın da etkisiyle tüm dünya genelinde Hastahane tabiri kullanılmaya başlanmıştır.[273]

İslamiyet’ten önce Araplar savaşlarda yaralananlar için bile Bimaristan tarzında mekanlar kullanmaz iken İslam döneminde ilk Bimaristan Hz. Muhammed döneminde yapılmıştır. Hz. Muhammed öncelikle savaşlarda yaralanan sahabeleri gözeterek Mescidde bir çadır kurdurarak onların tedavi edilmesi için ayrı bir yer ayırmıştır. Aynı zamanda hasta olanları ziyaret etmek için hasta yakınlarına izin vermiştir. Hz Muhammed tarafından kurulan bu çadır İslami dönemdeki ilk Bimaristan olarak sayılabilir.[274]

Bu mekânların ortak özelliği ise cami, medrese, imaret, tabhâne, kervansaray, hamam ve muhtelif dükkânlar gibi yapılardan oluşan büyük külliyelerin bir parçası olarak planlanmış olmalarıydı. Bu külliyeler, şehir içinde küçük bir şehir oluştu-rarak bir sosyal merkez gibi halkın her türlü sosyal-kültürel ve sağlıkla ilgili ihtiyaçlarını karşılamakta idiler.[275]

Öte yandan İslam aleminde sistemli ve düzenli olarak ilk bimaristan Muaviye b. Ebu Süfyan döneminde H.60 /M.679 tarihinde Dımaşk’taki(Şam) Emevî Cami’sinin batı minaresinin yanında kurulmuş[276] olup, bimarhanenin tarihteki en güzel örneklerinden biri Edirne’deki II. Bayezid Dârüşşifâsıdır. Rönesans devrinde hatta hastane tarihinde bir eşi daha olmayan mimarî bir abidedir. Bu hastanenin, külliyeye dahil medrese, câmi, tabhâne, fırın ve imaretle birlikte Tunca Nehri kenarında yeşil bir sahada inşa edilişi, şehircilik bakı-mından bugünün modern hastanelerindeki en ileri planlama yönteminin, külliyenin mimarı Mimar Hayreddin tarafından 500 yıl önce uygulandığını göstermektedir. İlk defa Selçuklu ve Osmanlı dârüşşifalarından bambaşka bir yapı olarak hastane fonksiyonlarına ve merkezî sisteme önem verilerek planlanmış bir mimarî karakter taşıyan Edirne Dârüşşifâsı’nda, Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sine göre, tıp tahsilinin yapıldığı bir de Tıp Medresesi bulunmaktadır.

İslâm dönemine ait ilk hastanenin 7. yüzyılda I. Velid tarafından kurulduğu rivayet edilse de, o günün imkânlarıyla tam teşkilâtlı ilk gerçek hastaneler, 8. yüzyıl Bağdat’ında Hârûn Reşîd dönemi Hıristiyan hekim Cibrâîl b. Buhtîşû ve 10. yüzyılda Adududdevle tarafından kurulan Adudî hastanesidir. Selçukluların kurduğu ilk hastane/dârüşşifâ ise Vezir Nizâmülmülk’ün Nişabur’da tesis ettiği, o dönemki ismiyle Bîmâristan’dır. Ayrıca Sultan Alp Arslan ordusuyla savaşa giderken develerle taşınan seyyar hastaneler de ilk dönem hastaneleri arasında sayılmaktadır. Yine Batı Karahanlıların kurucusu ve ilk hükümdarı Tamgaç Han’ın Semerkand’da kurduğu hastane, 12. yüzyıla ait Dımaşk’ta Atabey Nureddin Zengî’nin kurduğu Nûri hastanesi ve 13. yüzyılda Memlük Sultanı Kalavun tarafından kurulan Mansûrî hastaneleri ilk dönemin diğer örneklerini teşkil etmektedir.

Bu yıllarda, Ortaçağ Avrupa’sında tıp konusunda bilimsellikten uzak bir dönem yaşanırken, Anadolu’da oldukça gelişmiş bir tıp anlayışından söz etmek mümkündür. Nitekim Selçuklular zamanında inşa edilen dârüşşifaların en büyük özelliği, hastane hizmetinin yanı sıra tıp eğitimi vererek hekimler yetiştiriyor olmasıdır. Bu dârüşşifalardan en önemlisi Anadolu Selçuklu döneminde 1206 yılında hizmete açılmış olan Gevher Nesibe Tıp Medresesi ve Dârüşşifası’dır. Burası hem tıp okulu hem de hastaneyi aynı bina içerisinde barındırmasından dolayı dünyada bir ilki teşkil etmektedir.[277]

İnsan, taşıdığı ruhun Allah tarafından üfürüldüğü bilinciyle, hayatın kendisine bir emanet olduğuna inanırsa, ona iyi bakar ve onu korumaya çalışır. Bütün çabalara rağmen åmil ruhun vücuttan ayrılması ile ölüm/ebedî âleme yolculuk başlar. Hipokrat bir eserinde bunu, Ruh, vücudun kāşänesini terk eder, yerinde kan, safra ve etten ibaret fâni ve yalancı bir kalıp bırakır diye tarif eder.[278]

Sultan II. Bayezid in 1488 yılında Edirne’de yaptırdığı Dârüşşifâ ve Tıp Medresesi, döneminin en önemli sağlık kurumlarından biriydi. Dârüşşifa her türlü hastaya -daha sonraki yıllarda da sadece akıl ve ruh hastalarına şifa dağıtırken hemen yanı başında bulunan tip medresesi de hastaneye hekim yetiştirirdi. Günümüzün eğitim ve uygulama hastanelerini andıran Dârüşşifa’da birçoğunu Sultan II. Bayezid’in bağışladığı tıp kitapları okutulurdu ve burası çok önemli bir kütüphaneye de sahipti. Bu medresede okutulan tıp kitapları günümüze ulaşmıştır. Sultan Bayezid’in kendi mührünü taşıyan bu kitaplar şu an Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi’nde koruma altındadır. Bunlardan biri, Osmanlı tıbbına büyük katkılar vermiş ve Fatih Sultan Mehmed Han’ın da hocası olan Akşemseddin’in (ö. 1459) Maddetü’l-Hayat adlı el yazma eseridir. Sıtma türünden kan hastalıkları ile ilgili olan bu eserde, genetik biliminin konusu olan soyaçekim yasasına işaret eden bilgiler de vardır. Fatih döneminde Edirne Sarayı’nda hekimlik yapan Akşemseddin, insanların kişisel ve fiziksel hususiyetlerinin kalıtımsal olarak aktarıldığını, irsiyet ve kalıtım yasalarının tedavilerde göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünen bir hekimdir. Zira o, tedavi yöntemlerini sunarken fiziksel ve ruhsal hållere de dikkat çekmiştir. Akşemseddin, nikris (gut), sara (epilepsi) ve cűzzam (lepra) gibi hastalıkların tedavisi için önerdiği yöntemleri manevi tıp olarak nitelendirir. Yaptığı tespitler bunun bilimsel verilere de uygun düştüğünü göstermektedir.[279]

Osmanlı asırları

Osmanlıların ilk hastanesi, daha önce Abbasi ve Selçuklu modellerini örnek alarak 14-15. yüzyılda Bursa ve Edirne’de yaptıkları dârüşşifalardır. Bundan sonraki ilk hastane yapısı, 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed Han tarafından inşa ettirilen, o dönemin en büyük külliyesi Fatih Medresesi içindeki dârüşşifâdır. İstanbul’daki en büyük hastaneler 16. yüzyıldan itibaren inşa edilmeye başlanmıştı. Bunlar 19. yüzyılın modern hastanelerine öncülük ederek Batı tıbbının uygulamalarına büyük ölçüde etkide bulun-muşlardır. İkinci büyük eşik ise Süleymaniye Medresesi yanında inşa edilen müstakil tıp medresesidir uygulama, yan yana ve büyük bir ki, burada hem teorik hem de pratik III. Murad döneminde Avusturya (ve külliye içinde yer almaktadır. Sultan Kutsal Roma) İmparatoru II. Rudolf’un 1587’de Osmanlı’ya gönderdiği elçilik heyeti içinde bulunan eczacı Reinhold Lubenau’nun anılarında belirttiğine göre, o zaman İstanbul’da 110 dârüşşifâ, 515 medrese ve 625 sıbyan mektebi bulunmakta idi. Bu hastaneler/dârüşşifalar genellikle 150, büyük olanları ise 300 hasta alabilmekte, bazıları Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmadan her türlü inanıştaki hastaları, bazıları da sadece kadınları kabul etmekteydi. Hekimlerden başka [müstakil] göz hekimleri, cerrahlar ve eczacılar da bu hastanelerde görevli idiler. (…) Rönesans devrinde hastane mimarisinin bir dönüm noktası olarak gösterilen 1457’de yapılan Milano’daki Ospidale Maggiore Hastanesi’nden, 30 yıl sonra Edirne’de yapılan II. Bayezid Hastanesi’nin, gerek müzik tedavisi için akustiğinin sağlanmış olması, gerekse az elemanla yüksek randıman almak için merkezî bir şekilde inşa edilmiş bilinen ilk hastane olması bakımından, daha da üstün olduğunu görülmektedir. Aynı şekilde 1774’te Paris’teki Hôtel-Dieu Hastanesi’nin ortasında yer alan konik eyvan tipli merkezî havalandırma feneri ve Amerika’da 1876’da inşa edilen Johns Hopkins Hastanesi’nin sekizgen koğuşlarının ortasında kubbemsi çatı üzerindeki havalandırma feneri, sanki Edirne’deki Mimar Sinan’ın ustası olan Hayreddin’in yaptığı II. Bayezid Hastanesi’nden ilham alınmış bir kopyası gibidir.

Bu noktada değinmemiz gereken bir husus: İslâm dönemi, Selçuklu, Osmanlı ve Türk hastane ve hekimlik tarihine dair araştırmaların günümüze yeterince aktarılamadığı bir gerçektir. Süheyl Ünver (1898-1986), Feridun Nafiz Uzluk (1902-1974), Aydın Sayılı (1913-1993), Fuat (1937-2013), Aziz Sancar (d. 1946-…) Sezgin (1924-2018), Arslan Terzioğlu gibi isimlerle bu zengin birikimin aktarılması hız kazanmış, bu alanda Müslümanların ve Türklerin dünya tıp tarihinde oynadıkları büyük rol yeni yeni anlaşılmaya başlamıştır. Bu anlamda İcâzetten Diplomaya koleksiyonumuzdaki mütevazı çalışmamız bile, tıp tarihinde, tip eğitiminin ve mezuniyet belgelerinin diploma değil icâzet anlayı-şıyla verildiğine dair anlayışa katkı vermiştir. Bu ve benzeri araştırmalar da göstermektedir ki Türkler, devlet kurdukları Orta Asya, Çin, Hindistan, Yakındoğu ve Anadolu’da bilim, tıp ve sanatın çeşitli dallarında olduğu gibi hekimlik alanında da Fârâbî (ö. 950), İbn Sînă (ö. 1037), Birûnî (ö. 1051), Hacı Paşa (ö. 1417), Şerefeddin Sabuncuoğlu (ö. 1469), Ahi Çelebi (ö. 1523) gibi birçok değerli şahsiyet yetiştirmekle kalmayıp Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular döneminde, 11. yüzyılda dünyanın ilk resmî devlet üniversiteleri niteliğindeki medreseler [bazılarının içinde ayrı olarak Tıp Medresesi] tesis etmişlerdir.[280]

Görsel: Edirne Darüşşifâsı’na alınacak hekimlerde üç tabib-i şefik yani şefkatli, merhametli üç hekim tayini şartı aranırdı.[281]

Doğu tıbbının Batı’ya ilham olması

İslâm dönemi tıbbı, 9. ve 10. yüzyıllarda en yüksek dönemini yaşamış, daha sonra Selçuklular ve Osmanlılar tarafından daha da ileri taşınarak Müslümanların hüküm sürdüğü coğrafyanın tümüne yayılan bir İslâm tıp geleneği hâlini almıştır. Söz konusu birikim Müslüman coğrafyayla sınırlı kalmamış, Batı dünyasına da taşınarak etki alanını genişletmiştir.

11-12. yüzyıllarda, Müslüman âlimlerin eserlerinin Endülüs, Sicilya, seyyahlar ve Haçlı Seferleri sayesinde Avrupa’ya aktarılarak Latinceye ve Katalancaya tercüme edilmesi Batı’da bir uyanışı tetiklemiştir. Şüphesiz bu, uzun yılları kapsayan bir uyanıştır, çünkü yüzyıllardır gerisinde kaldıkları bilimin eşiğine varmak onlar için pek de kolay olmayacaktır. Avrupa’da yüzyıllarca Doğu’dan yapılan tercümeler ve bunların üzerine koydukları kendi deneyimleri sayesinde 16. yüzyılda tarihinin dönüm noktalarından biri olan Rönesans’ın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yüzden Orta Çağ Avrupası’nda tıp ve tıp eğitimi İslâm öncesi dönemde Hıristiyan inancının hâkim olduğu, bilimsel gelişmelerin engellendiği, bilim adamlarının reddedildiği karanlık bir dönemi yaşamış ve Müslümanların etkisiyle bir uyanış dönemine girmiştir.

Öte yandan İslâm dünyasında hastane, tarihte ilk kez, bilimsel tıbbın kaleleri hâline gelmiş tıp kurumları olarak ortaya çıkmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’da tesis edilen bu hastaneler, üç ayrı ihtisas sahasında hizmet vermekteydiler. Bunlar her sınıf halk için tesis edilen umum hastaneler, ordu için kurulan askerî hastaneler ve son olarak da yönetim için tesis edilen saray hastaneleridir. Arslan Terzioğlu ve hocası Heinrich Schipperges’in (1918-2003) çalışmaları da göstermektedir ki Selçuklu Türklerinin gerek hastaneleri gerekse tatbik edilen tıp/hekimlik sistemi, Avrupa’da hekimliğin gelişmesini etkileyerek tıbbi rönesansın başlamasında büyük pay sahibi olmuştur. Bu tesirlerin bir diğer örneği, Selçuklu dönemi tıp eğitiminde ders kitabı olarak okutulan kitapların, Avrupa’da Salerno, Montpellier ve Paris tıp fakültelerinde Arapçadan Latinceye tercüme edilerek ders kitabı olarak okutulmasıdır. Bilindiği gibi, Montpellier Tıp Okulu, Avrupa’da modern anlamda Salerno Tıp Okulu’ndan sonra kurulan okulların en önemlilerinden biridir. Bu iki okulun kurulurken, İbn Sînâ ve İbn Rüşd’ün öğrencileri, Yunan geleneğine tamamen nüfuz etmiş olan İslâm bilimini Avrupa’ya taşımışlardır.[282]

Görsel: Batı’da Abdulcasic olarak tanınan Endülüslü İslâm hekimi Zehrāvī yi (ö. 1013) ameliyat sırasında gösteren temsili bir resim[283]

Hastane mimarisinde örnek yapılar

Bunların yanında Selçuklu hastanelerinin Avrupa’da Rönesans hasta-nelerine tesirleri, sadece dört eyvanlı haç şeklindeki plan bakımından değil, konstrüksiyon ve iç süsleme-ler bakımından da çok belirgindir. İspanya ile Fransa sınırları arasında tesis edilen hastanelerde, mesela Hospital Saint Blaise Hastanesi’ndeki kubbe konstrüksiyonu Divriği’de 1228’de Turan Melik’in tesis ettiği Selçuklu hastanesindekinin bir kopyası gibidir. Bu etkiler sadece Avrupa’ya münhasır kalmamış, yakın doğudan, Hindistan ve Çin’e kadar ulaşmıştır. Bunda Moğolların büyük rolü olduğu düşüncesi de vardır:

Moğolların batıdaki kolu olan İlhanlılar döneminde, Selçuklu hastaneleri örnek alınarak Tebriz, Hemedan, Sultaniye, Sivas, Şiraz ve Bağdat’ta birçok hastane kurulmuştu. İlhanlıların veziri, hekim ve tarihçi Reşidüddin Fazlullâh-ı Hemedânî (1247-1318) döneminde hastaneleri, eczaneleri, bahçeleri ile Rab’ıreşîdî adıyla anılan bir üniversite şehri de kurulmuştu. Burada Bizans Împaratorluğu dahil dünyanın her yerinden gelen talebeler için barınma imkânı da sunuluyordu. 1310’da kurulan bu üniversite şehri, bugünkü benzeri modern örneklerinin birçok yönüyle öncüsü niteliğindedir. Burada saydıklarımızın hemen hemen hepsinde Selçuklu dönemi izleri olan Nizamiye, Tutuşiye, Mustansıriye Medreseleri ve hastanelerinin izleri vardır.[284]

Görsel: 1964 yılında çıkarılan ve Zehrávï’nin bir tasvirini taşıyan hatıra pulu[285]

Eğitim ve müfredattaki benzerlik

11-14. yüzyıllar arası Selçuklu dârüşşifaları ve tıp medreselerinde okutulan ders kitaplarından Huneyn b. İshak’ın el-Mesâil fit-tıbb, Ebû Bekir er-Râzî’nin Kitâbü’t-tıbbi’l-Mansûrî, Galenos’un Summeria Alaxandrinorum eserleri Avrupa’da Salerno ve Montpellier Paris tıp okullarında, Selçuklulardan bir asır sonra örnek alınarak 12. yüzyıl ile 16. yüzyıl arasında müfredata dahil edilmişti. Batı’daki bu önde gelen tıp okullarında müfredat Doğu ve İslâm âlimlerinin Galen ve Hipokrat gibi Antik Yunan tıpçıları üzerine yaptıkları izahlar, bu isimlerden asırlar sonra Batılılar için yol gösterici olmuştu.

Batı sentezi etrafında şekillenmiş, Constantin Africanus (1015-1098) gibi isimlerin Selçuklular döneminde ünlü İslâm hekimlerinin eserle-rini Latinceye tercüme etmesiyle bu eserlerin Salerno ve diğer Avrupa tıp okullarında ders kitabı olarak okutulması, tıp eğitiminde Selçuklular döneminde tesis edilen hastanelerde erişilen bilimsel düzeyin Avrupa’yı etkilemesine önemli bir örnektir. Yine Saîd b. Hasan el-Mütetabbib, 1072’de kaleme aldığı Kitâbü’t-Teşviki’t-Tibbi’de hekimle-rin nasıl imtihan edileceğinden ve tıp tahsil eden hekim adaylarının hastanede eğitimleri esnasında nasıl davranması gerektiğinden bahsetmiş; bu birikim de yine Batı dünyasına taşınarak orada sürdürülen eğitimde örnek alınmıştır.

Görsel: İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han döneminde (1308-1309) inşa edilen, Sabuncuoğlu Şerefeddin’in hekimlik ve cerrahlık yaptığı Amasya Dârüşşifâsı’nın Gaye Özen tarafından çizilen bir minyatürü. Dünyadaki ilk örnek olduğu söylenen dârüşşifâda, akıl hastaları için mûsikî ve su sesiyle tedavi uygulanırdı.[286]

Müslüman hekimlerin yazdığı eserler yanında, dârüşşifalarda tahsilini bitirenlerin yemin merasimleri gibi birçok konu da Batı’ya ilham kaynağı olmuştur. Selçuklu döne-minde 12. yüzyılda yaşayan hekim Şeyzerî’nin yazdığı, hekimlerin imtihan edilmelerinden bahseden eserinde, icrâ-yı tababet edebilmek için hekimlerin muhtesib (çarşı-pazarı dinî kurallara göre denetleyen görevli) denilen yüksek rütbeli bir memur tarafından reîsü’l-etıbbâ denetiminde imtihan edildikten sonra, yani icâzetnâme aldıktan sonra Hipokrat Andı’nı yapması gerektiğinden bahsetmesi ve bu andın metnini vermesi çok önemlidir. Bu metin Hipokrat Andı’nın Arapçaya iyi bir tercümesi olup, andın son kısmında metnin orijinalinde yer alan Yunan sağlık tanrıları yerine Allah Teâlâ’ya yemin edilmektedir.[287]

Karanlık Çağ’ı Bitiren Dokunuş: Kâğıt Avrupa’ya Nasıl Geçti?

Tarih kitapları genellikle Orta Çağ Avrupa’sını Karanlık Çağ olarak tanımlar. Ancak bu karanlığı aydınlatacak en büyük icatlardan biri olan kâğıdın Batı’ya ulaşması, İslam medeniyetinin teknolojik köprüleri sayesinde gerçekleşti. Ünlü tarihçi Will Durant, medeniyetin seyrini değiştiren bu geçişi çarpıcı tarihlerle gözler önüne seriyor.

Bağdat’tan Avrupa’ya Uzanan Teknoloji

Kâğıt her ne kadar MS 105 yıllarında Çin’de ortaya çıkmış olsa da, bu mucizenin sanayileşmesi ve dünyaya yayılması İslam coğrafyasında gerçekleşti. Durant’ın aktardığına göre, İslam âlemindeki ilk kâğıt imâlâthanesi 794 yılında Bağdat’ta kuruldu. Bu, bilginin ucuzlaması ve kütüphanelerin devasa boyutlara ulaşması yolundaki ilk büyük adımdı.

Kâğıdın Tarihsel Kronolojisi

Kâğıdın dünyadaki ayak izlerini takip ettiğimizde, bilginin doğudan batıya nasıl aktığını net bir şekilde görebiliyoruz:

105 – Çin: Kâğıdın ilk kullanım izleri.

707 – Mekke: İslam dünyasındaki erken dönem kullanımı.

794 – Bağdat: İlk büyük kâğıt fabrikasının kuruluşu.

800 – Mısır: Nil havzasında yaygınlaşma.

950 – İspanya: Endülüs üzerinden Avrupa topraklarına giriş.

1100 – Bizans: Anadolu ve Balkan hattına geçiş.

1309 – İngiltere: Adalara ulaşan teknolojik devrim.

Bilgi Nasıl Taşındı?

İmalat usulü, Müslüman tacirler ve zanaatkarlar aracılığıyla önce Sicilya ve İspanya’ya sokuldu. Endülüs’ün kütüphanelerinde yankı bulan bu teknoloji, kısa sürede İtalya ve Fransa sınırlarını aşarak tüm Avrupa’ya yayıldı.

Eğer Müslüman coğrafyasındaki bu üretim tesisleri ve aktarım rotaları olmasaydı, bugün bildiğimiz anlamda bir Rönesans veya matbaa devrimi çok daha geç gerçekleşebilirdi. Kâğıt, sadece üzerine yazı yazılan bir materyal değil; karanlık bir çağı kapatan ışığın kendisiydi.[288]

Yani ilim insanlığın çocukluk devrinde, Asya kavimlerinin kucağında hayata kavuşmuştur. Ancak onun bütün karakterlerini kazanarak kendi iradesinin bütün şuuruna sahip olması, Garb medeniyeti dediğimiz Rönesans’tan sonraki Avrupa medeniyeti içinde mümkün olmuştur.[289]

Ve bunda etkili olan da şüphesiz başını İslam dünyasının çektiği Şark dünyası idi. Bu medeniyet atılımının kendilerini vurmasından çekinenler anında harekete geçti. Bu bağlamda imparator Marcian yaklaşık bir buçuk asırdır Heretik yorumlu dini düşüncelerin kaynağının İskenderiye olduğunu biliyordu ve bir daha bu fikirlerin yeşermemesi için 1 Ağustos 455 tarihinde imparator, Mısır Valisine gönderdiği fermanda. İskenderiye kütüphanesinin yakılmasını emretti. İmparatorun fermanı çok sert şekilde uygulanmıştır. Böylece 455 yılında İskenderiye’de bulunan İskenderiye Kütüphânesi ile beraber Helenistik kültürün ürünleri olan tüm kitaplar da tarihe karışmışmıştır. 641 yılında Halife Ömer zamanında, Mısır fatihi Amr İbn As tarafından Kütüphâne’nin yakıldığı iddiası M.Ö. 1. Yüzyıldan itibaren başlayan Kütüphânedeki tahribat asırlardır devam ettiikten sonra M.S. 6. Yüzyıl ortasında İmparator Marcian’ın emri gereği Mısır’daki tüm kütüphâne ve kitapların yakılması uygulamasına rağmen Kütüphâne yahut bu olmayan Kütüphânede acaba yakacak bir şey kalmış mıydı?  sualini akla getirmektedir… Acaba İmparator Marcian’ın 455 yılındaki emri gereği İskenderiye Kütüphânesi de dâhil olmak üzere Mısır’daki tüm kütüphâne ve kitapların yakılması uygulamasının ardından İskenderiye’nin Müslümanlar tarafından fethi (642) arasında geçen 187 yıllık zamana rağmen, 641 yılında Halife Ömer zamanında, Mısır fatihi Amr İbn As tarafından Kütüphâne’nin yakıldığı iddiası nasıl ortaya atılabildi, şimdi onu izaha çalışalım. Rivâyete göre, 642 yılında İskenderiye fethedildikten sonra, Hâlife Ömer şehir kütüphânesindeki kitapların yakılmasını şehrin fatihi Amr bin As’a emretmiş. o da Yahudi dil bilgini, teolog ve Aristo şârihi Yahya en-Nahvî’nin (Ioannis Philoponos) itirazlarına rağmen, kitapları şehirdeki dört bin hamam külhanında yaktırmış ve hamamlar da altı ay bu kitaplarla ısıtılmış. Bunu (Mısır’ın fethinden altı asır sonra) Ebu’l-Ferec diye bilinen Suriyeli Hıristiyan yazar Barhebraeus (1226-1289) söylüyor. Bunun meşhur tarihi, 1663 yılında Latince’ye çevrilip yayınlanmıştır. Efsâne ilk kez o zaman Avrupa’da duyulmuştur. Bazı somut bilgiler nedeniyle bu iddiaların ihtiyatla karşılanması gerekmektedir. Bu çerçevede öncelikle Arapların Mısır’ı fethinden sonraki asırlara kadar kağıt henüz Mısır’a girmemiş olup o dönemdeki kitapların hepsi olmasa da çoğu yanmayan parşömen üzerine yazılmıştı. Ayrıca hamamların ocaklarını altı ay yanık tutmak için en az 14 milyon kitabın bulunması gerekliydi. Üstelik kimi kaynaklarda 6. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış olan kimi kaynaklar Yahya en Nahvî’nin Mısır’ın Müslümanlar tarafından fethinden önce ölmüş olduğu gibi, Yahya en-Nahvî’nin iddiaları kitabın İbranice ve kısaltılmış Süryanice ve Arapça asıl nüshalarında da bulunmamaktadır. Kitabında bu iddiayı zikreden Ebu’l-Ferec bunu Yahya en-Nahvî’nin hayatını anlatan tarihçi İbnü’l-Kıftî‘den okumuştur. O da bunu 1203 yılında Mısır’ı gezen Bağdatlı tabip Abdüllatif‘ten rivâyet etmektedir. O da İskenderiye Feneri’nin yıkıntıları yanında birtakım direkler gördüm. Hazret-i Ömer’in yaktırdığı kütüphâne burası olsa gerek! demiş. Abdüllatif’in bu ziyareti Fâtımî Devleti’nin sonuna isabet eder. Hazreti Ömer’e karşı önyargılı Fatimîler’in, Abdüllatif’in, Hz. Ömer’i onu câhil ve barbar olarak tanıtmaya mâtuf bu ifadelerine itibar etmeleri anlaşılabilir bir durumdur. Salâhaddin-i Eyyûbî, Mısır’ı ele geçirince Fâtımîlerin sapkın inançlarına dair propaganda kitaplarını yaktırmıştı. İbnü’l-Kıftî’nin babası da bu sırada Mısır’da kadı idi. Bu şahıs muhtemelen babasından işittiklerini anlatırken; hâdise bambaşka bir renge büründürülmüştür. İbnü‘l-Kıftî hamam sayısını vermemektedir. Bu nedenle bunu Ebu’l-Ferec’in uydurmuş olması kuvvetle muhtemel. Amr bin As, Mısır’ın fethini takiben ele geçen bazı Yunanca kitapları ne yapacağını güyâ Hâlife Ömer’e sormuş. O da içinde işe yarar bir şey varsa sakla, değilse yak! demiş. Bu hâdise ile de yangın arasında irtibat kurulduğu açık. İddia edilen böylesi önemli bir olaydan ne zengin Orta Çağ İslam, ne kilise, ne Bizans ve ne de Yahudi literatüründe bahsedilir. İznik piskoposu tarihçi Yuhanna, 7. yüzyılın sonlarında yaşadığı hâlde ve koyu İslâm düşmanlığına rağmen bu hâdiseden bir kelime olsun söz etmez. Bu gibi iddialar ya efsanelerden doğar ya da kasıtlı olarak uydurulur. Bir kişinin, bir düşüncenin propagandasına yarar. Propagandacı için doğrular değil, etkileyici ve ikna edici olmak önem taşır. Papalar, 8. yüzyıldan beri bütün Avrupa’nın ilk Hıristiyan Roma İmparatoru Konstantin tarafından bir fermanla kendilerine bahşedildiğini söyler; buna dayanarak bütün Avrupa’daki Hristiyan krallar üzerinde dinî ve dünyevî tek otorite olmak isterlerdi. 4. yüzyıla ait olduğu iddia edilen ve Konstantin Hibesi denilen bu vesikanın sahteliği 15. yüzyıla ortaya çıkmasının ardından krallar birer ikişer Papanın dünyevî otoritesini reddetmişlerdir. İskenderiye Kütüphânesinin M.Ö. 47 yılından M.S. 455 yılına dek olan sürede Roma ve sonrasında da Bizans hâkimiyetindeki yaklaşık altı asırlık süre zarfında ne şekilde tahrip edildiği apaçık iken, Kütüphânenin Müslümanlar tarafından yakıldığı propagandacıların favorisi olarak kalmış, bilgi ile efsâne yan yana yürümeye devam etmiştir.[290]

Yani uzun lafın kısası bazı tarihçilerin İskenderiye Kütüphanesinin Hz. Ömer’in yaktığı iddiası tamamen asılsızdır.

Halbuki tam aksine Müslümanlık hakimiyet kurduğu coğrafyalarda çeşitli halklarla ve onların farklılıklarıyla yüz yüze gelmişti. Helen-Hristiyan ve İran-Fars kültürleri İslamiyet ile uzlaştırılarak ticaret geliştirilmiş ve büyük bir kültür devrimi yaratılmıştır. Sokrates, Eflatun, Aristoteles’i Neoplatonizm kurucusu Plotinos’un aracılığı ile tanımışlar[291] aynı soruları sorup cevaplarını aramışlardı. Doğunun rasyonalist hareketi olarak anılan Mutezile akımına (Kelam) göre iman Kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve amelden oluşur.[292] Bu akım İslam’ın akıl ile yorumlanmasını savunanlar tarafından benimsendi.[293] Onlara göre doğa yasalarını akıl yoluyla keşfedebildiklerine göre bu durumda akıl ile vahiy arasında bir çatışma söz konusu değildi.[294] Mutezile akımı Hicri ikinci asrın başından dördüncü asrın sonuna kadar İslâm düşüncesinde önemli bir yer edindi.[295]

İşte Garp uygarlığı bilim, sanat ve düşünce alanlarında Müslümanlardan ve Doğu’dan aldıklarıyla büyük bir uyanış yaşamış ve revaçta olan uygarlık haline gelmiştir. Böylelikle Doğu’ya galebe çalmaya başlayan Batı, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Doğu dünyası üzerinde derin bir etki kurmaya başladı. Kurulan bu etki vesilesiyle başta Türk modernleşmesi olmak üzere Doğu dünyasında inanılmaz bir modernleşme rüzgarları uç verdi.

Bu yüzdendir ki Türk modernleşmesi 1923’te değil, Osmanlı’nın gerileme döneminde başlamış ve uzun yıllara yayılarak devam etmiş, Atatürk döneminde doruk noktasına ulaşmıştır. Osmanlı’nın çağa ayak uydurmak ve eskiyen kurumları gerek tamir etmek gerek ortadan kaldırıp yenilerini kurmak için gerçekleştirdiği yenilikler belki çöküşüne engel olamamış, ancak bu yeniliklerin meyvesi olan modern kurumlar çökmüş Osmanlı’nın enkaz yığınının içinden filizlenen genç Türkiye Cumhuriyeti’ne sağlam bir altyapı hazırlamış, Atatürk dönemi de Osmanlı’nın gerileme döneminde başlayan modernleşmenin zirveyi bulduğu dönem olmuştur. Bu bağlamda da hem Atatürk devrimlerini hem de Türk modernleşmesini yüzyıllara yayılan bir süreç içinde ele almak gereklidir.[296]

Ama Garp’la olan etkileşimler vesilesiyle bugünlerimizi de kapsayan modernleşme süreci yaşanırken gelin görün ki biz Garbın iki şeyini yanlış anladık; iki yüzünü tersinden gördük: İlmini ve ahlâkını. Garplılaşmak isterken onun ilmini alıp ahlâkını almamak kararını verdik. İlimle ahlâkın aynı kökten çıktıklarını bilmedik. İlmi de gûya almak isterken, bir müze malı gibi veya bir şöhret kürkü gibi mahfazalar ve bohçalar içerisinde güzidelerle münevver geçinenlerin temaşasına mahsus, cemiyetin hayatiyle alakasız, bir antika eşyası hâlinde aldık. Gümrükten çıkarıp kütüphanelere yerleştirdik. Birçok şeyleri ezberden bilenlere diploma dağıttık, kürsüler sunduk. Emirlerine uşaklar tahsis ettik. Kendilerine keramet sahibi evliya gözüyle baktık. Emirlerini ferman saydık. Üstadlara ilişmedik. Üniversite binalarını sultan sarayları kadar muhteşem yaptık. Bugüne kadar hâlâ anlayamadık ki ilim bir müzeyi andıran üniversite sarayının dört duvarı arasına hapsedilecek bir esir değildir. O, cemiyetin hayatına, damarlarımızdaki kan gibi yayılarak dağılacak ve benliğimizi idare edecek cevherdir. Kitaplara hapsedilen ve ciltlerle nazariyeler halinde Garptan aktarma edilen bilgiler ilim değildir. Üniversiteyi ne kadar muhteşem bina etseniz, damarlarımızda ilmin hayatı cereyan etmedikçe, onu dışarıdan almak kabil olmayacaktır. Peki, alanlar nasıl aldılar ve bu ilim nasıl şeydir? Onu meydana koyan şartlar nelerdir?

Bu soruların cevabına geçmeden önce ilmi tarif edelim: Dar ve gerçek mânâda ilim, “hiçbir menfaat gözetmeyen ve hiç bir tatmin ile nihayetlenmeyen, zekâyı sonsuzluğa doğru götüren tanıma aşkıdır.”

Bu tarife dikkat edersek, ilmin başlaması için, sonsuzluk aşkının bizde doğması lâzım geliyor. Garbın dimağına aşk fikrini aşılayan Hristiyanlık olmuştu. Din, namütenâhilik demek olan Allah ideali olduğuna göre, ilmi doğuracak olan namütenâhilik aşkını da yine o getirecekti ve öyle oldu. İlmin beşiği olan felsefi düşünceye, bu gözlerle görüp bu kaba cilt ile temas edemediğimiz bir hakikat âleminin var olduğu ve bu âlemi ancak aklın idrak edebileceği tasavvurunu sokan Eflatun ve onun bu görüşünü benimseyen Hıristiyan filozofu Saint Augustin, bu aşkın müjdecisi oldular. Rönesans ise, bu aşkın âleme getirdiği aydınlıkları bütün ruhlara sindirmek suretiyle, bugünkü ilmimize ruhlarda eşi görülmemiş bir hayat verdi. Sonsuzluğun aşkına bağlandığı için gerçekten en büyük ibadet olan ilim hareketi, o günden beri insanlığın dört yüz yıllık enerjisini kullandı. İnsan denilen muammânın düğüm noktalarından birisi de şu olsa gerek: Aklını dosdoğru kullanmak iktidarı kendisinde olduğu halde yine kendisinde buna karşı gelen nice ihtiraslar barınıyor. Herşeyden evvel hayatını korumaya mahkûm bir canlı olarak sahip bulunduğu bu ihtiraslar, onun sonsuzluğa sefer diyebileceğimiz hakikat ve ilim aşkının düşmanlarıdır. İşte Rönesans’ta Garbın açtığı büyük mücadele, hakikat düşmanlarına karşı bu seferberlikle başlamıştır ve dört asırdan beri devam etmektedir. Tekrar edelim: Bu seferberliği ruhlarda ilân eden, Eflâtunla başlayan ve Hristiyanlığın âleme getirdiği aşka bağlanan ebedilik fikridir.[297]

Öte yandan İspanya Emevilerinin Kordoba kitaplığında 400 binden fazla sistemli olarak düzenlenmiş elyazması cilt bulunuyordu. 11-14. yüzyıl Avrupa’sında İslâm ve Türk modası geçerliydi.[298]

Nitekim dünya medeniyet kültürünün oluşumunda birçok farklı medeniyetin izleri bulunmaktadır. Hint ve Çin medeniyetleri, Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri, Yunan medeniyeti, İslam medeniyeti ve günümüzde baskın olarak devam eden Batı Medeniyeti en önemli olan medeniyetlerdendir.

İslam medeniyetinin temelinde vahiy kültürü ve insan aklı bulunmaktadır. Batı düşüncesi ve kültürünün temellerinde ise Hıristiyan teolojisi, Yunan düşüncesinin temeli olan Antik Grek ve Latin kültürü ve Batı Avrupa geleneği olan Roma kültürü vardır. Bugünkü Batı kültürünün temellerinde İslam medeniyetinin de önemli katkıları bulunmuştur. İslam medeniyeti düşünürleri Antik Yunan’dan çevirdiği birçok eser ile bu medeniyetin şekillenmesinde rol oynamıştır.

10.yüzyıldan sonra başlayan İslam düşüncesinin Batıya aktarılması sürecinde bazı noktalar öne çıkmaktadır. Endülüs kültürünün etkisi, diğer geçiş noktası olan Sicilya’daki İslam kültürünün etkisi, Haçlı Savaşları ile başlayan uyanış süreci, İslam’daki medrese geleneğine benzer şekillerde gelişen Batı’daki Kilise okulları ve sonrasında oluşturulan üniversiteler, İslam düşünürlerinin eserlerinin tercüme edilme süreci ve Katolik Kilise’nin Hıristiyan düşüncesinin yenilenmesine yönelik atılımları en önemli süreçlerdendir. Birçok İslam düşünürünün çalışmasından faydalanan Batı kültürünün bazı noktalarda da bu faydalanmayı kaynak göstermeden yaptığı görülmektedir.

İslam düşüncesinin Batı’ya etkileri konusuna başlarken İslam düşüncesinin ve Batı düşüncesinin kavramsal olarak ne anlama geldiğine de kısaca değinmek gerekir. İki kavram da tarihsel olarak farklı coğrafyalarda farklı şekillerde algılanmıştır.

İslam düşüncesi; İslam’ın hayat, kâinat ve Allah hakkındaki telakkilerinin bir bütün olarak ifadesinden ibarettir. İslam düşüncesinin birisi ilahi vahiy, diğeri de insan aklı olmak üzere iki temel kaynağı vardır. Batı düşüncesi ise Batı Avrupa’da geliştirilen düşünce sisteminin adıdır. Bu düşünce sisteminin üç önemli dayanağı vardır. Bunlardan birisi Hıristiyan dünya görüşü çerçevesinde geliştirilmiş olan insan, hayat, kâinat ve Tanrı telakkisidir. İkincisi, Antik Dünya’dan devralınan Grek-Latin kültürü; üçüncüsü de Batı Avrupa halklarının geçmişten devraldıkları milli ve ırki hususiyetler ile renklenen geleneksel değerleridir.[299]

İslam Uygarlığı’nın Batı Uygarlığı’nı etkileme sürecini bir zincirin halkaları gibi ele alacak olursak İslam uygarlığı, Sumerlerden başlayan Ortadoğu, sonra Yunan ve Roma uygarlığının mirasını geliştirdi ve kapitalist Batı uygarlığına taşıdı. İslam uygarlığı ve Türk uygarlığı, bu açıdan Avrupa’daki Rönesans’ın kaynağı oldu; öte yandan Çin ve Hint uygarlığı ile Batı uygarlığı arasında da bir köprü oluşturdu.[300]

Hz. Muhammed’in kılıcıyla kurduğu devlet ve medeniyet, eski uygarlıklar ile 15. yüzyıl sonrasının kapitalist uygarlığı arasında köprü oluşturdu. İnsanIık, Hz. Muhammed’in silahına, kılıcına çok şey borçludur.[301]

Yani İslâm, Çin denizinden Atlantik okyanusuna ve Semerkant’tan Timbuktu’ya kadar Çin, Hint, Fars, Yunan, İskenderiye ve Bizans’ın en eski ve en önemli kültürlerini kendi kültür potasında eritmek ve verimlileştirmek ve yaymakla kalmamış, bütünlüğü bozulmuş imparatorluklara ve can çekişen medeniyetlere yeni bir ortak yaşama ruhu da aşılamıştır.[302]

Yani diyebiliriz ki, İslam’ın teolojik değerleri, hızla genişleyen coğrafyada yeni bir medeniyet tasavvuru oluşturmuştur. İspanya’dan Balkanlar’a, oradan Orta Asya’ya kadar uzanan bu süreç, sadece askeri bir fetihler silsilesi değil, aynı zamanda idari ve entelektüel bir küreselleşmedir.[303] Bu medeniyet, farklı etnik ve kültürel yapıları kendi ahlaki ve hukuki çatısı altında buluşturarak evrensel bir kimlik kazanmıştır.[304] Siyasal ve toplumsal değerlerin bu kadar geniş bir coğrafyada istikrarlı bir şekilde uygulanması, İslam medeniyetinin tarihsel sürekliliğini temin eden en önemli unsurlardan biri olmuştur.[305]

Yani bu meyanda İslam medeniyetinin tarihsel başarısını sadece askeri fetihlerle sınırlamak, bu devasa birikimi tarih dışı bir zorunluluğa hapsetmektir. İslam medeniyeti, belirli bir dünya görüşünün ve cihanşümul ilkelerin kurumsallaşma sürecidir.[306] Bu süreç, askeri bir genişlemeden ziyade, adalet ve nizamı önceleyen bir ahlaki zemin üzerine bina edilmiştir.[307]

Bunu özellikle Türklerin İslam dairesine geçişini askeri etmenlere ve bilhassa da “kılıç zoru”na bağlayan çevreler için dillendirmek lazımdır.

Bir defa hiçbir topluma, toplumsal-ekonomik açıdan kabul etmeye hazır olmadığı bir sistemi zorla benimsetemezsiniz. Örneğin Amerika’yı işgal eden Avrupalılar, kabile toplumu koşullarında yaşayan Kuzey Amerika yerlilerine kapitalist toplumda örgütlenmeyi zorla dayatamazlardı ve dayatamadılar.

Her toplum, eşiğine geldiği veya içine girdiği toplumsal süreçlere uygun kurumları ve ideolojiyi kabul eder.[308]

Ama ne yazık ki ülkemizde bu gerçeklik sürekli atlanarak ders kitaplarında olsun, başka yerlerdeki anlatımlarda olsun Orta Asya Türklerinin İslamiyet ile tanışması son derece sığ bir üslupla, asıl detaylar atlanarak anlatılmaktadır. Emeviler döneminde İslamiyet’in Ön Asya’ya girdiği ve Emevilerin Arap milliyetçiliği politikaları gibi nedenlerle Türkler arasında kabul görmediği, ardından gelen Abbasi Devleti’nin ise hoşgörülü politikaları sebebiyle Türklerin kitleler hâlinde İslamiyet’i kabul ettikleri anlatılır. Gerçekten de Emeviler Arap milliyetçisi bir politika izlemişlerdir. Peygamber Efendimiz’in (sas) soyunu (Ehl-i Beyt’i) hakir görmüşler, bu insanları üzmüşler, toplumdan uzak tutmaya çalışmışlardır. Evet, onların bu tu-umları İslam ile tanışma aşamasındaki toplumları bir süre İslam’dan uzak tutmuş olabilir ama bu Türkler için geçerli değildir. Bilakis Emevilerin bu son derece katı tutumu ve benmerkezci siyaseti öyle bir hadiseyi tetikleyecektir ki Türklerin İslamiyet’te olmazsa olmaz rolleri, İslamiyet’i algılama ve oldukça hassas bir şekilde yaşama anlayışları, bu hadiseler neticesinde ortaya çıkacaktır.

Yıllardır ülkemizde yazılan bazı kitaplarda, oynatılan tiyatrolarda, çizilen karikatürlerde ve gösterime giren filmlerde Orta Asya Türklüğü öyle bir gösterilmeye çalışılmıştır ki sanki çirkin, sakallı, entarili bir Arap, yanında kurduyla postlar içindeki Türk’ü diz çöktürmüş, elinde eğri bir kılıç ile bu Türk’ü zorla Müslüman yapmıştır. Çizilmeye çalışılan bu imaj günümüzde orta yaş kesimden herkesin aklında kalmıştır. Ne var ki bu sahnelerin aksine Türkler hiçbir zaman İslamiyet’i zorla kabul etmemişler, çünkü Araplar hiçbir zaman Orta Asya’da hâkim bir güç olamamışlardır. Araplar Ön Asya’ya kadar ilerlemiş, Çin ile çıkar çatışması yaşanınca meşhur Talas Savaşı meydana gelmiş, Türkler Müslümanların tarafını tutmuş ve Çin mağlup edilmiştir. Ancak bu galibiyetten sonra bile Abbasi sınırları Orta Asya’ya kadar genişlememiştir. O günlerde kendi topraklarında özgür yaşayan Türk toplumlarının İslamiyet’i kabulünde, kaynaklarda nadiren birkaç istisna zikredilse de, kesinlikle bir zorlama söz konusu olmamıştır.

TÜRKLER ANADOLU’YA GELDİKLERİNDE İSLAM’I NE KADAR BİLİYORDU?

Düne kadar ekranlarımızda görülen filmler ve raflarımızı süsleyen romanlar ne yazık ki hiçbir zaman Türklerin Orta Asya’da İslamiyet ile tanışmalarını da bu tanışma sonrasındaki yaşantılarını da gerçek anlamda yansıtmadılar. Şikâyetçi olduğum bu senaryoların ve kurguların iddiasına göre Türkler İslam’ı zorla kabul etmişlerdi. Ciddi bir maneviyat anlayışları yoktu. Göçebe bir toplum yapısına sahip Türkler Anadolu’ya sanki yalnızca koyunlarını güderek, kurut kavut yiyerek gelmişlerdi. Yani idealleri olmayan, hedeflerden yoksun, sadece hayvanlarına otlak arayan asalak bir toplum gibi lanse edildiler. Aslında bunları bize anlatanlar kimseye fark ettirmeden Türk tarihiyle dalga geçiyor, bu büyük ideallerin insanlarını hafife alıyorlardı.[309]

Yani ortaya son derece zorlama yorumlar sunmak yoluyla bir teori inşası söz konusudur.

Daha da önemli olan husus, Türk-Arap ilişkilerini ve Türklerin İslamlaşmasını Hz. Osman döneminde başlayıp Emevîlerin çöküşüne kadar süren savaşlara bağlama yanılgısında, -ne yazık ki- pek çok insanımızın ısrarcı olmayı sürdürdükleri müşahede ediliyor.[310]

Türklerin zorlanarak, kılıç zoru ile korkutularak İslâm’a geçirilip hizaya çekildiği tezini savunanlar Kuteybe bin Müslim, Haccac bin Yusuf gibi şahısların Horasan’da, Maveraünnehir’de yaptıklarına dayanarak bu hüküm üzerinde karar kılıyor.

Halbuki Müslüman Arap ordularının İslam adına yaptıkları savaşlar her millette aynı tesiri var etmemiş, mesela Mısır’ın yerli halkı, bildiğimiz gibi Müslüman Arapların hakimiyetinden önce Arap değil, Kıpti’ydi. Ülke, Müslüman Araplar tarafından işgal edilince Koptça da Kıptilik de tasfiye edildi, Mısır’a Arap dili ve kültürü egemen oldu.[311]

Halbuki Türklerin Müslüman olması bizzat İslam tarihi içindeki en özgün gelişmedir. İlk kez İslam devletinin hakimiyet alanı dışındaki bir topluluk ya da topluluklar kitlesel halde din değiştirerek İslam dünyasına dahil olmuştur. Ondan önce İran’ın İslamlaşması zoraki ama nispeten hızlı olmuştur. Araplarca İranlılardan alınan lakin nüfusu farklı olan Azerbaycan’da da benzer bir süreç gerçekleşmiş ve İslam, Hristiyanlığın yerini almıştır. Buna karşılık fethedilen Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusta İslamlaşma eğilimi görülmemiştir. Mısır’dan başlayarak Afrika’daki İslamlaşma yine fütuhatla olmuş fakat Araplaşma anlamına gelmiştir. Türk ülkelerinden önce İslam neredeyse bütün büyük Akdeniz adaları ve İspanya’ya da girmiş ama yerel halk içinde fazla yayılmamıştır. İlk kez Türkler, kendi kimliklerini ama daha önemlisi bağımsız yapılarını koruyarak İslam dairesine girmişlerdir.

Ve denebilir ki tarihteki çok az din değiştirme vakası, oluşu ve sonuçlan itibariyle Türklerin İslam’a kitlesel geçişine benzer bir etki oluşturmuştur.[312]

Daha da önemli olan şey şudur ki, 200 yıldır uzun savaşlara rağmen Türkler arasında İslamiyet’in yayılması neredeyse hiçti. Uzun süren savaşlar akınlar yıldırma politikaları ve nihayet geçici hakimiyetliler hiçbir işe yaramamış, iki taraf arasındaki rekabeti körüklemekten öteye geçmemişti. Üstelik Emeviler gerek cizye vergisinde kayıp yaşamamak, gerekse Arap olmayanlara köle muamelesi yapmak gibi hevesler yüzünden İslamiyet’in yayılması için çok da gayretli davranmıyorlardı. Valilerin mal toplama çabaları, devlet hazinesinin Müslüman adaylardan çok para ve değerli madenlere ihtiyaç ve nihayet disiplinsiz gruplara sınır boylarını yağma sahası olarak görüp, kısa zamanda servet edinmeye gayret göstermeleri Müslüman olmayanların tepkisini kazanmak için yeterliydi. Zaten dinamik bir hayat yaşayanlar kılıç, ok, yay, mızrak gibi Savaş aletlerini kardeşi gibi yanında taşıyan Türkler için, savaşlar yenilgiler ve kılıç zoru hiçbir işe yaramamıştır.[313]

Dolayısıyla kılıç zorunun sökmediği Türkleri İslam hiçbir şekilde asimile etmemiş, hiçbir şekilde Türklere benliklerini kaybettirmemiştir.

Yani sözün kısası Türklerin İslamiyet’i kabul etmesinin kılıç zoru ile olduğunu, İslâm’ın Türkleri geriye götürdüğünü iddia edenlerin belirttiği gibi, Müslüman olmak Türklerin benliklerini yitirmelerine neden olmadı.

Tam tersine İslamiyet’e bugünden bakıp geri bulanlar zamanın koşullarına göre değerlendirdiklerinde dönemin coğrafyasına o konjonktürün en ileri sistemini, yine dönemin yabancı milletlerine o konjonktürün en modern yolunu getirdiğini göreceklerdir.

Ticaret uygarlığına geçişin ideoloji ve kurumlarını getiren İslamiyet; kabile savaşlarına son verip, ticaret, bilim, özel mülkiyet, devlet ve ordu kavramlarını düzenleyici rol üstlenmiştir.[314]

Diğer yandan şunu da unutmamak gerekir ki Türkler ve Araplar sadece askerî ve siyasî etkenlerle temas etmemişlerdir. Türk-Arap etkileşiminde rol oynayan etkenleri yalnızca askerî ve siyasî başlıklara en kaba iplerle bağlamaya çalışmak tarihsel gerçekliğe uygun değildir.

Zaten Hz. Osman döneminde başlayan Türk-Arap mücadelelerinden asırlar önce de iki ulus arasında ticari ilişkiler mevcuttu ki daha Hz. Muhammed zamanında Araplar tarafından ticari faaliyetler vesilesiyle bilinen Türklerle arada karşılıklı ilişkiler bulunuyordu.

Mesela Hicaz’da yapılan panayırlar mevcuttur ki, Muhammed Hamidullah’ın İslam Peygamberi adlı eserine göre, Basra ve Bahreyn’de Arap tacirlerinin sık sık uğradıkları Muakkar ve Debâ ticaret panayırlarına İran, Hindistan ve Asya’dan insanlar katılırdı.[315]

Yani Türklerin İslamlaşması süreci tahkik edilirken umumiyetle görmezden gelinen ticarî etkenler göz ardı edilmemelidir. Ancak dünyada özel mülkiyetin ve ticaretin geliştiği her toplumda İslamiyet yok elbette.[316]

Lâkin, buna rağmen Türklerin İslâmlaşmasının doruk evresi olan 8-10. yüzyıllara baktığımızda, zamanın öncü medeniyet yolunun İslamiyet olduğunu görürüz.

Gelgelelim özel mülkiyette ve ticarette büyük gelişmeler gösterdiği ve yerleşik hayata geçtiği bir dönemeçte kitlesel olarak İslâm uygarlığının dairesine girmeye başlayan Türklerin, gerek özel mülkiyette ve ticarette büyük gelişmeler göstermesi, gerek yerleşik hayata geçmesi, gerek pek çok konar-göçer vesilesiyle Orta Asya’dan Anadolu’ya gelmesi ve gerekse İslâm uygarlığının dairesine girmesi gibi pek çok etken, Türklerdeki yeme kültüründe bazı yeni alışkanlıkların edinilmesini sağlamıştır. Evet İslâm’a geçiş etkeni de pay sahibiydi diyorum çünkü Türklerin -çoğunluğunun- geniş bir zaman dilimi içinde İslamiyet dinine geçmesi de Türklerin tatlıya ve şekere olan bakışına da etki yapmıştır. Bunun yanı sıra İslam dini peygamberi Hz. Muhammed’in bal, hurma, helva ve çeşitli tatlı lezzetleri tüketmesi ve (bazılarının gerçekliği tartışmalı olsa da) şekerli lezzetlerin tüketimini salık veren içerikteki hadisleri, Türklerin İran coğrafyasına yayılması ile birlikte olduğu ve Abbasiler döneminde giderek artan Arap – Türk etkileşimi de Türklerin sofralarında şekerli yiyeceklerin ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Özellikle Büyük Selçuklular döneminden başlayarak baklava, sütlaç, helva, şerbet gibi lezzetlerin ortaya çıkması ya da gelişmesi bu etkileşimin bir sonucunda gerçekleşmiştir. İbn Battuta’nın seyahatnamesinden öğrendiğimize göre Asya bozkırlarında yaşayan Türkler, yerleşik hayata ve İslâm uygarlığı dairesine geçinceye kadar tatlı yememiş, vücudu rehavete sürükleyecek ve güç kaybettirecek her türlü gıdadan kaçınmışlardır. Çünkü hayatları hep cenk meydanlarında, her anları tetikte düşman beklemekle geçmiştir. Bu şartlar da haliyle Türklerdeki yeme kültürüne de etki yaptı.[317]

Öte yandan Hz. Peygamber’in aktif olarak ticaret yaptığı yıllarda bizzat kendisinin Basra ve Bahreyn’e ticarî seyahatte bulunduğunu bildirdiğini dikkate alırsak, daha o dönemde Türkler hakkında fikir sahibi olması normaldir ki hadis kaynaklarında Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak ifade edilen yuvarlak bir çadır vardır.[318]

Nitekim Mekkeli müşriklerle yapılan gazveler esnasında rivayete göre Peygamberimizin Kubbetüt Türkiyye adındaki çadırını kullandığı söylenir.

Evet, yanlış okumuyorsunuz. Hz. Muhammed’in yönettiği gazvelerde kullandığı çadırın adı Kubbetu’t Türkiyye (Türklerin Çadırı) olarak geçmektedir.[319]

Bu yuvarlak şeklindeki çadırın Peygamber tarafından kullanıldığını başta İbn Sâd, Taberi, Müslim bin Haccac, Buhârî ve İbn Kesîr olmak üzere İslâmî kaynaklardaki aktarımlardan anlıyoruz.

Sıyam eserinde yer alan ve Müslim bin Haccac’la İbni Mâce’nin naklettiği şu ifadeyi paylaşmak istiyorum: Hz. Peygamber Ramazan ayının ilk on gününde itikâfa girerdi. Daha sonra girişinde hasır gerilmiş Türk çadırında Ramazanın ikinci on gününde itikâfa girdi. Hasırı eliyle kaldırdı kapıya doğru yürüdü ve başını çıkararak insanlarla konuştu.[320]

Öte yandan, Müslim’in Muhtasar adlı eserinde yer alan başka bir rivayete göre de, Hz. Muhammed, İstanbul’un fethedileceğini müjdelediği konuşmasını Kubbetu’t Türkiyye’nin gölgesinde dinlenirken yapmış olmalıdır.[321]

Buhârî’de ise, 627 yılında yapılan Hendek savaşında Hz. Muhammed’in Kubbetu’t Türkiyye kullandığı belirtilir.[322]

Yine Taberî, Müslümanların Hendek Savaşı’na hazırlandıkları sırada, Hendek kazılırken büyük beyaz bir kayanın ortaya çıktığını ve sahabenin onu parçalamayı başaramaması üzerine Selman el-Fârisî’nin bu esnada Hendek kazılmasını denetlemek için kurdurulan Türk çadırında bulunan Hz. Peygamberin yanına giderek durumu haber verdiğini bildirmektedir.[323]

Tüm bu ifadelerden anlıyoruz ki, İslâm Peygamberi için Türkler yabancı, bilinmeyen bir topluluk değildir. Eğer Hz. Muhammed, Türklerle ilgili ileri derecede bilgi sahibi olmasaydı kullandığı çadır Türk Çadırı olarak isimlendirilmezdi.[324]

Daha da önemli olan husus, müminlerin annesi Hazret-i Aişe (radıyallahü anha) da Sevgili Peygamberimiz’den sonra hac yapmak için Mekke-i Mükerreme’de bulunurlarken, Müzdelife’de Sebir mevkiinde keçeden yapılmış bu küçük Türk çadırı içinde kalmışlardı. Çadırın bir perdesi vardı ve Hazret-i Aişe validemiz, kendisiyle görüşmek isteyenlerle bu perdenin gerisinden görüşürdü. Ashab-ı Kiram’dan Ebu’d-Derda’nın (r.a.) hanımı Ümmü Derdâ, Şam’daki Emeviye Camii’nde kurulan bu Türk çadırında itikâfa çekilmişti.[325]

Çadır Nereden Gelmişti?

Peki bu çadır, Resûlüllah Efendimiz’e (s.a.v.) nasıl ulaşmıştı? Bu henüz bilinmemekte, bazı tahminler yapılmaktadır. Geçmişten kalan birkaç eserde yer alan çok muğlak haberlere göre, Türk ikliminin büyük hükümdarlarından biri, Büğdüz adında bir elçi gönderir. Bir başka rivayette de Büğdüz boyunun temsilcisi Emen Bey, Çeşitli Türk boylarının ilbeği olarak Bedir Savaşı’nı takip eden devirlerden birinde (622’den sonra), Medine-i Münevvere’ye elçi olarak gelmiştir. Bu heyet, Peygamberimiz’e değerli hediyeler arz etmiş ve Müslüman olmuşlardır. Dede Korkut Destanlarında Varuben Peygamberin yüzünü gören, gelüben Oğuz’da sahabisi olan denilmektedir. Bunlar önemli bilgilerdir. O yıllarda Dicle yöresinde, Sasaniler adına paralı askerlik yapan Türk boyları vardı. Bunlar, İran Kisrası Nûşirevân tarafından Doğu Roma sınır boylarına yerleştirilmiş olan Türklerdi. Bu rivayet de aynı şekilde Sevgili Peygamberimiz’in kullandıkları Kubbetü’t-Türkiyye’nin kaynağı hakkında bir ipucu verebilir.[326]

Ayrıca Türklerin savaş aletleri yapımı ve demir işçiliğindeki tarihî tecrübeleri göz önüne alındığında, Hz. Muhammed’in (sav.) Türk yapımı örme zırhı niçin tercih ettiği sorusunun cevabı da daha anlamlı hâle gelmektedir. Türklerin göçebe tabiatlarından kaynaklı olarak bozkırın iklim şartlarına uygun imâl ettikleri kubbeli çadırlarının Araplar tarafından bilinmesi ve Hz. Peygamber’in (sav.) itikâfa Türk çadırında girdiğiyle ilgili rivâyetlerse, İslâmî dönemde Türk ticârî mallarının Hicâz bölgesinde revaç gördüğüne işaret etmenin yanı sıra, Türkler ve Hicâz’ın eski Arapları arasındaki ilk temasların ticaret vasıtasıyla gerçekleştiğini de teyit eder niteliktedir.[327]

Yine Türklerle ilgili Ebu Davud’un maşhur Sünen adındaki kıymetli eserinde yer alan hadis de çok dikkat çekicidir:

Ebu Davud, malum eserinde Türkleri ve Habeşlileri Harbe Tahrikin Yasaklanışı başlığı altında Hz. Peygamberin Türkler hakkında daha sonraları pek meşhur olan şu önemli hadisini rivayet etmektedir;

Hz. Peygamber buyurmuştur ki: Habeşliler sizinle uğraşmadıkça sizde onlarla uğraşmayınız, (Hele) Türkler size dokunmadığı sürece siz de Türklere (sakın) dokunmayınız[328]

Kütübü Sitte, den Ebu Davud’un kaydettiği ve bizim yukarda metin ve mealini verdiğimiz bu hadis, daha sonraları birçok İslam alimleri tarafından farklı metin ve muhtevalarla zikredilmiştir. Meselâ Hamevî hadisi şu şekilde nakletmiştir;

Sakın onların üzerine süvari birlikleri göndermeyiniz, (harbetmeyiniz), Türkler ve Habeşliler size dokunmadığı sürece siz de onlara dokunmayınız[329]

Tarihçi Cüveynî ise aynı hadisi; Türkler size dokunmadıkça sizde Türklere Dokumayınz. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kimselerdir.[330]

Telfîku’l-Ahbarda ise hadisin metni daha farklıdır. Türkler size dokunmadığı sürece de siz de onlara dokunmayınız. Zira Kantura[331] soyundan gelen bu Türkler mülk ve hilâfeti ümmetimin elinden çekib alacaklardır[332]

Kantura demişken Hz. İbrahim’in Türk Hakanı’nın kızı Kantura ile evlendiği rivayetiyle de karşılaşıldığını belirtmek lazımdır.[333]

İşte tüm bu hadisler vesilesiyle Türklerde Hz. Muhammed’e ve İslamiyet’e karşı sempati oluşmuştur. Ancak bu sempatinin Türklerin Müslümanlığı kabulüne vesile olmasını her ne kadar Hz. Osman devrinde Hazarların taarruzuyla patlak veren Belencer Muharebesi ile başlayıp Emevî hilafetinin sonlarına değin sürecek 70-80 yıllık savaşlar silsilesi ve Emevîlerin Arap milliyetçiliği gütmeleri geciktirmiş olsa da engel olamamıştır. Türklerin kâhir ekseriyeti ancak 9. yüzyıl ve sonrasında kitlesel olarak İslamlaşsa da netice olarak Türkler İslâm medeniyet dairesine geçiş yapmışlardır.

Öte yandan Türklerde Müslümanlığa duyulan sempatinin bir sebebi de herhalde Göktürklerin Müslümanlar için başlıca düşman sayılan, Sasaniler’e karşı kazandığı zaferler olmalıdır. Nitekim Müslümanlar siyasi bakımdan olduğu gibi Ehli kitap olmak dolayısıyla Bizanslı’ları da ateşperest İranlılara tercih ediyorlardı. Bu, Kur’an’da “Rumlar bizim memleketimize yakın bir yerde mağlûp oldular: yakında galip geleceklerdir”[334] ifadesiyle Rum Suresi’nde tezahür eder, ki hakikaten bu âyetin tebliğinden birkaç yıl sonra Heraklius Säsäni’lere galip gelmiştir. Eski ozan ve kamlarla İslâm evliyaları, mutasavvıf dervişleri mahiyet itibarı ile birbirine yakın şahsiyetlerdir.[335]

Yani aslına bakacak olursak 10. asırda göçebelerin, yerleşik hayata geçenlerden daha medeni ve yeni bilgilere açık olduğu görülür.

Öte yandan Tarih-i Taberî’nin II. cildinin 487. sayfasında Hatîb el-Bağdadî, Süyûtî, Müttakî el-Hindî ve Gümüşhanevînin hadis olarak naklettikleri bir rivayete göre de, Muhammed bin Müslim, Rasulullah (s.a.v.)’in şöyle dediğini nakletmiştir:

Hıfz/muhafaza etme/koruma on kısıma ayrılmıştır. Bunun dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır.[336]

Yine aynı şekilde Kaşgarlı Mahmud, Araplar’a Türkçe’yi öğretmek ve Türkçe’nin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek için 1072-1074 yılları arasında Divanu Lugati’t-Türk’ isimli ilk Türk dili sözlüğünü kaleme aldı. Eserine Peygamber Efendimize (S.A.V) atfedilen ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’ hadis-i şerifiyle başlar. ‘Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği Türkçe’yi öğrenmektir’ der. Tarih, 951 yıl önce eserini kaleme alan Kaşgarlı’yı haklı çıkarmıştır ki Osmanlı, Safevî, Babür, Selçuklu gibi devirlerinin süper gücü olan Müslüman Türk imparatorluklarının varlığı alenen ortadadır.

Kaşgarlı Mahmud eserinin girişine şöyle başlar:

Şimdi, Muhammed oğlu Hüseyin oğlu Mahmud kulunuz dedi ki:

Gördüm ki: Yüce Tanrı, Türk burçlarında doğurdu devlet güneşini; onların ülkeleri etrafında döndürdü göklerin çemberini; ve onlara ad verdi Türk diye; ülkelerin idaresini verdi mülk diye; zamanın hakanları yaptı onları; ellerine verildi günümüzdeki insanların yuları; onları görevlendirdi halk üzre; onları kuvvetlendirdi hak üzre; aziz kıldı onlara yanaşanları ve idareleri altında çalışanları; onlar (Türkler) sayesinde muratlarına erdiler ve ayak takımının şerrinden esen oldular. Aklı olan herkes onlara katılmalı ve onların oklarından korunmalı. En iyi yol konuşmaktır, onların dillerini; duyurabilmek için onlara ve meylettirebilmek için gönüllerini. Takımından ayrılıp Türklere sığındığı zaman bir düşman, güven verilip ona kurtarıldığı zaman korkularından; başkaları da sığınır onunla beraber, ve üzerlerinden kalkmış olur tüm zarar.

Buhara imamlarından ve Nişaburlu bir başka imamdan açıkça ve kesin olarak işittim ki; Onlar Peygamber Efendimize (S.A.V) dayanarak şöyle rivayet ettiler. Peygamberimiz (S.A.V) kıyamet gününün şartlarını, âhir zamanın fitnelerini, Oğuz Türklerinin çıkışını anlatırken dedi ki: ‘Türk dilini öğreniniz, çünkü onların çok uzun sürecek saltanatları vardır’. Bu hadis doğru ise -sorumluluğu râvilere aittir- Türk dilini öğrenmek vaciptir; eğer doğru değilse, aklın gereği budur.[337]

Kaşgarlı Mahmud bununla da sınırlı kalmaz: Türkler Allah’ın ordusudur.

Kaşgarlı, kutsi hadisini belirttikten sonra, Tanrı’nın Türk milletini dünyada havası en sağlam olan Altay bölgesinde iskan ettiğini söylerler.[338]

Yani tüm bu bilgilerin ışığında Hz. Muhammed’in Türkler hakkında en az içinden çıktığı Araplar kadar bilgi sahibi olduğu alenen ortadadır, ki gelgelelim kendisinin Türkçe mektup yazdırdığı rivayeti dahi vardır.

Malum rivayet odur ki, Rusya’nın Kazan şehrinin büyük alimlerinden olan ve Hicri 1306 tarihinde, Miladi 1889 tarihinde vefat eden Tatar asıllı Şehabeddin Mercani kaleme almış olduğu Müstefadü’l-Ahbar Fi Ahval-i Kazan ve Bulgar-Kazan ve Bulgar’daki Durum Hakkında Faydalanılan Haberler adlı kitabında İbnül Esir’in sahabe tabakatına dair yazdığı Üsübülgabe fi marifetissahabesinde Ümeir İbni efsaleslemi tercümesini Türkçe’ye şöyle çevirmiştir: İbnülesir, Üsüdülgabe’de yazdığına göre Resulü Ekrem’e Ümeir öz kabilesinden bir cemaat ile geldi, Peygamber ona Türkçe bir mektup yazdı. Ravi, Ebu Hüreir’e o yazılan sözü zikretti. Fakat o mektubu rivayet edenler, Arapça lafızlar ile naklettiler. Tebdil ve tashif ettiler. Bu tağyir ile hatâ vaki oldu. Bundan dolayı biz o mektubu zikretmeden vazgeçtik.

Mercani bundan sonra şu sözleri de ilave ediyor: İbnilesir’in öz asrına yakın olan zamanda yazma ve musahhah nüshada Türkiya kelimesi kâftan sonra olan harfe iki noktalı ya, üstüne de teşdit koyup Türkiyyen, bielfazın arabiyyetin ile yazılmıştır. Böylece mâna pek zahir ve sahihtir. Fakat Kahire nüshasında hata ve rabıtsız ibare vardır ki, månayı müfit değildir. Bu mektup Umeir’e ve Beni Eslem’e yazılmış değildir, Belki Türk halkına yazılmıştır. Arap, Şam ve Rum diyarında Türk malum değildir. Çin ve Hata’da uzaktır. Belki Bulgar ve Hazer Türkleri’ne yazılmıştır. Çünkü İslamın zuhurundan çok zaman evvel Araplar buralara gelmişlerdir.

Filvaki Mısır basmasında Türkiyyen yerine “Terekna”, “bielfazın arabiyyetin yerine bielfazın geribetins basılmış; İstanbul kütüphanelerinin yazma nüshalarında bu veçhile yazılmıştır. Üsüdülgabe’nin bu beyanından anlaşıldığı üzere, Peygamber huzurunda Türkçe bilen ve Türkçe mektup yazan vardı.[339]

Bütün bunlardan hareketle Hz. Muhammed’in Türkleri çok iyi tanıdığını ve bildiğini anlamak çok da zor olmayacaktır.

Dolayısıyla Türklerin Araplarla ve İslam’la karşılaşmasının Hz. Muhammed hayattayken gerçekleştiğini söylemek gerçek dışı olmayacaktır.

Gelgelelim İslâm’ın ilk şehidi olan Hz. Sümeyye de aslen Arap değil Türk’tür.

Evet, yanlış okumuyorsunuz. Müslüman olduğu için müşriklerin baronu ve Ümmet-i Muhammed’in Nemrut’u, Firavun’u olan Ebu Cehil tarafından şehit edilen Hz. Sümeyye, asıl adı Pamuk olan bir Türk’tü.

Şimdi ilk Müslüman şehit olan ve aslında bir Türk kızı olan Hz. Sümeyye’yi daha yakından tanıyalım:

Miladi altıncı asır. Orta Asya toprakları…

Uzun ve sert geçen kışın ardından gülümseyen yüzünü gösteren güneş, Tarduş obasına ışıklarıyla birlikte neşe tomurcukları saçmıştı. Karların erimesiyle güneşi görür görmez filizlenen otlarda başıboş bırakılan at sürüleri tazeliğin tadını çıkarıyordu. Kılıçlarını kuşanmış, yayları omuzlarına asılı alpler atlara doğru yanaştığı anda, at sürüsünden önce homurtular yükseldi. Hemen arkasından komut almış gibi hizada durarak başlarını öne eğdiler ve sahiplerinin eyer vurmalarına ses çıkarmadılar.

Alplerin üzerlerinde hayvan postlarından yapılmış giysileri vardı. Uzunca boyları, kumral tenleri ve çekik gözleriyle birbirlerinden ayırt etmek, onları yakından tanımayan insanlar için zor olurdu. Yüzlerinde neredeyse hiç sakal yoktu. Bozkırlı savaşçılar acılarını göstermek için yuğ törenlerinde yüzlerini kızgın demirle dağladıklarından, sakallı erkeğe seyrek rastlanırdı buralarda.

Alpler ağır kış günlerinin getirdiği tembellik ve hantallıktan kurtulmak üzere talim yapmaya gidiyorlardı. Yiyecekleri tükenmek üzereydi ve yakında Altay Dağlarını sarmalayan ormanlarda otların yeşermesiyle çoğalan geyik sürülerinin peşine düşmeleri gerekecekti. Kim bilir belki de beyleri yeni bir akın emri verecekti. Her zaman her şeye hazırlıklı olmalıydılar.

Bir yanda Altay sıradağlarıyla çevrili, ucu bucağı görünmeyen bozkır stepleri. Bir yanda Türk kabilelerinin boy boy dağılıp yerleşmesi gibi düz ovaya saçılmış onlarca gölet. Karanlığı zifīri, gündüzü gözleri kısıklaştıran güneşin parıltısı ile bataklıklara baş eğen ormanlarla kaplı bu topraklarda her boyun kendine ait yaylak ve kışlakları bulunurdu. Zaman zaman yurtlarına aynı soydan kabileler veya düşmanları tarafından yağma akınlarında bulunulurdu. Törelerin hâkim olduğu bu yörelerde hayata tutunmanın yolu savaşmaktan veya bir obadan başka bir obaya göç etmekten ibaretti. Tarduşlar bu bölgedeki en güçlü ve en geniş topraklara sahip Türk kabilelerinden biriydi. Bu yüzden düşmanları da bir o kadar fazlaydı. Yaylak ve kışlaklara bağlı yaşamak, obada yaşayanları korumak için sık sık civar kabileler ve güçlü düşmanları Mezgitlerle savaşmak zorunda kalıyorlardı. Mezgitleri bir nefes gibi daima arkalarında hissediyorlardı.

Atlarının üzerinde, keçe ve keçi kılından örülmüş çadırların arasından talim yapacakları meydana doğru ağır adımlarla ilerledi Alpler. Onları gören bütün oba halkı gururla ve neşeyle onları karşıladı. Kadınlar ve genç kızlar halı ve kilim dokudukları tezgahların başlarından kalkıp ellerini gözlerine siper ederek Alpleri seyre dalmışlardı. Demir ve bakır dövmekle meşgul olan demirciler bir anlığına işlerini bırakmışsalar da vakit yitirmeden çekiç darbelerini atların toynak sesleriyle aynı ahenkte vurmaya devam ettiler. Alplere yeni pusatlar hazırlama telaşı içindeydiler ve Alplere katılan Tonguç Han’ın sert bakışları onların üzerindeydi.

Daha çocukken önce koyunların, sonra mandaların, nihayetinde de atların üzerine binerek biniciliği öğrenmişler, delikanlı yaşına gelmeden ok atma ve kılıç kullanmada mahir hâle gelmişlerdi. Ama yine de bu yetmezdi alp olmak için. Av avlamadan, düşmanın kanını akıtıp yiğitlik ve cesaretlerini göstermeden kimse alp olamazdı bozkırda. Hatta kadınlar bile en az erkekler kadar usta birer binici olmak, ok ve yay kullanmayı bilmek zorundaydılar. Bozkırın töresi de iklimi gibi sert ve acımasızdı. Hayatta kalmak için güçlü olmalıydılar. Kadınlar kirman çevirmeyi, yün eğirmeyi, süt sağmayı ve kilim dokumayı kız çocuklarına öğretirken babaları da onlara tıpkı erkek evlatları gibi ok atmayı, yay kullanmayı öğretir, usta birer binici olmaları konusunda da onları eğitirlerdi.

At onların her şeyleriydi. At olmadan hayatlarını sürdüremezlerdi. Erkekler uzun süren av yolculuklarına veya akınlara gittikleri zamanlarda, kadınlar obada savunmasız kalamazlardı. Herhangi bir saldırıda atlarına biner ve hiç de erkekleri aratmayacak cesaret ve ustalıkta savaşırlardı. En azından kendilerini koruyabilir veya binicilikleri sayesinde, dağlara veya ormana kaçıp saklanabilirlerdi.

Mezgit ve Çinlilerin saldırıları haricinde, birbirleriyle de savaşan bu boyları beyler ve bir araya gelip devlet kurdukları zamanlarda da hanlar yönetirlerdi. Tarduşlar onlarca boydan oluşuyordu ve başlarında Tonguç Han bulunuyordu. Tonguç Han ne kadar güçlü ve kudretli olursa olsun, son zamanlarda liderliği tartışılır olmuştu. Çünkü Bengü Hanım ona evlat veremiyor, artık kısır olduğu konuşuluyordu.

Tonguç Han, kabilenin yaşlıları ne kadar da ısrar etse çok sevdiği eşi Bengü Hanım’ın üzerine başka bir eş almadı. Evlendikten yedi yıl sonra Bengü Hanım nihayet hamile kalmıştı. Tonguç Han’ın mutluluğuna eşdeğer mutluluk yoktu. Doğacak çocuk oba için yeni bir umuttu. Bütün kışı mutluluk içerisinde geçirmişti. Buraların kışı ve kuru ayazı soluğu bile donduracak kadar şiddetli geçerdi. İçi demir ve tunç madenleri ile taşkın koca dağların zirvesindeki kar neredeyse dört mevsim erimezdi. Tonguç Han’ın içindeki buzullar erimeye başlamıştı. Ne de olsa baharla birlikte çocuğu da doğacaktı. Dayanacaktı tüm söylenti ve beklentilere. ‘Baba olayım da gerisi boş’ diyordu kendince. Bengü’ye moral vermeye, onu ferahlatmaya çalışıyordu. Karlar erir erimez ona her bahar olduğu gibi kırlardan çiçek toplamayı hayal ediyordu. Güzel çiçeği, kokusu, ömrünün huzuru Bengü’ydü. Gözü Bengü diye bakıyor, onu incitmemek için çaba sarf ediyordu. En çok da onu dizlerine yatırıp, gece karası saçlarını okşamayı çok seviyordu. Oğlum olursa bana benzesin, kızım olursa saçları annesinin gibi olsun’ diye içinden geçiriyordu.

Bozkırdaki öteki Türk boyları gibi Tonguç Han da Gök Tanrı ya inanıyordu. Obalarda gezinip duran Moğol şamanlarına pek itibar edilmezdi. Her obanın kam adı verilen bir şifacısı ve duacısı vardı. Kamlar Gök Tanrı inancını obalarda yaşatır, kopuz çalıp ilahiler söyler, bozkırdan ve ormanlardan topladıkları şifalı otlarla hastalıkları iyileştirirlerdi. Doğum ve ölüm törenlerinde de hanın hemen yanı başında dururlardı. Türklerde han aynı zamanda en büyük dini otorite olarak da kabul edilirdi. Bu yüzden hükümdar yeryüzünde Tanrı’nın gölgesi olarak düşünülür ve ona göre kendisine itaat edilirdi. Her yıl bahar ayında bütün boy beyleri hanın liderliğinde kutlu atalar mezarlığında toplanır ve Gök Tanrıya kurbanlar keserlerdi.

Tonguç Han, Bengü Hanım’ın sancıları artınca haber salup kam ve ebeleri çadıra davet etti. Oba ebelerinin çadıra girmesiyle birlikte büyük bir ateş yakıldı ve kam ateşe ardıç dalları atarak dualar okudu. Ateş onlara göre Tanrı’dan gelen kutsal bir armağandı. Kötülüklerden arındırdığına inanılırdı. Kam, yanan ocaktaki küllerin uçuştuğunu görünce Çocuğun ruhu oynuyor, diye bağırmaya başladı. Alevleri palazlandırmaya devam etti ve sesinin çıkabildiği en yüksek tonla:

Kırk dişli ateş ana! Dokuz kuyruklu kayın anal Geceleri bizim için uyumuyor, kötü ruhlardan bizi koruyorsun. Gök Tanrı! Gündüzleri davarımıza, atlarımıza doymaları için otlar, çimenler biçiyorsun. Doğacak çocuğumuzu erkek kıl. Hanımızı şen kıl. Obamızı kutsa!

Çok geçmeden içeriden gelen haber Tonguç Han dışında kabilenin tüm erkeklerini üzecekti. Doğan çocuk kızdı. Tonguç Han için doğacak çocuğunun erkek veya kız olmasının önemi yoktu. Sağlıklı olması yeterliydi. Baba olmanın mutluluğunu yaşamak istiyordu. Ebenin çadırdan getireceği bebeğini kucağına almayı sabırsızlıkla bekliyordu. Yanında bekleşen kardeşinin sevincine ise diyecek yoktu. Eğer Tonguç Han bir erkek varise sahip olamazsa hanlık ona geçecekti. İki kardeş farklı sevinçlerle bekleşirken kam kurban edilecek atların yanına geldi. Eğer doğan çocuk erkek olsaydı her çadır önünde ak kısrak kurban kesilecekti. Ancak doğan çocuk kızdı. Kam bütün kurbanlık ak kısrakları serbest bıraktı. Onların yerine kara kısraklar kurban edilecekti.

Her ne kadar erkek evlat sahipliği, soyun devamı ve saltanat için gerekli olsa da Türkler arasında kadınların yeri de erkeklerden farklı sayılmazdı. Tonguç Han’ın olmadığı zamanlarda obayı Bengü Hanım yönetirdi. Obada herkes ona da Tonguç Han kadar saygı duyar ve itaat ederdi. Ama bu sefer durum farklıydı. Hanına bir erkek veliaht veremeyen Hatun, alplerin gözünde saygısını yitirebilirdi. Tonguç Han kabilesindeki erkeklerden farklıydı. O, doğacak evladının erkek veya kız olmasını umursamıyordu. Kendisi olmasa, kardeşi de hanlığa layıktı. Yeter ki çok sevdiği eşi ve doğan kızı sağlıklı olsunlardı. Nihayet ebe ve yanında iki kadın Tonguç Han’a doğan kızını getirdiler. Doğan erkek çocuk olunca baba bebeği iki avucunun üzerine yatırıp havaya kaldırır ve Gök Tanrı’ya teşekkür ederdi. Kız ise sadece kucağa alınır, ismi verilir ve hemen ebeye geri teslim edilirdi.

Tonguç Han böyle yapmadı. Kızını havaya olabildiğince kaldırdı. Gök Tanrı’ya teşekkür edip olduğu yerde birkaç kez döndü. Kızının yüzüne baktı. Bembeyaz süt gibi ipeksi teni, ne ela sayılacak ne de yeşil sayılacak değişik renkte gözleri vardı. Ay yüzlü, pamuk tenli kızının yanağına yüzünü dayadı.

Kokladı da kokladı. Sonra hemen arkasında duran Kam ve beylerine;

Kızıma Pamih (Pamuk) ismini veriyorum. Börkleri kuşanın, köslere vurun. Şenlik başlatın. Tonguç Han’ın Pamih kızı için tüm çocuklar sevindirile!

Aradan dört yıl geçti ve Tonguç Han’ın başka bir çocuğu, özellikle erkek çocuğu olmayınca töre gereği hanlığı kardeşine devredip, o da artık bir Alp olarak yaşamaya devam edecekti.

Bu duruma en çok sevinen Pamih’ti. Düşkün olduğu babasıyla artık daha çok vakit geçirebilecekti.[340]

Gelgelelim kader ağlarını farklı şekilde örecek, Pamuk’u çok düşkün olduğu babasının ve ata yurdunun yanından çok uzak coğrafyalara ve çok farklı bir akıbete doğru sürükleyecekti.

Zira babasının da savaştığı İranlı ve Türk askerî güçleri arasında çıkan savaşta İranlılara esir düşmüştür. Henüz çocuk yaşta esir pazarında getirilmiş, Yemen Meliki Ebul Hayr’a cariye olarak verilmiştir.[341]

Zamanın Übülle (Basra) bölge valisi yanında idi. Ebu’l Hayr, Yemen’e dönerken Taif’e uğradığında hastalanınca, El-Haris bin Kalade isimli ünlü bir hekim tarafından tedavi edilir. Taif’e getirildiğinde Bâmıh (yani Pamuk) olan adı Sümeyye şeklinde değiştirilir. Birkaç defa evlendi. Son olarak Yasir ile evlendi ve böylece Hz. Ammar doğdu. Hicretten önce, ilk Müslüman olanlardan idiler.[342]

Merhum tarihçi Zeki Velidi Togan’a göre, Hz. Sümeyye’nin adının kökeni Yamih’tir, yani Pamuk’tur. Prof. Dr. Abdülkadir Karahan da Hz. Sümeyye’nin aslında Pamih olduğunu, yani Pamuk olduğunu belirtir.

Yine Göktürklerin Anuşirvan döneminde, 570’lerde Yemen’e yayılmaları sebebiyle, ilk dönem Yemen Müslümanları arasında Türklerin yoğun olduğu nakledilmektedir.[343]

Hakeza İslâm’la ilk şereflenen kuşağın içinde Mekke’de adı geçen ilk Türk sahabi, Ebu Ubeydullah Süreyc et-Türkî’dir.

Süreyc, Hz. Peygamber’in dedesi Abdulmuttalib’in en büyük oğlu olan Haris’in hizmetlisidir. Hanımı Raika da ilk Müslüman Türk sahabiyesidir. Hz. Süreyc, kılıç yapmakla maruf olduğu gibi, yörede kaliteli kılıçlar Süreyciyyat markasıyla sorulur ve satılır olmuştu.[344]

Hz. Süreyc’in Hicaz’da nasıl yaşadığını ele alacak olursak Oğuzların Bozok kolundan olan Kayı Boyu’nun bir kolu, 500’lü yıllarda Ak Hun İmparatorluğu’nun egemenliği döneminde yaşayıp Ak Hunlar yıkılınca ticaret yolları üzerinden Mezopotamya ve Hicaz taraflarına göç edip Mekke’ye kadar ulaşmış ve buraya yerleşerek hayatını burada sürdürmeye başlamıştı. Mekke’de Süreyc kabilesini kuran Kayı asıllı bu zümre, atalarının kadim mesleği olan demircilik yaparak ürettiği kılıçlarla Mekke’ye damgasını vurmuştur. Bu kılıçlar da imalat işlerini yapan bu Süreyciler kabilesinden adını alarak Süreyciyyat olarak ünlenmiştir. Bu kabile Arap tarihini anlatan pek çok kaynakta geçmiş olup, Arap tarihçileri Süreycilerden bahsederken Ubeydullah Türkü diye söz eder. Çünkü Ubeydullah et-Türki, Süreyci kabilesinin önde gelen isimlerinden biri idi ve tabakat bilginlerinden olan Arap asıllı tarihçi Ebû’l Ferec el İsfahani, kaleme aldığı Kitabü’l-Egani adlı eserinde Süreycilerden bahsederek; Ubeydullah’ın Atası Türk’tür der.[345] Bu eser, şu ana dek hiçbir İslam müverrihi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmemiş olup halen daha Türkçe’ye tercüme edecek bir babayiğidin çıkmasını bekliyor.

Bütün bunlara binaen Süreyciler, zaman içinde Mekke’de kalabalık bir sülaleye dönüşüp devasa seviyede kazandığı saygınlık ve itibar sayesinde Kâbe Kayyımlığı görevini, yani Kâbe’nin koruyuculuğunu üstlenmiştir. Bu görevi Hz. Muhammed Mekke’yi 630’da fethedinceye kadar sürdüren Türk asıllı Süreyci kabilesine reislik yapan Osman bin Talha, Kâbe’nin anahtarlarını Peygamber Efendimize teslim etmiştir. 630’daki fetihten sonra Mekke halkı Müslüman olurken Süreyci kabilesi de İslâm’a geçmiştir.[346]

Yine Hz. Peygamber döneminde Merv şehrinden gelen bir tüccarın Müslüman olduğundan bahsedilmiştir. Sonrasında sahabe ve tabiinden kimseler gelip buraya yerleşmiştir. Merv şehrinde 25 kadar tabiinden kimsenin yaşadığı rivayet edilmiştir ki bu kimseler aracılığıyla bölgede İslami ilimlerin kaynağı oluşmuştur.[347]

Öte yandan Cahiliye döneminde de Arap şairler Türklerle ilgili çeşitli şiirler yazmış ve onların kahramanlıklarından bahsetmiştir.[348]

Bunun üzerine bir de Peygamber tarafından Türklerin askeri taraflarını öne çıkaran hadislerin dillendirilmesi de eklenince Araplarla ilk temasın askeri yönde olduğu düşüncesi güçlenmektedir. Cahiliye dönemi Arap şairlerinden Hasan b. Hanzala, Şemmah b. Dırar ve Nâbiga ez-Zübyânî’nin eserleri bu durumu kanıtlar niteliktedir.[349]

Türkler ve Arapların İslamiyet öncesi birbirlerini tanımalarına sebep olan bir diğer etken de ticaretti. Ünlü ticaret güzergâhı olan İpek yolu çeşitli Türk boyu ve devletlerini bir araya getirirdi. Araplar da bu vesileyle Türkler ile tanışma fırsatı bulmuşlardı.[350]

Yani her ne kadar iki ulusun yaşamış oldukları coğrafya, dönemin koşullarında birbirleriyle birebir ilişkide bulunmalarına engel oluşturuyorsa da, Türkistan coğrafyasından geçen önemli ticaret merkezi İpek yolu sayesinde birbirleriyle dolaylı da olsa etkileşimde bulunmuşlardır. Aynı zamanda Türk illerinden kalkan kervanların, Arap ellerine gittiğini söylemek de yanlış olmayacaktır.[351]

Bu arada bilinmesi gereken bir diğer bilgi şudur ki, Arap kaynaklarında Türk ifadesine ilk defa, Nabiğa ez-Zübyanî’nin divanında rastlanmaktadır.[352]

Ancak bundan daha dikkat çekici bir diğer olay ise, Hz. Muhammed; İslam’ı bildirirken kendisine inanmayan bir grup Arap’ın onları Türk yurtlarına gönderme istekleridir. Bu isteklerinde Akhun topraklarını kasteden Araplara, Peygamberin amcası Ebû Talib, Kaside-i Lamiyye adlı 96 beyitlik yapıtında yanıt vermiş ve Türk topraklarına gitmeyeceklerini söylemiştir. Bu kaside de görüldüğü üzere, Peygamberi Türk yurtlarına gönderme istekleri, coğrafyanın uzaklığından ve ilişkilerin zayıflığından kaynaklanmaktadır. İlk Türk-Arap münasebetleri kervanlar ve ticaret yoluyla, dolaylı olarak gelişmiştir.[353]

Bütün bunların ışığında Türk-Arap ilişkilerinde ve Türklerin yolunun İslâm’la kesişmesinin ilk aşaması olarak her ne kadar kitlesel olmamasına rağmen ticarî ilişkilerin ve başka türlerle yapılan temasların gerçekleştiği Hz. Muhammed devrini kabul etmemiz mümkündür.

Uzun lafın kısası İslam medeniyeti, askeri bir genişlemeden ziyade, adalet ve nizamı önceleyen bir ahlaki zemin üzerine bina edildiği gibi Türklerin İslamlaşması da bu zemin üzerinde gerçekleşme imkânı bulmuştur.

Öte yandan İslam düşüncesi, dünyayı anlama çabası olan bilgiyi, varlığın gayesine ulaşan bir köprü olarak görür. Bu medeniyette hakikat, sadece dışsal (afakî) bir gözlem değil, içsel (enfüsî) bir derinleşmedir.[354] Hikmet, bu bilgiyi hakikat yolunda kullanmanın kılavuzuyken; marifet, hakikatin bizzat kendisine işaret eden nihai durağı temsil eder.[355]

Sanat ve estetik ise İslam medeniyetinde bir süsleme değil, tefekkürün form kazanmış halidir. İmanın ibadetle, ibadetin ahlakla şekillendiği bir ortamda estetik; Cenab-ı Hakk’ı anlama gayretinin eşya üzerindeki yansımasıdır.[356] Nihayetinde bu değerler sistemi, teorik kalmayıp pratik hayatta (sosyal yardım, hukuk, eğitim) vücut bulduğunda, müktesebat olarak adlandırılan kalıcı medeniyet mirasını oluşturur.[357]

Gelgelelim İsmail Hakkı İzmirli ‘Mukayese’ isimli eserinde İslam mütefekkirlerinin orta çağlardaki Avrupa mütefekkirlerinin üstatları ve selefleri olduğunu söyler.[358]

Yani İslam medeniyetinin evlatları olan İbn Tufeyli’lerin, El Kındî’lerin, Feridüddin Attar’ların, El Cabir’lerin, Razî’lerin, El Harezmî’lerin, İbn Sina’ların, El Cezeri’lerin, İbn Rüşd’lerin, Uluğ Bey’lerin, İbn Teymiyye’lerin, Birunî’lerin, Firdevsî’lerin, Kaşgarlı Mahmut’ların, Nizamülmülk’lerin, İbn Haldun’ların bir anlamda Batı medeniyetinin öğretmenleri olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Biruni ve Farabi gibi filozoflar Avrupalı aydınları fazlasıyla etkilemiş ve yeni tartışmaları beslemişlerdir.[359]

Yani bu bahsettiğimiz şahsiyetler İslâm’ın dünya medeniyetine önderlik döneminin nişaneleriydi.

İbn Rüşt, İbn Sina, Firdevsi, Harizmi, Yusuf Has Hacip, Kaşgarlı Mahmut, Ömer Hayyam, Farabi, İbni Haldun, El Kındi, Er Razi, Biruni, Tufeyli, El Cezeri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, Cahiz, Kınalı Ali Efendi, Ravendi, Maarri, İbn El Heysem, El Cabir, Nasruddin Et Tusi, Fergani, El Kufi, Kâtip Çelebi ve niceleri.[360]

Hepsinden önemli olan gerçek şudur ki Musevi’ler ve Hıristiyanlar, gerek İslamiyet’in en parlak gerekse daha sonraki dönemlerindeki, hatta günümüze kadar uzana gelen örneklerden görebileceğimiz gibi, İslam devlet örgütü içinde en yüksek mevkilere kadar gelebilmişlerdir. Yahudi’ler, bugün bile Hıristiyan Avrupa’da hala kendilerine yasaklanmış onurlu mevkilere ve haklara, İslam devlet bünyesi içinde her zaman sahip olabilmişlerdir. Hıristiyanlar ve Yahudiler, sarayda çok yüksek düzeydeki görevlerde sorumluluklar yüklenmişler, çoğu kez Halifelerin danışmanlığını yapmışlar, özellikle doğuda çok saygın bir yeri olan doktorluk uğraşında sivrildikleri gibi, sık sık halifelerin başhekimliğine getirilmişlerdir. Bütün bunlardan başka, Hıristiyan kilise ve manastırlarının yanı sıra Yahudi sinagoglarının, Hz. Muhammed’in döneminden önce ve sonra İslam İmparatorluğunun bütün topraklarında çok yaygın olmalarına karşın, söz konusu dinlerin mensupları, kiliselerinin sınırları içinde tam bir din özgürlüğüne sahip oldukları gibi, gerek çok büyük varlık ve mülklerinin denetim ve yönetiminde gerekse din işlerinde kusursuz bir özerkliğe sahip olmuşlardır. Ayrıca Hıristiyan ve Yahudi bilim adamları İslam bilim adamları ile dostane ilişkiler kurmuşlardır. Gerek dini, gerekse hukuksal, tıbbi ve doğabilimsel konular büyük bir özgürlük içinde ve çok içtenlikli, her türlü resmiyetten uzak bir açıklıkla tartışılabilmiştir. Böyle bir ilişki, birçok Hıristiyan devletinde hala olanaksızdır.[361]

Daha da önemli olan ve göz ardı edilmemesi icap eden bir hakikat şudur ki, İkinci Meşrutiyet Mebusan Meclisi Reisi Ahmed Rıza İslam topraklarında medeniyetin gelişmesindeki nedenlerden birinin düşünür ve âlimlere sağlanan refah olduğunu söyler. Müslüman müesseselerinin âlimlere maddi yardımlarda bulunduğunu, Yunanca ve diğer dillerdeki eserleri kopya ve tercüme etmiş olduklarını, devrin en şöhretli ilim adamlarını devlet hesabına davet ettiklerini söyler.[362]

Gelgelelim hümanist ve demokratik uygarlığın büyük yazan Goethe’yi Goethe yapan kaynaklar arasında, Firdevsi, Mütenebbi (El Kındi), Hafız, İbn Tufeyl, Feridüddin Attar, Kays, Cami, Mevlana Celaleddin Rumi, hatta şaşıracaksınız Muhteşem Süleyman’ın Şeyhülİslamı Ebussuud Efendi gibi İslam-Türk Medeniyetinin uluları vardır.[363]

Goethe, biz Türkler için Batı Aydınlanmasının doruklarındandır. Ama onun kaynağındaki Doğu’ya pek ilgi duymamışızdır. Oysa güneş, Goethe’nin yaratıcı dünyasına da Doğu’dan doğuyordu. Oriente est Luxus, Türkçesi Doğu ışıktır saptaması, Avrupa Aydınlanmasına ışık olmuştur. Goethe, taassuba, yobazlığa ve zorbalığa meydan okuyan büyük Doğululara ilgi duymuştur. Bu ilgi, Hz. Muhammed’in Mekke yobazlığına karşı boyun eğmeyen erdemli mücadelesine hayranlıkla başlar.[364]

Hz. Hatice, Hz. Fatma ve Hz. Ayşe, Firavun’un karısı Asiye ve Hz. Meryem’le birlikte, Goethe’nin âşık olduğu kadınlardır.[365]

Goethe’yi Goethe yapan esas kaynak olan İslam medeniyeti, Özgürlükçü ve Aydınlanmacı Doğu’nun filozof ve şairleridir. Hangi şaire sorsanız, dünyanın en büyük şairi kendisidir.[366] Oysa Goethe’ye sorarsanız, size şu cevabı verecektir:

Doch Ferdusi, Motanabbi

Allenfalls der Kaiser sein.

Elbette Firdevsi ve Mütenebbi

Her halde hakandır.

Onların yanına hiç kuşkusuz Hafız’ı da koyunuz.

Yani Firdevsi ve Mütenebbi (El Kındi), Goethe’nin gözünde yeryüzü şairlerinin hakanlarıdır. Goethe, o büyük şairlere özenmiş, onları örnek almıştır. Hz. Muhammed’in medeniyet devriminin yetiştirdiği o ulu kişileri yeryüzü edebiyatının en büyükleri olarak görmüştür.[367]

Goethe, İslam Ortaçağ’ının akılcı, doğacı filozoflarından beslenmiştir. Goethe, hem Kur’an’a büyük hayranlık duymuştur hem de Kur’an’ı yaratılmış olarak gören Mutezile akımının ışığından beslenir ve İslam filozoflarının Akılcılığını şöyle şiirleştirir:

Dich vermag aus Glaubensketten

Der Verstand allein zu retten.

Seni iman zincirinden kurtaracak kudret

Yalnız ve yalnız idraktir.

Goethe, yine İslam dünyasındaki felsefe tartışmasında da açıkça taraf olmuş, meşhur zât Mutezile’den el almış, ışık almıştır.[368]

Batı Kaynaklarında İslam Medeniyeti

Yalnız Goethe mi? Mozart ve Beethoven gibi büyük besteciler, Lessing, Herder, Hegel gibi büyük Alman düşünürleri, Hz. Muhammed’in Medeniyet Devriminin kaynaklarına yöneldiler. Marx ve Engels, Avrupa’nın Ortaçağ karanlığını yaşadığı dönemde, İslam medeniyetinin bilim ve aydınlanma birikiminin tarihsel rolünü vurguladılar.[369]

Engels, Doğanın Diyalektiği kitabında Arapların ondalık sistemle ve cebiri başlatarak matematiğe yaptığı katkılara işaret eder. Ayrıca doğa araştırmalarını geliştirdiklerini övgüyle belirtir.[370]

Yine Alman sosyalizminin önde gelen liderlerinden August Bebel de, Hz. Muhammed’in kurduğu İslam medeniyetini, Ortaçağ’ın Hıristiyan karanlığıyla karşılaştırır. Hz. Muhammed’in örgütlediği devlet ve kurduğu disiplin, Arap toplumunun ötesinde, Atlas Okyanusu’ndan Hint Okyanusu’na kadar büyük bir coğrafyada yaşayan insanlığı kucaklayan büyük bir medeniyet yaratmıştı. Bebel, Hz. Muhammed için şu değerlendirmeyi yapar: Asya’nın o güne dek çıkardığı en büyük adam ve dünyanın gördüğü en büyük adamlardan biriydi.[371] Bebel’in Veysel Atayman’ın çok güzel çevirisiyle Türkçe’mize kazandırdığı Hz Muhammed ve Arap Kültürü başlıklı kitabı, İslam’ın doğuşuyla yaşanan büyük medeniyet devrimini çok iyi anlatmaktadır.[372]

Özellikle Beethoven’ın İslam dünyasına ve Mevlevî ayinlerine duyduğu ilgi dikkate değerdir ki ara nağmelerde Büyük Peygamber Muhammed diye haykıran Beethoven’ın Atina Harabeleri adlı eserindeki Dervişler Korosu, bunun en somut göstergesidir.

Koro Almanca olarak Hazreti Muhammed’i şöyle yüceltiyor:

Du hast in deines Aermels Falten

Den Mond getragen, ihn gespalten.

Kaaba! Mahomet!

Du hast den strahlenden Borak bestiegen

Zum siebenten Himmel aufzufliegen,

Grosser Prophet Kaaba!

Türkçesi şöyle:

Sen kollarının arasında ayı taşıdın ve böldün

Kâbe! Muhammed!

Sen göğün yedinci katına uçmak için,

Işıklar saçan Barak’a bindin,

Büyük Peygamber Kâbe

Bu vesileyle şunu da belirtmek lazımdır ki bu eser, Beethoven’ın İslam dünyasına ve Mevlevî ayinlerine duyduğu ilginin en somut kanıtıdır. Nitekim Ludwig van Beethoven’ın (1770-1827) 1811 yılında yazdığı op. 113 Atina Harabeleri (Die Ruinen von Athen) adlı sahne musikisi içinde yer alan Derviş Korosu’nu bestelerken dügah makamında bir Mevlevi Ayini’nden esinlendiği ortaya çıktı.

Prof. Dr. Feza Tansuğ’a göre, Beethoven hayatı boyunca hiç izleme olanağı bulamadığı halde Fransız tüccar ve seyyah Jean Antoine du Loir’ın İstanbul’da dinleyip 1654 yılında Paris’te yayımladığı Mevlevi Ayini notasından yararlandı. Gelgelelim söz konusu vaziyetle ilgili Tansuğ, Böylece, büyük tasavvuf üstadı, şair, hümanist ve besteci olan Mevlana’nın düşüncesinin, bir başka hümanist ve besteci olan Beethoven’ın Atina Harabeleri adlı muazzam eserinde buluştuğunu görüyoruz dedi.[373]

Yani İslam Uygarlığı’nın tesirini Goethe, Hegel, Herder, Lessing, Mozart ve Beethoven gibi büyük Alman düşünür ve sanatçılarda bulabiliriz.[374]

Onlar, Doğu’daki kaynaklardan beslenerek, o büyük eserleri ürettiler.

İSLÂM MEDENİYETİNİN BATILI ÖĞRENCİLERİ

1,5 milyarlık büyük İslâm Dünyası ailesinin peygamberi olan Hz. Muhammed, bu konumunun çok ötesinde ayrıca gerçekleştirmiş olduğu ve insanlık tarihinde çığır açan büyük bir Uygarlık Devrimi olan İslâm Devrimi, devlet yönetiminde, ticarette, denizcilikte, felsefede, bilimde, sanatta, teknolojide, mimarlıkta, sağlıkta, şehircilikte Batı Medeniyetine büyük bir miras bırakmıştır.[375]

Daha da önemlisi Hz. Muhammed’in öğrencileri olan İbn Tufeyli’ler, Ebu Teymiyye’ler, El Kındî’ler, Feridüddin Attar’lar, El Cabir’ler, Razî’ler, El Harezmî’ler, İbn Sina’lar, İbn Rüşt’ler, Hafız’lar, Camî’ler, Birunî’ler, Firdevsî’ler, Kaşgarlı Mahmut’lar, Nizamülmülk’ler, İbn Haldun’lar, Batı biliminin öğretmenleri olmuşlar, Batı bilimine kılavuzluk yapmışlardır. Cebir, Kimya, Logaritma gibi bilim disiplinleri, isimlerini Müslüman âlimlerinden almıştır.[376]

20. Yüzyılın büyük Fransız bestecisi Debussy’nin Arabesqu’leri bu bağlamda İslam medeniyetinin değerini anlatmak için Debussy’nin nağmeleri başlı başına yeterli olacaktır.[377] Yalnız Debussy değil tabi ki, İspanyol Malaguena’ları ve müziği Endülüs İslam havalarından esintileri kendinde barındırır.[378]

Ve 18. Yüzyılda Mozart dahil, Türk Marşı olmayan Avrupalı besteci bulamazsınız.

Öte yandan yine Batılı ünlü tarihçi Caetani de, Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk başlarında Atatürk tarafından yayınlatılan 8 ciltlik İslam Tarihinde, Hz. Muhammed’in tarihin yönünü gören çok önemli meziyetini saptamıştır. 0, Zaman ve halin toplum sorunlarının gerçek yönünü berrak bir şekilde kavramıştır. Bu nedenle toplumda filizlenen yeniliklerin başına geçmede büyük bir yetenek ve cesaret göstermiştir.[379]

Fernand Grenard da, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü başlıklı önemli kitabında, Hz. Muhammed’in medeniyet kuruculuğunun sınıfsal temellerini açıklar. İslamiyeti, bedevi çobanlar değil, şehirli tüccarlar kurmuştur. İslam Peygamberi, Kızıldeniz, Habeşistan, Hind Okyanusu, Suriye ve Mezopotamya ile ticaret yapan Kureyş kabilesinin mensubudur.[380]

Yine ünlü Amerikalı araştırmacı-yazar Michael Hart 1982’de yayınladığı ve insanlık tarihinin en önemli yüz kişiliğini konu alan yapıtı En Etkin Yüzde birinci sırayı Hz. Muhammed’e ayırır. Bu tespit, O’nun peygamberliğini kabul etmeyen birinin, buna rağmen, O’nu dünyanın gelmiş geçmiş en etkin önderi olarak gördüğünün ifadesidir.

Evet, lider, önder, büyük insan v.b. isimlerle anlatılan ve üstün karizmaları oluşturan pozitif değerlerin bütününün Hz. Muhammed’de ideal kıvama sahip olduğu, hayatını incelemiş olan dost-düşman herkesin ortak yargısıdır.

Kendisine sorulan bir soruya cevap verirken, soruda olmayıp ta soru soranın zihninde bulunması olası varyasyonları da yanıtlayan bütüncül uslübundan, bütün alçakgönüllüğüne rağmen özellikle, ilk kez O’nu göreni şoka sokan doğal heybetine kadar, Hz. Muhammed ideal bir toplumsal önderde bulunması gereken bütün doğal ve kazanılmış niteliklere sahiptir.

Bütün hakkında fikir vermek amacıyla bunlardan birkaçına göz atacak olursak, örneğin:

Toplum içinde yapılan yanlış ve çirkin davranışları, suçluyu deşifre edip te daha fazla suça itmeden, kalabalığın içinde ve bazıları gibi soyut ifadelerle uyarması…

Sahip olduğu devlet erkini, kesinlikle kişisel bir çıkarını gerçekleştirme peşinde kullanmaması… Hatta bu sayede halktan vergiyi yine halk için toplama anlayışını insanlık tarihine ilk kazandıran O’dur.

Hz. Muhammed inananlar için en büyük kul ve en büyük peygamber, inanmayanlar da dahil O’nu tanıyan herkes için de en büyük insan ve en büyük liderdir.[381]

Bernard Lewis İslam’ı Değerlendiriyor

Bernard Lewis: “İslam ölü ve yoksul ruhlara hayat ve anlam vermiştir. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı, farklı inanıştan halklara hoşgörü içinde yan yana yaşamayı öğretmiştir. İslam eserleriyle bütün dünyayı zenginleştiren büyük medeniyetlerin esin kaynağı olmuştur; bu medeniyetlerde Müslüman olmayanlar yaratıcı ve faydalı yaşamlar sürmüştür.”[382]

Yine Lewis tarafından yapılan bir başka değerlendirme de şudur: “İslam dünyanın büyük dinlerinden biridir. İslam ölü ve yoksul ruhlara hayat ve anlam vermiştir. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı, farklı inanıştan halklara hoşgörü içinde yan yana yaşamayı öğretmiştir.[383]

Daha da önemlisi yedinci yüzyılda yeryüzüne doğan ve Arapları kabileler halinde bölünmüşlük durumundan çıkarıp devlet ve imparatorluk tesis edecek, kısacası uygarlık tesis edecek duruma terfi ettiren ve Arapları putperestlikten alıkoyan, İranlıların Sasani devrinde yaşamış oldukları katı kast benzeri sosyal tabakalaşmayı; ortaya koyduğu eşitlik ilkesiyle sarsarak çürüten, ordularıyla girdikleri yerlerde yaptıkları barbarlıklar ve yağmalar ile medeniyetlerde ve zihinlerde yarası sarılmaz hatıralar bırakan ve insanlık tarihini değiştiren[384] Moğolları saçtığı iman ışığıyla adeta muma döndüren ve onları sunduğu medeniyet dairesinde yumuşatan, yine Türklerin yerleşik hayata geçtiği ve ticaret yollarını kontrol altına aldığı bir süreçte onlara yeni damak lezzetleri başta olmak üzere pek çok alışkanlık kazandıran ve böylece ortaya koyduğu medeniyet dairesine giren milletlere yeni bir nizam sunan medeniyet rabıtası İslâm, tarihsel etkileşimler vesilesiyle Batı Uygarlığı’nın da Orta Çağ karanlığından çıkarak Rönesans ve Reform süreçlerine girmelerine katkı sunmuştur. Batı medeniyetinin öncüleri Portekizliler, İngilizler, İspanyollar, Hollandalılar ve Fransızlar çağdaş uygarlığın yeni öncüleri olmuştu. Çok geçmeden Batı medeniyetiyle ortaya çıkan emperyalizme karşı mazlumlar dünyası yükselişe geçti ve bu bağlamda ulus devletler çağı başladı.[385]

Sonuç

Bu çalışma, İslam medeniyetinin tek boyutlu bir yapıdan ziyade, farklı kültürlerin, milletlerin ve düşünce geleneklerinin etkileşimiyle şekillenen çok katmanlı bir uygarlık modeli olduğunu ortaya koymuştur. Özellikle Abbasi döneminde hız kazanan tercüme faaliyetleriyle Antik Yunan, İran ve Hint düşüncesinin İslam dünyasına aktarılması, yalnızca bir bilgi transferi değil; aynı zamanda özgün bir yeniden üretim sürecini başlatmıştır. Bu süreç, bilimsel, felsefi ve kültürel alanlarda önemli sıçramalara zemin hazırlamış ve İslam dünyasını dönemin en ileri bilgi merkezlerinden biri hâline getirmiştir.

Araştırmanın en önemli bulgularından biri, İslam medeniyetinin inşasında Arap olmayan Müslüman toplumların, özellikle Türkler ve İranlıların, belirleyici bir rol üstlenmiş olmasıdır. Bu katkılar, medeniyetin durağan değil dinamik bir karakter kazanmasını sağlamış; tasavvufun ortaya çıkışı, bilimsel disiplinlerin gelişimi ve kültürel sentezlerin oluşumu gibi pek çok alanda kendini göstermiştir. Dolayısıyla İslam medeniyeti, farklılıkların çatıştığı değil, uyum içinde birleştiği bir yapı arz etmektedir.

Öte yandan, İslam dünyasında üretilen bilimsel ve düşünsel birikimin Avrupa üzerindeki etkisi, medeniyetler arası etkileşimin dönüştürücü gücünü açıkça göstermektedir. Avrupa Rönesansı’nın entelektüel arka planında İslam dünyasından aktarılan bilgi mirasının önemli bir payı bulunmaktadır. Bu durum, medeniyetlerin birbirinden yalıtık değil, karşılıklı etkileşim içinde geliştiğini bir kez daha kanıtlamaktadır.

Sonuç olarak, İslam medeniyeti; çok kültürlü yapısı, bilgiye verdiği değer ve farklı toplumları ortak bir ideal etrafında birleştirme kapasitesiyle insanlık tarihinin en önemli medeniyet tecrübelerinden biridir. Ancak bu tarihsel birikimin sürdürülebilirliği, eleştirel düşüncenin, bilimsel üretimin ve kültürel etkileşimin canlı tutulmasına bağlıdır. Bu bağlamda, geçmişteki medeniyet dinamizminin yeniden anlaşılması ve günümüz şartlarında yeniden yorumlanması, geleceğe yönelik güçlü bir medeniyet perspektifi inşa etmenin temel şartı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynakça:

200 yıllık bilmece çözüldü, Cumhuriyet Gazetesi, 8 Haziran 2010, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/200-yillik-bilmece-cozuldu-151988, erişim tarihi: 14.04.2026

Afif Evren, Dünya Mütefekkirlerinin Kur’an Hakkındaki Fikirleri, Sebilürreşad, Cilt 9, Sayı 215

Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015

Ahmet Cevizci, İslam Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, İstanbul, 2015

Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982

Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166

Alak Sûresi, 1-5. âyetler

Albert Dauzat, Dictionnaire étymologique de la langue française. 7e éd. revue et corrigée, Paris: Librairie Larousse, 1938; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Ali Rıza Farımaz, Amerikan Akademisindeki Tasavvuf Araştırmalarında Köken ve Yabancı Etkisi Meselesi: Oryantalist Miras ve Güncel Yaklaşımlar, Oksident Dergisi 7/1 (30 Haziran 2025)

Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026

Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6

Arthur Pellegrin, “L’İslam dans le monde”, Paris, 1950; akt: İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Âsaf Ali Asgar Feyzî, Conferences sur L’İslâm, Gap : Centre national de la recherche scientifique, 1956; akt: İsmail Hami Danişmend, Garp Medeniyetinin Menbaı Olan İslam Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Atanur Sarıoğlu, Türklerin İslamiyete Geçiş Süreci ve Etkili Olan Faktörler. Dünya İnsan Bilimleri Dergisi. 2023 (1)

August Bebel; Hz. Muhammed ve Arap Kültürü Çev.. Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, İkinci baskı, İstanbul 1999

Aydın Sayılı, Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Disiplini, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1963

Aydın Usta, Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2008

Aydın USTA, Türklerin İslamlaşması Üzerine Bir Tetkik, Kırmızılar, 19 Ağustos 2019, https://www.kirmizilar.com/turklerin-i-slamlasmasi-uzerine-bir-tetkik/, erişim tarihi: 28.04.2026

Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-İslamiyet-ile-tanismasi/, erişim tarihi: 28.04.2026

Bedreddin el-Aynî, Umdetü’l-Kārî, Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut, 2001, c. VI

Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2004

Bernard Lewis, İslam’ın Krizi: Bitmeyen Savaş, çev. Murtaza Özeren, Kronik Kitap, İstanbul, 2023

Bernard Lewis, İslam’ın Siyasal Dili, çev. Kudret Emiroğlu, İmge Kitabevi, Ankara, 2004

Binbaş Arthur Glyn Leonard, İslam, Her Moral and Spiritual Value: A Rational and Psychological Study (İslam: Ahlaki ve Manevi Değeri), Luzac & Co., Londra, 1909

Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993

Chambers’s Encyclopaedia: A Dictionary of Universal Knowledge for the People, W. & R. Chambers, Londra / Edinburgh; akt. Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Doğu Perinçek, Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı, Aydınlık Gazetesi, 14 Nisan 2020, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425, erişim tarihi: 28.04.2026

Doğu Perinçek, Silahlı Peygamber Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 141, Mart 2006

Dursun Ali Yaz, ANTİK ÇAĞDAN GELECEĞE PARA, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020

Düşünce ve Davranışlarıyla Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2001

Ebu Cafer Muhammed bin Cerir et Taberî, Târîh-i Taberî, çev. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, 2023, c. II; akt:  Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, erişim tarihi: 15.02.2026

Ebu Hamid Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, Bedir Yayınları, İstanbul, 2020, c. I

Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I; akt. Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_İslamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 15.02.2026

Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, erişim tarihi: 28.04.2026

Edouard Montet, Traduction nouvelle avec notes d’un choix de Sourates précédées d’une Introduction au Coran, Payot yayınevi, Paris, 1925; akt. Şule Yüksel Şenler, Bir Bilinçli (!) Öğretmene, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi), 5. Cilt, 50. Bölüm (Chapter L: Description of Arabia and Its Inhabitants – Birth, Character, and Doctrine of Mahomet), J. M. Dent & Sons Ltd. (Londra) / E. P. Dutton & Co. Inc. (New York), Everyman’s Library, 1974; akt. Şule Yüksel Şenler, Bir Bilinçli (!) Öğretmene, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982

Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, Arı Sanat Yayınevi, İstanbul, 2017

Ekrem Buğra Ekinci, Türkler ve İranlılar, Türkiye Gazetesi, 9 Mart 2026, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/turkler-ve-iranlilar-1775808, erişim tarihi: 28.04.2026

el-Belâzûri, Ensabül-eşraf, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2020, İstanbul, c. I

el-Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara, 2013, c. I

el-Hamevi, Mucemü’l-Büldan, Beyrut, 1955, c. II

Émile-Félix Gautier, Mœurs et coutumes des Musulmans, Bibliothèque Historique, Payot, Paris, 1955, sf. 237; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Emin Yusuf Ûde (Mehmet Yıldız çev.), Tasavvuf Kavramının Kökeni ve Anlamları Hakkında Bir İnceleme, AKADEMİAR: Akademik İslâm Araştırmaları Dergisi 2 (2017)

Emmanuel Berl, Les impostures de l’histoire, Paris, 1959; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154

Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006

Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, erişim tarihi: 26.01.2026

Erol Güngör, İslam’ın Psikolojik Temelleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1982

Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006

Fatır Sûresi, 28. âyet

Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014

Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alaeddin Şenel-Yavuz Sabuncu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984

Frantz Funck-Brentano, La Renaissance, Les Grandes Études Historiques, 31. Baskı, Arthème Fayard, Paris, 1941; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung. Engels, Die Enwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft, in Kari Marx/Friedrich Engels, Werke, Kari Dietz Verlag, Berlin, Band 19, 4. Auflage, 1973, sf. 189-201; akt. Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, 2008

Foundation for Science, Technology and Civilization, Manchester, UK 2010; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154

Gabriel Audisio, La vie de Haroun-al-Raschid, Gallimard, Paris, 1930, Vies des hommes illustres, no: 57; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Georges Marçais, L’art de l’İslam, Arts, styles et techniques, Larousse, Paris, 1946; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Gesta Francorum, TheDeeds of the Franks and the Other Pilgrims to Jerusalem, ed. Rosalind Hill, Oxford 2002

Gregory Abû’l Farac (Bar Hebraeus), Abû’l Farac Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1945

Gustave Le Bon, La Civilisation des Arabes, Firmin-Didot et Cie, Paris, 1884; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Gülru Necipoğlu, 15 ve 16. yüzyıllarda Topkapı Sarayı: Mimȃri, Tören ve İktidar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007

Haïdar Bammate = Georges Rivoire, Visages de l’İslam, L’Expansion de l’İslam, Payot, Lausanne, 1946; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Halil İnalcık, Doğu Batı: Makaleler II. Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2008

Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014

Hartmut Bobzin, Immanuel Kant Und Die ‘Basmala’ Eine Studie Zu Orientalischer Philologie Und Typographie in Deutschland Im 17. Und 18. Jahrhundert, Zeitschrift Für Arabische Linguistik, no. 25, 1993; akt. Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, erişim tarihi: 27.04.2026

Hasan Aksoy, İslam öncesi dönem Türklerde tanrı anlayışı, International Journal of Social Sciences and Education Research, 2018, Cilt 4, Sayı 2

Hayrani ALTINTAŞ, Tasavvuf Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Basımevi, Ankara, 1986

Hülya Kılıç, İslam Felsefesinde Yeni-Platoncu Etkiler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2014

Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

Ira Marvin Lapidus, Mamluk Patronage and the Arts in Egypt: Concluding Remarks, Muqarnas 2 (1984)

İbni Haldun, Mukaddime, c. I-II, çev. Turan Dursun, 2. basını, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013

İbn Haldun, Mukaddime, C. II, çev. Zeki Kadiri Ugan, Maarif Basımevi, Ankara, 1954

İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdülmelik b. Hişam, Siretü’n Nebi, Tahkik Muhyiddin Abdülhamid Darü’l Kutup El-İlmiyye Yay., Kahire, 1990, c. I; Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6

İbn Mâce, Ebû Abdullah Muhammed b. Yezîd el-Kazvînî, es-Sünen, Mukaddime, sf. 17

İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Darüssadr Yayınları, Beyrut, 1992, c. VI

İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2020

İbrahim Kalın, İslam ve Batı: İslamofobi ve İslam Medeniyeti Üzerine, İSAM Yayınları, İstanbul, 2015

İcazetten Diplomaya, Enver Beşinci Arşivi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154

İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, erişim tarihi: 27.01.2026

İrfan Paksoy, Antik Dönemde Müstesnâ Bir Bilim Merkezi: İskenderiye Kütüphanesi, Dibace.net, 17 Şubat 2020, https://www.dibace.net/antik-donemde-mustesna-bir-bilim-merkezi-iskenderiye-kutuphanesi/, erişim tarihi: 26.04.2026

İsmail Hakkı İzmirli, Peygamber ve Türkler, İkinci Türk Tarih Kongresi: 20-25 Eylül 1937, İstanbul, Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, Kenan Matbaası, İstanbul, 1943

İsmail Hakkı İzmirli, İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları:31/2, Ankara, 1952

İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

James Joseph Walsh, Medieval Medicine, A. & C. Black. Ltd., Londra, 1920; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154

Jean-Jacques Barrau, Histoire politique des peuples musulmans depuis Mahomet jusqu’à nos jours, Tome I, Librairie de L. Hachette, Paris, 1842; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Jean-Paul Roux, L’İslam en Occident: Europe-Afrique, Payot, Paris, 1959, sf. 141; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Johann Wolfgang von Goethe, Seçilmiş Hanımlar, çev. Bayram Yılmaz, Doğu-Batı Divanı, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul, 2005

John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006

Karanlık Çağ’ı Bitiren Dokunuş: Kâğıt Avrupa’ya Nasıl Geçti?, Tarih Arşivi, 30.01.2026, https://tariharsivi.org/icerik/2977/karanlik-cagi-bitiren-dokunus-kgit-avrupaya-nasil-gecti.html, erişim tarihi: 01.02.2026

Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugatit-Türk, neşr. Ahmet Bican Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Ankara, 2020

Kemal Göde, Hz. Peygamber Devrinde Göktürkler, III. Kutlu Doğum Sempozyumu: Tebliğler, 2000

Leone Caetani, İslam Tarihi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2023, c. 1

Louis Gillet, Le Centenaire de Stendhal, Revue des Deux Mondes, 15 Ağustos 1942 tarihli, c. 70, sy. 4; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes: Leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires, Tome Second, Deuxième Édition, Paris, Librairie Maisonneuve et Cie, 1877; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Paris, 1845-1849, c. I; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’ın büyük mütefekkir Seyyid Ahmet Arvasi’nin ölümünün 30’uncu yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması, 10 Ocak 2018, TBMM Web Sitesi, https://www5.tbmm.gov.tr//develop/owa/genel_kurul.cl_getir?pEid=65610, erişim tarihi: 28.04.2026

Meder SALİEV, Divanü Lugati’t-Türk’te Tasavvufî ve Ahlakî Unsurlar, Uluslararası Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 6(4), 2023

Mehmed Niyazi, Türk Tarih Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008

Mehmet ÖZDEMİR, Endülüs Tarihi’nin Mevcut Kaynakları Üzerine (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009

Mehmet Sait Özervarlı, Kelamda Yenilenme Arayışları: Mutezile’den Günümüze Akılcı Yorum, İSAM Yayınları, İstanbul, 1998

Meltem Özduyan Kılıç, Orta Çağ’da Sağlık Uygulamaları, Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri

Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-İslamlasma-sureci/, erişim tarihi: 28.04.2026

Mesut Can, Merv’de İslamî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır), Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016)

Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021

Muhammed Kutub, İslamın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek, Fatih Yayınevi Matbaası, Çağaloğlu Yayınevi, İstanbul, 1969

Muharrem Ergin, Dede Korkut Kitabı, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1958

Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, erişim tarihi: 28.04.2026

Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026

Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024

Mustafa ERGÜN, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, erişim tarihi: 28.04.2026

Mustafa Özge, Avrupa’nın İslam’la Karşılaşması ve Türk İmajı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2012

Müslim b. el-Haccâc, el-Câmiu’s-sahîh, Selâm, 32 (Hadis No: 2218)

Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2021

Nevzat Hafis YANIK, Muhammet Emin UZUNYAYLALI, Cahiliye‘den Abbasi Hilafetine Arap Şiiri’nde Türkler, Ocak 2024, Erzurum, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, Tez Projesi, Doktora

Nihat Aytürk, İslam’da Devlet Yönetimi Lider Yöneticiler, Astana Yayınları, 2018

Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955

Oğuzhan Aydın – Yusuf Kenan Bezgin, Eski Türk İnancının İslam Diniyle Etkileşimi: Türk Halk Anlatılarında Kıdır, Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 2023, Cilt 7, Sayı 3

Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, çev. Nuran Yavuz, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988

Ortaöğretim Tarih 9. Sınıf, İslam Medeniyetinin Doğuşu / Abbasilerde Bilim ve Kültür Hayatı, MEB Yayınları, Ankara, 2019

Osman Karatay, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018

Osman Keskioğlu, Müsteşriklerin Kur’an Hakkındaki Görüşleri, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1987

Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993

Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 44

Reşat Öngören, Tasavvuf, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2011, c. 40

Richard Andrew Gabriel, İslâm’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed, çev. Ahmet Büyükaksoy, Yeditepe Yayınevi, 1. Baskı: Ekim 2021

Robert Hillenbrand, İslam Sanatı ve Mimarlığı, çev. Çiğdem Kafescioğlu, Homer Yayınları, İstanbul, 2005

Roger Garaudy, İslam’ın Vadettikleri, çev. Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul, 2021

Rum Suresi 2-4. ayetleri

Said Alpsoy, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, Alem Yayıncılık, İstanbul, 2005

Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154

Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986

Seyyid Hüseyin Nasr, İslam’da Bilim ve Medeniyet, çev. Nabi Avcı, Ahmet Ünal, Kasım Turhan, İnsan Yayınları, İstanbul, 2024

Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018

Süleyman Derin, İngiliz Oryantalizmi ve Tasavvuf, Küre Yayınları, İstanbul, 2017

Süleyman Kuku, Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin Külliyatı, 1. Cilt, Arı Sanat Yayınevi, İstanbul, 2013

Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2014

Şeref Hân, Şerefnâme, İstanbul-1971

Şeyh Muhammed Murad Remzi, Telfîku’l-Ahbâr ve Telkîhu’l-Âsâr fî Vakāyi‘i Kazan ve Bulgâr ve Mülûki’t-Tatar, I-II, Rızaeddin Fahreddin Matbaası, Orenburg, 1908, c. I

Şule Yüksel Şenler, Bir Bilinçli (!) Öğretmene, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Tahsin Ünal, İslâm Medeniyetinde Türkler, 26 Nisan 1969,  İslam Medeniyeti Dergisi

Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024

Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931

Taşköprülüzâde İsâmüddin Ahmed Efendi, “Mevzuat ul-ulûm”, çev. Taşköprülüzâde Kemâleddin Mehmed Efendi, İkdâm Matbaası (Ahmet Cevdet), Dersaâdet (İstanbul), h. 1313/ m. 1895-1897, c. I; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

Tevbe Sûresi, 97. âyet

Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns, Dieterich, Göttingen, 1860; akt. Şule Yüksel Şenler, Bir Bilinçli (!) Öğretmene, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

Titus Burckhardt, İslam Sanatı: Dil ve Anlam, çev. Turan Koç, Klasik Yayınları, İstanbul, 2013

Tolgahan Karaimamoğlu, Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri, Tarih ve Gelecek Dergisi, Ağustos 2017, c. III, Sayı: 2

Toshihiko İzutsu, İslam’da Varlık ve Oluş: İbn Arabi’nin Varlık Felsefesi ve Anahtar Kavramlar. çev. İbrahim Kalın, İnsan Yayınları, İstanbul, 2018

Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018

Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, erişim tarihi: 28.03.2026

Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 07.12.2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, erişim tarihi: 16.01.2026

Uğur UTKAN, İlay-ı Kelimetullah İçin, Gaza Ve Cihad İçin Kılıç Sallayan İlk Moğol Mücahid Alaaddin Tarmaşirin, Akasyam Haber, 13 Ağustos 2025, https://www.akasyam.com/yazi/ilay-i-kelimetullah-icin-gaza-ve-cihad-icin-kilic-sallayan-ilk-mogol-mucahid-alaaddin-tarmasirin-12257.html, erişim tarihi: 08.04.2026

Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, Aksaray Haber, 03.12.2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, erişim tarihi: 16.01.2026

Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_İslamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, erişim tarihi: 27.01.2026

Uğur UTKAN, Türk Milletinin Tatlı ve Şeker ile Olan İlişkisi, Aksaray Haber, 30 Ekim 2025, https://www.aksarayhaber.net/kose-yazilari/turk_milletinin_tatli_ve_seker_ile_olan_iliskisi-1232.html, erişim tarihi: 08.04.2026

Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971

William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015

William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010

Yavuz Özmakas, Bergamalı Galenus. Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 311, Ekim 1993

Zekeriya KİTAPÇI, Hz. Peygamber Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 1988

Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1981

Zümer Sûresi, 9. âyet

Dipnotlar;

[1] Tevbe süresi, âyet: 97

[2] Muhammed Kutub, İslamın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek, Fatih Yayınevi Matbaası, Çağaloğlu Yayınevi, İstanbul, 1969, sf. 210-212

[3] Arthur Pellegrin, ‘‘L’İslam dans le monde’’, Paris, 1950, sf. 92; akt: İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21, 22

[4] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, Say Dağıtım,  İstanbul, Ocak 1986, sf.  144, 145

[5] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 140-145

[6] Hasan Aksoy, İslam öncesi dönem Türklerde tanrı anlayışı, International Journal of Social Sciences and Education Research, 2018, Cilt 4, Sayı 2, sf. 275–288

[7] Oğuzhan Aydın – Yusuf Kenan Bezgin, Eski Türk İnancının İslam Diniyle Etkileşimi: Türk Halk Anlatılarında Kıdır, Akademik Dil ve Edebiyat Dergisi, 2023, Cilt 7, Sayı 3, sf. 2463–2480

[8] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 60

[9] Süleyman Derin, İngiliz Oryantalizmi ve Tasavvuf, Küre Yayınları, İstanbul, 2017, sf. 320 ; Alirıza Farımaz, “Amerikan Akademisindeki Tasavvuf Araştırmalarında Köken ve Yabancı Etkisi Meselesi: Oryantalist Miras ve Güncel Yaklaşımlar”, Oksident Dergisi 7/1 (30 Haziran 2025): sf. 79-97; Emin Yusuf Ûde (Mehmet Yıldız çev.), “Tasavvuf Kavramının Kökeni ve Anlamları Hakkında Bir İnceleme”, AKADEMİAR: Akademik İslâm Araştırmaları Dergisi 2 (2017): sf. 227-252; Reşat Öngören, Tasavvuf, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2011, c. 40

[10] Meder SALİEV, “Divanü Lugati’t-Türk’te Tasavvufî ve Ahlakî Unsurlar”, Uluslararası Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, 6(4), 2023, sf. 65

[11] Hayrani ALTINTAŞ, “Tasavvuf Tarihi”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Basımevi, Ankara, 1986, sf. 4

[12] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

[13] Murad Adji, a.g.e.

[14] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[15] Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 84-86

[16] Doğu Perinçek, Müslüman olan Türkler ayakta kaldı ve devrim yaptı, Aydınlık Gazetesi, 14 Nisan 2020, https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/musluman-olan-turkler-ayakta-kaldi-ve-devrim-yapti-205425, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[17] Mustafa Ergün, At ve Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesinin Uygarlığa Katkısı, Kırmızılar, 28 Ocak 2024, https://www.kirmizilar.com/at-ve-cift-horguclu-bakteryan-turk-devesinin-uygarliga-katkisi/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[18] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026; Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 60, 61

[19] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

[20] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[21] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[22] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[23] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[24] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[25] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[26] Mustafa ERGÜN, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[27] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

[28] Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 119, 120

[29] Âsaf Ali Asgar Feyzî, Conferences sur L’İslâm, Gap : Centre national de la recherche scientifique, 1956, sf. 18; akt: İsmail Hami Danişmend, Garp Medeniyetinin Menbaı Olan İslam Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 22

[30] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163

[31] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 148

[32] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 140-145

[33] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024, sf. 16-20

[34] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163, 164

[35] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 166, 167

[36] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş II Orta Çağ, Say Yayınları, İstanbul, Ocak 1986, sf. 140-145

[37] Richard Andrew Gabriel, İslâm’ın İlk Mareşali Hz. Muhammed, çev. Ahmet Büyükaksoy, Yeditepe Yayınevi, 1. Baskı: Ekim 2021, sf. 320

[38] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014, s. 81

[39] Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 11

[40] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 22

[41] Dursun Ali Yaz, ANTİK ÇAĞDAN GELECEĞE PARA, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020, sf. 34-41

[42] Bernard Lewis, İslam’ın Krizi, çev. Abdullah Yılmaz, Literatür Yayınları, İstanbul, 2003, sf. 97

[43] John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 205, 206

[44] Robert Hillenbrand, İslam Sanatı ve Mimarlığı, çev. Çiğdem Kafescioğlu, Homer Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 34

[45] Oleg Grabar, İslam Sanatının Oluşumu, çev. Nuran Yavuz, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul, 1988, sf. 7

[46] Gülru Necipoğlu, 15 ve 16. yüzyıllarda Topkapı Sarayı: Mimȃri, Tören ve İktidar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2007: sf. 58, 59

[47] John Renard, İslam’ın Yedi Kapısı, İnsan Yayınları, İstanbul, 2006, sf. 205, 206

[48] Ira Marvin Lapidus, “Mamluk Patronage and the Arts in Egypt: Concluding Remarks, Muqarnas 2 (1984): 173-81

[49] Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006, sf. 19-21

[50] Alak Sûresi, 1-5. âyetler

[51] Zümer Sûresi, 9. âyet

[52] Fatır Sûresi, 28. âyet

[53] İbn Mâce, Mukaddime, 17

[54] Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006, sf. 19-21

[55] Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006, sf. 19-21

[56] Esin Kahya, Ortaçağ’da İslamiyet’in bilimsel çalışmaların gelişmesine etkisi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Sayı 142, Mart 2006, sf. 19-21

[57] Meltem Özduyan Kılıç, Orta Çağ’da Sağlık Uygulamaları, Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri, sf. 17

[58] Ortaöğretim Tarih 9. Sınıf, İslam Medeniyetinin Doğuşu / Abbasilerde Bilim ve Kültür Hayatı, MEB Yayınları, Ankara, 2019, sf. 164

[59] MEB Yazarlar Komisyonu (Muhammed Emin Erden, Şerafettin Yıldız), 1. Ünite: İslam Medeniyetinde Bilim ve Düşüncenin Gelişimi, İslam Bilim Tarihi (Ortaöğretim Ders Kitabı), MEB Yayınları, Ankara, 2018, sf. 28

[60] MEB Yazarlar Komisyonu (Hüseyin Akpınar, Muammer Gündoğdu), 3. Ünite: İslam Medeniyetinde Bilim ve Düşüncenin Gelişimi, İslam Bilim Tarihi (Ortaöğretim Ders Kitabı), MEB Yayınları, Ankara, 2018, sf. 69

[61] Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021, sf. 110

[62] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, Mart 2014, s. 81

[63] Emile-Fèlix Gautier, Moeurs et Coutumes des Musulmans, Payot Yayınevi, Paris, 1931, sf. 230; akt: İsmail Hami Danişmend, Garp Medeniyetinin Menbaı Olan İslam Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 22

[64] Emile-Fèlix Gautier, a.g.e., sf. 231; İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 22

[65] Server Tanilli, Yüzyılların Gerçeği ve Mirası İnsanlık Tarihine Giriş, II Orta Çağ, 1. Basım, Say Kitap Pazarlama, İstanbul, Ocak 1986, sf. 132

[66] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 22

[67] William Montgomery Watt, Hazreti Muhammed, İletişim Yayınları, İstanbul, 2015, sf. 61

[68] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 35

[69] Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alaeddin Şenel-Yavuz Sabuncu, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1984

[70] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 34, 35

[71] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[72] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 21, 22

[73] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, 2014, sf. 88-93

[74] Nihat Aytürk, İslam’da Devlet Yönetimi Lider Yöneticiler, Astana Yayınları, 2018, sf. 13

[75] İbni Haldun, Mukaddime, c.1-11, çev. Turan Dursun, 2. basını, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013.

[76] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36, 37

[77] İbni Haldun, asabiyyenin, başka deyişle kan bağlarının çözülmesi sürecini bilimsel verilere dayanarak incelemiştir. Bkz. Mukaddime, c.I. çev. Turan Dursun, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2013, s.269, 273 vd. Yine bkz. Turan Dursun-Ümit Hassan, İbni Haldun’da Uygarlıkların Yükselişi ve Çöküşü, 1. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Eylül 2008

[78] Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, sf. 17 vd., sf. 47 vd., sf. 433 vd.

[79] Cemil Sena Olgun, Hazreti Muhammed’in Felsefesi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1993, sf. 237

[80] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 37, 38

[81] Fernand Braudel, Uygarlıkların Grameri, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 4. Baskı, İmge Kitabevi, Ankara, 2014, sf. 96-98

[82] William Woodruff, Modern Dünya Tarihi, çev. Arda Vardar, Hale Vardar, Pozitif Yayınları, 2010, sf. 23

[83] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[84] Muhammed Kutub, İslamın Etrafındaki Şüpheler, çev. Ali Özek, Fatih Yayınevi Matbaası, Çağaloğlu Yayınları, İstanbul, 1969, sf. 208

[85] Theodor Nöldeke, Geschichte des Qorâns, Dieterich, Göttingen, 1860, sf. 65-100; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[86] Edouard Montet, Traduction nouvelle avec notes d’un choix de Sourates précédées d’une Introduction au Coran, Payot yayınevi, Paris, 1925, sf. 18; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[87] John Davenport, “An Apology for Mohammed and the Koran”, Orgden Press, London, 1882, sf. 80; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[88] John Davenport, Hazret-i Muhammed ve Kur’an-ı Kerim, çev. Ömer Rıza Doğrul, Amedî Matbaası, İstanbul, 1928 (Rumi 1344/1347), sf. 160-168; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 81-83

[89] Edward Gibbon, The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (Roma İmparatorluğu’nun Gerileyiş ve Çöküş Tarihi), 5. Cilt, 50. Bölüm (Chapter L: Description of Arabia and Its Inhabitants – Birth, Character, and Doctrine of Mahomet), J. M. Dent & Sons Ltd. (Londra) / E. P. Dutton & Co. Inc. (New York), Everyman’s Library, 1974, sf. 168-170; akt. Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974

[90] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 84-87

[91] Binbaş Arthur Glyn Leonard, “Islam, Her Moral and Spiritual Value: A Rational and Psychological Study” (İslam: Ahlaki ve Manevi Değeri), Luzac & Co., Londra, 1909, sf. 20

[92] Thomas Warton, Dissertation I: On the Origin of Romantic Fiction in Europe (Avrupa’da Romantik Kurgunun Kökeni Üzerine Birinci İnceleme), The History of English Poetry (1774–1781), 1774, c. I, sf. 11; akt. Osman Keskioğlu, “Müsteşriklerin Kur’an Hakkındaki Görüşleri”, Nüzulünden Günümüze Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 1987, sf. 314

[93] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 88-92

[94] Afif Evren, “Dünya Mütefekkirlerinin Kur’an Hakkındaki Fikirleri”, Sebilürreşad, Cilt 9, Sayı 215; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92

[95] Bkz. Chambers’s Encyclopaedia: A Dictionary of Universal Knowledge for the People, W. & R. Chambers, Londra / Edinburgh; akt. Molla Habib, Abdülmecid Ünlükul, İşarat-ül İ’caz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2021; Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92

[96] Şule Yüksel Şenler, “Bir Bilinçli (!) Öğretmene”, Seher Yayınları, İstanbul, 1974, sf. 92-98

[97] Hartmut Bobzin, “Immanuel Kant Und Die ‘Basmala’ Eine Studie Zu Orientalischer Philologie Und Typographie in Deutschland Im 17. Und 18. Jahrhundert”, Zeitschrift Für Arabische Linguistik, no. 25, 1993, pp. 108–131; akt. Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[98] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[99] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[100] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[101] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[102] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[103] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[104] Mâverd: Kant’ın Tezindeki Besmele, 12 Ekim 2017, https://maverd.blogspot.com/2017/10/kantn-tezindeki-besmele.html, Erişim Tarihi: 27.04.2026

[105] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 3

[106] Tahsin Ünal, İslâm Medeniyetinde Türkler, 26 Nisan 1969, İslam Medeniyeti Dergisi, sf. 21

[107] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[108] Albert Dauzat, Dictionnaire étymologique de la langue française. 7e éd. revue et corrigée, Paris: Librairie Larousse, 1938, sf. 530; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[109] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 170, 171; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 13, 14

[110] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), Paris, 1952, c. I, sf. 304; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 15

[111] Will Durant, a.g.e., sf. 304; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 15

[112] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 249, 250; İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 15, 16

[113] Émile-Félix Gautier, a.g.e., sf. 250; İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 16

[114] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 171; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 16, 17

[115] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, çev. Maurice Planiol, Bibliothèque historique, Payot, Paris, 1950, sf. 147; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 17

[116] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 18

[117] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir a l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Paris, 1845-1849, c. I, sf. 3, 4; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 18, 19

[118] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes, Paris, 1877, c. I, sf. 1; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19

[119] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 235; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19

[120] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 251; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[121] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 282; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[122] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 7

[123] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 7; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 20

[124] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 19-21

[125] Ekrem Buğra Ekinci, Türkler ve İranlılar, Türkiye Gazetesi, 9 Mart 2026, https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/prof-dr-ekrem-bugra-ekinci/turkler-ve-iranlilar-1775808, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[126] Detay için bkz. Mustafa Özge, Avrupa’nın İslam’la Karşılaşması ve Türk İmajı, İz Yayıncılık, İstanbul, 2012, sf. 45-62; Halil İnalcık, Doğu Batı: Makaleler II. Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 112-118; Erol Güngör, İslam’ın Psikolojik Temelleri, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1982, sf. 88; Şerafettin Turan, Türk Kültür Tarihi, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2014, sf. 142

[127] Jenny Marx’tan Friedrich Sorge’ye, 21 Ocak 1877; Karl Marx Friedrich Engels Werke (Berlin: Institut fur Marxismus-Leninismus Beim ZK der SED, 1983), bölüm 34, sf. 525; Karl Marx Friedrich Engels Werke, band 34, Dietz Verlaf Berlin, 1966, sf. 525; akt: Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 46

[128] Düşünce ve Davranışlarıyla Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı, Ankara, 2001, sf. 62, 63

[129] Haçlı Seferlerinin başlangıcında Avrupalılar için din siyasî, sosyo- ekonomik amaçlarının gizlenmesi ve geniş kitlelerin harekete geçirilmesi adına ciddi bir peçeleyici görevi üstlenmiştir. Hedefin Kudüs olarak verilmesine karşın seferler sırasında meydana gelen gelişmeler bunun en açık örneklerini içermektedir. Bkz. Aydın Usta, Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul, 2008

[130] Gesta Francorum, TheDeeds of the Franks and the Other Pilgrims to Jerusalem, ed. Rosalind Hill, Oxford 2002, s.22

[131] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[132] bkz. Türkopol, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkopol, Erişim Tarihi: 28.03.2026

[133] bkz. İbnü’l-Esîr, İslam Tarihi (el-Kamil fi’t-Tarih Tercümesi) (10 Cilt), çev. Abdülkerim Özaydın, Ahmet Ağırakça, Beşir Eryarsoy, Abdullah Köşe, Hacı Yunus Apaydın, Zülfikar Tüccar, Ocak Yayıncılık, İstanbul, 2016; yine bkz. Osman Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye ve Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2021

[134] Hüseyin Nihal Atsız, İslâm Birliği Kuruntusu, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964

[135] Aydın USTA, Türklerin İslamlaşması Üzerine Bir Tetkik, Kırmızılar, 19 Ağustos 2019, https://www.kirmizilar.com/turklerin-i-slamlasmasi-uzerine-bir-tetkik/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[136] Ekrem Buğra Ekinci, Hayatı ve Hâtıralarıyla Seyyid Abdülhakîm Arvâsî, Arı Sanat Yayınevi, İstanbul, 2017, sf. 427; Süleyman Kuku, Son Halkalar ve Seyyid Abdülhakîm Arvâsî’nin Külliyatı, 1. Cilt, Arı Sanat Yayınevi, İstanbul, 2013, sf. 468; Necip Fazıl Kısakürek, O ve Ben, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 144, 145; Manisa Milletvekili Selçuk Özdağ’ın büyük mütefekkir Seyyid Ahmet Arvasi’nin ölümünün 30’uncu yıl dönümüne ilişkin gündem dışı konuşması, 10 Ocak 2018, TBMM Web Sitesi, https://www5.tbmm.gov.tr//develop/owa/genel_kurul.cl_getir?pEid=65610, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[137] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[138] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 305; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21

[139] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Paris, 1950, sf. 92; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 21, 22

[140] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 22

[141] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 23

[142] Emmanuel Berl, Les impostures de l’histoire, Paris, 1959, sf. 104; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 23, 24

[143] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 24

[144] Ebu Abdullah Muhammed b. İsmail el-Buhârî, el-Câmiu’s-sahîh, “Tıb”, 30 (Hadis No: 5728); Müslim b. el-Haccâc, el-Câmiu’s-sahîh, “Selâm”, 32 (Hadis No: 2218); Ebu İsa Muhammed b. İsa et-Tirmizî, Sünen-i Tirmizî, “Cenâiz”, 66 (Hadis No: 1065); İmam Mâlik b. Enes, el-Muvatta’, “Câmi‘”, 23 (Hadis No: 1650); Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nşr. Şuayb el-Arnaût vd. (Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 2001), III, 432 (Hadis No: 1569)

[145] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 25

[146] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, Mukaddime Kısmı, 1955, sf. 176; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 25

[147] Jacques Charles Risler, a.g.e., sf. 177, 178; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 26

[148] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 315, 316; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 26, 27

[149] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 97; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 27

[150] Georges Rivoire Haydar Bammate, Visages de l’islâm, Lausenne, 1946, sf. 137; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 28

[151] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes, Paris, 1877, c. II, sf. 71; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 28, 29

[152] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 29, 30

[153] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Payot, Paris, 1952, sf. 305; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 29, 30

[154] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[155] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[156] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 245; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 31

[157] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, «Histoire générale des Arabes: leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires>>, 2. Baskı, Librairie de Maisonneuve et Cie, Paris, 1877, sf. 78; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 32

[158] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 316; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 32, 33

[159] Will Durant, a.g.e., sf. 318; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33

[160] Will Durant, a.g.e., sf. 319; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33

[161] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 186; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 33, 34

[162] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 187-192; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34

[163] Charles Mills, Histoire du mahométisme contenant la vie et les traits du caractère du prophète Arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans…, Çeviren: M. P. [Paul Tiby], Paris: Chez Auguste Boulland et Cie, 1825, sf. 441; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34

[164] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 245; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 34, 35

[165] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 35, 36

[166] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 97; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 36

[167] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. II, sf. 2; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 36

[168] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[169] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 161, 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[170] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 37

[171] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. II, sf. 460; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 38

[172] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 161; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 38

[173] Will Durant, Histoire de la civilisation külliyatı «L’age de la foi» serisi, c. I, Fr. çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 309, 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 39

[174] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 150; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 39

[175] Émile-Félix Gautier, Moeurs et coutumes des Musulmans, Paris, 1955, sf. 238; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 40

[176] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 40, 41

[177] Louis-Pierre-Eugène-Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, 1845-1849, c. I, sf. 365; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 41, 42

[178] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42

[179] Arthur Pellegrin, L’İslam dans le monde, Paris, 1950, sf. 96; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42

[180] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), çev. François Vaudou, Paris, 1952, sf. 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 42, 43

[181] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 43

[182] Haïdar Bammate (Georges Rivoire), «Visages de l’İslâm», Librairie Payot, Lausanne (Lozan), 1946, sf. 136; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 43, 44

[183] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Paris, 1955, sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 44

[184] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 44

[185] Frantz Funck-Brentano, La Renaissance, Les Grandes Études Historiques, 31. Baskı, Arthème Fayard, Paris, 1941, sf. 427, 428; İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 45, 46

[186] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46

[187] Émile-Félix Gautier, Mœurs et coutumes des Musulmans, Bibliothèque Historique, Payot, Paris, 1955, sf. 237; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46

[188] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 46, 47

[189] Jacques Charles Risler, a.g.e., sf. 162; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[190] İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[191] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Firmin Didot Frères, Paris, c. I, sf. 377; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 47

[192] Haïdar Bammate (Georges Rivoire), «Visages de l’İslâm», Librairie Payot, Lausanne (Lozan), 1946, sf. 137; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[193] Will Durant, “Histoire de la civilisation”, “L’âge de la foi” (İman Çağı): Histoire de la civilisation médiévale (Tome I: L’apogée de Byzance, 325 à 565 après J.-C. – La civilisation islamique, 569 à 1258 après J.-C.), Paris, 1952, c. I, sf. 310; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[194] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 48

[195] Carl Brockelmann, Histoire des peuples et des États islamiques, traduit de l’allemand par M. Tazerout, Payot, Paris, 1949, sf. 113, 114; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 49

[196] Haïdar Bammate = Georges Rivoire, Visages de l’Islam, L’Expansion de l’Islam, Payot, Lausanne, 1946, sf. 126, 127; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 50

[197] Haïdar Bammate = Georges Rivoire, a.g.e., 127; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 50

[198] Louis Pierre Eugène Amélie Sédillot, Matériaux pour servir à l’histoire comparée des sciences mathématiques chez les Grecs et les Orientaux, Tome Premier, Firmin Didot Frères, Paris, sf. 273; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 50, 51

[199] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 310, 311; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 51

[200] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 313; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 51, 52

[201] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 163; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[202] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 164; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[203] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 52

[204] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 53

[205] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 53

[206] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[207] Taşköprülüzâde İsâmüddin Ahmed Efendi, «Mevzuat ul-ulûm», çev. Taşköprülüzâde Kemâleddin Mehmed Efendi, İkdâm Matbaası (Ahmet Cevdet), Dersaâdet (İstanbul), h. 1313/ m. 1895-1897, c. I, sf. 402; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[208] Gabriel Audisio, La vie de Haroun-al-Raschid, Gallimard, Paris, 1930, Vies des hommes illustres, no: 57, sf. 81; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 54

[209] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55

[210] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 153; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55

[211] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 159; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 55, 56

[212] Aly Mazahéri, La vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (Xe au XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 93; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56

[213] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56

[214] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 100, 101; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 56, 57

[215] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 100; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 57

[216] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 358; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 57

[217] Will Durant, a.g.e., sf. 358; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 57

[218] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 131; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 58

[219] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 58, 59

[220] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 438; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 59

[221] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 439; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 59, 60

[222] Charles Mills, Histoire du Mahométisme, contenant la vie et les traits du caractère du prophète arabe, avec un aperçu des divers empires fondés par les armes mahométanes, et des recherches sur la théologie, la morale, les lois, la littérature et les usages des Musulmans, çev. Germain Buisson, Chez Boulland et Cie, Paris, 1825, sf. 441; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60

[223] Jean-Jacques Barrau, Histoire politique des peuples musulmans depuis Mahomet jusqu’à nos jours, Tome I, Librairie de L. Hachette, Paris, 1842, sf. 156; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60

[224] Louis-Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes: Leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires, Tome Second, Deuxième Édition, Paris, Librairie Maisonneuve et Cie, 1877, sf. 106; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 60, 61

[225] Will Durant, Histoire de la civilisation: L’âge de la foi, Fr. çev. François Vaudou, Éditions Rencontre / Cercle du Bibliophile, Paris, 1952, c. I, sf. 338; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 61

[226] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 154, 155; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 61, 62

[227] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Paris, 1950, sf. 144-146; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[228] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[229] Louis Gillet, “Le Centenaire de Stendhal”, Revue des Deux Mondes, 15 Ağustos 1942 tarihli, c. 70, sy. 4, sf. 419-429; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63

[230] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 63, 64

[231] Louis-Amélie Sédillot, Histoire générale des Arabes: Leur empire, leur civilisation, leurs écoles philosophiques, scientifiques et littéraires, Tome Premier, Librairie Maisonneuve et Cie, Paris, 1877, sf. 121; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 64

[232] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65

[233] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Payot, Paris, 1950, sf. 98, 99; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 65, 66

[234] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 155; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 66

[235] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 66, 67

[236] Arthur Pellegrin, L’Islam dans le monde, Payot, Paris, 1950, sf. 102; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[237] Jacques Charles Risler, La civilisation arabe, Payot, Paris, 1955, sf. 156, 157; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[238] Émile-Félix Gautier, Mœurs et coutumes des Musulmans, Payot, Paris, 1955, sf. 264, 265; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 67

[239] Georges Marçais, L’art de l’Islam, Arts, styles et techniques, Larousse, Paris, 1946, sf. 60; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68

[240] Jean-Paul Roux, L’Islam en Occident: Europe-Afrique, Payot, Paris, 1959, sf. 141, 142; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 68, 69

[241] Jacques Charles Risler, “La Civilisation Arabe”, Payot, Paris, 1955, sf. 157; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 69

[242] Aly Mazahéri, La Vie quotidienne des Musulmans au Moyen Âge (X-XIIIe siècle), Librairie Hachette, Paris, 1951, sf. 27-80-81-172; akt. İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 70

[243] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 70

[244] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 71

[245] Sir Leonard Woolley, Les Sumériens, Bibliothèque historique serisi, çev. Edmond Lévy, Payot, Paris, 1930, sf. 194; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 71

[246] Sir Leonard Woolley, a.g.e., sf. 195; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72

[247] Gustave Le Bon, a.g.e., sf. 614; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72

[248] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72, 73

[249] Albert Dauzat, Histoire de la langue française, Librairie Armand Colin, Paris, 1930, sf. 176; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 73

[250] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 72-76

[251] Jean-Paul Roux, L’Islam en Occident: Europe-Afrique, Payot, Paris, 1959, sf. 141; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 76

[252] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 76

[253] Philip Khuri Hitti, Précis d’histoire des Arabes, Fr. çev. Janine Sourdel-Thomine, Payot, Paris, 1950, sf. 149; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 77

[254] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 77-79

[255] Gustave Le Bon, La Civilisation des Arabes, Firmin-Didot et Cie, Paris, 1884, sf. 626, 627; akt. İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 79

[256] İsmail Hami Danişmend, a.g.e., sf. 79

[257] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbaılarına Göre İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971, sf. 23, 24

[258] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1

[259] James Joseph Walsh, Medieval Medicine, A. & C. Black. Ltd., Londra, 1920, sf. 21; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1

[260] Galen Batı’da Galenos olarak bilinirken, İslam dünyasında Calinus olarak biliniyordu. İbn Haldun “Mukaddime”sinde Galen’den övgü ile bahsetmektedir. Tıp Bilimi kısmından Galen hakkında şunları kaleme almıştır: “Kitapları Arapçaya çevrilmiş olan eski bilginlerden Calinus bu ilmin en büyük üstadı rehberidir. Rivayete göre Calinus, İsa’nın (A.s.m.) çağdaşı olup, Sicilya’da gurbette ölmüştür. Eserleri tıp ilminin ana kaynaklarından olup, kendinden sonra gelenler onun eserlerini örnek edinmişlerdir.” Daha geniş bilgi için bkz: İbn Haldun, Mukaddime, C. II, çev. Zeki Kadiri Ugan, Maarif Basımevi, Ankara, 1954, sf. 650. Ayrıca İbn Haldun’un Galen’in yaşadığı dönem hakkında verdiği bilgi yanlıştır. Bununla beraber tıp ilmindeki yeri hakkındaki bilgiler yerinde ve doğrudur çünkü Galen, yaşadığı dönemde Roma İmparatorluğu’nun en büyük hekimiydi ve kendisinden sonrakileri etkilemiş, eserleri nesiller boyunca rehber kitap olarak kullanılmıştır. Yani Galen’in MS. 199-201 yıllarında öldüğü düşünülür. Daha geniş bilgi için Yavuz Özmakas, “Bergamalı Galenus”. Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı 311, Ekim 1993, sf. 768, 769

[261] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91

[262] Erdem Aydın, a.g.e., sf. 91

[263] Tolgahan Karaimamoğlu, “Ortaçağ Avrupası’nda Tıp Kültürü ve Gelişmeleri”, Tarih ve Gelecek Dergisi, Ağustos 2017, Cilt: 3., Sayı: 2., s. 47

[264] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91

[265] Tolgahan Karaimamoğlu, a.g.m., sf. 51

[266] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 44; Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 91, 92

[267] Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 92

[268] Tolgahan Karaimamoğlu, a.g.m., sf. 51

[269] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 64, 65

[270] Paul Lewis, Tıp Tarihi, çev. Nilgün Güdücü, Khalkedon Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 44; Erdem Aydın, Dünya ve Türk Tıp Tarihi, Güneş Kitabevi, İstanbul, 2006, sf. 92

[271] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 1-3

[272] İbn Manzur, Lisânü’l-Arab, Darüssadr Yayınları, Beyrut, 1992, c. VI, sf. 217

[273] Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6, sf. 163

[274] İbn Hişam, Ebu Muhammed Abdülmelik b. Hişam, Siretü’n Nebi, Tahkik Muhyiddin Abdülhamid Darü’l Kutup El-İlmiyye Yay., Kahire, 1990, c. I, sf. 688; Arslan Terzioğlu, Bîmârhâne, Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, 1992, TDV Yayınları, c. 6, sf. 163

[275] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 3

[276] Alî el-Kalkaşandî, Subhu’l-Aʿşâ fî Sınâʿati’l-İnşâ, tahkik Yusuf El-Tavil, Dârü’l-Fikr Yayınları, Şam, 1987, sf. 405

[277] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[278] İcazetten Diplomaya, Enver Beşinci Arşivi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[279] Selimiye Yazma Eserler Kütüphanesi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4

[280] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 4, 5

[281] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[282] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[283] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 5

[284] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[285] Foundation for Science, Technology and Civilization, Manchester, UK 2010; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[286] İcazetten Diplomaya, Enver Beşinci Arşivi; akt. Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[287] Enver Beşinci, Batı’yı Isıtan Doğu Güneşi: İslâm Tıbbı Avrupa’yı Nasıl Etkiledi?, Derin Tarih Ocak 2025, sayı 154, sf. 6

[288] Karanlık Çağ’ı Bitiren Dokunuş: Kâğıt Avrupa’ya Nasıl Geçti?, Tarih Arşivi, 30.01.2026, https://tariharsivi.org/icerik/2977/karanlik-cagi-bitiren-dokunus-kgit-avrupaya-nasil-gecti.html, Erişim Tarihi: 01.02.2026

[289] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 3

[290] İrfan Paksoy, Antik Dönemde Müstesnâ Bir Bilim Merkezi: İskenderiye Kütüphanesi, Dibace.net, 17 Şubat 2020, https://www.dibace.net/antik-donemde-mustesna-bir-bilim-merkezi-iskenderiye-kutuphanesi/, Erişim Tarihi: 26.04.2026

[291] Hülya Kılıç, İslam Felsefesinde Yeni-Platoncu Etkiler, İnsan Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 45-62

[292] Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, çev. İlyas Çelebi, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul, sf. 680-695

[293] Mehmet Sait Özervarlı, Kelamda Yenilenme Arayışları: Mutezile’den Günümüze Akılcı Yorum, İSAM Yayınları, İstanbul, 1998, sf. 35-50

[294] Mustafa Çağrıcı, “Mutezile”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, TDV Yayınları, Ankara, 2006, c. 32, sf. 248-251

[295] William Montgomery Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, çev. Ethem Ruhi Fığlalı, Sarkaç Yayınları, İstanbul, 2010, sf. 180-210

[296] Özgün Kabacaoğlu, Batılılaşma Modernleşme ve 2. Yüzyılda Atatürkçülük | Uzun – Tarihsel Perspektifle Bir Deneme, 2021

[297] Nurettin Topçu, Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlâk Görüşü, İstanbul Yayınevi Matbaası, 1955, sf. 4, 5

[298] Fernand Grenard, Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel, MEB Yayınları, lstanbul, 1992, sf. 22

[299] Bekir Karlığa, İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri, Litera Yayıncılık, İstanbul, 2004, s. 27-31

[300] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 38, 39

[301] Doğu Perinçek, Silahlı Peygamber Hz. Muhammed’in Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, sayı 141, Mart 2006, sf. 4

[302] Roger Garaudy, İslam’ın Vadettikleri, çev. Cemal Aydın, Timaş Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 20

[303] William Montgomery Watt, İslam’ın Yayılış Dönemi, çev. İbrahim Kapaklıkaya, Fecr Yayınları, Ankara, 2007, sf. 88-110

[304] Halil İnalcık, Doğu Batı: Makaleler II, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 45-62

[305] Bernard Lewis, İslam’ın Siyasal Dili, çev. Kudret Emiroğlu, İmge Kitabevi, Ankara, 2004, sf. 21-40

[306] İbrahim Kalın, İslam ve Batı: İslamofobi ve İslam Medeniyeti Üzerine, İSAM Yayınları, İstanbul, 2015, sf. 112, 115

[307] Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu: Klasik Çağ (1300-1600), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 45-50

[308] Doğu PERİNÇEK, “Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 59, 60

[309] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024, sf. 10-13

[310] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[311] Doğu PERİNÇEK, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, 2019, sf. 27

[312] Osman Karatay, Türklerin İslam’ı Kabulü, Kripto Yayınevi, Ankara, 2018, sf. 11

[313] Tufan Gündüz, Kur’an ve Kılıç, Yeditepe Yayınları, İstanbul, 2023, sf. 79

[314] Eren ÖZTÜRK, Türkler kılıç zoruyla mı Müslüman oldular? Özgürlük Meydanı, Aydınlık, 31 Mayıs 2019; https://www.aydinlik.com.tr/haber/turkler-kilic-zoruyla-mi-musluman-oldular-127628, Erişim Tarihi: 26.01.2026

[315] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 26.01.2026

[316] Doğu PERİNÇEK, a.g.e., İstanbul, 2019, s. 63

[317] Uğur Utkan, Türk Milletinin Tatlı ve Şeker ile Olan İlişkisi, Aksaray Haber, 30 Ekim 2025, https://www.aksarayhaber.net/kose-yazilari/turk_milletinin_tatli_ve_seker_ile_olan_iliskisi-1232.html, Erişim Tarihi: 08.04.2026

[318] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 7 Aralık 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 26.01.2026

[319] Uğur UTKAN, Türkiye İsminin Kökenine Bakış, 03.12.2025, Aksaray Haber, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turkiye_isminin_kokenine_bakis-1298.html, Erişim Tarihi: 16.01.2026

[320] Müslim, Sıyâm, 215; İbni Mâce, Sıyâm, 62;  akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166

[321] Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026

[322] Sahîh-i Buhârî, Menâkıbü’l Ensâr-9, Meğâzî-29, 33, 34, 110, Fedâilu’l eshâb-9, Meğâzî-56;  akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166

[323] Ebu Cafer Muhammed bin Cerir et Taberî, Târîh-i Taberî, çev. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, 2023, c. II, sf. 92; akt:  Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026

[324] Uğur UTKAN, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, 07.12.2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 16.01.2026

[325] Yedikıta Dergisi, sayı 166, Haziran 2022; İbn Hacer, Fethu’l-bârî bi-şerhi sahihi’l-Buhârî, Haz. Muhibbüddin el-Hatîb vd. (Kahire: Daru’-r Reyyan, 1986), 3/560. (Hz. Aişe o gün perdesi olan bir Türk çadırındaydı.).

[326] Sahîh-i Müslim, Cihâd-123-125, 127; Sünen-i İbn Mâce; Sünen-i Tirmîzî, Zühd-39, Menâkıb (3857); Sünen-i İbn Hanbel, IV/348; Sîretü’n Nebeviyye, İbn Hişâm, III/226-243; Delâ’ilü’n Nübüvve, Beyhakî, Beyrût-1985; 30, Tabakât, İbn Sa’d, IV/83, Beyrut-1957; Târîhu’t Taberî, III/45; el Bidâye ve’n Nihâye, İbn Kesîr, I/135, IV/101, 123; Târîhu’l Medîne, İbn Şebbe, 1/232, Cidde-1979; Mu’cemu’l Buldân, Yâkût el Hamevî, III/201, Bağdad-1963; er Rihle, İbn Cübeyr, shf. 154, Beyrût-1964; Şerefnâme, Şeref Hân, shf. 24, İstanbul-1971; Dede Korkut Kitabı, (neşreden Muharrem Ergin), Ankara-1958; akt: Ahmet Sarbay, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Seferlerde Yanından Ayırmadığı Çadır Kubbetüt Türkiyye, Yedikıta Dergisi, Haziran 2022, sayı 166

[327] Nevzat Hafis YANIK, Muhammet Emin UZUNYAYLALI, Cahiliye‘den Abbasi Hilafetine Arap Şiiri’nde Türkler, Ocak 2024, Erzurum, Atatürk Üniversitesi, Erzurum, Tez Projesi, Doktora, s. 15

[328] Süneni Ebi Davud. IV. s. 112. Bu ve buna benzer hadislerde Türklerin Habeşlilerle birlikte zikredilmesi, konunun diğer önemli bir yönünü teşkil etmektedir. Bilindiği gibi, Mekkelilerin zulmünden kaçan Müslümanlar Habeşistan’a sığınmışlar ve Habeşliler özellikle hükümdar Necâşi bu ilk Müslümanlara çok alicenab davranmışlardı. Müslümanları en zor günlerinde bu şekilde himaye eden Habeşlilere Hz. Peygamber aksi bir mukabelede (kulınçla) bulunulmamasını tavsiye etmiştir. Türklerin ilk İslâm toplumunda böylesine mümtaz yerleri olan Habeşlilerle mukayese edilmiş olmaları Hz. Peygamberin Türklere de aynı derecede saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmektedir.

[329] el-Hamevi, Mucemü’l-Büldan, Beyrut, 1955, c. II, sf. 23

[330] el-Cüveynî, Tarih-i Cihan Güşa, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara, 2013, c. I. s. II

[331] Benî Kan tura. Hadislerde Türklerin bir diğer adı olarak zikredilmektedir. Bir rivayete göre Türkler, Hz. Nuhun büyük oğlu Yafes’ten İslami kaynakların naklettiği bir diğer rivayete göre ise Türkler Kantura’nın soyundan gelmişlerdir. Kantura ise kaynaklarda Hz. İbrahim’in cariyesi olarak zikredilmektedir; akt: Bedreddin el-Aynî, Umdetü’l-Kārî, Beyrut, c. VI. sf. 652

[332] Şeyh Muhammed Murad Remzi, Telfîku’l-Ahbâr ve Telkîhu’l-Âsâr fî Vakāyi‘i Kazan ve Bulgâr ve Mülûki’t-Tatar, I-II, Rızaeddin Fahreddin Matbaası, Orenburg, 1908, c. I. s. 21

[333] Gregory Abû’l Farac (Bar Hebraeus), Abû’l Farac Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul (Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1945), sf. 79

[334] Rum Suresi 2-4. ayetleri

[335] Osman Turan, Selçuklular ve İslâmiyet, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993, sf. 15, 16

[336] Taberî, Târîh-i Taberî, çev. Faruk Gürtunca, Sağlam Yayınları, 2023, c. II, sf. 487; akt:  Ali Rıza Özkan, Kubbetüt Türkiyye, Alevi Haberler, 17 Ağustos 2023, https://www.alevihaberler.com.tr/makale/kubbetut-turkiyye-96, Erişim Tarihi: 15.02.2026

[337] Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugatit-Türk, neşr. Ahmet Bican Ercilasun-Ziyat Akkoyunlu, Ankara 2020

[338] Mehmed Niyazi, Türk Tarih Felsefesi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2008, sf. 265, 266

[339] Zekeriya KİTAPÇI, Hz. Peygamber Hadislerinde Türk Varlığı: Selçuklular, Moğollar, Osmanlılar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1988, İstanbul, s. 122; İsmail Hakkı İzmirli, “Peygamber ve Türkler”, İkinci Türk Tarih Kongresi: 20-25 Eylül 1937, İstanbul, Kongrenin Çalışmaları, Kongreye Sunulan Tebliğler, Kenan Matbaası, İstanbul, 1943, s. 1017

[340] Sinan YAĞMUR, Aşk’a Yolculuk 2: Sümeyye ve Yasir, Kapı Yayınları, İstanbul, Mayıs 2018, s. 7-12

[341] İlk kadın şehit Sümeyye aslında Türk’tü, Akşam Gazetesi, 19 Kasım 2024, https://aksam.com.tr/guncel/ilk-kadin-sehit-sumeyye-aslinda-turktu/haber-1522633, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[342] el-Belâzûri, “Ensabül-eşraf”, haz. Ahmet Demircan, Türkiye Yazma Eserler Kurumu, 2020, İstanbul, c. I, sf. 489

[343] İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Tarihi, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2020, sf. 70 vd; Kemal Göde, Hz. Peygamber Devrinde Göktürkler, III. Kutlu Doğum Sempozyumu: Tebliğler, 2000, sf. 87 vd

[344] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd., Ebu Nasr İsmâil b. Hammâd el-Farabi el-Cevheri, es-Sıhah Tacül-Luga ve Sıhahül-Arabiyye, Darü’l Kütübi’l İlmiyye, 1999, c. I, sf. 322; akt. Hz. Peygamber’in ilk Türk sahabileri, Yeni Mesaj, 1 Şubat 2017, https://www.yenimesaj.com.tr/hz-peygamberin-ilk-turk-sahabileri-H1272451.htm, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[345] Ebü’l-Ferec el-İsfahani, el-Eğâni, el-Hey’etü’l-Mısriyyeti’l-Amme li’l-Kitab, 1992, c. I, sf. 243 vd; akt. Uğur Utkan, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 15.02.2026

[346] Uğur UTKAN, Türklerin İslamlaşmasını Sağlayan Etmenler, Aksaray Haber, 10 Aralık 2025, https://aksarayhaber.net/kose-yazilari/turklerin_islamlasmasini_saglayan_etmenler-1311.html, Erişim Tarihi: 27.01.2026

[347] Mesut Can, “Merv’de İslamî İlimlerin Doğuşu (Hicri İlk İki Asır)”, Aksaray Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3/6 (2016), sf. 400, 403.

[348] Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islamiyet-ile-tanismasi/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[349] Atanur Sarıoğlu, Türklerin İslamiyete Geçiş Süreci ve Etkili Olan Faktörler. Dünya İnsan Bilimleri Dergisi. 2023 (1), sf. 87-110

[350] Ayşe Olgun Fırat, Türklerin İslamiyet ile Tanışması, Söylenti Dergisi, 11 Temmuz 2023, https://www.soylentidergi.com/turklerin-islamiyet-ile-tanismasi/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[351] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[352] Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul 1981, sf. 74

[353] Mert Kılıç, Türklerin İslamlaşma Süreci, Kırmızılar, 12 Kasım 2017, https://www.kirmizilar.com/turklerin-islamlasma-sureci/, Erişim Tarihi: 28.04.2026

[354] Toshihiko İzutsu, İslam’da Varlık ve Oluş: İbn Arabi’nin Varlık Felsefesi ve Anahtar Kavramlar. çev. İbrahim Kalın, İnsan Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 89-92

[355] Ahmet Cevizci, İslam Felsefesi Tarihi, Say Yayınları, İstanbul, 2015, sf. 210-215

[356] Titus Burckhardt, İslam Sanatı: Dil ve Anlam, çev. Turan Koç, Klasik Yayınları, İstanbul, 2013, sf. 34, 38

[357] Ebu Hamid Gazali, İhyau Ulumi’d-Din, Bedir Yayınları, İstanbul, 2020, c. I, sf. 150-155

[358] İsmail Hakkı İzmirli, İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları:31/2, Ankara, 1952, s. 4

[359] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982, s.129

[360] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 39

[361] August Bebel, Hz. Muhammed ve Arap İslam Kültürü, çev. Veysel Atayman, Kapra Yayıncılık, İstanbul, 2021, sf. 30

[362] Ahmed Rıza, Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflası, çev. Ziyad Ebüzziya, Üçdal Neşriyat, İstanbul, 1982, s.129

[363] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 44

[364] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 44

[365] Johann Wolfgang von Goethe, “Seçilmiş Hanımlar”, çev. Bayram Yılmaz, Doğu-Batı Divanı, Okumuş Adam Yayınları, İstanbul, 2005, sf. 305 vd.

[366] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 44, 45

[367] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, sf. 45

[368] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 45, 46

[369] Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 46

[370] Friedrich Engels, Dialektik der Natur, Einleitung. Engels, “Die Enwicklung des Sozialismus von der Utopie zur Wissenschaft, in Kari Marx/Friedrich Engels, Werke, Kari Dietz Verlag, Berlin, Band 19, 4. Auflage, 1973, sf. 189-201; akt. Doğu Perinçek, a.g.e., sf. 46

[371] August Bebel; Hz. Muhammed ve Arap Kültürü Çev.. Veysel Atayman, Alan Yayıncılık, İkinci baskı, İstanbul 1999; s.33 vd

[372] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Bilim ve Ütopya Dergisi, Mart 2006, sayı 141

[373] 200 yıllık bilmece çözüldü, Cumhuriyet Gazetesi, 8 Haziran 2010, https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/200-yillik-bilmece-cozuldu-151988, Erişim Tarihi: 14.04.2026

[374] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 40, 41

[375] Tıp, matematik ve günlük yaşamdaki İslam etkileri için bkz. Sigrid Hunke, Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi, çev. Servet Sezgin, Timaş Yayınları, İstanbul, 2017; Teknoloji, denizcilik, astronomi ve mimarlık alanında İslâm etkileri için bkz. Fuat Sezgin, İslâm’da Bilim ve Teknik (5 Cilt). İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Yayınları, 2008; İslam’ın sadece bir din değil, Batı düşünce yapısını ve felsefesini şekillendiren bir “uygarlık devrimi” olduğu fikrine vurgu için bkz. William Montgomery Watt, İslam’ın Avrupa’ya Tesiri. Çeviren: Hulusi Yavuz. İstanbul: Küre Yayınları, 2017; Batılı tarihçilerin İslam medeniyetine dair itirafları ve devraldıkları miras için bkz. İsmail Hami Danişmend, Garb Medeniyyetinin Menbaı Olan İslâm Medeniyeti, İrfan Yayınevi, İstanbul, 1971; Tıp, ticaret, şehircilik ve devlet yönetimi gibi İslâm medeniyetinin Avrupa’ya etkileriyle ilgili detaylar için bkz. Ahmet Ağırakça, İslâm Medeniyet Tarihi, Akdem Yayınları, İstanbul, 2015

[376] Müslümanların astronomi, tıp, geometri ve kimya gibi alanlardaki keşifleriyle ilgili detaylar için bkz. Aydın Sayılı, Ortaçağ İslâm Dünyasında İlmî Çalışma Disiplini, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1963; İbn Sina, El-Harezmi ve El-Biruni gibi isimlerin evren anlayışını ve Batı’ya olan etkilerini bütüncül bir perspektifle incelemek için bkz. Seyyid Hüseyin Nasr, “İslam’da Bilim ve Medeniyet”, çev. Nabi Avcı, Ahmet Ünal, Kasım Turhan, İnsan Yayınları, İstanbul, 2024

[377] Debussy gibi 19. yüzyıl sonu Fransız sanatçılarının “Doğu”yu (Mağrip ve İslam coğrafyası dahil) nasıl bir estetik ilham kaynağı olarak kurguladıklarını anlamak için bkz. Edward Wadie Said, Oryantalizm: Sömürgeciliğin Keşif Kolu, çev. Berna Ünlener, Metis Yayınları, İstanbul, 1982

[378] İspanya’daki Endülüs İslam mirasını daha detaylı incelemek için bkz. Lütfi Şeyban, İspanya’da Endülüs Mirası Üzerine Bir Değerlendirme, Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, C. 7, Sayı 4., 2020 ve yine bkz. Mehmet ÖZDEMİR, ENDÜLÜS TARİHİ’NİN MEVCUT KAYNAKLARI ÜZERİNE (I) ÜZERİNE (I) (Endülüslüler’e Ait Kaynaklar), İstem Dergisi, Yıl:7, Sayı:14, 2009, sf.11-40

[379] Leone Caetani, İslam Tarihi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2023, c. 1; Leone Caetani, İslam Tarihi 1924. c. 1, Sadık Perinçek’in yeni yazıya çevirdiği daktilo metin.

[380] Fernand Grenand; Asya’nın Yükselişi ve Düşüşü, çev. Orhan Yüksel; MEB Yayınları, 1992, s.22

[381] Said Alpsoy, Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed, Alem Yayıncılık, İstanbul, 2005, sf. 29

[382] Bernard Lewis, İslam’ın Krizi: Bitmeyen Savaş, çev. Murtaza Özeren, Kronik Kitap, İstanbul, 2023, sf. 19

[383] Bernard Lewis, a.g.e., sf. 35

[384] Uğur Utkan, İlay-ı Kelimetullah İçin, Gaza Ve Cihad İçin Kılıç Sallayan İlk Moğol Mücahid Alaaddin Tarmaşirin, Akasyam Haber, 13 Ağustos 2025, https://www.akasyam.com/yazi/ilay-i-kelimetullah-icin-gaza-ve-cihad-icin-kilic-sallayan-ilk-mogol-mucahid-alaaddin-tarmasirin-12257.html, Erişim Tarihi: 08.04.2026

[385] Uğur Utkan, Çağdaş Uygarlık Yolunu Seçen İki Lider: Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Abdülkerim Satuk Buğra Han, Kırmızılar, 7 Aralık 2025, https://www.kirmizilar.com/cagdas-uygarlik-yolunu-secen-iki-lider-gazi-mustafa-kemal-ataturk-ve-abdulkerim-satuk-bugra-han/, Erişim Tarihi: 08.04.2026

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen