Atatürk’ün Tarih Anlayışı ve O’nun Gözünden Tarihî Şahsiyetler

Tam boy görmek için tıklayın.

Uğur UTKAN

 

Öz

Bu çalışma, Mustafa Kemal Atatürk’ün tatarihî şahsiyetlere bakış açısını incelemeyi amaçlamaktadır. Atatürk’ün tarih anlayışı, yalnızca olayları kronolojik bir düzlemde değerlendirmekten ziyade, millet bilincini güçlendiren ve geçmişten geleceğe bir köprü kuran bir perspektif sunmaktadır. Bu bağlamda pek çok tarihî şahsiyet üzerinden Atatürk’ün değerlendirmeleri analiz edilmiştir. Çalışmada, Atatürk’ün bu şahsiyetleri sadece askerî başarılarıyla değil; liderlik, medeniyet kuruculuğu ve milli kimlik açısından da ele aldığı görülmektedir. Ayrıca Atatürk döneminde okutulan tarih ders kitapları incelenerek, bu şahsiyetlerin genç nesillere nasıl aktarıldığı ortaya konulmuştur. Sonuç olarak Atatürk’ün tarih yaklaşımının, milli kimlik inşasında ve tarih bilincinin şekillenmesinde önemli bir rol oynadığı tespit edilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Mustafa Kemal Atatürk, tarih bilinci, tarihî şahsiyetler, milli kimlik, Türk tarih tezi, liderlik, tarih eğitimi

Abstract

This study aims to examine Mustafa Kemal Atatürk’s perspective on historical figures. Atatürk’s understanding of history offers a perspective that strengthens national consciousness and builds a bridge from the past to the future, rather than simply evaluating events on a chronological level. In this context, Atatürk’s assessments of many historical figures have been analyzed. The study shows that Atatürk considered these figures not only in terms of their military achievements but also in terms of their leadership, civilization-building, and national identity. Furthermore, by examining history textbooks used during Atatürk’s era, the study reveals how these figures were conveyed to younger generations. In conclusion, it has been determined that Atatürk’s approach to history played a significant role in the construction of national identity and the shaping of historical consciousness.

Keywords: Mustafa Kemal Atatürk, historical consciousness, historical figures, national identity, Turkish History Thesis, leadership, history education

Giriş

Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların kronolojik bir aktarımı değil; aynı zamanda milletlerin kimliklerini inşa eden, kolektif hafızayı şekillendiren ve geleceğe yön veren dinamik bir süreçtir. Bu bağlamda tarihî şahsiyetler, sadece kendi dönemlerinin aktörleri olarak değil, aynı zamanda sonraki nesiller için birer rol modeli ve anlam kaynağı olarak büyük önem taşımaktadır. Özellikle modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih anlayışı, bu şahsiyetleri ele alış biçimiyle dikkat çekmekte; onun tarih yaklaşımının derinlikli ve çok boyutlu bir perspektife dayandığını ortaya koymaktadır.

Atatürk, tarihi salt bir olaylar dizisi olarak değerlendirmemiş; aksine onu millet bilincini güçlendiren, geçmiş ile gelecek arasında köprü kuran bir unsur olarak görmüştür. Bu doğrultuda tarihî şahsiyetleri incelerken onların yalnızca askerî başarılarını değil; liderlik vasıflarını, medeniyet kurucu yönlerini ve toplumsal etkilerini de dikkate almıştır. Onun bu yaklaşımı, tarihî kişiliklerin çok yönlü analiz edilmesini sağlamış ve tarih eğitimine yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.

Bu çalışmanın temel amacı, Atatürk’ün tarihî şahsiyetlere bakış açısını ortaya koymak ve bu bakışın Türk tarih bilinci üzerindeki etkilerini incelemektir. Bu kapsamda, farklı dönemlere ve coğrafyalara ait önemli şahsiyetler üzerinden Atatürk’ün değerlendirmeleri analiz edilmekte; ayrıca onun döneminde hazırlanan tarih ders kitapları aracılığıyla bu şahsiyetlerin genç nesillere nasıl aktarıldığı ele alınmaktadır. Böylece Atatürk’ün tarih anlayışının, yalnızca akademik bir yaklaşım değil, aynı zamanda milli kimlik inşasında stratejik bir araç olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır.

Sonuç olarak bu çalışma vesileyle Atatürk’ün tarihî şahsiyetlere yönelik yaklaşımının neden incelenmesi gerektiği temellendirilmektedir.

Hazreti Muhammed ve Atatürk

Dindar bir annenin oğlu olan Atatürk, bu bağlamda annesinin etkisiyle eğitim hayatına Mahalle Mektebi’nde başlamış olup, Kur’ân’ı okumayı iyi bilmektedir. Dinî bilgisi kadar İslâm tarihi hakkındaki donanımı da malum olan Atatürk, İslâm Peygamberi hakkında da dikkat çekici kanaatlere sahiptir. Türk Tarih Kurumu’nun liseler için hazırlattığı İslam tarihi kitabında “İslam Peygamberinin hayatı” kısmını beğenmemiş ve Hz. Muhammed’in hayatı ve savaşları ile ilgili bölümü kendisi yazmıştır.[1]

İşte Atatürk’ün İslâm Peygamberi hakkında sarf ettiği sözler:

“Bütün dünyanın Müslümanları Allah’ın son peygamberi Hz. Muhammed’in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm Müslümanlar Hz. Muhammed’i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli; İslamiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler.”[2]

Şemseddin Günaltay bir hatıratında şöyle demiştir: “Atatürk masanın üzerinde serili haritaya dikildi ve beni kolumdan tutarak masanın başına çekip parmağını bir noktaya dikti. Bu, kendi elleriyle çizdikleri bir askeri harita idi ve Hz. Muhammed’in büyük Bedir Cengi’ni adım adım gösteriyordu. Hz. Muhammed’e ve O’nun peygamberliğine kadar, büyük askeri dehasına hayran olan eşsiz Sakarya galibi, Bedir Galibi’ni göklere çıkarırken, ‘O’nun hak Peygamber olduğundan şüphe edenler, şu haritaya baksınlar ve Bedir destanını okusunlar’ diye heyecanlandı. Hz. Muhammed’in bir avuç imanlı Müslümanla mahşer gibi kalabalık ve alabildiğine zengin Kureyş ordusuna karşı Bedir meydan muharebesinde kazandığı zafer, fani insanların kârı değildir, O’nun Peygamberliğinin en kuvvetli delili işte bu savaştır.”[3]

Yine Şemsettin Günaltay’a göre Atatürk, İslam Peygamberi ile ilgili şu hususu zikretmiştir: “Büyük bir inkılap yaratan Hazreti Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak O’nun ortaya koyduğu fikirleri, esasları korumakla tecelli edebilir.”[4]

Atatürk, 1926 yılında Hazreti Muhammed’in adının unutulmayacağını vurgulayan konuşmasında: “O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. O’nun izinden bugün milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir fakat sonsuza kadar O, ölümsüzdür” ifadelerini kullanmıştır.[5]

Atatürk’e göre Hazreti Muhammed, “bir din kurucusu ve dini bir devlet reisi”dir, başarılı bir komutandır.

“Çağdaşlarının en yükseği olduğunu yaptığı işlerle ispatlamış”tır.[6]

Muhammed “büyük bir devrim yaratmıştır.”[7]

Gelgelelim Atatürk dönemindeki tarih müfredatında İslam Peygamberi çocuklarımıza böyle öğretiliyordu.

“Muhammed’in müdafaa ettiği içtimai umdelerden biri içtimai (toplumsal) ve hukuki müsavat (eşitlik) olduğundan iman edenler arasında kölelerin, azatlıların ve fakirlerin çokça bulunması tabii idi”[8]

“Muhammed Mekkelilerin hakaret ve istihzalarını sabırla karşılamış ve bütün muvaffakiyetsizliklere göğüs germiştir… Medinelileri, Muhammed’in davetine icabet etmeye sevk eden başlıca sebepler işte bunlardır. Şüphesiz en müessir sebep Muhammed’in şahsiyetidir”[9]

“Muhammed’in neşrettiği din, insanların kalbinde derin bir ihtizaz uyandırdı. O ölüp gittikten on dört asır sonra bile İslamiyet, hala kalplerde ihtizaz (titreşme) husule getirmektedir”[10]

“Medinelilerden Müslüman olanlar çok çabuk çoğaldı. Yalnız Us kabilesi kolaylıkla İslamiyet’i kabul etmedi. Muhammed’in Yahudilerden gördüğü muhalefet daha şedit olmuştur. Muhammet Arapları tatmin ve Yahudileri bertaraf etmek suretiyle adım adım muvaffak oldu. Fakat İslamiyet ancak Arap Yarımadasının hudutlarını aştıktan ve Arap olmayan kavimler, bilhassa Türkler tarafından kabul edildikten sonradır ki, büyük bir din haline geldi… Nihayet nüfuz ve iktidar Arap olmayan Müslüman kavimlerin ellerine geçti. Araplar adeta çöllerine döndüler”[11]

“Hukuki hükümler zaman ve mekân içinde içtimai heyetlerin uğradıkları değişikliklere göre değişe geldiğinden on dört asır evvelki zaman ve mekânın ihtiyaçlarına göre lüzumlu ve kâfi görülmüş esaslar yerine bugün çok mütenevvi kanunlar ve usuller konulmak zarureti görülmüştür. Bunlar dahi ebedi olmayıp zamanla değişmeye mahkûmdurlar.”[12]

1931’de Türk Tarihi Tetkik Kurumu tarafından hazırlanıp İstanbul’daki Devlet Matbaası’nda basılan Tarih II Orta Zamanlar kitaplarındaki bu hususlar Leon Caetani’nin yazmış olduğu İslam Tarihi’nden esintilerle hazırlanıp basılmıştır. Bu satırlarda Hz. Muhammet’e çok sayıda paragrafta çok sayıda cümlede güçlü övgüler var. Bunlar övgü olsun diye ifade edilmemiş, bilimsel bir kitaptaki nesnel bilgiler ve bulgular anlamında aktarılmış. Birkaç yerde de eleştiri var, ama yergi hiç yok. Belki ülkemizde bazı kesimlerin burada yadırgayacağı bir şey varsa o da Hz. Muhammet’ten “Peygamberimiz” ya da “Hz. Muhammed” olarak değil, yalnızca “Muhammed” olarak söz edilmesi. Aynı alıntı yapılan Caetani’nin kitabında bahsedildiği gibi.

Bütün bunların yanında bu kitaplarda Hz. Muhammed’in peygamberlik öncesi dönemdeki taşıdığı vasıflar için de şu ifadeler geçmekte olup, evlatlarımıza o dönemde Hz. Muhammed’in nasıl öğretildiğini anlamak bakımından oldukça önemlidir:

“Yüzü nurlu, sözü ruhani, ergin ve görüşte bedelsiz, sözünde sadık ve halim ve mertlikte başkalarına üstün olan Muhammed Mustafa, önce bu özel vasıfları ve seçkinliğiyle kabilesi içinde ‘Muhammed-ül-emin’ oldu.”[13]

Öte yandan şu gerçeği de atlamamak gerekir ki bu dönemde Hz. Muhammed ele alınırken Türk Tarih Cemiyeti kitapları kaleme alırken tüm “ideolojiklik” suçlamalarının tam aksine nesnel bir bakış ve dil kullanmayı ilke edinmiş. Dahası Hz. Muhammed bir iman konusundan ziyade, bir tarih konusu olarak ele alınmış. Yani Atatürk’ün İslam tarihi konusundaki kaynaklan arasında Caetani’nin özel bir yeri olduğunu aşikardı. İtalyan tarihçi, Hz. Muhammed’in “son derece ilerici bir ruha sahip olduğunu” saptar. Daha da önemlisi Caetani, İslam tarihine ‘dini’ bir gözle değil, ‘akılcı ve bilimsel’ bir gözle yaklaşan birisidir.[14]

Atatürk’ün Caetani’nin İslâm Tarihi kitabında, altını çizdiği yerler arasında özellikle dikkat çekici bir bölümü günümüz Türkçesiyle buraya alıyoruz:

“Muhammed, sistemini daima çevrenin gereklerine göre iyileştirmeye ve düzeltmeye hazırdı. Hayatının her vakasında mesleğini daimi surette sabit ve belirgin bir şekle sokmak istemediğini belirtmiş, gerek dini meselelerde gerek toplumsal hususlarda bir düzeltme yahut iyileştirme gerektiği zaman geçmişteki bir hatayla hiçbir zaman kendisini bağlı görmemiştir. Muhammed’in en büyük meziyetlerinden biri sisteminin esnekliğinde, kendi kendisine oluşan değişiklik ve düzenlemeleri takip hususunda gösterdiği kolaylıktadır. Her zaman çağıyla bir seviyede bulunmuştur. Zaman ve halin gerçek gereklerini daima berrak bir kavrayışla takdir etmiştir.”[15]

Gazi Osman Paşa ve Atatürk

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın meşhur komutanlarından olan Gazi Osman Paşa, 1877-78 Harbi’nde Ruslara karşı Plevne’de kazandığı zaferlerle tarihe geçmiş olup, bu zaferleri bütün imkânsızlıklara rağmen kazanmıştır. Zât-ı âlilerinin askeri dehası, ulu önder Atatürk tarafından da takdir edilmiştir. Nitekim Mustafa Kemal, 1914’te Sofya’da askeri ataşe olarak bulunduğu sırada orada tanımış olduğu gençlere tavsiye niteliğinde şunları söylemişti;

“Ben Gazi Osman Paşa’yı kendime rehber olarak seçtim. Ömrüm boyunca onun yolunu takip edeceğim. Türk ruhu Plevne’de yeniden kendini bulmuştur. Milletler yolundaki mücadelelerde daima sembolümüz Plevne’de doğan milli ruh olacaktır. Felaket günlerinde Plevne savaşını ve Osman Paşa’yı düşüneceğiz. Sizin de kahramanlık sembolünüz Gazi Osman Paşa olsun.”[16]

Attila ve Atatürk

İnanılmaz bir tarih şuuruna sahip olan ve sık sık tarihsel kodlarımıza atıfta bulunmaktan çekinmeyen Cumhuriyetimizin bânisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dikkat çektiği tarihsel şahsiyetlerden en mühimi nâm-ı diğer “Tanrı’nın Kırbacı” Attilâ’dır. İşte Atatürk’ün Attilâ ile ilgili düşüncelerini yansıtması bakımından şu kıssa büyük bir ehemmiyet arz etmektedir.

Zira Cumhuriyet’in ilanının 10. sene-i devriyesi münasebetiyle bir Macar heyeti de Ankara’yı ziyaret etmiş ve şenliklerde bulunmuştu. Bu heyetten Mebus M. Pehar Guyula Peşti Hirlap gazetesine bir yazı yazmıştır. Mebus bu yazısında özetle diyor ki:

“Her kim olursa olsun, esrar dolu Asya toprağına ayak basar basmaz, mucizeler

diyarına geldiğini sanıyor. [….] Geçen asrın ‘hasta adamı’nı, genç ve çalışkan olarak

yeniden yaratan, memlekete büsbütün yeni bir hayat veren ve her türlü yokluktan bugün dipdiri bir devlet kuran Gazi’nin bu harikasını, Batı, havsalasına sığdıramıyor. Batı’nın daima hesaplı ve uzağı görür siyaseti, Doğu’nım mucizeli askerinin hesaba sığmayan esrarlı kuvveti önünde iflas etmiştir. Gazi fani bir mahluk gibi değil, manevi bir kuvvet gibi sevilir ve ona hürmet edilir. Gazi kelimesi bir rütbe değildir. Bu kelime ilahi bir ilham gibi bütün ağızlardan huşu ile çıkmaktadır.”

Mebus yazar bundan sonra Ankara’da yapılan geçit törenirıi canlandırarak, makalesine şöyle devam ediyor:

“Gazi bayramın ikinci günü heyetimizi Büyük Millet Meclisi binasındaki büyük salonda resmen kabul etti. Yanında Millet Meclisi Reisi Kazım, Başvekil İsmet Paşalarla Millet Meclisi İkinci Reisi Hasan ve Mebus Reşit Saffet Beyler vardı. Samimi el sıkmadan sonra Fransızca söylediğim sözlerden çok mütehassis olduğunu, mavi gözlerinin çelik kelepçe gibi bakışlarımı zapt etmesinden anladım. Her sözümü dikkatle dinliyor, başını sallıyordu. Türk-Macar kardeşliğinden bahsettikten sonra sözüme devamla dedim ki:

-Bir milletin varlığı, tehlike zamanlarında kendi içinden bu tehlikeleri bertaraf edebilecek büyük bir jeni’nin[17] çıkabilmesiyle mümkündür. Herhangi bir millet hu imtihanda muvaffak olamazsa, mahvolmuş demektir. Biz kardeş Türk milletinin hu çetin imtihanda tam bir muvaffakiyet elde ettiğini ve akıbetini Zatı Devletleri gibi bir jeni’ye emanet etmekle ne kadar büyük bir isabette bulunduğunu görmekle bahtiyarız. Yeni Türkiye’nin, hu büyük milli eserin onuncu yıldönümü münasebetiyle, bugünkü küçük Macaristan’ın kalpten gelen samimi tebriklerini kabul buyurmanız? Zail Devletlerinden rica ederim. Gazi, Fransızcayı mükemmel konuştuğu halde, Reşit Saffet Bey’e dönerek Türkçe cevap verdi. Reşit Saffet Bey her kelimeyi tartarak anlatıyor:

-Reisicumhur Hazretleri Macar samimiyetinin hu suretle ifadesinden dolayı fevkalade mütehassis olduğunu beyan buyuruyorlar…[18]

Mustafa Kemal, Reşit Saffet Bey’in sözünü derhal keserek, bizim de anlamamız için Fransızca olarak dediler ki:

-Ben ne dedimse aynen tercüme et. Ben kardeş Macar milleti dedim. Çünkü Macarlar Türklerin hakiki kardeşidir. Macar, büyük bir millettir. Bir milletin büyüklüğü coğrafi yüzölçümüyle değil, yüreğinin asaleti, mefkuresinin yüksekliği ile ölçülür…

Sözü yine Reşit Saffet Bey alarak, tercümeye devam etti:

-Kardeş Macar milletinin samimi tebriklerinden dolayı tekrar teşekkür ederim.

Söylediğiniz gibi, Cumhuriyet’in onuncu yıldönümü münasebetiyle çok meşgulüm, fakat benim Macar milleti için daima vaktim olduğuna ve olacağına emin olabilirsiniz. Macar milletinin gelecekte muhakkak daha ziyade yükseleceğine tam kanaatim vardır.

Gazi dikkatle yüzüme bakıyor. Ben tekrar söz alarak, Attila’nın bin beş yüzüncü yıldönümünü hatırlatarak program ve bu işle yalnız milletin değil, hükümetin de uğraştığım söyledim. Mustafa Kemal, gözleri parlayarak şunları söyledi:

-Büyük ceddimiz Attila’nın yıldönümünü beraber kutlulamak hususundaki teklifinizi kabul eder ve buyurduğunuz gibi bu münasebetle toplanacak kültür kongresinin ırk birliği hakkındaki yüksek fikir hareketlerine memnuniyetle iştirak ederim. Irkımızın bütün dünya mefkuresine rehber olduğuna işaret etmesini bilhassa kongreden beklerim. Kendisine nazaran pek küçük olan Napolyon, İskenderi Kebir (Büyük İskender) ve Sezar’ın yanında büyük Attila’nın mevkiinin kongre tarafından tespit edilmesi hakkındaki fikrinize tamamıyla iştirak ederim.

Gazi, Reşit Saffet Bey’in yine sözünü keserek dedi ki:

-Ben nasıl söyledimse öyle tercüme ediniz. Bunların her üçü de Attila’nın yanında ancak maiyet olabilirler … Bu hususta Maarif Vekili ile görüşerek, tekliflerimi ve tarih tespiti hakkındaki cevaplarımı bildireceğim. Allahaısmarladık.

Tekrar ellerimizi sıktıktan sonra arslan gibi gitti. Gazi gittikten sonra odada birdenbire eksiklik hissettik. […] Gazi ile geçirdiğimiz 30 dakika kalp/erimizde unutulmaz bir hatıra olarak daima nakşedilmiş kalacak.”[19]

Daha da önemlisi Atatürk döneminde okullarda okutulan tarih derslerinde evlatlarımıza Attilâ böyle öğretiliyordu:

“Attila orta boylu, geniş göğüslü, esmer, heybetli ve cesur bir Türk’tü. Ecnebilere karşı müteazzım olan Attila kendi milletine karşı pek mütevazıydı, debdebe ve servete karşı da kayıtsızdı. Muhteşem sarayları içinde kendisi pek sade ve mütevazı bir hayat geçirirdi.

Mağlup milletler tarafından Al/ahın Kamçısı diye anılan Attila Alamanların milli destanları olan Nibelungen de Etzel ve İskandinav efsanelerinden manzum Atla – Mal ve Atla – Kida da Atlı diye yadolunan kahramandır.[20]

Mimar Sinan ve Atatürk

Atatürk başta Fatih olmak üzere Türk kuvvet ve kudretinin sembolleştiği tüm isimlerin hatıralarına büyük hürmet gösterir, onların ebediyen hatırlanması için büyük çaba harcardı ki bu isimlerden biri de hiç şüphe yoktur ki Türk tarihine mimarî eserleriyle ölümsüz mührünü vuran Mimar Koca Sinan’dır. Koca Sinan’ın heykelinin yapılmasını bizzat yazılı emirle yapan Atatürk, 2 Ağustos 1935’te Türk Tarih Kurumu’na gönderdiği yazılı emrinde, Mimar Sinan’ın heykelinin yapılmasını istiyordu.[21]

Bunun üzerine Şevket Aziz Kansu İstanbul’a gelmiş, Mimar Sinan’ın mezarını açıp kemikleri ve kafatasını incelemiştir. İncelemelerinde Sinan’ın orta boylu, gayet narin yapılı bir insan olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Kayseri’de Mimar Sinan’ın köyüne gidilmiş, fotoğraflar çekilmiş, bir heyet Mimar Sinan’ın özelliklerine ilişkin bilgiler toplamış ve bu verilere dayalı olarak Tarih Kurumu, Mimar Sinan’ın ilk heykelini yapmıştır. Tarih Kurumu Sekreteri Uluğ İğdemir heykeli Atatürk’e sunmuştur. Atatürk heykeli görür görmez başını kaldırıp, “Tamam olmuş… İşte Mimar Sinan böyledir” demiştir.

Atatürk’ün emrine rağmen Mimar Sinan’ın heykel anıtının yapımı gecikmiş, anıt ancak 1956 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nin önüne dikilmiştir.

Atatürk ayrıca Süleymaniye’de bir de Sinan Sitesi yaptırmak ve Sinan’ın bütün eserlerini restore ettirmek istemiştir.[22]

Tarık bin Ziyad ve Atatürk

Atatürk’ün okuduğu Endülüs Tarihi (Ziya Paşa) eserinde, Tarık bin Ziyad’ın askerlerine hitabında altını çizdiği bölümler:

“Sabrediniz ve sebat gösteriniz; zira zafer sabredenlerindir.”

“Eğer dayanır ve birlik içinde hareket ederseniz fetih sizin olacaktır; aksi takdirde düşman sizi denize kadar sürer.”

Okuduğu sayfanın tamamının günümüz Türkçe’sine çevirisi de aynen şu şekildedir:

“Tarık bin Ziyad, askerlerine hitap ederek şunları söyledi:

Artık geri dönüş yoktur. Önünüzde düşman, arkanızda deniz vardır. Sabır ve sebat gösterirseniz kurtuluş ve zafer sizin olacaktır. Eğer korkuya kapılır ve dağınıklık gösterirseniz düşman sizi denize kadar sürer ve hepiniz mahvolursunuz.

Şunu iyi bilin ki, düşman sayıca sizden fazladır; fakat onların kalplerinde korku, sizin kalplerinizde ise iman ve kararlılık vardır. Azlığınızdan korkmayınız. Nice az topluluklar, sabır ve inanç sayesinde çok kalabalık ordulara üstün gelmiştir.

Bugün göstereceğiniz cesaret, ya sizi ebedî bir şan ve zafere ulaştıracak ya da korkaklıkla adınızın silinmesine sebep olacaktır.

Düşman karşısında sarsılmayınız. Sabrediniz, dayanınız ve birlik içinde hareket ediniz. Çünkü zafer sabredenlerindir.”[23]

Daha da önemlisi Atatürk döneminde okullarda okutulan tarih derslerinde evlatlarımıza Tarık bin Ziyad şöyle öğretiliyordu:

“Türk İspanya’da

Endülüs’ün Fatihi…

Tarık Bin Ziyad Endülüs’ü fethettiği zaman 12 bin kişilik ordusunda 300’den fazla Arap bile yoktu.. Ordusu da kendisi gibi Berberi Türkü idi Ziyadoğlu Tarık Bey’in…”[24]

“Türk İspanya’da

Endülüs’ün Fatihi…

Kuzey Afrika (İfrikiye) valisi Musa bin Nusayr, Tanca muhidinde İspanya’nın fethine karar verdiğinde tarihte adeta yeni bir sayfa açılacaktı ki bu yeni sayfa, Tarık’ın adını tüm cihana ezberleteceği bir sayfa olacaktı. İspanya’da Kral Rodrik’in Septe şehri muhafızı ‘‘Kont Jülyanus’’ kendi kralından gördüğü layıksız muamelelerden gücenerek, Gotların içinde bulundukları vaziyeti, Musa bin Nusayr’a bildirmekle beraber Septe şehrini de teslim edeceğini vadetti ve teslim etti.[25] Bu, Musa bin Nusayr’in İspanya’yı fetih kararını tatbikte başlıca bir teşvik oldu.

Musa bin Nusayr Berberilerden Tarık adlı bir kahramanı İspanya’da inkişafa memur etti. Tarık ırkdaşlarından bir müfreze alarak kayıklarla karşı yakaya geçti, vaziyeti tahkik ve ordunun çıkacağı sahayı keşfetti. Septe ve Tanca limanlarında gemiler hazırlandı. Aynı zamanda Berber – Hazar kabilelerinin en cesur ve cengâver olanlarından bir ordu teşkil edildi; bu ordunun Başkumandanı Berber – Hazarların Tavarik kabilesinden[26] Müslüman olmuş olan Ziyat namında bir adamın oğlu Tarık diye şöhret alan kahraman bir Türk’tü. 12.000 kişi kadar olan bu Berber-Hazar ordusu içinde Arap ırkından ancak ve yalnız 300 kişi vardı. Tarık, ordusunu gemilerle Septe Boğazı’ndan karşı sahile geçirdi (711). Boğazın şark methaline bakan bir koyun şarkını kapayan bir dil üzerine çıkardı. Bu dil üzerinde bulunan bir dağı işgal etti.[27]

O havalinin Got valisi topladığı faik bir kuvvetle Tarık ordusunu karadan kuşattı. Yalnız sahil serbest kalmıştı. Bu vaziyet karşısında Tarık, şu kararı verdi: Çekilmek ümidini kaldırarak behemehal muzaffer olmak, yahut ordusu ile son neferine kadar beraber ölmek. Bu kararını şöyle tatbik etti; derhal sahilde bulunan bütün gemileri yaktırdı ve ordusuna hitaben dedi ki: “Sabır ve sebat ederseniz muzaffer oluruz. Endülüsü fethederiz; aksi takdirde düşman hepimizi denize döker,,. Bundan sonra ordusu ile düşmana saldırdı. Mağlûp ve perişan olan düşmanın ölümden kurtulanlarını takip ederek ilerledi. Şarktan garba doğru yayılarak Kadis civarına kadar olan yerleri zaptetti.

Got Kralı Rodrik mümkün olan bütün vasıtalarını kullanarak 90,000 kişilik bir ordu topladı. Ve bu ordu ile Tarık üzerine yürüdü. Tarık ta etrafa yayılmış olan kuvvetlerini topladı. İki ordu Kadis cenubunda karşılaştı ve muharebe başladı.

Kadis Muharebesi

Muharebe sekiz gün devam etti. Tarık ordusunda zâf ve firar emareleri göründü Bu manzara karşısında Tarık, atına atladı ve üzengileri üzerinde doğrularak yüksek sesle kaçanlara şu hitapta bulundu: “Ey Mağripli gaziler! Ey Müslüman kahramanlar! Nereye gidiyorsunuz, gafilce hangi mahalle kaçmak istiyorsunuz? Düşününüz ki önünüz düşman, arkanız deryadır; sizin için çıkar yol fıtrî şecaatinize dayanarak ve güvenerek kavga meydanında durmak ve dayanmaktır. Ey süvariler! Bana bakın ve benim gibi yapın, dedi ve atını dörtnala kaldırarak düşman ordusu içine saldırdı, süvarileri kendisini takip ettiler. Tarik, düşman ordusunun sancağının dikili olduğu yere hücum ediyordu; orada başında tacı olduğu halde fil dişinden yapılmış bir araba içinde Kral Rodrik’i sezdi. Ve derhal üzerine atılarak onu kılıcı ile kalbinden vurdu ve öldürdü. Kendini takip eden askerleri de düşman askerlerini parça parça doğradılar. Kralın ölmesi, ve ordusunun tam hezimeti, Got Devletinin dünya yüzünden kalkmasına bais oldu. Tarihte, Kadis muharebesi diye namalmış olan meydan muharebesi bu suretle bitti.

Bu zaferden haberdar olan Musa bin Nusayr topladığı 10,000 süvari ve 8,000 piyade ile İspanya’ya geçmeye karar verdi ve başkumandan Tarık’a da kendisi gelinceye kadar emrini aldığı yerden ileri yürümemesini bildirdi.

Fakat Tarık, mağlup düşman ordusunun serbest firarına müsaade ederek onların tekrar birleşmelerine meydan vermenin tehlikeli olacağını takdir ettiğinden şiddetle takibe koyulmayı elzem gördü. Ordusunu üç kola ayırdı. Bir kola bizzat kumanda etti. Diğerlerini emniyet ettiği kumandanların emrine verdi. Her kol mühim bir hedef üzerine yürüdü. Kendisinin bulunduğu kol ortada idi.

Kurtuba ve o hizaya kadar birçok şehirler zaptolunduktan sonra üç kol birleşti. önleri sıra Rodrik ordusunun kılıçtan kurtulanlarını şimale doğru kovalıyarak Got Krallığı’nın payitahtı olan Taje ırmağı üzerindeki Tuleytule karşısına varıldı. Tarık, müstahkem olan bu şehri muhasara etti. Mahsurlar mukavemetsiz şehri teslim ettiler (712). Tarık, İspanya’ya ayak bastığından bir sene sonra, üç buçuk asırlık bir devletin o zamana göre en iyi teçhizatlı ve kendi ordusundan on misli kuvvetli ordularını mahıv ve perişan ederek payitahtına girmiş ve Got Devletinin taç ve tahtını ortadan kaldırmış bulunuyordu.

Tarık, Tuleytule’de hükümdar sarayına girdiği zaman, yan yana dizilmiş 25 Got Kralı’nın murassa taçlarının sahibi oldu.

Musa bin Nusayr, yukarda söylediğimiz gibi, topladığı Berber ordusu ile Guvadilkıvir (Vadülkebir) ırmağının denize döküldüğü yer civarlarında İspanya sahiline çıktı. Tarık ordusunun yürüdüğü istikametin daha garbından yürüyerek İşbiliyye’ye vardı. Orada esaslı surette yerleştikten sonra, garbışimali istikametinde yürüyerek Luzitanya (Portekiz) kıt’asını istila etti. Bir aralık Guadiyana ırmağına doğru geri dönerek bu ırmak kenarında bulunan Merida Kalesi’ne geldi. Bu şehir yüksek kuleli, gayet sağlam bir surla çevrilmiş müstahkem bir kale idi. ölen Kral Rodrik’in karısı ve birçok Got büyükleri bu kaleye sığınmıştı; orasını müdafaa ediyorlardı. Musa bin Nusayr’in teslim teklifi reddolunduğundan kale muhasara altına alındı. Muhasara uzun sürdü. Musa bin Nusayr, bu kale karşısında bir türlü muvaffak olamıyordu. Afrika’dan yeniden süvari ve okçu olmak üzere oğlu Abdülaziz kumandasında bir Berber ordusu getirtti. Bunun üzerine kaledekiler bazı müsaadeli şartlarla teslim oldular. Musa bin Nusayr, rehin olarak kralın karısını ve birkaç zadeganı beraber alıp Tuleytule şehrine hareket etti. Bu esnada Tarık, şimalde Kastil arazisini kamilen zaptetmiş bulunuyordu. Musa bin Nasirin gelmekte olduğunu işitince, onu çok uzaktan karşılamak üzere gitti. Buluştuklarında, kendisinin evvelce göndermiş olduğu emri ne için tatbik edemediğini, kemali tevazu ve ihtiram ile arzetti. Fakat Musa bin Nusayr, Tarık’ın bunca muharebeler ve fetihlerle kazanmış olduğu nam ve şöhretin, kendi şöhretini gölgede bıraktığını düşünerek, haset hissine kapılmış olduğundan, Tarık’a fena muamele etti. Tuleytule’ye geldikleri zaman Tarık’ın zaptettiği bir şehirden almış olduğu “Maidei Süleymani” denilen meşhur ve gayet kıymetli tablayı halifeye göndermek üzere Tarık’tan istedi. Bu tabla gayet büyük zümrütten yapılmış 36 ayaklı idi ; güya Süleyman zamanından kalmış ve sonraları Kudüs’ten İspanya’ya nasılsa intikal etmişti. Tarık tablayı verdi, fakat bir ayağını icabında tablayı alanın kendisi olduğunu ispat için gizledi. Musa bin Nusayr, bundan sonra Tarık’ı başkumandanlıktan azletti. Bu hadise Şam’a aksetti. Halife tarafından gelen bir tekdirname üzerine, Musa bin Nusayr Tarık’a alenen tarziye verdi ve barıştılar.

Musa bin Nusayr’ın Tarık’a bu yolda muamele etmesi, onun şan ve şerefini çekememiş olduğundan başka daha mühim bir sebep vardı. O da, ırk davası idi. Filhakika Musa bin Nusayr Arap, Tarık Türk idi.’’[28]

Pîrî Reis ve Atatürk

Atatürk’ün Pîrî Reis’le ilgili yaptıklarına değinmeden önce O’nu Pîrî Reis üzerinde durmaya iten perde gerisine değinmek lazımdır. Zira kendilerinin üzerinde titizlikle yürüttüğü araştırmalar, zât-ı âlilerinin Pîrî Reis’e olan ilgisini ortaya çıkarmıştır. Şimdi hep birlikte bu konuya bir göz atalım:

Bir defa Türklerin ana vatanı olan Orta Asya’nın ve bir diğer adlandırmamızla Turan bölgesinin batısında, Uygarlık Hazar Denizi çevresinden başlayarak ARAN ülkesi ve URMU’ya[29] ulaşmıştır. ARYAN uygarlığının kökeni de büyük bir olasılıkla budur.[30] Buradan da Toros ve Zağros Dağlarındaki geçitlerden ilerleyerek, dünyanın ilk uygarlığının (yaklaşık 12 bin yıl önce) oluştuğu Harran Ovasına ulaşılmıştır. Buzul çağı sonunda Harran bölgesi en uygun iklim koşulları ve coğrafyaya sahipti. Dünya uygarlığında asıl sıçrama, bundan 5-6 bin yıl önceki sıcak iklim koşullarında buzulların hızla erimesi ve deniz seviyesinin hızla yükselmesi sonucunda deltaların oluşmuşmasından sonradır. Sümer uygarlığı da Turan, Aran ve Harran’dan güneye ve batıya doğru Mezopotamya’ya ilerlemiştir. Ayrıca Harran uygarlığı Torosları aşarak önce Konya Ovası’na (MÖ 8000) ve batıya doğru ilerleyerek Ege Denizi kıyısında Troya uygarlığını (MÖ 4000) meydana getirmişlerdir. Uygarlık buradan batıya Trakya’ya geçmiş ve Avrupa uygarlığının temelleri atılmıştır. Bu bağlamda Gordon Childe “Ex Orient Lux (Işık Doğudan Gelir”) demiştir.[31]

Kuzeybatı İran’da Azerbaycan bölgesinde URMU şehri ve gölü bulunmaktadır. Hazar’daki su yükselmesi (Nuh Tufanı) sonucunda havzadan kaçan insanların güneye doğru ilk yerleşim yerlerinden birisidir. UR/OR sözcüğü Türkçe‘de hendek anlamıyla başlamış daha sonra topluluk ile kale ve şehir anlamları kazanmıştır. Bu sözcük Harran’da URFA, Sümer’de UR ve URUK ile birçok Sümer şehir (hem de kral adlarında) adlarında vardır. Batı dillerine geçerek URBAN (Şehirli) sözcüğü olmuştur.

Ayrıca OR sözcüğü de Türkçe’de örgütlenme ile ilgili ORDU, ORTA, ORTAK, ORUN, ORMAN vs. ayrıca batı dillerine de ORGAN, ORGANIZATION, ORDER, ORIGIN vs. gibi sözcüklerin kökenidir.[32]

Bu arada MU sözcüğü ise James Churchward’ın 1936’da belirttiği üzere kayıp kıtanın adıdır. Burada hem kayıp kıta “MU” sözcüğü ve hem de “UR” sözcüğü beraberce kullanılmaktadır.[33]

Kayıp kıta ‘‘MU’’dan söz etmişken bu vesileyle asıl mevzumuza geçici bir virgül koyarak bu malum kayıp kıta meselesine de ayrı bir parantez açmak gerekirse yıllarını Türk köken araştırmalarına vermiş olan Prof. Dr. Mehmet Bayraktar, yeni yayınlanan kitabında, Türk isminin kökeni olarak 3 kelimeyi işaret ediyor: UR, SU, MO {MU?}

Alman dilbilimci ve tarihçi Baron Ch.C.J.von Bunsen ve diğer zamandaşlarını kaynak alan Prof. Bayraktar, bu 3 sözcüğün ilk kullanıldığı zaman için, MÖ 20 bin ile MÖ 15 binler aralığını veriyor. Bu kelimeler, birer isim olarak 3 erkek bebeğe ait ve Uygurca bir metinde geçiyor. Elbette benim en çok dikkâtimi çeken isim MO! Bayrakdar hocamızın bu sesi, MU olarak telaffuz etmesi hele, heyecan verici olup bu 3 kelime, 3 isim, Türkler’in kendilerine verdikleri ilk isimlerdir demektedir Prof. Bayraktar.[34]

Gelgelelim Türkler ile Mu Kıtası arasındaki bağlar Atatürk’ün de üzerinde durduğu bir konu olmuş, 1930’larda geliştirilen Türk Tarih Tezi kapsamında, Türklerin Orta Asya’dan önceki ilk yurtlarıyla ilgili teoriler üretilmeye başlamıştı.

Atatürk‘ün de araştırdığı bir teoriye göre Türkler, MÖ 12.000’lerde bir doğal afet sonunda Pasifik Okyanusu’nda sulara gömülen Kayıp Kıta Mu’dan Orta Asya’ya göç etmişlerdi.

Atatürk’ün Meksika Büyükelçisi olarak atadığı Tahsin Mayatepek’in incelediği antik Maya tabletlerinde sulara gömülen Mu kıtasından bahsediliyordu.[35]

Atatürk’ün bu çalışmalar bağlamında Meksika’ya gönderdiği Tahsin Bey, Meksika’ya gider gitmez araştırmalarına başladı. Önce “Kayıp kıta Mu” hakkında en kapsamlı araştırmaları yapan İngiliz James Churchward’ın kitaplarım inceledi. Churchward 5 ayrı kitabında, binlerce yıl önce Pasifik Okyanusu’nun ortasında çok ileri bir uygarlığa sahip büyük bir kıtanın bulunduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Churchward, çok eski çağlarda bu kıtadan dünyanın değişik yerlerine göçler olduğunu belirtiyor, antik uygarlıkların (Mısır, Sümer, Maya) Mu’dan göç edenlerce kurulduğunu ileri sürüyordu. En önemlisi Orta Asya’daki Uygur Türklerinin de Mu kökenli olduklarını iddia ediyordu. Tahsin Bey araştırmalarını ilerlettikçe yeni bilgilerle karşılaştı Mayalar, Aztekler, İnkalar ve Kızılderililerin de Türk kökenli olabileceklerine yönelik ipuçları elde etti ve tüm bu araştırmalarının sonuçlarını raporlar halinde Atatürk’e sundu. Ayrıca James Churchward’ın Kayıp kıta Mu konusundaki 4 kitabını Atatürk’e gönderdi. Atatürk 60 kişilik bir tercüme heyeti kurarak bu kitapları Türkçeye tercüme ettirdi ve günlerce bu kitaplar üzerinde çalıştı. Sayfa kenarlarına notlar aldı, bazı satırların ahını çizdi ve sonuçta Türklerle kayıp kıta Mu arasında gerçekten bir yakınlık olabileceğine inandı. Atatürk, Türklerin Orta Asya’dan önceki anayurtlarının kayıp kıta Mu olduğu tezine son şeklini verip, kamuoyuyla paylaşmak istiyordu; fakat buna ömrü yetmedi. Atatürk’ün Kayıp kıta Mu’yla ilgili çalışmaları 1938’den sonra unutuldu.[36]

Peki Atatürk’ün 1930’larda Mu Kıtası ile ilgili çalışmalara bu denli önem vermesinde etkili olan, O’nu bu yolda araştırmalar yapmaya teşvik eden sebep neydi? İşte bu sorunun cevabı 1929 yılında vuku bulan bir hadisede gizlidir.

Şöyle ki, 1513 tarihli Pîrî Reis Haritası, 9 Kasım 1929’da Topkapı Sarayı’nda sarayı müzeye dönüştürme sırasındaki envanter tespit çalışmaları sürerken tesadüfen bulundu. Alman bilim insanı Adolf Deismann (1866-1937); dönemin Millî Müzeler Müdürü Halil Ethem Eldem’in kendisine verdiği parçaları inceleyip düzenlerken eline geçen harita takımının içindeki folyoyu o sırada İstanbul’da bulunan ve Türk denizciliği hakkında uzman olan Alman bilim insanı Paul Kahle’ye göstermişti. Eserin Pîrî Reis’in ilk dünya haritası olduğunu teşhis eden; Paul Kahle oldu.

Prof. Kahle; harita ile ilgili inceleme sonuçlarını 1931 yılında 18. Doğubilimleri Kongresi’nde sundu. Haritanın üzerindeki notların pek çoğu, Hasan Fehmi Bey tarafından okunabildi ve okunabilen kısımlar Türkçeye çevrildi. Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Akçura; 1937 tarihli ‘Pîrî Reis Haritası’ adlı kitabında haritayı yayımladı. Cumhurbaşkanı Atatürk; haritayı Ankara’ya getirtip bizzat inceledi ve devlet matbaasında çoğaltılmasını sağladı.

Haritanın kayıp parçalarını arama çabaları sırasında, Topkapı Sarayı Müdürü Tahsin Öz tarafından, dünya haritası olduğu sanılan bir başka Pîrî Reis haritası bulunmuştur.[37]

Bu konu bağlamında araştırmacı-yazar Ertan Özyiğit tarafından Piri Reis’in haritayı çizerken sadece Kristof Kolomb’un haritasından değil, İskenderiye Kütüphanesi’nden kurtarılan veya daha eski kaynaklardan (Atlantis/Mu kaynaklı) yararlandığı, haritadaki bazı kara parçalarının günümüz coğrafyasıyla tam eşleşmediği ve bu durumun, sular altında kalan Mu veya Atlantis kıtalarının o dönemdeki (veya daha eski haritalardaki) kalıntıları olabileceği, haritanın Dünya’nın yuvarlaklığını ve hatta Pangea (tek kıta) dönemine dair ipuçlarını (Güney Amerika-Afrika uyumu) içerdiği, bunun da haritanın çok eski bir bilginin aktarımı olduğunu gösterdiği iddiasında bulunmuş, yani Piri Reis haritasının 16. yüzyılın ötesinde, kayıp kıtalar (Mu ve Atlantis) ve kadim medeniyetlere dair bilgiler barındırdığını savunmuş olup Piri Reis’in gizemli haritası üzerine kapsamlı bir kitap çalışması yürüttüğünü söylemiştir.

Ertan Özyiğit tarafından okyanus dibindeki ‘Mu’ veya ‘Atlantis’ gibi kara parçalarına çizdiği haritada yer verdiği öne sürülen Piri Reis’in haritasının yalnızca bir kısmı günümüze ulaşabilmiştir.[38]

Sahibkıran Emir Timurlenk ve Atatürk

Atatürk’ün öve öve bitiremediği bir şahsiyet varsa o da Timur Han’dır. Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihine ve medeniyetine büyük önem veren bir lider olarak, tarihin en güçlü Türk figürlerinden biri olan Timur’u da dikkatle değerlendirmiştir. Timur, askeri zekası ve kurduğu güçlü imparatorluk ile tarihe damga vurmuş bir Türk hükümdarıdır. Atatürk, Türk tarihini sadece Osmanlı merkezli değil, daha geniş bir perspektifle incelemenin önemini vurgularken, Timur gibi önemli şahsiyetlerin de bu bağlamda yer alması gerektiğine İnanmıştır. Ayrıca Timur’a yöneltilen birçok iftiraya cevaben onun bir Moğol değil, asil bir Türk ailesinden gelen Türk hükümdarı olarak görmüştür ve bu doğrultuda bir tarih yazımını hayata geçirmiştir. Atatürk, Türk Tarih Kurumu’nun kurulması ve Türk Tarih Tezi’nin geliştirilmesiyle birlikte, tarih yazımında daha bilimsel ve objektif bir yaklaşımı teşvik etmiştir. Bu bağlamda Timur’un sadece Osmanlı’ya karşı Ankara Savaşı ile değil, onun sanata, bilime verdiği önemle tanınmasını istemiştir. Atatürk’ün “Türk milletinin köklü geçmişi ve tarih içindeki yüksek medeniyet seviyesini anlamamız şarttır” anlayışı, Timur’un tarihsel değerlendirmesini de daha geniş bir çerçeveye oturtmuştur.[39]

Ayrıca Büyük Atatürk’ün “Ben Timur zamanında gelseydim onun yaptığı işleri başaramazdım. O benim zamanımda gelseydi, yaptıklarından çok daha büyüklerini yapardı” sözü Timur’un gelmiş geçmiş Türk hükümdarlarının en büyüklerinden olduğunun en açık delilidir.[40]

Daha da önemlisi Atatürk döneminde okullarda okutulan tarih derslerinde evlatlarımıza Timur Han böyle öğretiliyordu:

“Timur’un babası Türk (Berlas) kabilesine mensuptu. Timur kendisini Cengiz’e bağlayan şeceresine rağmen hakiki bir Türk’tür, sanılanın aksine asla Moğol değildir. Aile adı Kürkân olduğundan kendisi Timur Kürkâni ismiyle maruf idi. Harplerde sakatlandıktan sonra “Aksak Timur” yahut Timurlenk denmiştir. Kürkân ailesi, asil bir Türk ailesi idi.”[41]

Selahaddin Eyyubi ve Atatürk

Osmanlı’ya hayranlığıyla ve İngilizler başta olmak üzere Batı emperyalizminin karşısında duran Arap dünyasındaki ender bulunan bir edebiyatçı olan ve “Emîrü’ş-Şuarâ” (Şairlerin Emiri) olarak bilinen Mısır kökenli meşhur şair Ahmed Şevki’nin 1922 senesinde Yunan ordusuna ve Batılı emperyalistlere karşı kazandığı zaferden ötürü 88 beyitlik bir kaside yazarak, gösterdiği mücadeleden ötürü “Kanunsuz ve ahlaksız savaşın olduğu bir zamanda / Selahuddinlerin harbini gerçekleştirdin”[42] diyerek övdüğü ve hayranlık gösterdiği Atatürk de Ahmed Şevki tarafından benzetildiği Selahaddin Eyyubi’ye oldukça ilgi duymuş, Kudüs’ü Haçlı işgalinden kurtaran ve Hz. Ömer’den sonra ikinci Kudüs fatihi olarak adını tarihe altın harflerle yazdıran, dahası dünyanın en kanlı terör örgütü olan Haşhaşilerin kendisine düzenlediği suikast girişimine muhatap olup bunlara karşı da mücadeleler yapan Büyük Sultan Selahaddin Eyyubi’nin tarihteki ama bilhassa da Türk tarihindeki öneminin üzerinde sıkça durmuştur. Bu yüce sultanı çeşitli kaynaklardan okumuştur ki bu bağlamda Atatürk’ün okuduğu kitaplar arasında Nazım Hikmet’in büyük dedesi olan Mustafa Celaleddin Paşa’nın Eski ve Modern Türkler adlı kitabın Fransızca baskısını, yani “Turcs Anciens et Modernes” adlı baskısı da mevcut olup, bu kitapta geçen “Un Kurde, Salaheddin, élève de Noureddin, avait déjà réussi à retremper par les Turcs, I Egypte dėmorali-sée, ce qui lui valut la soumission à peine disputée d’s Turcs de l’Irak et de la Syrie”, yani “Nureddin’in öğrencisi olan Kürt Selahaddin, Türkler aracılığıyla moral bozukluğu içindeki Mısır’ı yeniden canlandırmayı başarmış ve bu sayede Irak ve Suriye Türklerinin neredeyse hiç itiraz etmeden teslim olmasını sağlamıştı.” adlı paragraftaki “Kurde, Salaheddin”, yani “Kürt Selahaddin” kısmının altını çizip yanına “yanlış!?” notunu almış olan Atatürk, Selahaddin Eyyubi’yi özbeöz Türk bir şahsiyet olarak görüyordu.[43]

Atatürk’ün bu bakış açısını Selahaddin Eyyubi ile ilgili yazdıklarından da anlamak zor değildir ki zât-ı âlileri 16 Nisan 1931 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi için özel kaleme aldığı bir yazısında Selahaddin Eyyubi hakkında şunları belirtmiştir:

“Eyüp oğullarından Salahattin haçlılardan Kudüs’ü kurtarmış olmakla büyük tanınmış bir Türk’tür. Fakat, ondan daha büyük olan bizzat Salahattin’i ve onu muvaffak eden orduları ve vasıtaları hazırladıktan sonra ölen büyük Türk Nurettin’dir. Ve bütün beşer tarihinde silinmez satırlarla mevcudiyetini yazdırmış olan odur. Şimdi, çocuğum, sen bu babalar ile oğullarını mukayese et te kendin için sevebileceğin bir ismi ayırt et. Ondan sonra, kendi kıymetinin maddi ve manevi şahsiyetini ifade edecek olan bu unvan içinde yükselebileceğini senden dama daha yüksek olan ve onun yüksekliği içinde kendini daima hiç sayacağın milletine göster.”[44]

Daha da önemlisi Atatürk döneminde okullarda okutulan tarih derslerinde evlatlarımıza Selahaddin Eyyubi şöyle öğretiliyordu:

“Musul ve Halep Atabeyi İmadeddin Zengi ile oğlu Nureddin Artuk ailesinden İlgazi, Haçlılara karşı büyük zaferler kazandılar. Mısır ve Suriye’de Eyyubi Türk İmparatorluğunu kurmuş olan Haçlılar seferlerinin meşhur kahramanı Salâhaddin, Nureddinin sarayında yetişmiş bir kumandandı. Eyyubi Devletinin devamı demek olan Memlûk İmparatorluğu da Haçlılar seferinde pek mühim bir rol oynamıştır ki, bunlardan aşağıda ayrıca bahsolunacaktır. Her halde, Büyük Selçuk İmparatorluğu parçalandıktan sonra da, bütün Ortazamanda İslâm dünyasının başında daima Türkler bulunmuştur.”[45]

Hülagü Han ve Atatürk

Atatürk’ün altını ısrarla ve inatla çizdiği tarihî şahsiyetlerden biri de tıpkı Selahaddin Eyyubi gibi Haşhaşilere karşı mücadele vermiş ve Haşhaşilerin kalesini başlarına yıkmış olan, daha da önemlisi tam ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun dinlenmesi için dua edilmesine izin istemesi üzerine, dua yerine yoksullara sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini[46] isteyerek tam da gerçek bir hükümdara yakışacak muhteşemlikte tavır ortaya koyan Hülagü Han’dır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk Ocağı’nda gerçekleştirdiği bir konuşmasında; “Bir Türk” diyerek işaret ettiği Hülagü Han’la ilgili neler söylediğine beraber göz atalım:

“Abbasi halifelerinin sonuncusu biliyorsunuz ki, “bir Türk” tarafından parçalanmıştı. Dini kendi ihtiraslarına alet eden hükümdarlar ve onlara rehberlik eden hoca adlı hainler hep bu sona uğramışlardır. Böyle yapan halifelerin ve bilginlerin arzularında başarılı olamadıklarını tarih bize sonsuz örneklerle açıklayıp, ispat etmektedir. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye dayanacak gücü ve imkanı yoktur.”[47]

Halid bin Velid ve Atatürk

Osmanlı’ya hayranlığıyla ve İngilizler başta olmak üzere Batı emperyalizminin karşısında duran Arap dünyasındaki ender bulunan bir edebiyatçı olan ve “Emîrü’ş-Şuarâ” (Şairlerin Emiri) olarak bilinen Mısır kökenli meşhur şair Ahmed Şevki’nin 1922 senesinde Yunan ordusuna ve Batılı emperyalistlere karşı kazandığı zaferden ötürü 88 beyitlik bir kaside yazarak, gösterdiği mücadeleden ötürü “Allahu ekber Ya Halide’t-Türk”[48] sözleriyle hayranlığını belirttiği ve “Allahu ekber, ne acayip fetihler vardır /Ey Türklerin Halit’i Arapların Halit’ini yeniden yaşat.” diyerek üstün vasıflarla övgüler yağdırdığı[49] Atatürk de Ahmed Şevki tarafından benzetildiği Halid bin Velid’in ülkesini idare ettiği yıllarda Türk yavrularına öğretilmesini oldukça önemsemiştir. Zira tatürk döneminde okullarda okutulan tarih derslerinde evlatlarımıza Halid bin Velid, 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından hazırlanan ve liselerde okutulan Tarih II – Orta Zamanlar kitabının “İslâm Tarihi” bölümünde, Halid bin Velid’in askeri dehasından ve kazandığı zaferlerden (özellikle Yermük Muharebesi süreci) bahsedilmekte olup, zât-ı âlilerinden “dâhi bir kumandan” olarak bahsedilir. Özellikle Bizans ordularına karşı kazanılan zaferlerdeki taktiksel üstünlüğü vurgulanır.[50]

Yine Suriye’nin fethi sürecinde Yermük’te Bizans’a karşı kazanılan büyük zaferin en önemli mimarı olarak Halid bin Velid gösterilmekte olup, kitapta Yermük Savaşı, İslam fetihlerinin dönüm noktası olarak anlatılır.[51]

Bilge Kağan ve Atatürk

Atatürk, 8.yüzyılda İkinci Göktürk Kağanlığı’na en parlak dönemini yaşatan, adına kitabe diktiren ve oğlunun adını Tengri Kağan[52] koyan Bilge Kağan’ı şu sözlerle övmüştür:

“Söyleyin bana, VII. yüzyılda dünyanın neresinde hangi hükümdar devlet idaresi ve halk sevgisi anlayışını bizim Bilge Kağanımız veya Kül-tekinimiz gibi güzel ve akıcı bir dille ifade edebilirdi?”[53]

Fatih ve Atatürk

Atatürk Fatih Sultan Mehmet için ne diyordu? “Fatih, büyük askerdir, büyük bir devlet adamıdır. O, sadece kılıcıyla değil, kafasıyla da fethetmiştir.”[54]

Atatürk, Fatih’in dehasına o kadar saygı duyuyordu ki; onun sadece askeri başarısını değil, bilime, sanata ve yeniliğe olan tutkusunu da örnek gösteriyordu.

Gelgelelim bu bağlamda Hz. Fatih için Atatürk şu sözleri sarf etmiştir:

“Fatih sadece bir Türk büyüğü değil, dünya tarihinin de en büyük adamıdır.”[55]

Gelgelelim Afet İnan da Atatürk’ün Fatih ile ilgili kafasından geçenleri şöyle anlatmaktadır: “Atatürk, Fatih için O’nun şanına layık bir abide eser düşünmüş özellikle Kız Kulesi’nden her geçtiği zaman burada böyle bir anıt görmeyi çok arzu ettiğini belirtmiştir. Fethin beş yüzüncü yıl dönümü, böyle bir heykel ve anıtın dikilmesi için çok iyi bir fırsat idi. Büyük Fatih’in şahsında sembolleşen Türk kuvvet ve kudreti için, Türk ulusunun bir şükranının ifadesini ebedileştirmek, çok yerinde bir hareket olacaktır.”[56]

Evet, Atatürk başta Fatih olmak üzere Türk kuvvet ve kudretinin sembolleştiği tüm isimlerin hatıralarına büyük hürmet gösterir, onların ebediyen hatırlanması için büyük çaba harcardı ki nitekim Atatürk’ün son yılında İstanbul’da Barbaros’un heykelinin yapılması bu düşüncelerin bir ürünüdür.[57]

Barbaros Hayreddin Paşa ve Atatürk

Evet, Atatürk’ün vefat ettiği sene İstanbul’da Barbaros’un heykeli yapılmıştır ki tabiî ki Barbaros Hayreddin Paşa’ya gösterilen vefa bununla da sınırlı kalmamıştır.

Zira Atatürk’ün hayalini kurduğu şeylerden biri de Preveze Deniz Zaferi’nin “BARBAROS GÜNÜ” olarak kutlanmasıydı.

Preveze Deniz Zaferi ilk kez Atatürk’ün talimatıyla 400. yıl dönümünde 27 Eylül 1938 tarihinde yapılan ilk törenle kutlanmıştır. Bu törenin adı 1948 tarihinde Donanma Günü’ne dönüştürülmüştür. Bu isim altında 1963 senesine kadar kutlanan tören, 1964 yılından itibaren Deniz Kuvvetleri Günü adı altında kutlanmaya başlamış olup, bu gelenek günümüzde de devam ettirilmektedir.[58]

Yavuz ve Atatürk

Atatürk’ün sıkça atıfta bulunduğu tarihsel şahsiyetlerden biri de Yavuz Sultan Selim olup, Mustafa Kemal Atatürk’ün Yavuz Sultan Selim’e dair çok çarpıcı değerlendirmeleri mevcuttur.

Hülasa Atatürk’ün dönemindeki tarih tezi çalışmalarında Yavuz’un “İslam Birliği” (İttihad-ı İslam) ülküsü ve bu ülkünün Türk devlet geleneğindeki stratejik öneminin altı çizilmektedir.[59]

Hakeza Atatürk, 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatın kaldırılması münasebetiyle TBMM’de yaptığı meşhur uzun konuşma esnasında Yavuz Sultan Selim’in hilafeti alışına ve siyasi dehasına da değinmiştir.[60]

Yine Nutuk içerisinde de Yavuz’un hilafet makamını kılıcıyla ve siyasi bir gereklilikle alması tarihsel bir başarı olarak sunulur.[61]

Sonuç

Bu çalışmada Mustafa Kemal Atatürk’ün tarihî şahsiyetlere bakışı, farklı dönem ve coğrafyalardan seçilen örnekler üzerinden değerlendirilmiştir. İnceleme sonucunda, Atatürk’ün tarih anlayışının yalnızca geçmişi anlatan bir disiplin olmadığı; aksine, milletin kimliğini inşa eden, özgüvenini besleyen ve geleceğe yön veren dinamik bir araç olarak görüldüğü açıkça ortaya çıkmaktadır.

Atatürk’ün tarihe damgasını vurmuş mühim şahsiyetlere yaklaşımı incelendiğinde, bu isimleri yalnızca askerî başarılarıyla değil; liderlik vasıfları, devlet kuruculuğu, medeniyet üretme kapasitesi ve millet bilinci açısından değerlendirdiği görülmektedir. Bu durum, Atatürk’ün tarihî şahsiyetleri birer “rol model” olarak ele aldığını ve onların temsil ettiği değerleri yeni nesillere aktarmayı hedeflediğini göstermektedir.

Bununla birlikte, Atatürk döneminde hazırlanan tarih ders kitapları ve tarih tezi çalışmaları, tarih yazımının ideolojik bir yön taşıdığını da ortaya koymaktadır. Ancak bu ideolojik yön, rastlantısal bir yaklaşım değil; milli kimlik oluşturma, toplumsal birlik sağlama ve tarih bilincini güçlendirme amacıyla bilinçli olarak kurgulanmış bir perspektifin ürünüdür. Bu bağlamda tarih, yalnızca akademik bir alan olmaktan çıkarak, aynı zamanda bir millet inşa etme sürecinin temel unsurlarından biri haline gelmiştir.

Sonuç olarak Atatürk’ün tarih anlayışı; eleştirel düşünceyi dışlamayan, ancak milli değerleri merkeze alan dengeli bir yaklaşım sunmaktadır. Bu yaklaşım, günümüz tarih çalışmalarına da önemli bir perspektif kazandırabilecek niteliktedir. Nitekim tarihî şahsiyetlerin çok boyutlu değerlendirilmesi, sadece geçmişi anlamayı değil, aynı zamanda bugünü yorumlamayı ve geleceği inşa etmeyi mümkün kılmaktadır. Bu yönüyle Atatürk’ün tarih tasavvuru, hem akademik hem de toplumsal düzlemde güncelliğini koruyan güçlü bir referans noktası olmaya devam etmektedir.

Kaynakça:

11 Kasım 1939 Tarihli Haber Gazetesi

3 Ocak 1934 Tarihli Milliyet Gazetesi

Abdulrahman El-Benghazi, ATATÜRK VE ATATÜRK DEVRİMLERİNİN KUZEY AFRİKA FİKİR VE SANAT HAYATINA ETKİLERİ, T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ, Mart 2008

Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959

Afet İnan, “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul Şehri”, Belleten, Cilt: XVII, Sayı: 66, Nisan 1953

Afet İnan, Mimar Koca Sinan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2021

Afet İnan, The Oldest Map of America, Drawn by Piri Reis / En Eski Amerika Haritası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1954

Ali Rıza Ünal, “Atatürk Hakkındaki Anılarım”, Türkiye Harb Malulü Gaziler Dergisi, 1969, Sayı: 158

Ahmed Şevki, eş-Şevkiyyât, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2015

Ahmet Gürbaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1982

Atatürk’ün araştırdığı kayıp kıta bulundu mu?, Hürriyet Gazetesi, 17 Şubat 2017, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/pasifik-okyanusunda-yeni-bir-kita-zelandiya-40368994, Erişim Tarihi: 13.04.2026

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, c. 14

Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, c. 26

Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Anıtkabir Derneği Yayınları, Ankara, 2001, c. V

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, ATAM, Ankara, 2006, c. I

Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938), haz. Nimet Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1952, c. II

Atatürk’ün Türk Tarihi Yazıları, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2008

Besim Özcan, Ölümünün 102. Yıldönümünde Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 19, Erzurum, 2002

Cumhuriyet, 16 Nisan 1931, No: 2497

Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019

Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1956

Ferdi UYANIKER, “Türk Deniz Kuvvetlerinde Bir Tören Geleneğinin Başlaması: Barbaros Günü’nden Deniz Kuvvetleri Günü’ne” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 45, Denizli, 2021

Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926

Hakimiyet-i Milliye, 26 Mart 1923, Numara: 773

Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022

Hüseyin Hakkı Kahveci, Asil Kan, Destek Yayınları, İstanbul, 2022

Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

Leone Caetani, İslam Tarihi, c. 8, çev. Hüseyin Cahit Yalçın, Tanin Matbaası, İstanbul, 1926

Mahmut Esat Bozkurt, Aksak Demir’in Devlet Politikası, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2005

Mehmet Bayrakdar, En Eski Türk Tarihi ve Ur, Su, Mo Adları – Atatürk’ün Yazılmasını Beklediği Türklük Tarihi, Altınordu Yayınları, Ankara, 2025

Moustapha Djelaleddin, Les Turcs Anciens et Modernes, Imprimerie du Courrier d’Orient, 1. Basım, İstanbul, 1869

Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, Ocak 2024

Mustafa Ergün, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, Erişim Tarihi: 03.04.2026

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, II. Cilt, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969

Pîrî Reis Haritası, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pîrî_Reis_Haritası, Erişim Tarihi: 13.04.2026

Pîrî Reis, Pîrî Reis Dünya Haritası, 1513, [Harita] Parşömen (Ceylan Derisi) üzerine renkli çizim, 87×63 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Köşkü Koleksiyonu, Envanter No: H. 1824 / R. 1633), İstanbul

Resul Tosun, Türk’ün Halid b. Velid’i Atatürk!, Star Gazetesi, 17 Kasım 2017, https://star.com.tr/yazar/turkun-halid-b-velidi-ataturk-yazi-1276083/, Erişim Tarihi: 16.04.2026

Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009

Şemseddin Günaltay, “Atatürk’e Ait iki Hatıra”, Ülkü Dergisi, c. 9, sayı 100, 16 Kasım 1945

Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931

Tekin Kayahan, Atatürk’ün Tarih Bilgisi, Tekin Kayahan Web Sitesi, 6 Şubat 2021, https://tekinkayahan.wordpress.com/2021/02/06/ataturkun-tarih-bilgisi/, Erişim Tarihi: 23.04.2026

Türk Tarihinin Ana Hatları Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Atatürk’ün Türkçülüğü” Adlı Yazısındaki Türk Alfabesine İlişkin Hatırası – Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili: Belgeler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1992

Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, haz. Yasemin Çiçek, 4. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul, Ağustos 2017

[1] Tekin Kayahan, Atatürk’ün Tarih Bilgisi, Tekin Kayahan Web Sitesi, 6 Şubat 2021, https://tekinkayahan.wordpress.com/2021/02/06/ataturkun-tarih-bilgisi/, erişim tarihi: 23.04.2026

[2] Nedim Senbai, Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih, Coğrafya Yayınları, Ankara, 1979, sf. 102

[3] Ahmet Gürbaş, Atatürk ve Din Eğitimi, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1982, sf. 28

[4] Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, 1945, sayı 100, sf. 4

[5] Ali Rıza Ünal, “Atatürk Hakkındaki Anılarım”, Türkiye Harb Malulü Gaziler Dergisi, 1969, Sayı: 158, sf. 23

[6] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93

[7] Şemseddin Günaltay, “Atatürk’e Ait iki Hatıra”, Ülkü Dergisi, c. 9, sayı 100, 16 Kasım 1945, sf. 4

[8] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 90

[9] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93

[10] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 92

[11] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 93

[12] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 92

[13] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 85

[14] Ali Güler, Atatürk ve İslam, Halk Kitabevi, İstanbul, 2016, sf. 84

[15] Leone Caetani, İslam Tarihi, c. 8, çev. Hüseyin Cahit, Tanin Matbaası, İstanbul, 1926, sf. 142 (çevriyazı ve sadeleştirme: Kurtuluş Güran

[16] Besim Özcan, Ölümünün 102. Yıldönümünde Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 19, Erzurum, 2002, sf. 245

[17] Genie (Fr.): Dahi

[18] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2009, c. 26, sf. 275, 276

[19] 3 Ocak 1934 Tarihli Milliyet Gazetesi Sayfa 2

[20] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 27

[21] Afet İnan, Mimar Koca Sinan, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2021, sf. 67

[22] Bununla ilgili detaylar için bkz. Afet İnan, a.g.e., sf. 67

[23] bkz. Ziya Paşa, Endülüs Tarihi-I, sf. 19, 20; akt: Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Anıtkabir Derneği Yayınları, Ankara, 2001, c. V, sf. 21

[24] Liseler İçin Tarih Kitabı, Tarih II, Devlet Matbaası, İstanbul, 1933, sf. 131

[25] Septe şehri Musa bin Nusayr’in hakim olduğu Tanca’nın şarkı şimali ucunda ve Afrika toprağındadır.

[26] Bugün dahi bu eski Türk kabilesi Tarık’ın Arapça cemi olan Tevarık adını taşımaktadır.

[27] Bu dağa Cebelitarık dendi. Septe Boğazı’na da buna nispetle Cebelitarık Boğazı denmiştir.

[28] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 133-136

[29] Güneybatı İran; güney Azerbaycan

[30] Gordon Childe, The Aryans: A Study of Indo-European Origins, Routledge, Trench, Truber, 1926

[31] Mustafa ERGÜN, Uygarlık Yolu, 13 Ekim 2024, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-yolu/, erişim tarihi: 03.04.2026

[32] Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Ocak 2024, Eskişehir, sf. 70, 71

[33] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009, sf. 120–160

[34] Detaylar için bkz. Mehmet Bayrakdar, En Eski Türk Tarihi ve Ur, Su, Mo Adları – Atatürk’ün Yazılmasını Beklediği Türklük Tarihi, Altınordu Yayınları, Ankara, 2025

[35] Atatürk’ün araştırdığı kayıp kıta bulundu MU?, Hürriyet Gazetesi, 17 Şubat 2017, https://www.hurriyet.com.tr/dunya/pasifik-okyanusunda-yeni-bir-kita-zelandiya-40368994, erişim tarihi: 13.04.2026

[36] Sinan Meydan, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009, sf. 10, 11

[37] Pîrî Reis Haritası, Wikipedia, https://tr.wikipedia.org/wiki/Pîrî_Reis_Haritası, erişim tarihi: 13.04.2026

[38] Pîrî Reis, Pîrî Reis Dünya Haritası, 1513, [Harita] Parşömen (Ceylan Derisi) üzerine renkli çizim, 87×63 cm, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Köşkü Koleksiyonu, Envanter No: H. 1824 / R. 1633), İstanbul; harita üzerindeki o meşhur Osmanlıca denizcilik ve keşif notları için bkz. Afet İnan, The Oldest Map of America, Drawn by Piri Reis / En Eski Amerika Haritası, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1954

[39] Atatürk’ün Türk Tarihi Yazıları, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2008 sf. 54; Mahmut Esat Bozkurt, Aksak Demir’in Devlet Politikası, sf. 15, a.g.e., sf. 82-84; 11 Kasım 1939 Tarihli Haber Gazetesi Sayfa 9 Atatürk’ün Bütün Eserleri (1922-1923), 2004, sf. 376-377; Türk Tarihinin Ana Hatları Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 148; Tarih II – Orta Zamanlar, (Der. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti), Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 328

[40] Hüseyin Hakkı Kahveci, Asil Kan, Destek Yayınları, İstanbul, 2022, sf. 92

[41] Türk Tarihinin Ana Hatları Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 528

[42] bkz. Ahmed Şevki, eş-Şevkiyyât, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2015; akt: Abdulrahman El-Benghazi, ATATÜRK VE ATATÜRK DEVRİMLERİNİN KUZEY AFRİKA FİKİR VE SANAT HAYATINA ETKİLERİ, T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ, Mart 2008, sf. 79

[43] Moustapha Djelaleddin, Les Turcs Anciens et Modernes, Imprimerie du Courrier d’Orient, 1. Basım, İstanbul, 1869, sf. 51; akt: Atatürk’ün Okuduğu Kitaplar, Anıtkabir Derneği Yayınları, c. XVII, sf. 354

[44] Cumhuriyet, 16 Nisan 1931, No: 2497, sf. 1

[45] Tarih II – Orta Zamanlar, (Der. Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti), Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 220

[46] Hüseyin Nihal Atsız, İslam Birliği Kuruntusu, 17 Nisan 1964, Ötüken Dergisi

[47] Hakimiyet-i Milliye, 26 Mart 1923, Numara: 773. sf. 1, 2.

[48] Ahmed Şevki, eş-Şevkiyyât, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2015, c. II, 240-249; a.g.e., c. IV, sf. 242-249; akt: Resul Tosun, Türk’ün Halid b. Velid’i Atatürk!, Star Gazetesi, 17 Kasım 2017, https://star.com.tr/yazar/turkun-halid-b-velidi-ataturk-yazi-1276083/, erişim tarihi: 16.04.2026

[49] Ahmed Şevki, eş-Şevkiyyât, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2015, c. II, 240-249; a.g.e., c. IV, sf. 242-249; akt: Abdulrahman El-Benghazi, ATATÜRK VE ATATÜRK DEVRİMLERİNİN KUZEY AFRİKA FİKİR VE SANAT HAYATINA ETKİLERİ, T.C. İSTANBUL KÜLTÜR ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ YÜKSEK LİSANS TEZİ, Mart 2008, sf. 78

[50] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 90

[51] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 90, 91

[52] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 30

[53] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Atatürk’ün Türkçülüğü” Adlı Yazısındaki Türk Alfabesine İlişkin Hatırası – Zeynep Korkmaz, Atatürk ve Türk Dili: Belgeler, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara, 1992, sf. 148

[54] Atatürk’ün Fatih’le ilgili hükümleri ile ilgili detaylar için bkz. Hasan Rıza Soyak, Atatürk’ten Hatıralar, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022, sf. 686; Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II (1906-1938), haz. Nimet Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1952, c. II, sf. 121

[55] Enver Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1956, sf. 11

[56] Afet İnan, “Fatih Sultan Mehmet ve İstanbul Şehri”, Belleten, Cilt: XVII, Sayı: 66 (Nisan 1953), sf. 147-152

[57] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1959, sf. 243

[58] Ferdi UYANIKER, “Türk Deniz Kuvvetlerinde Bir Tören Geleneğinin Başlaması: Barbaros Günü’nden Deniz Kuvvetleri Günü’ne” Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 45, Denizli, 2021, sf. 185

[59] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 370 – 375

[60] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri (Cilt I), ATAM, 2006, sf. 262 – 270

[61] Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk II. Cilt, Türk Devrim Tarihi Enstitüsü Yayınları, sf. 705-710

Yazar
Uğur UTKAN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen