Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, insanlık tarihinin en önemli dönüşümlerinden biri olan kabile toplumundan devletli topluma geçiş sürecini çok boyutlu bir perspektifle ele almaktadır. Neolitik Devrim ile başlayan yerleşik hayata geçiş, üretim tekniklerindeki gelişmeler ve artı ürünün ortaya çıkışı, toplumsal yapının yeniden şekillenmesine zemin hazırlamıştır. Kan bağına dayalı kabile örgütlenmesi zamanla çözülmüş; özel mülkiyet, sınıflaşma, iş bölümü ve siyasal otoritenin kurumsallaşmasıyla birlikte devlet formu ortaya çıkmıştır. Çalışmada ayrıca anaerkil yapıdan ataerkil düzene geçiş, üretim ilişkileri ve inanç sistemleri bağlamında incelenmiştir. Mezopotamya ve Anadolu medeniyetleri başta olmak üzere erken uygarlık örnekleri üzerinden devletleşme sürecinin ekonomik, sosyal ve kültürel dinamikleri analiz edilmiştir. Sonuç olarak, devletin ortaya çıkışının yalnızca siyasal bir örgütlenme değil; aynı zamanda üretim, mülkiyet, güvenlik ve ideolojik yapıların bütünleşik bir ürünü olduğu ortaya konulmuştur.
Anahtar Kelimeler: Kabile toplumu, devletleşme, Neolitik Devrim, artı ürün, sınıflaşma, özel mülkiyet, ataerkil yapı, anaerkil yapı, uygarlık, Mezopotamya, Anadolu medeniyetleri
Abstract
This study examines the transition from tribal societies to state-based political structures, one of the most critical transformations in human history, through a multidimensional perspective. The shift to sedentary life initiated by the Neolithic Revolution, along with advancements in production techniques and the emergence of surplus production, laid the groundwork for the restructuring of social organization. Kinship-based tribal systems gradually dissolved, giving way to private property, social stratification, division of labor, and institutionalized political authority, ultimately resulting in the formation of the state. The study also explores the transition from matriarchal to patriarchal systems within the context of production relations and belief systems. By focusing on early civilizations, particularly in Mesopotamia and Anatolia, the economic, social, and cultural dynamics of state formation are analyzed. In conclusion, the emergence of the state is presented not merely as a political organization but as an integrated outcome of economic production, property relations, security needs, and ideological structures.
Keywords: Tribal society, state formation, Neolithic Revolution, surplus production, social stratification, private property, patriarchy, matriarchy, civilization, Mesopotamia, Anatolian civilizations
Giriş
İnsanlık tarihinin en belirleyici kırılma noktalarından biri, kabile toplumunun çözülerek devletin ortaya çıkmasıdır. Bu dönüşüm, çoğu zaman romantize edilen “doğal ilerleme” anlatılarının aksine, derin çatışmaların, eşitsizliklerin ve güç mücadelelerinin ürünüdür. Devlet, basit bir örgütlenme biçimi değil; artı ürünün denetimi, mülkiyetin korunması ve toplumsal hiyerarşinin kalıcı hâle getirilmesi amacıyla inşa edilmiş tarihsel bir zorunluluktur.
Neolitik Devrim ile başlayan yerleşik hayat, insanlık tarihine yalnızca üretim fazlasını değil, aynı zamanda eşitsizliğin maddi temelini de kazandırmıştır. Artı ürünün ortaya çıkışıyla birlikte toplum, kaçınılmaz biçimde bölünmüş; üretenlerle yönetenler, emek edenlerle denetleyenler arasındaki ayrım keskinleşmiştir. Bu noktadan itibaren kabile düzeninin eşitlikçi dengesi çözülmüş, yerini mülkiyetin, sınıflaşmanın ve iktidarın belirlediği yeni bir toplumsal yapı almıştır.
Devletin doğuşu, bu dönüşümün kaçınılmaz sonucudur. Güvenlik ihtiyacı, üretim fazlasının korunması ve genişleyen nüfusun denetim altına alınması, merkezi bir otoritenin ortaya çıkmasını zorunlu kılmıştır. Ancak bu otorite, yalnızca dış tehditlere karşı bir koruma mekanizması değil; aynı zamanda iç düzeni sağlayan, sınıfsal çıkarları güvence altına alan ve gerektiğinde zor kullanma tekeline sahip bir güç olarak şekillenmiştir. Ordu, hukuk ve bürokrasi gibi kurumlar, bu yapının tesadüfi değil, sistematik bileşenleridir.
Bu çalışma, kabileden devlete geçiş sürecini yüzeysel bir evrim anlatısının ötesine taşıyarak, onun ardındaki gerçek dinamikleri açığa çıkarmayı amaçlamaktadır. Mezopotamya ve Anadolu başta olmak üzere erken uygarlık örnekleri üzerinden yürütülen bu analiz, devletin ortaya çıkışını bir “ilerleme” miti olarak değil; üretim ilişkileri, mülkiyet biçimleri ve güç ilişkileri tarafından belirlenen tarihsel bir kırılma olarak ele almaktadır. Çünkü devlet, insanlığın ortak iradesinin değil, belirli koşullar altında şekillenen güç dengelerinin somutlaşmış hâlidir.
Bu bağlamda, kabilevi örgütlenmeden devlet formuna geçiş yalnızca niceliksel bir büyümenin değil, niteliksel bir dönüşümün ürünüdür. Nüfus artışı, üretim fazlasının süreklilik kazanması ve bu fazlanın kontrolü etrafında şekillenen çıkar çatışmaları, toplumsal yapıyı yeniden örgütlemiş; otoritenin merkezileşmesi ve meşruiyet araçlarının çeşitlenmesiyle birlikte siyasal iktidar, kişisel ilişkiler ağının ötesine taşınarak kurumsal bir karakter kazanmıştır. Bu süreç, aynı zamanda eşitsizliklerin kalıcılaşmasına ve güç ilişkilerinin belirli zümreler lehine yoğunlaşmasına zemin hazırlamıştır.
İnsanlık tarihinin sosyo-ekonomik evriminde bir kırılma noktası teşkil eden Neolitik Devrim, göçebe avcı-toplayıcı grupların yerleşik hayata geçişini tetikleyerek üretim tabanlı bir toplumsal düzenin temellerini atmıştır. Bu dönüşüm, yalnızca geçim stratejileriyle sınırlı kalmamış; aynı zamanda siyasal organizasyon şemalarında da köklü değişimlere yol açmıştır. Kan bağına dayalı, esnek yapılı klan sistemleri yerini; sınırları belirli, kurumsallaşmış bir otoriteye ve katmanlaşmış sosyal sınıflara sahip kompleks yapılara bırakmıştır. Tarımsal üretimin beraberinde getirdiği ‘artı ürün’ kavramı, kıtlık dönemlerinde bir güvence mekanizması işlevi görürken, aynı zamanda bu fazlanın takas edilmesiyle ticari faaliyetlerin kurumsal zeminini oluşturmuştur. Mikro ölçekte 10 ila 50 aileden oluşan ilk yerleşim birimleri, refah seviyesinin ve demografik yoğunluğun artmasıyla birlikte zamanla daha geniş çaplı siyasi entegrasyonlar olan kabile konfederasyonlarına evrilmiştir.
Kabile kavramı, ortak bir atadan neşet eden ve aralarındaki bağı temel olarak kan hısımlığına dayandıran geniş ölçekli beşerî toplulukları ifade etmektedir. Tarihsel süreç içerisinde demografik hacmi milyonlarla telaffuz edilen kabile yapılarından söz edilse de ilgili dönemlerdeki kabile organizasyonlarının, ekseriyetle binlerle ifade edilen nüfus gruplarından oluştuğu müşahede edilmektedir. Söz konusu yapılar, merkeziyetçi büyük devletlerin ve imparatorlukların teşekkülünden sonra dahi işlevsel varlıklarını koruyarak konfederatif birer güç odağı olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.
Süreci daha detaylı inceleyecek olursak MÖ 6500 yılına gelindiğinde nüfus 10 milyona ulaşmıştı ve bu, büyük ölçüde ilk Tarım Devrimi’nin nedeniydi. Bu dönemde insanlar ekinleri ve hayvanları kontrol etmeyi öğrendiler. Göçebe, avcı-toplayıcı yaşam tarzını yavaş yavaş geride bırakarak köylere ve diğer kalıcı yerleşim yerlerine yerleşmeye başladılar. MÖ 2000 yılında insan sayısı 50 milyona ulaşmış ve “0. Yıl” (MÖ 0/MS 0) zamanına kadar dört katına çıkmıştır.[1]
Anaerkil Dünya’dan Ataerkil Dünya’ya
Ama elbette ki yerleşik hayata geçiş yaşandıkça toplumsal normlarda da değişimler yaşanacak olup, bunlardan en mühimi anaerkil bir toplum yapısından ataerkil bir toplum yapısına geçiştir.
Gelgelelim insanlar zaman içinde bir çok evrim aşamasından geçmiştir ve insan evrim geçirdikçe bulundukları toplumda zaman içinde evrime uğrayıp, değişmiştir. Tarih boyunca toplum yapılarına baktığımızda dikkat çeken bir nokta var ki bu da zamanla toplum yapısının değiştiğidir. Anaerkil ve ataerkil toplum yapılarına baktığımızda, bu durumu toplumların da cinsiyeti var olduğu şeklinde yorumlayabiliriz.[2]
Ama ataerkil ve anaerkil toplumlar arasındaki geçişe göz atmadan önce kısaca bu terimlerin kapsamlarına bir bakalım;
Anaerkil: Batı dünyasında “Matriarka” olarak adlandırılan bu terim kadının etkin olduğu bir toplumsallaşma / örgütlenme modeline verilen addır. Anaerkil düzende egemenlik kadındadır. Soyu kadın belirler ve toplum içinde kadının daha çok saygı gördüğü bir toplum modelidir.
Ataerkil: “Patriarka” denilen bu yapıda toplumsal düzenin tüm kademelerinde erkek egemenliğinin hüküm sürmesidir.
Bilim insanları Anaerkil düzenden Ataerkil düzene geçişin aşamalarını netleştiremese de hemfikir oldukları nokta şudur; yeryüzündeki toplumların önemli bir kısmı Ataerkil düzene geçmeden önce Anaerkil bir yapıya sahipti. Bunun yansımasını o toplumların inanç ürünlerinde görüyoruz. Güneşe bir tanrıça olarak tapan toplum örneklerinde ortaya çıkan tanrıça heykelleri bu kanıyı ortaya koyuyor;

Fotoğraftaki heykelcikler, bilim insanlarının incelemelerine göre günümüzden en az 20.000 ile 25.000 yıl önce oyulmuşlardır. Bugün yaygın olan dinler ortaya çıkmadan çok önce Güneş’in hayatlarındaki etkisini ve bu etkinin kadınların hayattaki etkisiyle olan benzerliklerini gözlemleyen toplumlar Anaerkil düzeni bu bağlamda benimsemişlerdir ve toplumları kadınlar yönetmiştir.
Eski toplumlarda ticaret pazarları henüz oluşmamışken ve insanlar hayatlarını avcı toplayıcı olarak sürdürürken kadın ve erkeğin cinsiyet ayrımı olmaksızın besin temininde eşit role sahip olması dayanışmanın Anaerkil toplumlarda ön planda olduğunu gösteriyor.
Ekonomi, din, töre, üretim araçları ve aile düzeni gibi toplumsal cinsiyetçiliği dayatan kavramların Ataerkil düzenin gelişmesi ile bağlantılı olduğu düşünülüyor. Çünkü toplumsal dayanışma noktasında yapılması gereken işlerde fiziksel üstünlük gereği doğduğunda erkek ön plana çıkmaya başlıyor ve görünen o ki bundan hoşlanıyor da. Zaman içinde toplumlarda erkek egemenliği öyle bir noktaya geliyor ki bugün birçoğumuz toplumlarımızın bir zamanlar kadınlar tarafından yönetildiğinden bihaberiz.
Bilimsel olarak bu geçişin tarihte tam olarak hangi noktaya denk geldiğini ya da hangi sebeplerden ötürü gerçekleştiğini ortaya koyan delillere sahip değiliz. Bu nedenle üretim çağının bu noktada etken olduğu fikri bilim insanlarının ortak kanısı, tabi mantıksal tahminler üzerinden.
Bu görüşler belli muhtemel sebepler üzerinde toplanıyor;
-Değişen iklim koşullarından doğan göçler
-Özel mülkiyetin doğuşu
-Tek tanrılı (eril tanrı) dinlerin ortaya çıkışı.
Erkek egemenliğinin dünya çapında yükselmeye başlaması yaklaşık M.Ö. 4000 – 3500 yıllarında gözlemlenmeye başlanıyor.[3]
İlkel çağlarda içgüdüsel olarak hareket eden kadın ve erkek birbirine uyum sağlayıp yaşamaktayken zamanla birbirleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışırlar. Fiziksel olarak güçlü olan erkek bunu kullanarak kadının hakimiyeti altına almıştır. İlk çağlardan bu yana, kadın, toplumun yapılanmasında dolaylı ya da dolaysız biçimlerde rol oynamıştır.
İlk dönemlerde insan anaerkil toplum yapısındaydı. Soyun anadan çocuğa geçtiği bir toplumsal hayat sürdürmüştür fakat üretim araçlarının gelişip bu araçların erkek egemenliğine girmesiyle kadın toplumda geri plana atılmış bunun zaman içinde gerçekleşen olgusu sonucunda zengin ile fakir, köle ile efendi, yöneten ile yönetilen ayrımında temellenen sınıflı toplum yapısıyla ataerkil toplum yapısı ortaya çıkmıştır.
Ataerkil sistem ilk olarak yasalar oluşturup topluma kurallar altında hakimiyet kurmaya çalışmıştır. Askeri gücün simgesi olan ordu ataerkil toplum yapısının gövdesinin önemli bir parçasıdır. Anaerkil toplumda doğayla barış içinde yaşayan insan ataerkil yapıya geçişte bu konuda da değişiklik göstermiştir. Ataerkil toplum yapısında doğa önem taşımaktan çıkmış ve sömürülecek kaynak haline gelmiştir.[4]
Ama elbette ki kadın egemen bir dünyadan erkek egemen bir dünyaya doğru gidişi daha iyi anlayabilmek için tarihsel seyri daha detaylı göz atmamız gerekecektir.
Tanrıçaların Dönüşü
Yazılı tarihten önce dünyayı tanrıçalar yönetirdi. Tahılın evcilleştirilmesinin ardından tanrıça kültünü yıkarak ataerkil yapının temellerini atan erkekler, toplumlara liderlik etti.
Kadınların hakimiyeti yitirmesiyle yaklaşık 5.500 yıllık yazılı dünya tarihinde sadece 317 yıl barış içinde yaşanmıştı. Binlerce yıllık bu süreçte kadın ve çocukların ne söz ne de yaşam hakkı oldu! Cinsiyet ayrımcılığı had saflıadaydı. Erkeklerle aynı işi yapan kadınlar daha düşük ücret alıyordu. Seçme, seçilme ve eğitim haklarından mahrumlardı. Evlendiklerinde ise çalışamaz, sadece evine ve çocuklarına bakarlardı. Kadın dediğin kanlı canlı bir robottu. Hepsinden önemlisi, mülkiyet hakları yoktu. Ne servetleri ne de paraları vardı. Ortaçağ Avrupası ise kadının bir insan mı yoksa cadı mı olduğunu tartışıyor ve diri diri yakmaktan çekinmiyordu.
Kağıt paranın kullanıldığı süre, paranın toplam tarihine oranla oldukça kısaydı ancak Sanayi Devrimi’ne denk geldiği için kadın ve çocuklardan çok şey alıp götürdü. Dolayısıyla eski günahlardan arınmadan yeni para formu geliştirmek mümkün olamazdı. Kadın haklarını güçlü bir şekilde ilk dile getiren Mary Wolstonecraft adlı İngiliz bir düşünürdü. 1792 yılında yazdığı, ‘Kadınların yaşam standardı, devrime muhtaçtır. Yitirdikleri onurlarını geri vermek ve insan soyunun bir parçası olarak uygarlığın dönüşmesine katkı sunmak için geç bile kalındı’ manifestosu onu evrenin ilk feministi yapacaktı.
Wolstonecraft, kadınlara cesaret verdi. Takipçileri tüm dünyada sokaklara çıktı. Fransa’daki destekçilerine ‘süfrajet’ denirdi.
Bir Fransız erkeği için eşinin süfrajet olması utanç kaynağı ve boşanma sebebiydi. Hapisler, sürgünler, aşağılamalar ve işkencelerle geçen yüz yıllık sürenin sonunda oy, eğitim ve mülkiyet gibi temel hakların ilk dalgası tamamlandı. Ancak kadınların asıl istediği ‘kimlik’ti. İngiltere’de başlayıp Fransa’ya sıçrayan feminizm ateşi, Amerika Birleşik Devletleri’nde yangına dönüştü. Sırasıyla 1815 doğumlu Elizabeth Cady Stanton, 1818 doğumlu Lucy Stone, 1820 doğumlu Susan Anthony, 1894 doğumlu Amelia Jenks Bloomer ve Betty Friedan, Alice Paul gibi öncü isimler, günümüz kadınlarının doğumla sahip olduğu haklar uğruna bir ömür adadılar. 20 Temmuz 1969’da Neil Armstrong’u Ay’a taşıyan Apollo 11’in kodlarını, Margaret Harnilton isimli bir kadın bilimcinin yazması işte bu çabaların doğal bir sonucuydu.
Bunlar arasında en popüler olanı ise Elizabeth Jane Cochran’dı. Ufak bir çocukken babası ölmüş ve evin geçimini annesi üstlenmişti. 1885’te Pittsburgh Dispatch gazetesinde bir köşe yazarının ‘Kadınlar Neye Yarar?’ başlıklı bir makalesi yayınlanmıştı. Yazı, kadınların evlilik ve annelikten başka şeyden anlamadığını iddia ediyordu. Elizabeth, hakaret dolu bu yazıya ‘Yetim Bir Kız’ isimli mektubuyla sert bir yanıt verdi. Henüz 20 yaşındaki Elizabeth’in mektubu, editörün dikkatini çekti ve onu ilk kadın muhabir olarak işe aldı.[5]
Bugünkü Uygarlıkta Erkeğin Üstünlüğü
Günümüze bakacak olursak uygarlığın güçlülük eğilimi doğrultusunda gelişmesi ve kendilerine ayrıcalıklar sağlamak isteyen bazı bireylerin ve grupların çabaları sonucu, işbölümü, özel birtakım yollar izlemek zorunda bırakılmıştır; öyle yollar ki, bugün hâlâ önemini korumakta ve erkeğe üstün değer verilmesinin günümüz uygarlığının karakteristik bir özelliğini oluşturmasına yol açmaktadır.
Günümüz uygarlığında işbölümü öyle bir nitelik taşıyor ki, ayrıcalıklı grup sayılan erkeklere özel birtakım haklar tanınıyor. Erkekler de ellerindeki ayrıcalıklı konumdan ötürü üretim sürecindeki işbölümünde kadının yerini kendi amaç ve çıkarları doğrultusunda etkileyebiliyor, kadının içinde yaşaması gereken alanı belirliyor, kendi hoşlarına giden yaşam biçimlerini ele geçiriyor, kadın için söz konusu olacak yaşam biçimlerini ise yine kendi çıkarlarını göz önünde tutarak saptayabiliyor.
Bugüne kadarki duruma bir göz attık mı, erkeğin kadına üstünlük sağlamak için aralıksız çaba harcadığını, dolayısıyla erkeklerin sahip olduğu ayrıcalıklardan ötürü kadınlarda sürekli bir hoşnutsuzluğun yaşandığını görürüz.
Kadınla erkeğin ne sıkı bir bağla birbirine bağlı bulunduğu düşünülürse, böyle bir gerilimin, böylesine sürekli sarsıntıların ruhsal uyumda geniş ölçüde bozukluklara yol açması, sonuçta her iki taraf için de pek tatsız genel bir havanın gelişip ortaya çıkması doğaldır.
Tüm kurumlarımız, geleneklerimiz, yasalarımız, törelerimiz erkeğin ayrıcalıklı durumunun kanıtlarını oluşturmakta, ilgili duruma uygun bir doğrultu izleyip, bu durum tarafından ayakta tutulmaktadır. Bütün bu saydıklarımız, evlerde çocuklarımızın odalarına kadar sokulmakta, ruhlarını müthiş etkilemektedir. Her ne kadar erkek ve kadın ilişkisine pek akıl erdirebileceğini söyleyemesek de, çocuklardaki duygu içeriğinin alabildiğine derinlik taşıdığını ileri sürebiliriz. Örneğin kızlar gibi giydirilmek istenen bir erkeğin böyle bir davranışı öfke nöbetleriyle karşılaması gibi kimi olaylar, erkek ve kadın ilişkilerini araştırma konusu yapmamız için yeterli bir neden oluşturmaktadır.
Bu da, bizim bir başka açıdan yine güçlülük eğilimini incelememizi gerektiriyor.
İçindeki saygınlık eğilimi belirli bir dereceye ulaştı mı, erkek çocuğu öncelikle dört bir yanda gözüne çarpan erkek ayrıcalıklarının güvenilir yolunu izleyecektir. Günümüzde aile içindeki eğitimin güçlülük isteğini, dolayısıyla erkek ayrıcalıklarına büyük değer verme ve bunları ele geçirme eğilimini kamçılayıp geliştirici nitelik taşıdığına daha önce değinmiştik. Çünkü çocuğun evde gücün simgesi olarak karşısında bulduğu kişi genellikle babadır. Baba, belirli zamanlarda evden bilmecemsi ayrılışları ve eve dönüşleriyle oğlanın dikkatini daha çok üzerine çeker. Kısa bir süre sonra babasının evde herkesten üstün bir rol oynadığını, evde onun sözünün geçtiğini, gerekli kararları babasının aldığını ve her şeyi onun yönettiğini anlar çocuk. Evde herkesin babasının direktiflerine boyun eğdiğine, annesinin ikide bir babasının adını ağzına aldığına tanık olur. Erkekler, çocuğun gözüne her bakımdan kadınlardan daha güçlü ve kudretli görünür. Çocuklar vardır, babalarına öylesine önemli kişiler gözüyle bakarlar ki, ağzından çıkan her sözün kutsallığına inanırlar, ileri sürdükleri bir şeyin gerçekliğini kanıtlamak için onu babalarından işittiklerini söylerler. Babanın nüfuzunun kendini pek açık seçik belli etmediği durumlarda bile, oğlanların babalarının üstünlüğü izlenimine kapıldıkları görülür, çünkü ailenin bütün yükünü baba sırtında taşıyor gibidir; oysa gerçekte yalnızca işbölümü babaya güçlerini anneden daha iyi değerlendirme olanağı sağlar.
Erkeğin toplumdaki egemen konumunun tarihsel kökeni konusunda şunu belirtelim ki, söz konusu egemenlik doğal bir hak gibi kendini açığa vurmuş değildir. Erkeğin egemenliğini güvence altına almak için yığınla yasanın çıkarılmasının gerekmesi bir kez bunu kanıtlamaktadır. Aynı zamanda söz konusu yasaların kanıtladığı bir başka şey de, erkek egemenliğinin yasalarla saptanmasından önce erkek ayrıcalığının pek sağlam temellere dayanmadığı başka dönemlerin yaşanmış olmasıdır. Tarihte böyle bir dönemin yaşandığı gerçekten de belirlenmiştir. Anne hukukunun sözünün geçtiği ve hayatta başlıca rolü kadının oynadığı bir dönemdi bu. Anne hukuku, hiç değilse kabiledeki bütün erkeklerin kendisine karşı bir yükümlülük üstlendiği çocukla ilgili olarak böyle bir konumu elinde bulundurmuştu. Bugün bile bazı gelenek ve görenekler –örneğin çocuğun her erkeğe amca demeye alıştırılması– bunu gösteriyor. Ancak zorlu bir savaşımın sonundadır ki, anne hukukundan baba hukukuna geçilmiştir. Böyle bir savaşımın da gerçekleşmesi, doğanın kendisine verdiğini ileri sürmekten hoşlandığı ayrıcalıklara erkeğin hiç de baştan beri sahip olmadığını, bunları ele geçirebilmek için savaşmak zorunda kaldığını ortaya koymaktadır. İlgili savaştan erkeğin zaferle çıkması, kadının boyunduruk altına alınması anlamını taşımıştır; söz konusu amaç uğrunda çıkarılan yasalar, bunun doğruluğunu inandırıcı biçimde kanıtlamaktadır. Demek oluyor ki, erkeğin toplumdaki egemen durumu hiç de doğadan kaynaklanmamaktadır. Eldeki bazı bilgilerden anlaşıldığına göre, ancak komşu kabilelerle sürüp giden savaşlar sırasında böyle bir egemenliğe gereksinim duyulmuş, ilgili savaşlarda önemli bir rol üstlenen erkek bu rolden yararlanarak toplumda önderliği eline almıştır. Böyle bir gelişime paralel olarak da özel mülkiyet ve miras hukukunda bazı değişikliklerin gerçekleştiği görülüyor; bu değişiklikler, mirasa konabileceği ve özel mülkiyet sahibi olabileceği ilkelerini getirerek, erkeğin toplum içinde egemenliğinin temelini oluşturuyor.[6]
Öte yandan insanlar küçük topluluklarda yaşamaya devam ediyor ancak aile ekonomisi kabına sığmıyordu. Nereden mi biliyoruz? Günümüzde yapılan araştırmalar bir insanın en fazla 150 kişiyle dostluk, sevgi, nefret, hayranlık veya kıskançlık gibi bağlar geliştirebileceğini söylüyor. Yani bir topluluğun sayısı bu rakamın üzerine çıktığı zaman yabancılaşmayı, yabancılaşma ise alışverişi gerektirmekteydi. Atalarımız için de geçerli olan bu olgu, ihtiyaçların bedelsiz karşılanmasının sonu demekti.[7]
Öte yandan kabile konfederasyonlarının bir araya gelmesiyle teşekkül eden uygarlıkları inceleyecek olursak mesela Anadolu medeniyetlerinden Urartular, Hititler, Frigler ve Lidyalılar; Mezopotamya’da Sümer, Babil ve Akadlar kabile konfederasyonlarının bir araya gelmesiyle oluşmuş medeniyetler olup, Mısır ve Mezopotamya ile beraber en eski medeniyetler Anadolu’da kurulmuştur. Binlerce yıl sonra da bu ehemmiyetli vaziyeti devam etmiştir. Tarihte dağlar, istilâlara set çeker, medeniyetleri birbirinden ayırır. Akarsular, medeniyetleri yaklaştırır ve zengin yerleşme sahaları yaratır. Deniz, ileri medeniyetin en büyük âmillerinden biridir; ayırıcı olmaktan fazla medeniyetleri yaklaştırıcı bir vazife görmüştür. Dünya haritası üzerinde Anadolu ile Trakya’nın duruş vaziyetine kısa bir göz atılacak olursa bu toprakların cihanşümul ehemmiyeti derhal belli olur. Cihan medeniyetinin etrafında teşekkül ettiği Akdeniz’de hiçbir ülke, Anadolu – Trakya’nın jeopolitik mazhariyetine malik olmamıştır. Bu mazhariyet, Anadolu’yu medeniyetlerin beşiği yapmış ve pek çok kavmin ihtiraslarını üzerinde toplamıştır.[8]
Yine Anadolu’daki diğer medeniyetlerden de bahsederken pas geçilmemesi icap eden bir hakikat de şudur ki; Küçük Asya (Anadolu) ahalisi, Hitit ve emsali isimlerle tanıttırılmış Türklerdir. Bunlar tarihten evvel Orta Asya yaylasından garba vuku bulan muhaceretlerde buraya gelmişlerdir. Ve Mezopotamya’nın ilk ofokton ahalisi olan Sümerlerle ve İran garbında ilk yerleşen Elâmlarla akrabadırlar. Nitekim Adalar denizinin ve bunun garbindeki kıtanın ve Trakya’nın dahi ilk sakinleri ayni menşe ve ırktandırlar.[9]
Daha da mühim olan husus şudur ki, Etilerin esas dilleri de Elâmca, Sümerce gibi Türkçe’dir. Etilerin dili Samî veya Hindo-Avrupalı değildir.[10]
Etiler brakisefal, çıkık elmacık kemikli, mukavves burunludurlar. Samîler böyle değildir.
Sümerler ve Elamlar böyledirler.[11]
Etilerle ilgili bir diğer altı çizilmesi gereken hakikat ise bu kavmin Anadolu’da ilk kez merkezi bir krallık düzeni kuran uygarlığı teşkil ettiğidir. Beylikleri bir araya getirip güçlü bir devlet hâline gelmiş olan Etiler/Hititler, Anadolu’da siyasal birliği sağlayan ilk örnek olarak teşkil etmektedir.
Ama elbette Hititler’in imza attığı ilkler siyasal olmakla sınırlı kalmamış, daha pek çok alanda ilklere sahip olmuşlardır.
Meselâ Anadolu’da ilk yazılı hukuk sistemini geliştiren ve kanunlarında adalet ve insancıllığı ön planda tutarak, cezalarda intikam yerine tazminat sistemini benimseyerek gelişmiş bir hukuk anlayışı örneğini ortaya koyan, kısaca hukuk alanında ilklerin uygarlığı olan Hititlerdir.
Yine yazıyı Asurlulardan alarak Anadolu’da yazıyı kullanan, başkentleri Hattuşaş’ta yapılan kazılarda gün yüzüne çıkan binlerce kil tablette devlet işleri, antlaşmalar, dini metinler ve mektupların yer aldığı Hititler, bu yönleriyle Anadolu’nun ilk arşivci toplumu olarak da anılmışlardır.
Bu arada Hattuşaş demişken Anadolu’nun kalbinde yer alan Hattuşaş’ın, yalnızca bir uygarlığın başkenti değil; kayıp bilginin ve unutulmuş enerjilerin de kavşağı olarak kabul edildiğinin de altını çizmiş bulunalım.[12]
Yine Etiler, büyük ticaret sahibi olmuşlardır. At, kullanmışlardır. Demircilik ve sair nev’i san’atlarda ilerlemişlerdir.[13]
Etilerin Anadolu’ya yerleştikleri devir Sumerlerin Mezopotamya’da yerleştikleri devirden sonra değildir.[14]
Eti İmparatorluğu, milâttan evvel 1400-1300 tarihlerinde kemaline irişmiştir. Payitahtı daima Hattusas (Boğazköy) olmuştur. İmparatorluğun kökü daima, Marassantijas kıvrımı içinde kalmıştır.
Etiler memleketinin sınırları her cihetten tesbit olunabilir.
Etilerin imparatorluğu bütün Küçük Asya’ya şamildi. Fakat, yer yer ve zaman zaman tâbi prenslikler olmuştur. Nitekim, bilhassa umum Etilerin kiralı olan Hattusil milâttan 1300 sene evveline doğru Karadeniz sahillerindeki mıntıkada hususî bir Kıral vekilliği teşkil etmişti. Anlaşıldığına göre Küçük Asya’yı dolduran Türk kabileleri küme küme kendi Etilerinin tahtı idaresinde ayrı ayrı krallıklar halinde bulunuyorlardı. Bunlar payitahtı Hattuşaş’ta olan Büyük Eti (Kaeti) ye kendilerine has karşılıklı hukuk kaideleri ile bağlı idiler. Umumî heyeti Etiler İmparatorluğu’nu teşkil ediyordu.[15]
Gördüğümüz gibi, Kızılırmak ile Karadeniz arasında seyyar Gaşga Türk kabileleri de vardı. Bunun gibi Kafkas taraflarında Manda namı altında kabileler vardı. Eti imparatorlarının diğer Etilerle müsavi şartlar altında veya himaye şartlar ile yaptıkları muahede ve mukaveleler vardır. Boğazköy’de bu muahedenamelerden çok bulunmuştur.[16]
Ve daha küller altında Etilere/Hititlere dair gün yüzüne çıkmayı bekleyen tarihî hakikatlerin ve tarihî zenginliklerin mevcut olduğu da ortadadır.
Bu gerçeğin farkına varılmasında Tanzimat’tan itibaren hem siyasi hem de kültürel anlamda Batı ile yoğun biçimde temas kurulmasıyla ve aynı zamanda Osmanlı’nın “kendi kimliğini yeniden tanımlama” çabasına girdiği dönemin memlekette oluşturduğu hava etkili olurken sosyal ve siyasi yaşamda kimlik tartışılan bir kavram haline gelir.[17]
Oluşan bu hava ile eski Anadolu medeniyetlerine duyulan ilginin etkisi büyük olmuş, Tanzimat aydınları, Batı karşısında yaşanan gerilemenin nedenlerini sorgularken bir yandan da “biz kimiz?” sorusuna cevap aramaya başlamışlardır.
Bu arayış, Osmanlı kimliğinin yalnızca İslâmî değil, aynı zamanda Anadolu merkezli tarihî bir zemine de dayandırılması gerektiği düşüncesini doğurmuştur.
Bu dönemde Osmanlı aydınları, Anadolu’daki eski medeniyetlere (Hititler, Frigler, Lidyalılar vb.) yönelerek bu toprakların köklü bir geçmişe sahip olduğunu fark etmiş ve Anadolu’yu bir medeniyetler beşiği olarak görmeye başlamışlardır.
Tanzimat döneminde Batı’daki tarih, filoloji ve arkeoloji çalışmalarının etkisiyle Osmanlı’da da bilimsel tarih anlayışı gelişmeye başlamıştır.
Bu gelişme sayesinde Anadolu’nun eski uygarlıkları, yalnızca efsaneler veya dinsel anlatılarla değil, bilimsel yöntemlerle incelenmeye başlanmıştır.
Avrupa’dan gelen seyyahlar ve arkeologlar (örneğin Charles Texier) Anadolu’da kazılar yaparken, Osmanlı aydınları da bu çalışmalara ilgi duymuş, böylece yerli arkeoloji ve tarih bilinci filizlenmiştir.
Bu bağlamda Hitit Uygarlığı’nın gün yüzüne çıkarılma süreci de Tanzimat’tan sonraki zaman diliminde başlamış, Hititlerin başkenti Hattuşa’ya ev sahipliği yapan Çorum’un Boğazkale ilçesinde 1906’da başlayan arkeolojik kazı çalışmaları, 2006’dan bu yana Alman Arkeoloji Enstitüsü adına Prof. Dr. Andreas Schachner başkanlığında yürütülmektedir.[18]
Bu kazılar sayesinde Hitit Krallığı arşivine ait çivi yazılı tabletler ortaya çıkınca önce anlaşılamayan bir dil ile keşfedilmiştir.[19]
Arkeolojik kazılar ile binlercesi ortaya çıkan bu tabletlerden yeterince ipucu elde edilmesi sonucunda 1915’te Begrich Hrozny bu dili çözdü. Hrozny’nin çalışmaları, Hitit Kanunlarını ve Kraliyet Annallerinin önemli parçalarını çevirmesine olanak sağladı. Bu çeviriler, Hititlerin zengin ve kompleks hukuki ve yönetimsel yapısını ortaya koydu.
Birinci Dünya Savaşı’nın sonrası, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Hrozny, Hitit hiyerogliflerini çizmeye çalıştı ama bu konuda başarılı olamadı. Bu yazılar, yalnızca cuneiform tabletlerdeki Hititçe değil, aynı zamanda daha önce bilinmeyen bir dildi. Hrozny, 1934’te Türkiye’de beş ay süren bir çalışma gezisine çıktı ve bu dönemde büyük hiyerogliflik yazıtların kopyalarını çıkardı.[20]
Zaten bugün bildiğimiz bilgilerin çoğu hâlen Boğazköy’de bulunan on binlerce tablet parçasına dayanmaktadır.
Tanzimat’la başlayan bu tarihsel ve kültürel farkındalıktan doğan çalışmalardan haliyle o kuşağın içinde olan Atatürk de etkilenmiş, Cumhuriyet’i kurduktan sonra Hitit medeniyetine verdiği önemi devlet politikasına dönüştürmüştür.
Böylelikle Atatürk döneminde Anadolu’da yapılan kazılar büyük bir hız kazanmıştır.
Hattuşaş (Boğazköy) kazılarına önem verilmiş, bu kazılarla birlikte Hititlerin tarihî varlığına dair bilgiler ortaya çıkarılmıştır.
Atatürk, arkeolojik çalışmaların millî bilinci güçlendiren bilimsel faaliyetler olduğunu düşünmüştür. Zira Hititleri, Anadolu’nun yerli ve köklü bir halkı olarak gören Atatürk, bu çalışmalarla yüce Türk tarihinin derinliğini göstermeyi ve büyük Türk milletinin uygarlık kurucu kimliğini vurgulamayı gaye edinmiştir.
Bu münasebetle Büyük Hitit Güneşi’nin yeraltından çıkıp yeniden parıldaması için hakikaten özverili çabalar ortaya koyan ve bugün bu kadim medeniyeti tanımamızı sağlayan ve gerçekten de Hüseyin Nihal Atsız’ın deyimiyle adeta “ortalığa bir Türklük dehşeti saçan” bir şahsiyet olarak tarihe yazılacak derecede Anadolu için, Türklük için paha biçilemez çalışmalar yapan Sevgili Önderimiz, Son Sahipkıranımız Mustafa Kemal Atatürk’e ne denli teşekkür etsek azdır.[21]
Atatürk, bizzat kaleme aldığı el yazılarında da Etiler/Hititler için ayrı parantez açmaya devam etmiş olup malum el yazılarında aynen şu hususlara dikkat çekmiştir:
“Biliyoruz ki Anadolu’nun ilk halkı, Etiler olarak bilinen Hata Türkleridir. Selçuklular döneminde ve öncesinde de yüz binlerce Türk topluluğu Anadolu, Irak ve Suriye’ye geçerek buralara yerleşmiştir.”[22]
Kadim Eti/Hitit medeniyetinin asaletini ve Atatürk’ün bu kadim uygarlıkla ilgili çalışmalar yapmasına vesile olan düşüncelerini zannediyorum ki Sedat Alp Hoca’nın kaleme aldığı “Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar” kitabının önsözündeki şu satırlar açıkça ortaya koymaktadır:
“Biz Türkler kendimizi Atatürk’ten beri kan bakımından Hititlerin varisi sayarız. Atalarımız Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Orta Asya’dan gelip Anadolu’ya yerleşince, Orta Asya’dan getirdikleri kültür değerlerini koruyarak eski Anadolu’nun yerli halkı ile yan yana yaşadılar. Onları imha etmediler. Onlarla karıştılar ve kaynaştılar. Günümüz Anadolu Türklerinin damarında Hititlerin de kanı akmaktadır. Atalarımız, eski Anadolu uygarlıklarının kültür değerlerini alarak kendi kültür değerleri ile birleştirdiler ve bir kültür sentezi yarattılar. Eski Anadolu uygarlıklarını benimsedikçe ve onları korudukça saygınlık kazanırız.”[23]
Bu kadim uygarlığı daha yakından tanımak isteyen herkese önerebileceğimiz asıl kaynak ise Kerim Özkan’ın “Atatürk ve Hititler” kitabıdır. Kitapta hem Eti/Hitit medeniyetinin hem de Atatürk’ün bu medeniyete verdiği önemin altı çizilmiş durumdadır.
Hitit Uygarlığı, yaşanan Ege Göçleri sonucunda parçalanmıştır ki bunda en büyük etkili olan aktörlerden biri de Frigyalılardır/Friglerdir.
Frigyanın en eski sakinleri Etilerle beraber gelmiş olan Türk kabileleridir. Bunlar Çanakkale ve İstanbul boğazlarından geçerek gelen aynı ırktan Traklarla karışmışlardır. Traklar ilk defa milattan 3000 yıl kadar önce birinci Turova (Troie) şehrini yapmışlar ve orada hükümet tesis etmişlerdi.
Frikya ismi, Anadolu’ya geçen Trak kabileleri içinde hâkim kabilenin ismine nispetle verilmiş olmalıdır.[24]
Ele almamız icap eden bir başka Anadolu medeniyeti ise hiç şüphesiz ki daha önce trampa ve bakır şeklinde kullanılan parayı sikke olarak üretip takas usulü ticaretin tabutuna son çiviyi çakan Lidya Uygarlığı’dır.
Günümüzde, çeşitli görüşler ileri sürülmesine rağmen batılı araştırmacıların çoğunluğu “Lidyalıların gerçek yurdu ve insanlık ailesinin hangi koluna ait oldukları henüz kesin olarak yanıtlanabilmiş değildir” derler.
Anadolu, İÖ 6500 ya da 6000’lerde Trakya ve Kafkasya yolu ille göç almış olup, İÖ 12. yüzyıl öncesi Anadolu’da kavimsel yapıda Hint-Avrupalı halklar hiçbir zaman bulunmamış, Hint-Avrupalılar gelmeden önceki kültür Anadolu’da egemen olmuştur.[25]
Lidyalılarla ilgili mühim olan husus şudur ki, Anadolu’da Ege’de kurulan Lidya Uygarlığı’nın (M.Ö 1200-546) birinci hükümdar ailesi “Atalar”dı. Ataların başkenti Asia (Asya) şehriydi.[26]
Yani daha çok Asya Kıtası’ndan gelen göçlerle beslenmiş olan bu kültür Ön-Türk ya da Prototürk denilen Batı Asyalıların, özellikle Kafkasyalıların yarattığı bir unsur, “AS” adı verilen büyük bir topluluktur.[27]
As kavmiyle ilgili Rus asıllı Türkmen yazar Sergey Grigoreviç Agacanov, “Oğuzlar arasında Peçenekler, Aslar, Alan ve diğer bozkır kavimlerinin kalıntıları bulunuyordu.” bilgisini verir.[28]
Hakeza Vasilij Vladimiroviç Barthold kaleme aldığı Kırgızlar adlı kitabında “Asya Kıtası’nda Sayan Sıradağları ile Altaylar arasında As’lar / Az’lar yaşamışlardır” der.[29]
Batı dillerinde adı Alberuni veya Aliboron olarak geçen Fars kökenli İslam bilgini Abu Reyhan Biruni (973-1048) Ceyhun Irmağı’nın Oğuz ülkesini sular altında bıraktığını, buradaki Alan ve As’ların Hazar sahillerine göçtüklerini” bildirir.[30]
Yine bu bilgilerin devamında belirtildiğine göre; ayni soy ağacında Manes’in torunu, Atys’in oğlu ve Lydus’un kardeşi olarak gösterilen Tyrseni (Tyrrheni) de Etrüsk devletine adını veren kişidir.
Konuya ilişkin tüm kaynaklarda Hellenlerin, Etrüsklere “Tyrseni”, Romalıların “Tusci”, Mısırlıların “Turscha = Tursha” dediği, Etrüsklerin ise kendilerini “Raseni (Rasena)” olarak adlandırdığı yazmaktadır.
Burada Rasena isminin “Asena” ismine olan benzerliği dikkatlerinizden kaçmamıştır sanırım. İtalyanlar ataları kabul ettikleri Romus ve Romülüs kardeşlerin bir kurt tarafından büyütüldüğünü kabul ederler. Oysa Dünyada bir kurt’un emzirdiği çocuk ile ilgili iki söylence vardır. Bunlardan biri Çin tarihinde de anlatılan Tukyu Destanı, diğeri ise Roma devletini kuran Romus-Romülüs kardeşlerin söylencesidir.[31]
Herodot Tarihi’nde bu durum şöyle anlatılmaktadır:
“Kendileri anlatırlar ki, bugün gerek kendi ülkelerinde, gerekse de Yunanlılarda oynanan oyunları türetenler de kendileridir ve bu Etruria’nın koloni haline getirildiği zamana rastlar; bakınız ne anlatıyorlar bu konuda. Manes oğlu Atys zamanında kıyıcı bir kıtlık sarmıştı bütün Lydia’yı. Bir süre dişlerini sıktılar Lydia’lılar, sonra kıtlık sürüp gittiği için, çareler aradılar, her biri kendince bir çare sürdüler ileriye.
Bu oyunlar, zar, aşık kemiği ve top oyunları, tavladan gayri, hepsi o zaman ortaya çıkmıştır; zira Lydia’lılar tavlayı biz bulduk demiyorlar. Bunları bulduktan sonra bakınız ne yapıyorlardı açlıklarını bastırmak için; yiyecek peşinde koşmayı unutmak için, iki günün birini oyuna veriyorlardı; ertesi gün oyunu bırakıp yemek yiyorlardı. On sekiz yıl boyunca böyle yaşadılar. Ama kötülük, azalacağı yerde kırımını büsbütün arttırınca kral Lydia’lıları ikiye ayırdı, Kim kalacak, kim gidecek kur’a çekilsin’ dedi, kaderin kalmak üzere ayırdıkları gene kendi hükmü altında bulunacaktı. Göç edecek olanlara da oğlunu veriyordu kral olarak ki, adı Tyrsenos’du. Böylece ülkeden çıkmak için üzere ayrılmış olanlar Izmir’e indiler, orada gemiler edindiler, işlerine yarayacak şeyleri yüklediler, bir yurt ve yaşama çaresi peşinde kıyı kıyı dolanıp so-nunda Umbria’ya yanaştıkları güne kadar denizlerde gezdiler; ora-da kentler kurdular ve torunları bugün de orada oturmaktadırlar. Lydia’lı adını değiştirdiler, kendilerini yola çıkaran kral adını aldılar; yeni adları olan Tyrsen’ler sözünü onun adına göre üretmişlerdir.”[32]
Konu sadece Herodot’un yazdıkları ile sınırlı değil, bakınız ünlü İtalyan ozan Publius Vergilius Maro’dan (İÖ70 – İÖ19) derlediğimiz bilgilere göre:
“Manes oğlu Atys döneminde (İÖ 1300), bereketli Lidya ülkesinde ağır bir kıtlık yaşanmaktadır. Bir süre sabredilir, halka gün aşırı yemek verilmesi gibi çeşitli çareler düşünülür. Kıtlık yıllarca devam eder, yetişen ürünlerin tüm halka yetmeyeceği görülünce halk iki guruba ayrılır.
Aralarında kura çekilecek ve kaybeden taraf Anadolu’yu terk ederek kendilerinin geçimini sağlayacak yeni bir yerleşim yeri bulacaktır.
Tyrsenos kurayı kaybeder ve Smyrna’dan (İzmir/Bayraklı) gemilere binerek uzun bir yolculuğa çıkarlar. Günümüz İtalya’sının Vetluna kentine yakın bir yerden sahile çıkarlar. Orta Apenin dağlarının güney kesiminde günümüzdeki Perugia kenti civarına yerleşerek bu bölgeye Etrüsk adını verirler.”
Elbette bu fikirleri kabul etmeyip karşı savlar üreten yazarlarda var, örneğin; Halikarnaslı Denisos’a göre ise Etrüskler, İtalya’nın yerli halkıdır.
Romalı tarihçi ve yazar Titus Livius (İÖ 59 – İS 17) ise “Etrüskler kuzeyden, Lombardia Alplerinden göç etmişlerdir savını ortaya atar.
Günümüz İtalya’sında, Etrüskleri yerleştikleri bölgede araştırma yapan arkeologlar buldukları mezarların yapılış biçimi ve içinden çıkan Lidçe tabletlerle Lidya kökenli eşyaların durumuna göre, Herodot’un düşüncelerini doğrulamaktadırlar.
Özellikle Ege Denizindeki Lemnos adasındaki kazılarda bulunan, okunabilen Etrüsk yazıtları ve kalıntıları Etrüsklerin Anadolu’dan geldikleri konusunda önemli ipuçları vermektedir.
Ama en doğru ve bilimsel açıklamayı günümüz araştırmacıları yaptılar:
İÖ 7-3 yüzyıllar arasında bölgede yaşamış, Etrüsklere ait Tümülüslerde gömülü 80 iskeletten alınan DNA örnekleri üzerinde yaptıkları bilimsel araştırma sonuçlarını açıklamışlardır.
Açıklama özetle şöyledir:
“Etrüsklerin kökeni hakkında, 2004 yılında çeşitli İtalyan üniversitelerinden oluşturulan genetik bilimci bir gurup tarafından, İÖ 7-3 yüzyıllar arasında bölgede yaşamış, Etrüsklere ait 80 iskelet-ten alınan DNA örnekleri üzerinde yaptıkları bilimsel araştırma sonucuna göre; Etrüsklerin genetiğinin diğer milletlere göre en çok bugünkü Anadolu Türkleri ile yakınlık gösterdiği ortaya çıkmıştır.”[33]
Bu bilimsel veriler doğrultusunda Etrüsklerin, Anadolulu Lidyalılar ile aynı aileden oldukları, Lidyalıların Batı Asya’dan göç etmiş, Türklere akraba bir boydan geldiğini kabul etmemek bilime ters düşmüyor mu?
Sizce bu kadar benzerlik tamamen bir rastlantı mıdır?[34]
Yine tıpkı Anadolu medeniyetleri gibi kabile konfederasyonlarının bir araya gelmesiyle teşekkül eden Mezopotamya medeniyetlerine göz atacak olursak mesela yerleşik hayata herkesten önce uyum sağlamış olan Sümerler, kabileden devlet sistemine geçerek hayatımızı kolaylaştıran pek çok icat ve keşfe imza attılar. Örneğin 6’lık ve 10’luk sayı kombinasyonu kullanarak günün 24 saat ve dairenin 360 derece olduğunu keşfettiler. Yazı, tekerlek, saban gibi icatları; edebiyat, astronomi, tıp, hukuk gibi bilimlerin kurucu düşüncelerini Türkiye’nin güneydoğusu, İran’ın batısı ve Irak’ın kuzeyinde yaşayan Sümerlere borçluyuz. En çarpıcı keşifleri ise arpa tanelerini para yerine kullanmayı akıl eden ilk medeniyet olmasıydı. Daha da önemlisi Mezopotamya’da tahılı üretmeyi öğrenen atalarımız, beynimizin en mükemmel icatlarına yine bu coğrafyada başladı. Bölgenin mucidi Sümerlerdi.
Uygarlığın ilk mal parası olan Sümer arpası başta olmak üzere bütün mal paralar, herhangi bir devlet müdahalesi olmaksızın yüzyıllar içinde kendiliğinden ortaya çıktı. Ancak mal paraya alışmak, yaşamsal önemine rağmen kolay olmadı. Fakat nasıl ki insan azken onu doğuran kadın değerliyse, insan nüfusu arttıkça onu doyuracak besinler de kıymete bindi.[35]
İşte bu yüzden doğada nadiren bulunan ve dolaşımı etkin bir şekilde kontrol edilebilen nesneler, etkileşim ve değişim için değer birimleri olarak ortaya çıktı.[36]
Sümer devletine çalışan işçilere arpa dışında ürünlerle de ödeme yapılırdı. Özellikle yıl başlarında yün ve deri; zaman zaman bira, ekmek, kumaş veya giysi verilirdi. Arpa dışındaki malların ödeme sistemine girmesiyle siladan farklı ölçü birimlerine gerek duyuldu. Şansları yaver gitti, nitekim aradıkları aletler vücutlarında vardı. Başparmak, avuç, boy, karış, arşın, endaze, kulaç ve adım gibi yeni ölçüler geliştirildi. Çünkü insan uzvu taşınabilirlik açısından kusursuzdu ve fakirler bile bunlarla pazara gidebilirdi. Kant’ın ‘El, dışarıya doğru uzamış bir beyindir.’ vurgusunu doğrularcasına; ‘avuç açmak, alnını karışlamak, üç adımlık yol, kaç kulaç’ gibi onlarca tabir işte böyle çıktı. Bazıları o kadar uzun süre kullanıldı ki zamanla para birimi oldu. Örneğin ‘dirhem’ tabirinin kökeni, iki avuç dolusu manasına gelen manah sözcüğüydü.[37]
Aslında arpa parası basitçe arpaydı… Diğer tüm mal ve hizmetleri değerlendirmek, değiş tokuş etmek için evrensel bir ölçü olarak kullanılan sabit miktarda arpa tanesi…
Arpanın özünde bir değeri olmasına rağmen, insanların onu başka bir araç olarak değil de para olarak kullanmaya ikna etmek kolay olmadı. Yine de, ilk para türü olarak arpaya güven oluşturmak biraz daha kolaydı, çünkü arpanın özünde biyolojik bir değer var; insanlar onu yiyebilir. Öte yandan arpanın depolanması ve taşınması zordu.[38]
Sümer arpasının para yerine geçmesiyle birlikte tahıl ambarları tapınağa, tapınaklar da tahıl ambarına dönüştü. Toplu yapılan ibadet ve duaları önemseyen Sümerliler, tapınakları büyüttü. Böylelikle kutsal mekân kavramı doğdu. Tarihteki ilk şehirleşmenin mabetler etrafında başlaması da bu yüzdendi. Tarım toplumlarının yaşamı, avcı toplumlara kıyasla karmaşıktı.
Kalabalık olduklarından standart bir takvime göre yaşarlardı. Belli zamanda ekmeleri, belli zamanda biçmeleri gerekirdi, aksi halde sistem çökerdi. Böylelikle kutsal zaman kavramı doğdu. Her yeni coğrafya, yeni bilinmeyenler ve yeni tehlikeler demekti. Böylelikle ilk bilim dalı olan astronomi doğdu, zira gökyüzü yatırım gerektirmeyen doğal bir laboratuvardı.
Mevsimsel ritmi önceden bilme ihtiyacı belli bir zümreye itibar kazandırdı. Bu kesim, şatafatlı bir unvanla sıradan insanlardan ayırt edilmeliydi. Böylelikle kutsal kişi kavramı doğdu. Kimisine rahip-papaz, kimisine şarlatan-müneccim veya falcı-kâhin dendi. Para olgusu ise kutsal mekân, kutsal zaman ve kutsal kişi kavramlarını birbirine bağlayan değişmez sembol olmaya devam etti.[39]
Yani parayı esasında ilk kullanan Sümerler olup, nitekim Liman Tepe Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Hayat Erkanal da para biriminin 5 bin yıl önce Sümerler tarafından icat edildiğini, Lidyalıların ise daha sonraki dönemde para üzerine baskı yaparak sikke ürettiğinin altını ısrarla çizmektedir.
Çukurova Üniversitesinden (ÇÜ) yapılan yazılı açıklamaya göre, Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü’nün 15. kuruluş yıldönümü kutlamaları kapsamında geldiği Adana’daki Mithat Özsan Amfisi’nde “Mezopotamya uygarlığının doğuşu” konulu konferans veren Prof. Dr. Hayat Erkanal, verdiği konferansta Mezopotamya havzasında oluşan ilk yerleşimlerin kent kültürüne geçiş serüvenini anlattı.
Beş bin yıl önce bölgede yaşanan ekonomik gelişmeye dikkati çeken ve paranın ortaya çıkışına ilişkin açıklamalarda bulunan Erkanal, şunları kaydetti:
“5 bin sene önceki ekonomik gelişme, ürün fazlası ürünlerin ticareti sonucu büyük boyutlu ‘kış sarayı’ gibi yapıları ortaya çıkardı ve ilk kez para kullanımını doğurdu. İlk kullanılan para maddeleri altın, gümüş ve diğer madenlerden yapılmış olan halkalardı. Bunlar gelişerek aynı madenlerden külçelere dönüştü. Sonuçta, bu ilk kullanılan para birimi Sümerler’in 5 bin yıl önceki icadıydı. Lidyalılar döneminde ise paranın üzerine baskı yapılarak sikkeler üretildi.”
Erkanal, Mezopotamya’nın ilk önemli yerleşim yerlerindeki ekonomik yaşantıyla ilgili olarak da “Kentlerin üretim fazlası ürünleri tapınaklarda depolanırken, artık insan hafızası zorlandığı için yeni bir sistem ortaya çıktı. Böylece şekil yazısıyla ürünler kayıt altına alınmaya başlandı. Bir süre sonra sayıları 2 bini aşan bu şekiller de karışıklığa yol açtığı için killerin üzerine üçgen veya dörtgen kamışlarla işaretler yazılmaya başlandı ve yazının doğuş serüveni başladı” ifadelerini kullandı.[40]
Nitekim Ekonomi Danışmanı-Yazar Dursun Ali Yaz da defalarca paranın icadını Sümerlerin yaptığını, değerli madenlerle ilk alışverişi yapan medeniyetin de Mısırlılar olduğunu dile getirmişti.
Evet, paranın ete kemiğe bürünmesi gerektiğinde ise, Sümer arpasında karar kılındı. Yüzlerce çeşit mal paranın dolaşımda olduğu 1.000 yılın ardından değerli metallerin ölçü ve ayarını keşfeden Mısırlılar, tartı parayı deneyen ilk medeniyetti. Yaklaşık 2.500 yıl boyunca değerli madenleri kesip tartarak alışveriş yaptılar.[41]
Elbette ki Sümerlerle ilgili hakikatler bunlarla da sınırlı değil. Zira Sümerler, Atinalılardan önce de demokrasiyi tesis etmişlerdir. Zira bundan en aşağı 7000 sene evvel, Mezopotamya’da, ilk beşeriyetin medeniyetlerinden birini kuran Sumer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir. Bundan sonra. Atina ve Isparta gibi Yunan şehirleri, bir nevi demokrasi ile idare olunurlardı.
Roma dahi demokrasi hayatı yaşamıştır.
Türk milleti en eski tarihlerinde, meşhur kurultaylariyle, bu kurultaylarda devlet reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde, Türklerin teşkil ettikleri devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu usulden ayrılarak müstehit olmuşlardır.[42]
Şimdi Sümerlerdeki demokrasi modeline daha detaylı bir şekilde göz atalım:
Sumerceden Akadcaya, oradan Arapçaya, oradan da Türkçeye geçen bazı kelimeler: Türkçe nam.dumu.nunuz kadınının hakkı namus: Sumer’deki kadın hakkı Araplarda namus olmuş.
na.deg-anlamak nutuk, anlatmak, açıklamak.
dumu.gir=halk, cumhur, toplum, vatandaş: İlk vatandaşlık kavramının, cumhuriyet, demokrasi kelimelerinin Sumerlilerden günümüze geldiğini görüyoruz.
dumu.gir.a.tuku=halkın gücü, cumhuriyet, demokrasi: Cumhuriyet, demokrasi kavramları ilk Sumerlilerde ortaya çıkıyor. Yaşlılardan ve gençlerden oluşan ilk ikili meclis de onlarda başlamıştır.[43]
Yani ezcümle demokrasinin ortaya çıkış adresini Yunan’a gösterenler hata ederler. Çünkü kayıtlı demokrasi, Yunan uygarlığından neredeyse iki kat eskidir!
Demokrasiyi, yani halkın kendi temsilcileri tarafından yönetilmesi sistemini Batı, uzun zamandır Antik Yunan’a dayandırırdı. Tıpkı kendi kültürünü dayandırdığı gibi. Düşünsel sistemlerinin hepsinin Yunan uygarlığıyla başladığını zanneder, öyle yazarlardı tarihlerini. Artık onlar da bu eski ve boş iddiayı terk ediyorlar, hatta çoktan ettiler. Çünkü demokrasi denen şey, insan eseri uygarlıkla birlikte, Antik Yunan’dan çok gerilere, henüz ortada bir Helen kavramının, olgusunun, varlığının olmadığı zamanlara dayanıyor.[44]

Parlamenter demokrasi, Yunan veya Roma kökenli değil, Sümer kökenlidir. Ama Yunan ve Roma’ya bağlamak, Batı’nın çok hoşlandığı bir tavırdır.[45]
BİZE YİNE MEZOPOTAMYA’NIN YOLLARI…
Çok ama çok önemli olduğu kadar meşhur da olan Gılgamış Destanı’nı duymayan yoktur. Önemi, hem bize uygarlığın doğum yeri Sümer’deki günlük hayata dair bilgiler vermesinden, ama çok daha ötesinde, hepimizin ortak hafızasında yer alan dehşetli Nuh Tufanı’nın kayıtlı/yazılı ilk anlatısının içinde yer almasından gelir.
Aslında Gılgamış (G-ilga-mes: “Atası kahraman olan”) tarihte var olmuş gerçek bir kral. Sümer’in, yani Aşağı Mezopotamya’nın Uruk isimli kentinin ilk krallarından biri. Bunu söyleyince açıklanması gereken bir noktayı atlamayalım. Sümerler, tarihin ilk büyük uygarlığıdır ve bugün dünyada uygarlık adına ne biliyorsak başlangıcı orasıdır. Orası neresi?
Dediğimiz gibi Mezopotamya’nın güneyi. Yani Anadolu’muzdan doğan Fırat ve Dicle’yi aşağı doğru takip edin, onların Basra Körfezi’nde denize dökülmeye yaklaştığı verimli, sulak, hatta biraz da bataklık bölge, nereden ve nasıl geldikleri bilinmeyen (ama çeşitli tahminlerde bulunulan) fakat kesinlikle “Sami olmayan” Sümerlerin yaşadığı yer. Sayfada bir haritasını bulacaksınız. İnsanlığın pek çok “ilk”i orada yatar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bazı şeylerin orada ilk olup olmadığı çok net değil ama ilk kez onlar kayda geçirdikleri, çünkü yazıyı buldukları için ilk kabul ediyoruz. Ama yazı gibi bazı başka ve çok önemli şeylerin ilk kez Sümer’de ortaya çıktığı ise kesin.[46]
Zaten hangimiz Sümerlerin, Akadların, Lidyalıların, Hititlerin ruhunun yaşamadığını söyleyebiliriz. Hititler, Hattiler, Luviler ve Akadlar kim bilir ruhumuzun hangi katmanında uyuyorlar.[47]
Gelgelelim uygarlık sürecinin önemli bir mihenk taşı olan kabileden devlete geçiş süreci de aynen şu şekilde işlemektedir. Şimdi hep birlikte bu süreci daha detaylı inceleyelim:
Kan Bağını Çözen Toplumsal-Ekonomik Süreç
Kan bağına dayanan sınıfsız toplumdaki boy (kabile) örgütlenmesinin yerini, sınıflara bölünmüş toplumda devlet alır. Sınıflaşma ve devletleşme, şu süreçlerin ürünüdür:
Kabile toplumunda üretim tekniğinin, üretimin gelişmesi,
– Kabile üyelerinin hayatını devam ettirecek ürünlerin ötesinde bir üretim fazlasının oluşması,
– Kabile beylerinin bu zenginliklere el koyması, toprak, hayvan sürüleri ve üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin gelişmesi ve istikrar kazanması,
Kabile soyluları zümresinin oluşması ve sınıfa dönüşmesi,
Kabile aristokrasisinin (beyler) kabile demokrasisine son vererek kabile üyelerini silahtan arındırması, silahı tekelinde toplaması, halktan ayrı bir ordu örgütlemesi,
– Yeni beyler sınıfının üretim fazlasını denetleyen örgütünün istikrar kazanması, bu beylerin dışa karşı zenginliklerini koruyacak ve geliştirecek ve aynı zamanda kendi halkı üzerindeki hâkimiyetini sağlayacak kurumların örgütlenmesi, bürokrasinin kurulması.[48]
Sınıflaşmayı ve devletleşmeyi ortaya çıkaran bu süreçler, tıpkı sınıflaşma ve devletleşme gibi bunların neticesinde ortaya çıkan medeniyet faktörünün de inşasını gerçekleştirmiştir. Zira demirin işlenmesi, özel mülkiyet, ticaret, efendi-kul ilişkisi, devlet, ordu, hukuk, yazı, bilim, matematik, felsefe, sanat vb.[49] bir medeniyetin bileşenleri olan unsurlar da bu sınıflaşma ve devletleşme sürecinin finalinde teşekkül etmiştir. Eğer sınıflaşma ve devletleşme olmasaydı ortaya kabileden devlete doğru bir toplum terfiliği gerçekleşmeyecek ve ancak bir devlet olma durumunda somut bir hale bürünebilecek olan medeniyetteki bileşenler de hayat bulmayacaktı. Bütün bunlar, yeni bir nizamın oluşmasındaki kilometre taşlarıdır.
Dolayısıyla özet olarak kabile toplumunun dağılması ve geniş boy birliklerinin, İslam’daki adlandırmasıyla ümmetin ya da Türk tarihindeki kavramlarla Oğurun, Oğuzun, Bodunun oluşmasıyla kurulan medeniyet, yeni bir nizamdı. ümmet, bilindiği gibi Arapça “am”, yani halk sözcüğünün çoğuludur, halklar anlamına geliyor. ümmet, kabileleri birleştiren ve devlet nizamının kurulmasına hizmet eden içeriğiyle kabile toplumundan çıkışta devrimci bir rol oynamıştır.[50]
Yani Türklerin yerleşik hayata geçtiği ve ticari yolların kontrolünü eline aldığı bir süreçte kitlesel olarak geçiş yaptığı İslâmiyet, Arapların da kabile halinden çıkıp uluslaşma ve devlet kuruculuğu yapan bir aktör haline gelmesini sağlamıştır. Zaten siyasal açıdan bakıldığında İslamiyet kabileler halinde örgütlenmiş bir toplumun devlete sıçramasıdır. Kabileler arasında baskın basanındır kuralının geçerli olduğu yağmacılığın yerini, devlet düzeninin sağladığı barış ve huzur ortamı almaktadır. Böylece özel mülkiyet ve ticaretin gelişmesi için gerekli koşullar yaratılmaktadır.[51]
Ve bütün bu gelişmelerin finalinde ete kemiğe bürünen yeni düzende kabile üyelerinin bireysel silahlanma gereksinimi büyük ölçüde ortadan kalktı. Korunması gereken temel unsurlar artık köy yöneticisinin siyasi otoritesi, üretim fazlası ve ticari kaynaklarıydı; bu unsurların güvenliği, köyün güvenliğiyle eşanlamlı hâle gelmişti. Geleneksel kan bağı ilişkileri zayıflarken, yerini yöneticilere olan siyasi bağlılık aldı. Bu dönüşüm, kabile aristokrasisinin halkı silahsızlandırarak kendi sınıfsal konumunu ve ekonomik kaynaklarını koruma stratejisi geliştirmesini zorunlu kıldı. Yönetici, silah kullanımını tekeline alarak kendisine bağlı bir askeri güç oluşturdu; böylece organize bir ordu ortaya çıktı. Bu süreç, siyasi iktidarın güvenliğinin artık bireysel kabile üyelerinin değil, merkezi otoriteye bağlı profesyonel güçlerin sorumluluğuna bırakıldığını göstermektedir.[52]
Nüfus hızla artarken, üretimdeki yenilikler de kesintisiz bir şekilde ilerliyordu. Bu ilerlemeler, köylerin fiziksel olarak büyümesini ve yaşam alanlarının daha düzenli hâle gelmesini sağladı. Artık geniş köyler ve tarım alanları, komşu kabilelerin olası saldırılarına karşı korunmak zorundaydı. Bu gereklilik, istihkam duvarlarının ve savunma surlarının inşasını gündeme getirdi. Yani artan nüfus ve üretimdeki yenilikler, köylerin büyümesine ve savunma yapılarıyla çevrili ilk şehirlerin ortaya çıkmasına yol açtı.[53]
Zamanla köyler, adım adım kentleşme sürecine girdi. Bu durum, Arapça “medeniyet”, Türkçe “uygarlık” ve Latince “civilization” sözcüklerinin tarih boyunca kent ve kentli anlamlarıyla kullanılmış olmasını anlaşılır kılıyor. Bu sözcüklere anlam yükleyen, kökenleri değil, Roma imparatorluk pratiğidir. Civil sözcüğü, Türkçemize Fransızca üzerinden asker-sivil ayrımıyla girmiştir. Latince “kivi/” okunan civil, tarihin seyri içinde şehirli, vatandaş, medeni (uygar) ve devlet dışı (resmi olmayan) gibi anlamlar yüklenmiştir. Kavram, şehir medeniyetlerinde ortaya çıktı ve özellikle Roma’da gelişti. Her şehirli aynı zamanda vatandaştı ve medeniyete mensuptu. O vatandaşların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen hukuka da “medeni hukuk” (Ius civile) deniyordu. Devletin özel bir kişilik olarak yurttaşla girdiği ilişkiler, örneğin alım satım, kira, borç sözleşmeleri de kuşkusuz medeni hukuk alanına girer. Ancak devletin yurttaş ile kamu otoritesi olarak girdiği ilişkiler kamu hukukunun alanıdır.[54]
Öte yandan kentleşme ve kentleşmenin Arapça “medeniyet”, Türkçe “uygarlık” ve Latince “civilization” sözcüklerini tarih boyunca kent ve kentli anlamlarıyla kullanılmış olmasını anlaşılır kıldığı Uygarlık iç içe geçmiş kavramlardır. Neolitik devrimde ilk ani değişim insanın kendisine yiyecek sağlanmasını kontrol etmesidir. İnsanoğlu yenilebilir otlar, kökler ve ağaçların seçilmesiyle ağaç dikmeye, yetiştirmeye ve iyileştirmeye başlamıştır. Ve yemleme karşılığı belirli hayvan türlerini ehlîleştirmiş ve sıkıca kendisine bağlamıştır. Uygarlığın aşamalar: Toplayıcılık; Avcılık; Tarım. Bir bölgede uygarlığının gelişmesi için şu olguların beraberce bulunmasına bağlıdır: Uygun iklim kuşakları (35º-40° K enlemleri arası); Zengin su kaynakları; Tarım; Metaller. Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalmıştır. Günümüzden 15 bin yıl önce Kuzey Kutbunu çevreleyen buzul göllerini tutan setleri çok büyük bir meteor çarpması sonucu yıkılmış ve Hazar-Aral bölgesi (Dünyanın en büyük kapalı havzası) taşkın sorunu ile karşı karşıya kalmıştır (Hazar Taşkınları). Dünya’nın en büyük kapalı iç havzası olan Hazar-Aral havzası bu felaketle beraber Dünya’nın ilk uygarlığını yaratmış ve burada yayılan aryanlar Uygarlığı gittikleri yerlere taşımışlardı. Gerçek ne olursa olsun, Neolitik devrim (HOLOSEN; Son 12 bin yıl)), İnsanların avcı-toplayıcı yaşam tarzlarından vazgeçip yerleştikleri, kentlere dönüşecek köyler ve kasabalar oluşturdukları İnsanlık tarihinde derin bir dönemdi. Örgütlenmeye ilişkin sözcükler Türkçede Or/Ur kökünden gelmektedir (Orman; Ordu; Organ: Ortak; Orhan; Urbay; Urgan; Urban). .Bu sözcüğün hendek ile başlayan serüveni toplanmak bir araya gelmekten geçerek kent anlamı kazanmıştır. “Uygarlık” sözcüğü yalın kentte yaşamak olarak tanımlanabilir. Latince de URBAN sözcüğü kullanılmaktadır. Arapçada MEDENİYET ve Türkçede UYGARLIK sözcüğü kullanılmaktadır. URBAN sözcüğü Türkçeden UR kökünden gelmektedir. Örneğin Ur, Uruk, Urmu, Urgenç, Urumçi, Urfa, Uru-salimin (Kudüs’ün ilk adı, Bariş Kenti), Smurna (İzmir), Urla, Ur-Atina (Platon öncesi adı).[55]
Bu bağlamda URFA kentinin adı çok önemlidir. Onun için başına eklenen ŞANLI sözcüğü kaldırılması gerekmektedir.[56]
Yine aynı şekilde URAY, belediye demektir.
Bugün bizim kullandığımız belediye Arapçadır.
Atatürk Cumhuriyeti’nin ilk döneminde belediye denmez, Uray denirdi.
URBAY da, Belediye Başkanı.
Bir de ORDU var.
Ordu da, başkent demektir.
ORHAN, kentin Hakan’ı, kentin başkanı demektir,
Devlet de Türkçe değildir.
Türkçesi İLKUT’tur.
İLTER, vatansever demektir.
Vatan, Arapçadır.
Türkçesi, İL’dir.[57]
Örgütlenmeyle ilgili bu dilsel ve kavramsal süreklilik, yalnızca yer adları ve tekil kelimeler üzerinden değil; aynı zamanda toplumsal organizasyonun en temel yapıları üzerinden de okunabilir. “Ur/Or” kökünün taşıdığı “bir araya gelme, toplanma, düzen kurma” anlamı, zamanla mekânsal bir birliktelikten (kent) kurumsal bir birlikteliğe (topluluk ve devlet) doğru evrilmiştir. Bu evrim, dildeki yansımalarını yalnızca “urban” ya da “uygarlık” gibi kavramlarda değil; aynı zamanda toplumsal düzenin en somut tezahürlerinden biri olan askeri ve idari yapılanmalarda da göstermektedir.
Nitekim bir araya gelmiş insan topluluklarının düzen içinde hareket etmesi ihtiyacı, “ordu” ve “örgüt” gibi kavramların doğmasına zemin hazırlamıştır. Burada “ur/or” kökünün ifade ettiği dizilme, sıralanma ve birlik oluşturma anlamı; bireylerin rastlantısal bir kalabalıktan çıkıp bilinçli ve disiplinli bir yapı kurmalarını mümkün kılan zihinsel altyapıyı temsil eder. Böylece “kentte toplanan insan”dan “düzenli bir güç olarak örgütlenen insan”a geçiş, aynı kökün anlam dünyası içinde tamamlanır.
Bu bağlamda, “uygarlık” yalnızca kentte yaşamak değil; aynı zamanda bu yaşamı sürdürebilecek örgütlü yapıları kurabilme yeteneği olarak da değerlendirilebilir. İşte bu noktada dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın ve kurumsallaşmanın taşıyıcısı olarak karşımıza çıkar.[58]
Özel Mülkiyet, Ticaret ve Kentleşme
Civilisation kavramının Arapça ve Türkçe karşılığı olan Medeniyet, Arapçada medine yani kent sözcüğünden geliyor. Medeniyetin kentleşme süreciyle bağlantısı, Latincede olduğu gibi Arapçada da kendisini gösteriyor. Türkçemizin uygarlık kavramı ise, Uygurlardan türetilmiştir. Ogur köküyle bağlantısı, yine medeniyet kavramıyla ilintilidir. Ogur ya da Oğuz dediğimiz kabile toplulukları, uygarlaşma sürecinin önemli bir atağıdır. Kabilelerin birleşmesi, ticaretin gelişmesi ve kabilelerin çözülmesiyle olmuştur.[59]
Medeniyet, bir üretim fazlasının oluşması, özel mülkiyetin doğuşu, kabile toplumunun çözülmesi ve toplumun sınıflara bölünmesiyle birlikte ortaya çıktı. Özel mülkiyet ve sınıflarla birlikte tarih sahnesinde, para, ticaret, pazarlar, kentler, ordu, devlet, bilim ve dini görüyoruz. Tabii bu anlattıklarımız, her toplumda daha uzun veya kısa, yüzlerce hatta binlerce yıllık süreçlerin ürünüdür. Mezopotamya, Çin, Hint, Mısır, Atina, Roma, İran, Emevi, Abbasi, Orta Asya, Hun, Göktürk, Uygur, Karahanlı, Selçuklu, Cengizliler, Osmanlı, Altınordu, Timurlu medeniyetleri, kendi özgün gelişmelerinde hep aynı özel mülkiyet ve ticaret sürecinin ürünüdürler. Daha sonra kapitalist ve sosyalist medeniyetler var.[60]
Ama elbette ki ekip biçmeye dayalı tarla tarımcılığı kadar bir insan hayatı için hayati önem taşıyan hayvancılık faaliyetleri vardır ki tarlaya dayalı tarımla birlikte hayvancılık ayrılmaz bir ikilidir. Özellikle Türkçe’mizdeki şu özdeyiş bu gerçeği doğrular niteliktedir:
“Buğday ile koyun, gerisi oyun…”[61]
Gelgelelim Koppers, Schmidt, Menghin gibi “Viyana Okulu” diye anılan halkbilimciler, hayvancılığın en gelişmiş halinin tezahürü olan Atlı Çoban Kültürünün devlet kuruculuğunun kökü olduğunu ortaya koymuşlardı.
Atlı Çoban Kültürü, hayvancılığın en yüksek biçimini oluşturuyordu. Geniş meraları denetlemek, tarla tarımcılığından farklı olarak, örgütlenme ve savaş yeteneğini geliştirmişti. Bu atlı çobanlar, verimli tarım alanlarına inerek, oraların zenginliklerinin üzerine oturdular ve devletler kurdular. Yine bu atlı çobanlar, geniş meralarda yaşayan kabileleri örgütlediler ve Tek Tanrının otoritesi altında birleştirdiler.[62]
Gelgelelim Türk tarihini dikkatle incelediğimizde önümüze çıkacak gerçek şudur ki, Türkler, MÖ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar aşağı yukarı iki bin yıl boyunca kabile toplumundan sınıflı topluma geçiş süreci yaşadılar. Hayvancılığın ve tanının gelişmesi sonucu bir üretim fazlasının oluşmasıyla özel mülk sahipliği gelişiyor, kabileler sınıflara bölünüyor ve dağılıyor ve farklı kabileleri birleştiren bodunlar oluşuyordu. Kabile içindeki eşitlik son buluyor, kabile kandaşları arasındaki birlik dağılıyor, toplum bey, el ve gün diye adlandırılan sınıflara bölünüyordu. Boylar, boy birliklerinde birleşiyordu. Kuzey Türklerinde On Ogurlar, Dokuz Ogurlar, Otuz Ogurlar ya da Güney Türklerinde On Oklar, Üç Oklar, Dokuz Oğuzlar, Sekiz Edizler, Otuz Tatarlar, On Uygurlar gibi birleşen boy sayılarına göre anılan kabile birlikleri böyle tarih sahnesine çıktı.
Gök Tengri de geniş alanları denetim altına almak zorunda olan Atlı Çoban Kültüriinün Tek Tanrısıydı. Tek Tanrı, aslında devlet kuruculuğunun ideolojisini yansıtır.[63]
Yani Türk kavimleri MÖ 1000 yılından MS 1000 yılına kadar iki binyıllık bir süreçte, dalgalar halinde devlet ve medeniyet kurdular. O kuruculuğun temelinde, özel mülkiyetin gelişmesi, ticaret, kabile toplumunun çözülmesi vardı. Orhun Yazıt/an, Dede Korkut Destanları gibi tarihi metinlerde hep bu süreçlerin izlerini buluruz.[64]
Sakalar (İskitler), Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Sir-i Derya Oğuzları, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, Altınordu, Timurlular vb.[65] birbirinden güçlü devletlerin peşi sıra temellerinden yükselip dünya jandarmalığı yapmaları bunun ete kemiğe bürünmüş halidir.
Öte yandan modern devletin bugüne kadar tarihsel olarak beş aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz: Geleneksel devletler ve imparatorluklar, feodalizm, zümreler, mutlakıyet ve modern devlet. Bunlara son bir aşama daha ekleyebiliriz: 1980 sonrasının devleti; yani tam da içinde bulunduğumuz zamanlar. Feodalite ve zümreler sisteminin daha ziyade batıya özgü olduğunu söyleyebiliriz. Feodalite pazar ekonomisinin uzun uyku dönemine; zümreler sistemi pazar ekonomisinin yeniden doğuşuna; mutlakıyet liberalizmin krala taç giydirişine; modern devlet pazarın ulusallaş(tırıl)masına ve doygunluğa ulaşmasına; 1980 sonrası devlet ise pazarın uluslararasılaş(tırıl)masına karşılık gelmektedir.
Sokrates’ten bu yana sıkça kullanılan bir ilke devlet-toplum-ekonomi ilişkileri üzerine yapılan tartışmalarda göz ardı edilmektedir: Yanlış, yanlış ile düzeltilemez ya da diğer bir ifadeyle iki yanlış bir doğru yapmaz. Bu doğrultuda örneğin Türkiye’de insanlar ya resmi ideolojiyi ya da küresel kapitalizmi savunmak durumunda bırakılıyorlar. Bunların birbirinin alternatifi olarak sunulması ise gerçekçi çözümlerin üretilmesini güçleştiriyor. Örneğin, akademisyen olan ve bir zamanlar Yargıtay başkanlığı da yapan Sami Selçuk küreselleşme ile ilgili olarak, Türk halkının dışa açıldıkça “daha fazla hukuk”a, “daha fazla insan hakları”na kavuşacağını ileri sürmesine karşın önemli iki yanlış içine düşmektedir. Bunlardan ilki deregülasyon politikalarının çalışanlar açısından “düzensizleştirme” ve dolayısıyla “daha az hukuk” anlamına geldiğini ihmal ediyor. Diğeri ise hukuk-siyaset ve hukuk-demokrasi arasındaki pozitif ilişkiyi yoğun olarak vurgulamasına karşın hukuk-ekonomi ve ekonomi-siyaset arasındaki çatışmacı ilişkiyi neredeyse hiç dikkate almıyor.
Neoliberal çevreler devleti pozitivist, Kartezyen-kurucu rasyonalist, toptancı ve jakoben yönelişin bir işareti olarak görüyor ve serbest piyasaya övgüler düzüyorlar ve bu bağlamda ademi-merkeziyeti savunuyorlar; ancak bu kişiler metalaşma üzerine kurulu olan kapitalizmin oldukça karanlık bir tarihe sahip olduğunu görmezlikten geliyorlar. Serbest piyasayı savunanlar Roma imparatorluğunun yıkılışıyla, dolayısıyla pazar ekonomisinin dağılmasıyla birlikte, bin yıllık bir süre için kabuğuna çekilen kölelik kurumunu bin yıl sonra harekete geçiren etmenin ırkçılık, sömürgecilik, pazarların canlanması, kısaca kapitalist üretim tarzı olduğunu görmüyor ya da gizliyorlar. Dahası, devletle ilgili eleştirdikleri noktaların kapitalist araçsal rasyonelliğin bir ürünü olduğu da göz ardı ediliyor. Sanki serbest piyasa ya da kapitalizm devletsiz varolmuş ya da olacakmış gibi. Halbuki bunun tersi olmuştur; devletin veya yönetimin değişik biçimleri ve aşamaları kapitalizmin yörüngesinde şekillenmiş ve kapitalizme hizmet ettiği sürece varolmuş, hizmet etmekte işlevsiz kalınca da dönüştürülmüştür. Liberal ideoloji tarihsel bir belleğe, tarih kavramına ve bilincine sahip olmadığı için her zaman kapitalizm tarafından kullanılacak argümanlar üretmiş ve devlet-kapitalizm ilişkilerini de hiçbir zaman kuramamıştır.
Modern devletin bugüne kadar tarihsel olarak beş aşamadan geçtiğini söyleyebiliriz: Geleneksel devletler ve imparatorluklar, feodalizm, zümreler, mutlakıyet ve modern devlet. Bunlara son bir aşama daha ekleyebiliriz: 1980 sonrasının devleti; yani tam da içinde bulunduğumuz zamanlar. Feodalite ve zümreler sisteminin daha ziyade batıya özgü olduğunu söyleyebiliriz. Feodalite pazar ekonomisinin uzun uyku dönemine; zümreler sistemi pazar ekonomisinin yeniden doğuşuna; mutlakıyet liberalizmin krala taç giydirişine; modern devlet pazarın ulusallaş(tırıl)masına ve doygunluğa ulaşmasına; 1980 sonrası devlet ise pazarın uluslararasılaş(tırıl)masına karşılık gelmektedir. Geç feodalite veya zümreler sistemi ile birlikte giderek genişleyen bir sarmal söz konusudur. Aristoteles, Hegel ve Marx’ın diyalektiği ile ifade edecek olursak her bir aşama bir sonraki aşamanın tohumlarını kendi içinde taşımaktadır.
Feodalitede pazar için üretim söz konusu değildir; bu sistemde her bir malikane kendi ihtiyacını karşılamayı amaçladığı için mal mübadelesi sınırlıdır. Toprakların parçalı olması, merkezi bir siyasal otoritenin bulunmayışına yol açacaktır. Zümreler sisteminde ticaret ve zanaatların canlanmasıyla birlikte kentler gelişecek ve bu dönemde ekonomi daha ziyade bölgeselleşme taleplerinde bulunacaktır; lonca sistemi ile kapitalizmin doğasında bulunan tekelleşme potansiyeli kendini açığa vuracaktır ancak çeşitli pazarlarla ilişkiye girerek mal alış verişi yapan tüccarların kentlerdeki loncaların tekelci üretimine son vermesi ve ticaretin serbestleşmesini sağlaması yerel yönetim birimlerinin yetersizliğini ortaya koyacaktır.
Gelişen burjuvazinin yararı güçlü merkezi yönetimi gerektiriyordu, bu nedenle zümreler sisteminde kral ile paylaştığı egemenliği krala devretmeye hazırdı. Bodin, Machiavelli ve Hobbes gibi kişilerin egemenlik kuramları bu taleplerin dillendirişinden başka bir şey değildi. Mutlakıyetin sağladığı güvenlik ve standartlaşma, burjuvazinin işine geldiği için desteklendi ve merkantilist (korumacı) politikalarla daha fazla ekonomik yayılma ve gelişme sağlandı. Bu dönemin ayırt edici özelliklerinden biri, ilk anonim şirketlerin bu dönemde kurulmasıydı. Ayrıca ekonomideki hareketliliğe ve coğrafi keşiflere paralel olarak bilimsel keşiflerin de yoğunlaştığı ve modern bilimin temellerinin atıldığı görüldü. Mutlakıyetle birlikte kilisenin siyasal ve özellikle ekonomik gücü kırılmış oldu; aynı dönüşümün bilimde de gerçekleşmesiydi söz konusu olan. Modern bilimin kurucularından Descartes’in bilimleri tekleştirme yönündeki görüşleri aynı zamanda mutlakıyet savunusu olarak karşımıza çıkmıştır; hatta kendisinin “cogito ergo sum”, “düşünüyorum öyleyse varım” önermesi bilimsel kuşkuculuğu yerleştirerek Katolik kilisesinin “keyfi”, mutlak irade sahibi Tanrı anlayışını zayıflatma ve yerine “rasyonel” bir Tanrı ikame etme çabasının bir ürünüydü; bilimde olduğu gibi siyasette de her şey Descartes’a göre tek elden planlanmalı ve yönetilmeliydi. Bu dönemin özellikleri arasında burjuvazinin verdiği borç paralarla kralın güçlendirilmesi, soyluluk ve kilise kurumlarının zayıflaması, ölçü ve tartılarda standartlaşmaya gidilmesi, otorite dışında silahlı adam tutmanın yasaklanması, profesyonel orduların kurulması, kilise ve tüccar mahkemelerinin kaldırılması, seküler mahkemelerin gelişmesi; doğal hukukun yerini pozitif hukukun alması ve tüm ülkeyi kapsaması, ticaret ve üretimin artmasına bağlı olarak loncaların, yerel tekelcilerin ortadan kaldırılması, denizaşırı toprakların fethi ve sömürüsü, kamuda üniforma giyilmeye başlanması, para sisteminin güvence altına alınması, ticaret ve sanayileşmeye bağlı olarak ticaret savaşlarının ortaya çıkışı sayılabilir. Ekonominin işleyişi garanti altına alındıktan sonra burjuvazi, krala karşı yeni haklar ileri sürmeye başlamıştır. Siyasal açıdan mutlak ya da keyfi yönetimin dizginlenmesi, ekonomik açıdan da “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” biçiminde serbest piyasa ekonomisi savunulmuştur.
Mutlakıyet dönemi modern devletin aslında ilk evresiydi; çünkü bu dönemde mutlak egemenlikle birlikte devletin, ülkenin ve uyrukların bölünemezliği, birliği vurgulanmaya başlandı. Mutlakıyetin bu vurgusu modern devletin, uyrukları üzerinde standartlaştırıcı bir rol üstlenmesini kolaylaştırdı; yani modern ulus devlet benzer şekilde düşünen ve yaşayan insanlar ve bu insanların benzerlikleri üzerine kurulu bir toplum oluşturma, onlara yeni bir kimlik, ulus kimliği, verme çabası olarak gelişti. Modern devlet, güvenliğin sağlanması, iletişim ve ulaşım kanallarının hızlı şekilde gelişmesi, kuralların ve yasanın ülkede egemen olması, teknik ve ticaretle ilgili işlerde standartlaşma ve ticaret ağlarının kurumsallaşması, üretim ve tüketim kalıplarının toplumsal alanın tümüne yaygınlaşması, modernleşme, ve bürokrasinin gelişimi konularında belirleyici olmuştur. Yine devletin standartlaştırıcı rolü büyük ölçüde demokratik kurumların oluşumunu kolaylaştırmıştır. Devletin sanayi kapitalizmi ile birlikte üstlendiği yoğun standartlaştırıcı rol kısmen demokratik kurumsallaşmayı kolaylaştırmış ve sivil toplum örgütlerinin oluşumuna zemin oluşturmuştur; refah devleti böyle bir süreç sonunda mümkün olabilmiştir.
Modern devlet karmaşık ulusal örgütlerin ve bir dizi farklılaşmış ulusal ve uluslararası örgütlerin ve kurumların gelişmesine katkıda bulunmuştur. Örneğin BM, GATT, Dünya Ticaret Örgütü ve diğer ekonomik ve siyasal örgütlerin kurulması doğrudan modern ulus-devletlerin varlığıyla bağıntılıdır.
Soğuk Savaşın sona ermesi ve küreselleşme söylemlerinin yaygınlaşması eşzamanlıdır. Küreselleşmeyi ulusal sanayi kapitalizminin ileri bir aşaması olarak tanımlamak mümkündür; çünkü küreselleşmenin esası ulusal sınırları aşan işlem ve örgütsel bağlantılardır ve de-regülasyon politikalarının benimsenmesi küreselleşmenin önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Büyüyen dünya pazarında rekabet gücünü koruyabilmek için refah devletinin yerine neo-utilitarian rekabetçi veya neoliberal devlet ikame ediliyor. Bu yönüyle küreselleşme sivil, ekonomik ve siyasal toplum ve demokrasiyle ilgili olumsuzluklar taşımaktadır. Devlet kapasitesinin erozyonu ve devletin karşılık verme işlevinin zayıflaması kamu yaşamının her alanında dengesizliklere yol açmaktadır; her şeyden önce, yurttaşları kamu hizmetleri ve yeniden dağıtımcı düzenlemeler olmaksızın yaşamak zorunda bırakmakta ve toplumsal eşitsizlik ve huzursuzluğu artırmaktadır.
Kapitalizm, nasıl ki, modern ulus-devlet ile kendisine bir açılım sağladı ise, şimdi de bu sınırları zorlamakta ve modern devletin sınırlayıcılığından kurtulmaya çalışmaktadır. Bu nedenle, kamusal tercih kuramı ve serbest piyasa söylemi “görünmez el”in yeniden ifadelendirilişidir. Kapitalizmin artık düzenleyici devlete ihtiyacının kalmadığı, ya da tüm dünyadaki kaynakların kamu dışında paylaşıldığı, sıranın şimdi kamu kaynaklarının paylaşımına geldiği söylenerek değil de, “devletin kamu kaynaklarını “etkin” ve “verimli” kullanmadığı, devletin bir rant aygıtı, devlet müdahalesinin de bir hastalık olduğu” ileri sürülerek “devlet tarafından düzenlenmeyen bir sektör yaratılmaya çalışılmaktadır.
Neoliberalizmin serbestlik ve kendiliğinden düzen kurgusunda malların, özellikle de sermayenin serbest dolaşımından bahsedilirken işgücünün serbest dolaşımı hiçbir şekilde söz konusu değildir. Gelişmiş kapitalist ülkelerin mülteci veya göçmen politikaları işgücüne yönelik tutumlarının da bir göstergesidir; insanları ve işgücünü yerinde tutmak için hiçbir çabadan kaçınılmamaktadır. Deregülasyon politikaları çalışanlar ve hammadde kaynakları için geliştirilmiştir; sermaye ve mallar için geçerli değildir. Hatta uluslararası şirketlerin, sermayenin ve malların korunması için Türkiye’deki özerk kurullar da dahil olmak üzere her türlü düzenleme (regülasyon) yapılmaktadır.[66]
Öte yandan başını buğdayın çektiği tarım üretimine göz atacak olursak Harran’da 12.200 yıl önce üretimi başlayan buğday 10.200 yıl önce Konya (İç Anadolu)’ya ulaşmıştır. Daha sonra 8.200 yıl önce Trakya’ya ulaşmıştır. Bu dönemde boğazlar henüz su altında kalmamışlardır. Buradan da Batı Avrupa’ya ulaşması 1.000 yıllık bir süre almıştır.

Bu arada insanlar Lübnan Dağları ve Zağros Dağları silsilesini takip ederek iklimin de ılımanlaşmasıyla güneye doğru ilerlemişlerdir. Bu arada belki de bağımsız olarak 9-10.000 yıl önce buğday üretimi Türkmenistan’da başlamıştır.

İnsanlık tarihinde Neolitik dönem buzul çağının 12 bin yıl önce sona ermesiyle başlamış ve tarımın gelişmesiyle olgunlaşmıştır. Uzakdoğu’da (Çin) uygarlık pirinç üretimi ile 9 bin yıl önce başlamıştır (Harran’dan 3 bin yıl sonra). Amerika’da ise esas üretim mısır ve patates olmuştur ve en fazla 6 bin yıl öncesine kadar gitmektedir. Pirinç, mısır ve patateste protein az fakat şeker fazladır.
METALLER
İnsan uygarlığındaki metal çağları yaklaşık 8000 yıl önce başladı ve bu süre zarfında insanlık bakır, kalay, bronz ve demir gibi malzemeler için metalürji sanatını kullanmayı ve ilerletmeyi öğrendi. Tarihsel olarak, genellikle kronolojik olarak ayrılmış olsa da, dünya üç büyük metal çağı gördü: bakır/kalkolitik çağ, bronz çağı ve demir çağı. Bu metalleri eritme ve şekillendirme sürecinin keşfi, uygarlıkların ilerlemesi üzerinde, öncelikle sırasıyla üç olgu: kültür, ticaret ve fetih yoluyla önemli sonuçlar doğurdu. Çağları birbirinden ayıran neydi? Sağladıkları önemli yeteneklerden bazıları nelerdi? O çağların karanlık taraflarından bazıları nelerdi? O çağlarda ne tür uygarlıklar gelişti ve nasıl sona erdi? Cevaplar geleceğe ışık tutabilir mi? Ve bu dersler yeni ulus devlet kavramlarımız bağlamında nasıl yorumlanabilir? Bunlardan bazıları üzerinde düşünmek, yeni bir metal çağına girdiğimiz göz önüne alındığında özellikle önemli hale geliyor – Lityum çağı. Bu birbirine bağlı ama birbirine bağımlı dünyada, son derece gergin ulus devletlerin vatandaşları için kaynaklar için rekabet ettiği bu metalin ve güç merkezinin hareketine katkısının gelecek nesiller için dramatik sonuçları olacaktır. Eğer tarih herhangi bir iç görü sağlayacaksa, bugünün ve henüz gelmemiş olanların derslerine dikkatle dikkat edilmelidir.[67]
Toplumsal maddi ilerleme, insanların teknolojik yeniliklerin yardımıyla üretkenliklerini ve verimliliklerini artırma yeteneklerine dayanmaktadır. Tarih boyunca metal, uygarlıkların ilerlemesinde çok önemli bir rol oynamıştır. Bronz Çağı’ndan Sanayi Devrimi’ne kadar toplumlar, rekabet avantajı elde etmek için metalin gücünden yararlandılar. Uygarlığın refah ve egemenlik elde etmek için metali nasıl kullandıklarına göz atacak olursak öncelikle metalin keşfi, toplumların işleyişinde devrim yarattı. Dayanıklılığı ve çok yönlülüğü ile metal, uygarlıkların gelişmiş araçlar, silahlar ve altyapı geliştirmesine izin veren değerli bir kaynak haline geldi. Yükselen anıtların inşasından karmaşık mücevherlerin yaratılmasına kadar metal, güç ve saygınlık sembolü haline geldi.
Uygarlıklar büyüdükçe, metale olan talepleri de arttı. Bu, farklı bölgeler eksik oldukları metalleri elde etmeye çalıştıkları için karmaşık ticaret ağlarının kurulmasına yol açtı. Metal madenciliği, eritme ve dövme yeteneği değerli bir beceri haline geldi ve çok aranan uzman ustaların ortaya çıkmasına neden oldu. Metal sadece bir hayatta kalma aracı değil, aynı zamanda ekonomik büyüme ve kültürel değişim için bir katalizör haline geldi.[68]
Metalin eski uygarlıklardaki rolü göz ardı edilemez. İnsanlar metali keşfettiği andan itibaren, toplumlarda devrim yaratan ve onları güç ve etkiye doğru iten bir oyun değiştirici haline geldi. Metalin ilk uygarlıklar tarafından güç kazanmak ve kaderlerini şekillendirmek için nasıl kullanıldığını inceleyelim.
Bakır: İlk Metal
Bakırın keşfi, insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. Uygarlıklar tarafından kullanılan ilk metaldi ve dövüle bilirliği ve iletkenliği onu paha biçilmez kılıyordu. Bakır başlangıçta alet ve silah oluşturmak için kullanıldı ve erken uygarlıklara avcılık ve savaşta avantaj sağladı. Üstün araçlar üretme yeteneği ile rakiplerine hükmedebildiler ve egemenliklerini ortaya koyabildiler.
Bronz: Bir Süper Metalin Yükselişi
Bronzun keşfi büyük bir teknolojik sıçramayı beraberinde getirdi. Bakırı kalay ile birleştirerek, medeniyetler daha güçlü ve daha dayanıklı bir metal yaratmayı başardılar. Bronz, zırh, silah ve aletler için tercih edilen metal haline geldi ve medeniyetlere savaşta benzeri görülmemiş bir avantaj sağladı. Bronz eserler üretme yeteneği, bir güç ve etki ölçüsü haline geldi ve bu değerli kaynak etrafında toplanan uzman ustaların ve ticaret ağlarının yükselişine yol açtı. Mezopotamya’da olmadığına göre o devirde Kalay bu bölgeden batıya götürülmüştür. Bakır madeni İran ve kuzeydeki Bingöl Dağlarından elde edilmiştir.[69]
Demir: İmparatorlukları Şekillendiren Metal
Demirin tanıtılması insanlık tarihinde bir dönüm noktası oldu. Demir sadece bronzdan daha güçlü değil, aynı zamanda daha boldu, bu da onu daha geniş bir medeniyet yelpazesine erişilebilir kıldı. Demirin aletlerde, silahlarda ve altyapıda yaygın kullanımı toplumları dönüştürdü ve onları yeni güç seviyelerine taşıdı. Demir, imparatorlukların genişlemesinde çok önemli bir rol oynadı, yeni bölgeleri fethetmelerini ve rakip medeniyetler üzerinde egemenliklerini kurmalarını sağladı.[70]
Demir Çağının MÖ 1000 sürecinde Altaylardaki meteor demirini toplayarak başlamıştır. Bu olayı rahmetli Murad Adji hocamız şöyle tanımlamaktadır:
“Doğu’nun tarihine bakıldığında, Türklerde dini geleneklerin MÖ 5. yüzyıla doğru şeklini bulduğu görülür, başlangıcı ise yüzyılların derinliklerinde kaybolmaktadır. İnancın doğuş nedeni üzerine yapılabilecek en yakın tahmin, Altay halkının yaşamını değiştiren madencilikle ilgili olabilir. Eski bir destan bu olayı, Altay halkına Gök Tanrı’yı anlatan ve onlara demir cevherini işlemeyi öğreten Gezer Han (Mucizevi bir doğum sonucunda babasız olarak dünyaya gelmiş olan Gezer Han yeraltına iner, geri dönmeyi başarır. Asıl adı Büke Beligte’dir. Tanrılar tarafından gökyüzünden yeryüzüne gönderildiğine inanılır.) öyküsüne bağlar. Yeni Tanrı ve yeni element ilişkisi aşikârdır.
Altaylının bilincinde onlar her zaman tek ve ayrılmaz bir bütün olarak kalmıştır. Demiri boşuna “göksel metal”, “göklerin armağanı” olarak adlandırmıyorlar Altay halkının destansı şaheserlerinde. Bu isimde, göktaşını bulan insanı saran coşku ve hayranlık ifadesi vardır, çünkü göktaşları gökyüzünden gelen habercilerdir ve saf halde doğada bulunmadığı bilinen demiri eski insanlara armağan ettiler. Göktaşlarından elde edilmiştir bilim tarafından en eski aletler olarak bilinen bıçak ve hançerler.[71]
Gelgelelim bıçaklar, insanlığın varoluşunun neredeyse başlangıcından beri önemli bir rol oynamıştır. İlk çağlardan beri avlanma, kesme, savunma ve daha birçok amaç için kullanılmış olan bıçaklar, teknolojinin ve kültürlerin evrimiyle birlikte kendilerini sürekli yenileyerek bugünkü modern formlarına ulaşmışlardır. İlk zamanlarda keskin taşlardan üretilen bıçaklar, metalin keşfiyle birlikte daha farklı bir üretim aşamasına geçmiştir. Yani metalin keşfiyle birlikte, bıçak teknolojisi önemli bir evrim geçirmiştir. Bakır ve bronz çağlarında insanlar, metal bıçaklar yapmaya başlamışlardır. Bu yeni malzemeler, daha dayanıklı, keskin ve işlevsel bıçaklar üretmeyi mümkün kılmıştır. Bronz çağından sonra, demir ve çelik gibi daha sağlam ve işlenebilir metallerin keşfiyle birlikte bıçaklar daha da gelişmiştir.
Ortaçağ ve Avrupa’da Bıçaklar
Ortaçağ boyunca, Avrupa’da bıçaklar önemli bir rol oynamıştır. Kılıçlar, hançerler ve diğer kesici aletler savaşlarda ve günlük yaşamda kullanılmıştır. Zanaatkârlar, bu dönemde ustalıklı bıçaklar yapmak için çeşitli teknikler geliştirmişlerdir.
Endüstri Devrimi ve Modern Bıçaklar
Endüstri devrimiyle birlikte, bıçak üretimi büyük ölçüde değişmiştir. Seri üretim teknikleri ve modern malzemeler, bıçakların daha yaygın ve erişilebilir hale gelmesini sağlamıştır. Günümüzde, mutfak bıçakları, av bıçakları, tıbbi bıçaklar ve endüstriyel bıçaklar gibi çeşitli tiplerde bıçaklar bulunmaktadır.[72]
Çin kaynakları (Taiping Huanyu Ji) kadim Altay’la ilgili olarak şunları bildiriyor: “Onların topraklarında altın, demir, kalay çıkıyor; devletleri [de] göksel yağmurun demirine sahip, onu bıçak ve kılıç yapmak için topluyorlar, [o] bildiğimiz demirden farklı. Bir zamanlar oradan gelen bir yabancıya sordular [cevherin nasıl çıkarıldığını], cevap vermedi, sakladı. Sadece, ‘demir çok sağlam ve keskin, çok üstün ve ustalıklı işçilik gerektirir. Çünkü onların toprağında demir var. Ağaçlar fırtınalı yağmurdan donunca ortaya çıkıyor [demir]. Belli bir süre geçince, toprak onu yine içine çekiyor. Bu yüzden [o] seçmeli ve meşakkatli bir iş. Her seferinde, gökten yağmur yağınca insanlar [bu demiri] toplarlar, kuşkusuz başarısızlıklar ve ölümler de olur. Nedeni tam olarak bilinmez’ dedi.” Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi. Kuşkusuz, Kafkasya, Küçük Asya gibi diğer kadim madencilik merkezleri de bilimin bilgisi içeriğindedir, ancak oralarda Altay’dakine benzer bir inanç sisteminin izlerine rastlanmaz ve bu mümkün de değildir. Neden mi? Oralarda teknoloji farklıydı, metal az ve düşük kaliteliydi; bu yüzden demir çok rastlanmayan, pahalı ve altından değerli bir madde halinde kalarak insanların yaşam tarzına fazla etki edemedi.[73]
Bu vesileyle bilinmesi gereken bir hakikat de şudur ki, Altaylılar demire dayalı daha pek çok buluş ortaya çıkardılar. Arpa ve darıdan zengin ürünler aldılar, rahat konutlar inşa ettiler ve bunları yükselen kültürün diğer nimetleri takip etti. Ve refah… Kadim Altay’ın bereketi ve cömertliği unutulmadan halkın hafızasında kaldı, destanlarda asırlarca anlatıldı. Bu bölge İslamiyet’ten sonra pozitif bilimlerle uğraşan önemli bilim adamları çıkarmışlar, çünkü bu bölge uygarlıkta çok ileri gitmiştir. Bu bilgi birikimi ile İslamiyet’ten sonraki süreçte, hatta MS 900’lerden sonra dahi şu bilim adamlarını yetiştirmiştir:
– Hallac-ı Mansur (Tasavvuf)
– İbn-i Sina (Tıbbın kurucusu)
– Harizmi (Logaritmanın kurucusu)
– Farabi (Fizikçi)
– Biruni
– Yusuf Has Hacib (Kutadgu Bilig’in Yazarı)
– Ömer Hayyam (Astronomi, Binom sayıları)
– Hacı Bektaş Veli (Tasavvuf)
– Mevlana (Tasavvuf)
– Uluğ Bey (Astronomi)
– Ahi Evran Veli (1215-1308) (Toplum Bilimci)
– Ali Kuşçu (Matematikçi)[74]
Göklerde birçok değerli maden yataklarının sahibi Tanrı, insanlara cevheri eritip, demir elde etme yeteneği bağışladı. Altay halkı da ona ibadet etmeye başladı. Felsefe bu anlayış zemininde bina oldu, toplumla birlikte gelişip bir dünya görüşü doğurdu ve zamanla olgunlaşıp yeni yaşamın ahlaki temel değerlerini oluşturarak din haline geldi. Kafkasya, Küçük Asya gibi diğer kadim madencilik merkezleri de bilimin bilgisi içeriğindedir, ancak oralarda Altay’dakine benzer bir inanç sisteminin izlerine rastlanmaz ve bu mümkün de değildir. Neden mi? Oralarda teknoloji farklıydı, metal az ve düşük kaliteliydi; bu yüzden demir çok rastlanmayan, pahalı ve altından değerli bir madde halinde kalarak insanların yaşam tarzına fazla etki edemedi.
Dünya uygarlık tarihinde önemli yer tutan Tunç Çağı (MÖ 3000) ve Demir Çağı (MÖ 1000) Turan Bölgesinde başlamıştır. Demiri Avrupa’ya İskitler taşımıştır. Ancak atın evcilleştirilmesi ulaşım, haberleşme ve savaş yöntemlerini tamamen değiştirmiştir. Günümüzde Afganistan ve Türkistan bozkırlarında ve Gobi çölünde yaşayan ve az sayıda kalan çift hörgüçlü vahşi develer MÖ 3000‘lü yıllardan beri evcilleştirilmeye başlanmıştır. Bir Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) devesi hiç dinlenmeden 50 km yol gidebilir, 250 kg yük taşıyabilir, susuzluğa, soğuya ve sıcaklığa dayanıklıdır. Doğuda Semerkant civarında çıkan KALAY ile Anadolu’da çıkan BAKIR’ın birleşmesini sağlayan Çift Hörgüçlü Bakteryan (Türk) Devesi ve Atlarla (MÖ 3500’ler) sağlanmıştır. Bu iki hayvanda Turan bölgesinde evcilleştirilmiştir.[75]
İşte bu Ticaret Yolu’nun adı UYGARLIK YOLU olarak adlandırılmıştı. İPEK YOLU kavramı çok yalın kalmaktadır.
UYGARLIĞIN YAYILIMI
Gerçekte insanoğlu 7 milyon yıldır bu gezegende var olmuştur. Bu süre boyunca Milankoviç süreçleri iklim değişimleri nedeniyle birçok buzul devirleri oluşturmuşlardır. Buzul çağlarında, dünyanın büyük bölümleri yaşanamaz ve sert iklim koşullarına sahipti. Kuzey bölgeleri buzul ve tundralar ile kaplıydı. Bunun yanı sıra dünyanın geri kalan bölümü çöllerle kaplıydı, kuru ve soğuk bir iklime sahipti. Çöl ile buzul/tundra sınırı coğrafyanın topoğrafik koşullarına bağlı olarak 35º-40° K enlemleri arasındaydı. Bu kuşak buzul çağlarında yaşama en uygun koşullara sahipti. Ayrıca yaşam, çok bir dar alana sıkışmış olan ekvator kuşağında da vardı. Fakat iklimin hep aynı olması insanlığın uygarlığının gelişmesine fazla bir katkısı olmamıştır.
Doğadaki “Evrim Yasası” gereğince, yalnızca “Değişen Koşullara ve Çevreye Uyum Sağlama” yeteneğine sahip olanlar ayakta kalabilmişlerdir. Buzul arası çağlarda ekvator kuşağını terk etmiş insanlar yalnızca dar 35º-40° K enlemleri arası kuşakta var olabilmişlerdir. Ekvatorda hem buzul ve hem de buzul arası dönemlerde yaşam devam etmesine rağmen insanoğlu bu ekvatoral bölgelerde ileri bir uygarlık yaratamamıştır. Fakat Buzul/Tundra ve Çöl sınırında çok zor yaşam koşullarında uygarlık hemen Buzul Çağının sonunda uygun yerlerde gelişmeye başlamıştır. Zor iklim koşulları insanları daha yaratıcı yapmaktadır ve uygarlıkta bu şekilde ortaya çıkmaktadır.
Hazar Denizi’nin çevresinin paleocoğrafyasını, iklim değişimleri ile çevresel koşullar nedeniyle özel konumunu iyi anlamalıyız. Tetis Okyanusun kapanmasıyla onun arkasında ve üzerinde yer alan Alp-Himalayan Orojenik kuşak uygarlık tarihi için çok önemlidir. Kuzeyde Karadeniz ve Güney Hazar Denizi eski Tetis Okyanusu kalıntılarıdır. Dolayısıyla İtalya’daki Po Ovasından Pamirlere kadar bir çöküntü alanları oluştururlar. İşte bu çöküntü kuzeydeki buzul sularını toplamaktaydı. Böyle bir coğrafya tüm Dünya’da başka hiçbir yerde bulunmuyordu.
Ari ırk kuramının kurucularından Fransız aristokratı Kont Arthur de Gobineau’ya (1816–1882) göre Arilerin anavatanı Soğdanya (Özbekistan) ve Orta Asya tüm uygarlığın beşiği. Zamanla bu görüş benimsenerek Aryanların anayurdunun Orta Asya ve Bakterya (Hazar-Turan) civarında olduğu kabulü yaygınlık kazanmıştır.

Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Alman hukukçu Rudolp von Jhering de “The Evolution of the Aryan” adlı eserinde Aryan anavatanını Orta Asya/Baktrerya (Hazar-Turan) olarak kabul etmiştir. Aryan kuramcılarına göre Ariler bütün diğer halklardan üstün, sakin ve sağlam karakterli, sürekli çabalayan, düşünsel açıdan parlak, uzun boylu, açık tenli sarışın bir ırktılar. Orta Asya’dan dünyaya yayılan Arilerin diğer halkları kolayca yönetimleri altına almaları bu şekilde açıklanmıştır. Ari sözcüğü Türkçe ve Sümerce Ara (İyi, saf) sözcüğünden türemedir.
Aryanların atalarının MÖ 15.000 dolayında Orta Asya’da ortaya çıkmış ve burada büyük bir uygarlık yaratmışlardır. Bu Uygarlığı yaratan insanlar Buzul Çağının sona ermeye başlamasıyla da aryanlar Orta Asya’dan yeryüzüne yayılarak yeryüzüne medeniyeti yaymışlardır. Bu bölgede Dünya’ya yayılan insanlar belleklerinde bu felaketin (TUFAN) anılarını taşımışlardır.

Buzul Çağı’nın sona ermeye başlamasıyla aryanlar Orta Asya’dan Uygarlığı (BİLGİ) yaymışlardır. BİLGİ insanın doğasıyla eşdeğer bir kavramdır. Bilgi yok olmaz fakat bir yerde doğanın yarattığı nedenlerle gerilerken buradan göç eden insanlar onu yeni gittikleri yerlere taşırlar. Gittikleri yerin yaşam biçimleri ve inançları ile yoğrularak yeni inanç düzenleri ve yaşam biçimleri oluştururlar. Avrupa-merkezli düşünce bağlamında insanlık tarihini inceleyenler, 20. yüzyılın başlarına kadar uygarlıkların başlangıcı olarak Eski Grek Uygarlığını göstermekteydiler. Bu arada Mısır’da hiyogroliflerin okunması bu uygarlığın Grek Uygarlığında daha önce olduğu ortaya çıktı. İngiltere’nin Hint Yarımadasını ele geçirdikten sonra bu yörenin inançları ve dillerini aydınlatmışlardır. Buradan da Hint-Avrupa uygarlığı diye bir kavram ortaya atmışlardır. Sümer ve Babil tabletlerinin düzenlenerek okunmaya başlamasıyla gözler Mezopotamya’ya çevrilmiştir. Artık günümüzde bütün bilim adamlarınca dünya uygarlığının beşiği denilince Mezopotamya ve özellikle Sümerler akla gelmektedir. Yani buradan önümüze şu hakikat çıkmaktadır: Tarih başlamaz ve bitmez. Tarih bir süreçtir onu iyi okumak gerek. Bundan mütevellit kendi geçmişimizi başkalarından değil, Atatürk’ün yol gösterdiği gibi geçmişimize sahip çıkarak bütünleşik bir anlayışla (DİL VE TARİH COĞRAFYA) olgunları ile birlikte ele almalıyız. Değişmez olan Tarih, Coğrafyanın yazdığı tarihtir.[76]
Kültürel miras tüm insanlığa aittir, herkes için bir servet ve herkes için zenginliktir. Kültürel mirastan geçmişin hafızasında muhafaza eder ve kültürel miras üzerinde geleceği inşa ederiz. Toplumların en büyük sorunlarından biri de kendine ait oldukları kültürü, geleneği, inançları ve etnik kökenlerini aşırı derecede yüceltme, buna karşın kendilerinden olmayan gruplara inanç sistemlerine devamlı kusur aramaya ve onları küçültmeye çalışmak olmuştur. Bundan dolayı; baskılara, savaşlara ve katliamlara varan acılı sonuçlar doğurmuştur.[77]
Bu bağlamda merhum hocamız Murat Adji der ki:
“Tarih tuvalinde yer ve zamanın izi her zaman mevcuttur. Onu fark etmek de mümkündür, fark etmemek de, ama o vardır. Bu dünyada hiçbir şey iz bırakmadan geçmez; çünkü gerçek ebedidir ve onu hiçbir kuvvet silemez.”[78]
On dokuzuncu yüzyıllarından itibaren bilime aykırı olan bir takım yanlış kuramlar ortaya çıkarılmıştır. Bu temelsiz kuramlar çerçevesinde Hint-Avrupa özellikle de Aryan ırkı hem fizikî hem de zihnî yetenekleri açısından, başka ırklardan daha yüksek ve başarılı gösterilmeye çalışılmaktadır. “Dünyadaki tüm uygarlıkların ve bilimin üreticisi sadece onlar olmalıdır ve olmuştur” şeklinde varsayımlar ileri sürülüyor. Nietzsche (1844-1900) gibi meşhur filozoflar tarafından kurumsallaştırılmış bu yanlış düşünce, kendini devamlı olarak siyasî olaylardan uzakta tutmaya eğilimi olan bilim merkezlerine bile olumsuz tesir ediyor, bu merkezlerde de belli derecede gerçekleri değiştirerek Aryan ırkının lehine yorumlamak hastalığı ortaya çıkıyor. Bilmiyorlardı ki Aryan ırkı Turan bölgesinde Dünya’ya yayılmıştır.[79]
Sonuç
Kabileden devlete geçiş süreci, insanlık tarihinin en köklü ve belirleyici dönüşümlerinden biri olarak, basit bir toplumsal evrim anlatısının çok ötesinde, çok katmanlı ve çatışmalı bir yeniden yapılanma sürecini ifade etmektedir. Bu çalışma göstermektedir ki söz konusu dönüşüm, yalnızca nüfus artışı ya da yerleşik hayata geçişin doğal bir sonucu değil; üretim tekniklerindeki gelişmeler, artı ürünün ortaya çıkışı, mülkiyet ilişkilerinin değişimi ve bu değişimlerin doğurduğu güç mücadelelerinin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmıştır.
Neolitik Devrim ile birlikte insanın doğa üzerindeki denetiminin artması, üretim fazlasını mümkün kılmış; bu fazlanın kontrolü ise toplumsal eşitsizliklerin maddi temelini oluşturmuştur. Kan bağına dayalı görece eşitlikçi kabile yapısı, yerini sınıflaşmanın belirginleştiği, mülkiyetin yoğunlaştığı ve iktidarın merkezileştiği yeni bir düzene bırakmıştır. Bu noktada devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı olarak değil; aynı zamanda üretim ilişkilerini düzenleyen, mülkiyeti koruyan ve toplumsal hiyerarşiyi kalıcılaştıran kurumsal bir yapı olarak şekillenmiştir.
Çalışmada ele alınan Mezopotamya ve Anadolu örnekleri, devletleşme sürecinin evrensel dinamikler taşımasına rağmen coğrafi ve kültürel bağlamlara göre farklı tezahürler gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ancak ortak olan nokta şudur: Devlet, bir “ilerleme” idealinin değil; güvenlik ihtiyacı, ekonomik çıkarlar ve sınıfsal egemenlik arayışının tarihsel bir ürünüdür. Ordu, hukuk ve bürokrasi gibi kurumlar da bu yapının zorunlu bileşenleri olarak ortaya çıkmıştır.
Öte yandan anaerkil yapıdan ataerkil düzene geçiş, yalnızca toplumsal cinsiyet ilişkilerinde değil; üretim araçlarının kontrolü, miras sistemi ve ideolojik yapıların yeniden şekillenmesi açısından da belirleyici olmuştur. Bu dönüşüm, toplumsal güç dengelerinin yeniden dağıtılmasıyla doğrudan bağlantılıdır ve devletleşme sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Sonuç olarak, kabileden devlete geçiş; ekonomik, sosyal, siyasal ve ideolojik boyutların iç içe geçtiği tarihsel bir kırılma noktasıdır. Bu süreç, insanlık tarihine yalnızca devlet formunu kazandırmamış; aynı zamanda uygarlığın temel bileşenleri olan hukuk, yazı, şehirleşme, iş bölümü ve kurumsal düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Ancak bu kazanımlar, eşitsizliklerin, sınıfsal ayrımların ve güç ilişkilerinin derinleşmesi pahasına gerçekleşmiştir. Dolayısıyla devletin ortaya çıkışı, ne tamamen olumlanan bir ilerleme ne de salt bir baskı mekanizması olarak değerlendirilebilir; aksine, tarihsel koşulların zorunlu kıldığı çelişkili ve çok yönlü bir dönüşüm olarak ele alınmalıdır.
Kaynakça:
Afet İnan, Medeni Bilgiler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1968
Ahmet Ejdar, Bıçağın Tarihi – Bıçak Tarihi, 7 Mayıs 2024, https://kosemehmet.com/blogs/kosemehmet/bicagin-tarihi-bicak-tarihi, erişim tarihi: 07.05.2026
Alexandre Moret ve Georges Davy, Des clans aux empires: l’organisation sociale chez les primitifs et dans l’Orient ancien, La Renaissance du Livre, Paris, 1923
Alfred Adler-İnsan Tabiatını Tanıma, çev. Ayda Yörükân, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003
Ali Maskan, Ulusların Ruhu Yaşlanırsa, Fikir Coğrafyası, 1 Aralık 2021, https://fikircografyasi.com/makale/uluslarin-ruhu-yaslanirsa, erişim tarihi: 09.05.2026
Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma Geçiş, 6 Şubat 2019, Bilgeyik, https://www.bilgeyik.com/anaerkil-toplumdan-ataerkil-topluma-gecis-390, erişim tarihi: 02.02.2026
Devletin Tarihsel Aşamaları ve Dönüşen İşlevleri, TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü, 1 Aralık 2008, https://baskanlikreferandumu.siyasaliletisim.org/blog/2008/12/01/devletin-tarihsel-aamalar-ve-doenueen-levleri/, erişim tarihi: 01.05.2026
Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019
Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020
Elda SASUN, Paranın kokusu, 8 Aralık 2021, https://www.salom.com.tr/haber/120579/paranin-kokusu, Erişim Tarihi: 11.12.2025
Etrüskler, Vikipedi, tr.wikipedia.org/wiki/Etrüskler, erişim tarihi: 23.02.2026
Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, 2023
Félix SARTIAUX. Les civilisations anciennes de l’Asie Mineure. Paris, Ed. Rieder, 1928
Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 2010
George Rawlinson, Herodot Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Dorlion Yayınları, 2024, c. I
Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan (Man Makes Himself). Çev. Filiz Halıcı. Varlık Yayınları, İstanbul, 2009
Gustave Fougeres, Histoire Generale / Les Premieres Civilisations, Felix Alcan, Paris, 1926
Halil Tekin, Tarih Öncesinde Mezopotamya, Bilgin Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2017
İnsanlar parayı ilk olarak ne zaman ve neden kullanmaya başladılar? 20 Haziran 2017, https://theconversation.com/when-and-why-did-people-first-start-using-money-78887, Erişim Tarihi: 11.12.2025
İnsanlık Tarihi Boyunca Dünya Nüfusu, Amber Pariona, 25 Nisan 2017, https://www.worldatlas.com/articles/worldwide-population-throughout-human-history.html, erişim tarihi: 13.12.2025
Kemal Ceylan, Hattuşa Antik Kenti’nde fil dişinden yapılmış 2 bin 800 yıllık süsleme parçası bulundu, Anadolu Ajansı, 13 Kasım 2023, https://www.aa.com.tr/tr/kultur/hattusa-antik-kentinde-fil-disinden-yapilmis-2-bin-800-yillik-susleme-parcasi-bulundu/3052400, erişim tarihi: 28.02.2026
Max Weber, Siyaset Olarak Meslek (Politik als Beruf), çev. Tanıl Bora, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018
Merve Gürcan, Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma, 7 Haziran 2019, https://medium.com/t%C3%BCrkiye/anaerkil-toplumdan-ataerkil-topluma-16489aaa1f34, erişim tarihi: 02.02.2026
Muazzez İlmiye Çığ-Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ağustos 2022
Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, erişim tarihi: 23.04.2026
Mustafa Ergün, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, erişim tarihi: 28.04.2026
Mustafa Ergün, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024
Mustafa Ergün, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılar, 25 Mart 2014, https://www.kirmizilar.com/metaller-ve-uygarlik/, erişim tarihi: 25.04.2026
Mustafa Ergün, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, erişim tarihi: 28.04.2026
Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, erişim tarihi: 05.05.2026
Mustafa Ergün, Uygarlık ve Kentleşme, Kırmızılar, 23 Mart 2026, https://www.kirmizilar.com/uygarlik-ve-kentlesme/, erişim tarihi: 24.04.2026
Mustafa Ergün ve Hülya İnaner, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, erişim tarihi: 03.04.2026
Mustafa Uçar, Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010
Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020
“Parayı Sümerler icat etti”, Hürriyet, 11 Ocak 2014, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/parayi-sumerler-icat-etti-25547999, Erişim Tarihi: 09.05.2026
Reşit İşcan, Derviş Al, Mehmet Bozdoğan, Saadet Taşkaya, Ümit Çalış, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1)
Sedat Alp, Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar, TÜBİTAK Yayınları, 2001
Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2002
Tayfun Timoçin, Antika şey şu demokrasi, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2022, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/antika-sey-su-demokrasi-41981263, erişim tarihi: 09.05.2026
Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930
Türk Tarihi Yazıları, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2008
Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, erişim tarihi: 22.02.2026
Vasilij Vladimiroviç Barthold, Kırgızlar, çev. Ufuk Deniz Aşçı, Kömen Yayınları, 2002
Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c.V, sayı 20, Ekim 1941, sf. 481
Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, c. II
[1] İnsanlık Tarihi Boyunca Dünya Nüfusu, Amber Pariona, 25 Nisan 2017, https://www.worldatlas.com/articles/worldwide-population-throughout-human-history.html, Erişim Tarihi: 13.12.2025
[2] Merve Gürcan, Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma, 7 Haziran 2019, https://medium.com/t%C3%BCrkiye/anaerkil-toplumdan-ataerkil-topluma-16489aaa1f34, Erişim Tarihi: 02.02.2026
[3] Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma Geçiş, 6 Şubat 2019, Bilgeyik, https://www.bilgeyik.com/anaerkil-toplumdan-ataerkil-topluma-gecis-390, Erişim Tarihi: 02.02.2026
[4] Merve Gürcan, Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma, 7 Haziran 2019, https://medium.com/t%C3%BCrkiye/anaerkil-toplumdan-ataerkil-topluma-16489aaa1f34, Erişim Tarihi: 02.02.2026
[5] Dursun Ali Yaz, ANTİK ÇAĞDAN GELECEĞE PARA, Timaş Yayınları, İstanbul, Ocak 2020, sf. 268, 269
[6] Alfred Adler-İnsan Tabiatını Tanıma, çev. Ayda Yörükân, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2003, s. 124-127
[7] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, Ocak 2020, İstanbul, sf. 43
[8] Yılmaz Öztuna, Başlangıcından Zamanımıza Kadar Türkiye Tarihi Selçuklular ve Anadolu Beylikleri, c. II, Hayat Yayınları, İstanbul, 1967, sf. 57
[9] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 231
[10] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 231
[11] Gustave Fougeres, Histoire Generale / Les Premieres Civilisations, Felix Alcan, Paris, 1926, sf. 137; Félix SARTIAUX. Les civilisations anciennes de l’Asie Mineure. Paris, Ed. Rieder, 1928, sf. 16, 17; Alexandre Moret ve Georges Davy, Des clans aux empires: l’organisation sociale chez les primitifs et dans l’Orient ancien, La Renaissance du Livre, Paris, 1923, sf. 274
[12] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[13] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 232
[14] Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, 2023, sf. 54; Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 232
[15] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 240, 241
[16] Eugene Cavaingnac, Population et Capital dans le Monde Méditerranéen Antique, Paris, 2023, sf. 75-77; Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 240, 241
[17] Ömer DELİKGÖZ, OSMANLI TEBAASINDAN TÜRK MİLLETİNE: TANZİMAT ROMANINDA ETNİK KİMLİK, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 30, Eylül 2016, sf. 410
[18] Kemal Ceylan, Hattuşa Antik Kenti’nde fil dişinden yapılmış 2 bin 800 yıllık süsleme parçası bulundu, Anadolu Ajansı, 13 Kasım 2023, https://www.aa.com.tr/tr/kultur/hattusa-antik-kentinde-fil-disinden-yapilmis-2-bin-800-yillik-susleme-parcasi-bulundu/3052400, Erişim Tarihi: 28.02.2026
[19] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[20] Hititçeyi çözen Bedrich Hrozny.., Mehmet Ömür Web Sitesi, 15 Ocak 2025, https://mehmetomur.net/hititceyi-cozen-bedrich-hrozny/, Erişim Tarihi: 28.02.2026
[21] Uğur Utkan, Anadolu’nun Güneş’i ve İlk İmparatorluğu Olan Kadim Hitit Medeniyeti, 2 Aralık 2025, Flash İstanbul, https://www.flashistanbul.com.tr/yazarlar/ugur-utkan/anadolu-nun-gunes-i-ve-ilk-imparatorlugu-olan-kadim-hitit-medeniyeti/6905/, Erişim Tarihi: 22.02.2026
[22] Türk Tarihi Yazıları, Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2008, sf. 48-50
[23] Sedat Alp, Hitit çağında Anadolu: çiviyazılı ve hiyeroglif yazılı kaynaklar, TÜBİTAK Yayınları, 2001, Önsöz Sayfası
[24] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 247
[25] Mustafa Uçar, Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 27
[26] Türk Tarihinin Ana Hatları, Devlet Matbaası, İstanbul, 1930, sf. 186
[27] Mustafa Uçar, Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 27
[28] Sergey Grigoreviç Agacanov, Oğuzlar, Selenge Yayınları, İstanbul, 2002, sf. 218
[29] Vasilij Vladimiroviç Barthold, Kırgızlar, çev. Ufuk Deniz Aşçı, Kömen Yayınları, 2002, sf. 25
[30] Mustafa Uçar, Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 28
[31] Mustafa Uçar, Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 28, 29
[32] George Rawlinson, Herodot Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, Dorlion Yayınları, 2024, c. I, sf. 94
[33] Bilgi için bkz. Etrüskler, Vikipedi, tr.wikipedia.org/wiki/Etrüskler, Erişim Tarihi: 23.02.2026
[34] Mustafa Uçar-Sardes Paranın Doğduğu Kent, Cansal Matbaası, 2010, sf. 31, 32
[35] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, Ocak 2020, İstanbul, sf. 55, 56
[36] İnsanlar parayı ilk olarak ne zaman ve neden kullanmaya başladılar? 20 Haziran 2017, https://theconversation.com/when-and-why-did-people-first-start-using-money-78887, Erişim Tarihi: 11.12.2025
[37] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, Ocak 2020, İstanbul, sf. 56, 57
[38] Elda SASUN, Paranın kokusu, 8 Aralık 2021, https://www.salom.com.tr/haber/120579/paranin-kokusu, Erişim Tarihi: 11.12.2025
[39] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, Ocak 2020, İstanbul, sf. 58
[40] “Parayı Sümerler icat etti”, Hürriyet, 11 Ocak 2014, https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/parayi-sumerler-icat-etti-25547999, Erişim Tarihi: 09.05.2026
[41] Dursun Ali YAZ, “Antik Çağdan Geleceğe Para”, Timaş Yayınları, Ocak 2020, İstanbul, Sunuş Sayfası
[42] Afet İnan, Medeni Bilgiler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1968, sf. 30
[43] Muazzez İlmiye Çığ-Sümerliler Türklerin Bir Koludur, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ağustos 2022, sf. 87
[44] Tayfun Timoçin, Antika şey şu demokrasi, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2022, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/antika-sey-su-demokrasi-41981263, Erişim Tarihi: 09.05.2026
[45] Tayfun Timoçin, Antika şey şu demokrasi, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2022, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/antika-sey-su-demokrasi-41981263, Erişim Tarihi: 09.05.2026
[46] Tayfun Timoçin, Antika şey şu demokrasi, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2022, https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-timocin/antika-sey-su-demokrasi-41981263, Erişim Tarihi: 09.05.2026
[47] Ali Maskan, Ulusların Ruhu Yaşlanırsa, Fikir Coğrafyası, 1 Aralık 2021, https://fikircografyasi.com/makale/uluslarin-ruhu-yaslanirsa, Erişim Tarihi: 09.05.2026
[48] Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a Devletin Oluşması Sürecinin Türkçe’deki İzleri, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, sf. 34
[49] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 35
[50] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36
[51] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 36
[52] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. Çev. Kenan Somer, Sol Yayınları, Ankara, 2010, sf. 183–189; Max Weber, Siyaset Olarak Meslek (Politik als Beruf), çev. Tanıl Bora. İletişim Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 48–52; Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan (Man Makes Himself), çev. Filiz Halıcı, Varlık Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 103–110
[53] Halil Tekin, Tarih Öncesinde Mezopotamya, Bilgin Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2017, sf. 100-140
[54] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 18
[55] Mustafa ERGÜN, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, 5 Mayıs 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, Erişim Tarihi: 03.04.2026
[56] Mustafa ERGÜN ve Hülya İNANER, Uygarlığın Güneydoğu Anadolu’da (Harran) Gelişiminin Nedenleri (Türkçe-İngilizce), 5 Ağustos 2025, Kırmızılar, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-guneydogu-anadoluda-harran-gelisiminin-nedenleri-turkce-ingilizce/, Erişim Tarihi: 03.04.2026
[57] bkz. Övgün Ahmet Ercan, “Ural Altay Asya Türkçesi – 2 Cilt Takım – Köken ve Karşılıklar Sözlüğü” Doğu Kitabevi, 2020 ve Övgün Ahmet Ercan, “Şu Üretken Türkçemiz”, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul, 2011
[58] Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum, çev. Mehmet Sert, Nedim Demirtaş, Ayrıntı Yayınları, 2019; Franz Oppenheimer, Devlet, çev. Alâeddin Şenel, Yavuz Sabuncu, Phoenix Yayınevi, Ankara, 2005; Reşit İŞCAN, Derviş AL, Mehmet BOZDOĞAN, Saadet TAŞKAYA, Ümit ÇALIŞ, Coğrafi Etkenler ile Kavramsal Olarak Devlet ve Devletin Doğuşu, Multidisipliner Yaklaşımlarla Coğrafya Dergisi, 2025, 3(1), 61-73; ayrıca kelimelerin tarihsel süreçteki anlam kaymaları için klasik bir kaynak için bkz. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük. İstanbul: Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2005
[59] Geniş bilgi için bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019
[60] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 20
[61] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, Erişim Tarihi: 05.05.2026
[62] Geniş bilgi için bkz. Wilhelm Koppers. “Urtürkentum und Urindogermanentum”, Belleten, c.V, sayı 20, Ekim 1941, s.481 vd. Yine bkz. Doğu Perinçek, Og’dan Oğur’a, geliştirilmiş 5. basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, Nisan 2019, “Yeryüzü Hükümdarlığının ideolojisi Tengri” başlıklı bölüme bkz.
[63] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 62
[64] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 64, 65
[65] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 59
[66] Devletin Tarihsel Aşamaları ve Dönüşen İşlevleri, TASAM Siyasal İletişim Enstitüsü, 1 Aralık 2008, https://baskanlikreferandumu.siyasaliletisim.org/blog/2008/12/01/devletin-tarihsel-aamalar-ve-doenueen-levleri/, Erişim Tarihi: 01.05.2026
[67] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, Erişim Tarihi: 05.05.2026
[68] Mustafa Ergün, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılar, 25 Mart 2014, https://www.kirmizilar.com/metaller-ve-uygarlik/, Erişim Tarihi: 25.04.2026
[69] Mustafa Ergün, Metaller ve Uygarlık, Kırmızılar, 25 Mart 2024, https://www.kirmizilar.com/metaller-ve-uygarlik/, Erişim Tarihi: 25.04.2026
[70] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, Erişim Tarihi: 05.05.2026
[71] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 30
[72] Ahmet Ejdar, Bıçağın Tarihi – Bıçak Tarihi, 7 Mayıs 2024, https://kosemehmet.com/blogs/kosemehmet/bicagin-tarihi-bicak-tarihi, Erişim Tarihi: 07.05.2026
[73] Mustafa ERGÜN, Haniflik İnancı, Oz Kavramı (Gamalı Haç) ve Etkileri, Kırmızılar, 3 Aralık 2023, https://www.kirmizilar.com/haniflik-inanci-oz-kavrami-gamali-hac-ve-etkileri/, Erişim Tarihi: 28.04.2026
[74] Mustafa ERGÜN, Hazar Denizi-Turan Bölgesi ve Uygarlık, Kırmızılar Yayıncılık, Eskişehir, 2024, sf. 84-86
[75] Mustafa Ergün, Tepe-Ziggurat-Piramit-Tapınak Gelişimi ve Dinlerin Doğuşu, Kırmızılar, 28 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/tepe-ziggurat-piramit-tapinak-gelisimi-ve-dinlerin-dogusu/, Erişim Tarihi: 28.04.2026
[76] Mustafa Ergün, Uygarlığın Doğuşu ve Yayılımı, Kırmızılar, 5 Mayıs 2025, https://www.kirmizilar.com/uygarligin-dogusu-ve-yayilimi/, Erişim Tarihi: 05.05.2026
[77] Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, Erişim Tarihi: 23.04.2026
[78] Murad Adji, Türklerin Saklı Tarihi, çev. Varol Tümer, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, sf. 27
[79] Mustafa Ergün, Altay Akıllı İnsanı (Homa Sapıens Altaensıs), Kırmızılar, 23 Eylül 2025, https://www.kirmizilar.com/altay-akilli-insani-homa-sapiens-altaensis/, Erişim Tarihi: 23.04.2026
