Tuna, sıradan bir su yolu değildir. İçinden geçtiği toprakların kaderini çizen, imparatorlukların yükselişine ve çöküşüne tanıklık eden, üzerinde taşınan ticaret kadar kan ve gözyaşıyla da beslenen devasa bir hafızadır. Geçmişte kalelerin aşılmaz muhafızı olan bu dev nehir, bugün iklim krizinin ve kuraklığın pençesinde çekildikçe, dipte sakladığı en karanlık sırları yüzümüze vurmaktadır. Türkümüzün “Tuna nehri akmam diyor” nidası, bugün doğanın feryadı ve tarihin paslı bir çığlığı olarak yeniden yankılanmaktadır.
Almanya’nın Kara Orman bölgesinde, Donaueschingen kasabasında bulunan Brigach ve Breg nehirlerinin birleşmesiyle doğan Tuna Nehri, Karadeniz’e dökülene kadar yaklaşık 2.857 kilometre boyunca Doğu ile Batı arasında adeta bir köprü görevi görür. Volga’dan sonra Avrupa’nın en büyük ikinci nehir havzasıdır. Avrupa’nın en çok ülkesinden geçen bu uluslararası nehir (Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Moldova, Ukrayna gibi ülkelerden geçer), topoğrafyası gereği iki büyük karakter taşır:
Üst ve Orta Çığır: Sarp kayalıkları yardığı, akıntının hırçınlaştığı ve aşılması zor boğazlar oluşturduğu bölüm.
Alt Çığır: Geniş alüvyon ovalarına yayıldığı, durgunlaştığı ama adalar ve bataklıklarla geçit vermez devasa bir su kütlesine dönüştüğü alan.
Bu zorlu coğrafi yapı, Tuna’yı tarih boyunca sadece bir ticaret yolu değil aşılması muazzam askeri stratejiler gerektiren doğal bir savunma hattı haline getirmiştir.
Tuna’nın suları, insanlık tarihinin en büyük çatışmalarına ev sahipliği yapmıştır. Roma İmparatorluğu; barbar akınlarını durdurmak için nehrin güney kıyılarında garnizonlar kurmuş, Orta Çağ’da ise bu hat; Doğu ile Batı’nın devasa hesaplaşma alanına dönüşmüştür.
Osmanlı için Tuna, Kızılelma yolundaki serhat boylarının anasıydı. Belgrad, Budin, Estergon, Vidin, Rusçuk ve Silistre gibi nehir boyunca dizilen kaleler, imparatorluğun Avrupa’daki kalbi konumundaydı. Tuna donanması, nehir üzerindeki lojistiği ve güvenliği sağlayan hayati bir unsurdur. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda (93 Harbi) Gazi Osman Paşa’nın Plevne’deki tarihi direnişi ve nehir boyundaki savunmalar, Türk milletinin hafızasına silinmez bir damga vurmuştur. Nehrin kıyısındaki o büyük çekiliş ve hüzün:
“Tuna nehri akmam diyor,
Etrafımı yıkmam diyor.
Ünü büyük Osman Paşa,
Plevne’den çıkmam diyor.”
mısralarıyla abideleşmiştir. Tuna, Türk edebiyatında ve edebî hafızasında sadece bir nehir değil yitirilen vatan topraklarının arkasından dökülen gözyaşıdır.
Günümüzde iklim krizinin getirdiği küresel ısınma ve kuraklık, nehrin debisini tarihi seviyelerin altına düşürdüğünde, Tuna’nın altındaki mezar aralanmıştır. Suların metrelerce çekilmesiyle ortaya çıkan tablo, sıradan bir çevre felaketinden çok daha ötesidir: İkinci Dünya Savaşı’nın paslı, patlamamış ve ölümcül çelik enkazları…
1944 yılının sonbaharında, Sovyet Kızıl Ordusu’nun Balkanlar üzerinden hızla ilerlemesi üzerine, Nazi Almanyası’nın Karadeniz Donanması (Kriegsmarine) köşeye sıkıştı. Amiral Paul-Willy Zieb komutasındaki yüzlerce savaş gemisi, nehirden yukarı kaçmaya çalıştı ancak Sırbistan’ın Prahovo kasabası yakınlarında kıstırıldı. Gemilerin Kızıl Ordu’nun eline geçmesini istemeyen Nazi komutanları, tarihin en büyük öz batırma operasyonlarından birine imza attı. 200’den fazla savaş gemisi, mayın tarama botu, hastane gemisi ve mühimmat şatları Tuna’nın sularına gömüldü. Günümüzde sular çekildiğinden ötürü Prahovo yakınlarında onlarca zırhlı gövde, köprü üstü ve top tareti nehir yatağında adeta dikilitaşlar gibi yükselmektedir. Bu gemilerin taretlerinde hâlâ uçaksavar topları, mermiler ve katmanlaşmış pasın altında patlamaya hazır tonlarca mühimmat durmaktadır. Nehir yatağını daraltan bu devasa çelik mezarlık, nehir taşımacılığı yapan gemiler için büyük bir seyir tehlikesi oluşturmakta, nehir genişliğini 180 metreden 100 metrenin altına düşürmektedir. Aynı kuraklık, Budapeşte yakınlarında (Margit Köprüsü çevresi) ve Macaristan kıyılarında İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma Amerikan B-24 bombalama uçaklarının enkazlarını, patlamamış 500 kiloluk uçak bombalarını, 2 Alman askeri naaşı ve nehir mayınlarını ortaya çıkarmıştır. Nehir, onlarca yıldır üzerinde taşıdığı insanlığa, geçmişte yaptığı yıkımları kelimenin tam anlamıyla geri kusmaktadır.
Tuna Nehri, bugün bize çarpıcı bir çifte kriz sunmaktadır: Doğanın kuraklığı ile insanlığın tarihsel acımasızlığının birleşimi. Suların çekilmesi nehir ekosistemini mahvetmekte, su sıcaklığının artması balık türlerini yok etmekte ve Avrupa’nın gıda taşımacılığı ile ticaret damarlarını tıkamaktadır. Sular kurudukça ortaya çıkan Nazi enkazları ve bombalar, insanoğlunun doğaya ve kendine verdiği zararın somut birer anıtıdır.
“Tuna nehri akmam diyor” ağıdı, dün nehir boylarında verilen varoluş mücadelelerinin ve kayıpların sembolüyken bugün kurumakta olan bir devin, doğayı katleden insanlığa karşı sessiz protestosudur. Tuna artık aksa da eski coşkusuyla akmıyor, akmadıkça da dipteki kanlı geçmişi, çözülmemiş hesapları ve patlamamış bombaları su yüzüne çıkararak bizlere tek bir ders veriyor: Doğayı mağlup ettiğini sanan insanlık, gün gelir nehrin dibinde bıraktığı kendi yıkımında boğulur.
