Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, İslam medeniyetinin teşekkül ve inkişaf sürecinde Türklerin oynadığı rolü çok boyutlu bir perspektifle ele almayı amaçlamaktadır. Tarih yazımında sıklıkla ihmal edilen ya da tali bir unsur olarak değerlendirilen Türklerin katkıları, bu çalışmada ilim, felsefe, tıp, edebiyat ve teknik bilimler gibi farklı disiplinler üzerinden incelenmiştir. Maveraünnehir başta olmak üzere Buhara, Semerkant, Herat ve Bağdat gibi ilim merkezlerinde yetişen Türk bilginlerinin, yalnızca İslam düşüncesini derinleştirmekle kalmayıp aynı zamanda insanlık bilim tarihine yön veren özgün katkılar sundukları ortaya konulmuştur.
Çalışmada özellikle Fârâbî, İbn-i Sînâ, El-Cezerî, Ali Şir Nevâî ve Ömer Hayyam gibi öncü şahsiyetler üzerinden Türk-İslam bilim geleneğinin kurucu dinamikleri analiz edilmiştir. Bunun yanı sıra Osmanlı dönemi ilim ve medeniyet anlayışı ile vakıf kültürü bağlamında gelişen toplumsal merhamet ve düzen fikri de değerlendirilmiştir. Bu bağlamda çalışma, uygarlık tarihinin tek merkezli bir anlatıdan ibaret olmadığını, aksine çok katmanlı ve etkileşimli bir birikimin ürünü olduğunu savunmakta; Türklerin bu birikim içindeki kurucu ve taşıyıcı rolünü vurgulamaktadır.
Anahtar Kelimeler: İslam medeniyeti, Türk bilginleri, Maveraünnehir, bilim tarihi, Fârâbî, İbn-i Sînâ, El-Cezerî, Osmanlı medeniyeti
Abstract
This study aims to examine the role of Turks in the formation and development of Islamic civilization through a multidimensional perspective. The contributions of Turks—often overlooked or treated as secondary in conventional historiography—are analyzed across various disciplines including science, philosophy, medicine, literature, and engineering. The study highlights that Turkish scholars who emerged from major intellectual centers such as Transoxiana, Bukhara, Samarkand, Herat, and Baghdad not only deepened Islamic thought but also made original contributions that shaped the global history of science.
Particular attention is given to prominent figures such as Al-Farabi, Avicenna (Ibn Sina), Al-Jazari, Ali-Shir Nava’i, and Omar Khayyam, through whom the foundational dynamics of the Turkish-Islamic scientific tradition are explored. Additionally, the study evaluates the intellectual and social structure of the Ottoman period, especially in terms of its institutionalized compassion and social order through the waqf system. Ultimately, the study argues against a single-centered narrative of civilization and emphasizes that human progress is the product of a multilayered and interactive accumulation, in which Turks played a foundational and transformative role.
Keywords: Islamic civilization, Turkish scholars, Transoxiana, history of science, Al-Farabi, Avicenna, Al-Jazari, Ottoman civilization
Giriş
Tarih yazımı çoğu zaman medeniyetlerin doğuşunu belirli merkezlere indirgeme eğiliminde olmuş, özellikle bilim ve düşünce tarihinin kökenleri uzun yıllar boyunca dar bir coğrafi perspektif içinde değerlendirilmiştir. Oysa insanlık tarihinin gerçek akışı, farklı kültür ve coğrafyaların birbirleriyle etkileşim içinde şekillendirdiği çok katmanlı bir birikimin ürünüdür. Bu bağlamda, İslam medeniyetinin teşekkül ve inkişaf süreci incelendiğinde, Türklerin bu büyük medeniyet havzasında oynadığı rolün yalnızca askerî ve siyasi alanlarla sınırlı olmadığı; bilakis ilim, felsefe, sanat ve düşünce dünyasında belirleyici bir konuma sahip olduğu açıkça görülmektedir.
Özellikle Maveraünnehir, Horasan ve Türkistan coğrafyaları, İslam medeniyetinin en parlak ilim merkezlerine ev sahipliği yapmış; Buhara, Semerkant, Herat ve Bağdat gibi şehirler yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte bilgi üretiminin merkezleri hâline gelmiştir. Bu merkezlerde yetişen Türk bilginleri, bir yandan İslam düşüncesini derinleştirirken diğer yandan insanlık tarihinin bilimsel mirasına yön veren özgün katkılar ortaya koymuşlardır. Hadis ilminden felsefeye, tıptan matematiğe, mekanikten edebiyata kadar uzanan geniş bir yelpazede ortaya konulan bu eserler, yalnızca kendi dönemlerini değil, sonraki yüzyılları da etkilemiştir.
Ve bütün bu sürecin başlangıç noktası olarak kabul edeceğimiz ve son din İslam’ın sancağının taşıyıcılığını yapan iki ulusun bir vakitler tarafı olarak birbirine kılıç salladığı Türk-Arap muharebelerinin cereyan ettiği sınır hattını tayin eden Seyhun Irmağı, İslamiyet’in önce Hz. Ömer devrinde komşu olduğu, ardından da önce savaşlar, ardından da ticari ve siyasi etkenlerle de ötesine geçip yayılarak Türk-İslam medeniyetinin en eski halinin tomurcuklanmasına vesile olan Maveraünnehir’i besleyen ırmak olması vesilesiyle hem Türk-İslam tarihi hem de uygarlık tarihi bakımından önemli bir yere sahip olup,[1] İslam sonrası Türk edebiyatının en önemli örneklerinden olan Dede Korkut kitabı içindeki olayların cereyan ettiği ve Türklerin İslamlaşma evresinde önemli bir yer tutan Yeseviyye tarikatının da kök saldığı[2] bir konumda olmasından ötürü ehemmiyet arz etmektedir. Gelgelelim bu ırmağın beslediği havza, bir dönem dünyanın en ileri ilim, sanat ve düşünce merkezlerine sahipti (Özellikle Bağdat, Buhara, Semerkant vb.). Özellikle Buhara, Semerkant gibi Türk illerinin taşıdıkları bu vasıflarla İslâm medeniyetine beşiklik etmesi bu bağlamda dikkate değerdir.
Gelgelelim Türklerin İslamlaşmasının geniş kitleler halinde ete kemiğe büründüğü Abbasiler devrinde teşekkül eden Müslüman Türk devletlerinin merkezleri ayni zamanda birer ilim ve medeniyet merkezi olmuşlardır. Samanlılar devrinde Buhara, asrın en büyük ilim merkezi sayılan Bağdat’ı gölgede bırakmıştır. O zamanın en mühim eserleri Buhara’da yazılmıştır. İbn-i Sina gibi beynelmilel ilim alemince tanınan alimler ve filozoflar orada yetişmiştir. Samanilerden Nuh’un tesis ve İbni Sina’nın da istifade etmiş olduğu kütüphane islam dünyasının en mühim bir kütüphanesi idi. Kütüphanede tabii ilimlere dair ayrı bir kısım vardı. Samaniler Devletinin enkazı üzerinde Gazneviler Devleti teessüs edince Gazne, Asya’nın en mühim ilim merkezlerinden biri oldu. Mahmut Gaznevi zamanında Gaznede o devrin en yüksek akademisi sayılabilecek bir ilim muhiti vücuda geldi. Gaznede zamanın en meşhur türk alimleri ve mütehassısları toplandı. Ebu Reyhani Biruni’nin eserleri ve Firdevsi’nin bütün cihanda tanınmış Şehname’si Gazne sarayında yazıldı. Gazne kütüphanesi en zengin kütüphanelerden biri idi. Gaznelilere, Gurlular halef olduktan sonra ilim ve medeniyet merkezi değişti. Bütün diğer safhalarda olduğu gibi medreseler, kütüphaneler, hastaneler, köprüler, hanlar, hamamlar, camiler gibi umumi müesseselerce de zengin olan bu devirde irfan merkezi Berat oldu. Meşhur Fahrüddin-i Razi Bamyan’dan Herat’a geldiği zaman Gur hükümdarı Giyasüddin ona mahsus bir medrese bina ettirdi. Her taraftan gelen talebe ve alimler burada Razi’nin etrafında toplandılar. Herat’ta pek mühim bir ilim muhiti yaratıldı. Dokuz Oğuz Türklerinden inen ve Mısır’da hakim olan Tolonoğulları’nın ve Fergana Türklerinden inen ve Fergana Hükümdarlarının unvanını alan Akşit Türklerinin de Abbasi devri medeniyetine tesirleri pek büyük olmuştur.
İslam dünyasının idaresini Abbasi halifelerinin elinden alan ve İslamlığı inhilalden kurtaran Selçukluların İslâm medeniyetine hizmetleri çok büyüktür. Orta Zamanların en mühim darülfünunları bunlar devrinde açılmıştı. Bağdat, Neysabur, Herat, İsfahan ve daha birçok şehirlerde Nizamiye medreseleri namı ile tesis ettikleri darülfünunlarda o devrin en büyük salahiyet sahibi Türk üstatları toplanmıştır. İslam ilim kütüphanesinin en mühim eserlerinden büyük bir kısmı buralarda yazılmıştır. Tanınmış Selçuklu Veziri Nizamülmülk ilim ve fikir hareketleri için hazineden yılda yüz binlerce altın sarf ederdi. Konya Selçukluları da bu ilim ve medeniyet yolunda seleflerinden geri kalmamışlardı. Bunların devrinde Anadolu baştan başa camiler, saraylar, kütüphaneler, medreseler, hastaneler, köprüler, hanlar, bedestenler, çeşmeler ve sair müesseselerle doldu, zenginleşti ve süslendi.
Endülüs tarihi dahi ince bir tetkikten geçirildiği takdirde orada da bütün Avrupa’yı irşat eden yüksek medeniyet kurucularının ve ilim saçan büyük alimlerinin Şarktan giden Türk alimleri ve Türk ırkından, Müslüman olmuş, tıpkı bugünkü Müslüman Türkler gibi Arap isimleri takınmış Berber Hazarlar olduğu kolaylıkla anlaşılır.[3]
Zaten İslamiyet’in zuhûru esnasında yüksek bir seviye ve eski bir medeniyet sahibi olan Türklerin İslamiyet’i kabul ettikten sonra İslamiyet’in teessüs ve inkişafında pek mühim bir amil olmaları tabii idi. Bilaistisna İslam medeniyetinin her şubesinde Türklerin büyük hizmetleri oldu.[4]
Gelgelelim İslamiyet’in en önemli dört kaynağından Allah kelamı olan Kur’an-ı Kerim’le birlikte ilk ikisini teşkil eden Peygamber Efendimiz’in (sas) sözleri yani hadis-i şerifleriyle ilgili en kapsamlı ve en sahih eseri hazırlayan İmam Buhari, Buharalı bir Türk âlimidir. Sahih-i Buhari adlı kıymetli eserini de İslam dünyasını karış karış gezdiği Orta Asya’da kaleme almıştır. Peygamber Efendimiz’in (sas) sözlerinin toplandığı bir eserin nerede ve kimler tarafından yazılması gerektiği üzerinde yeterince düşünüyor muyuz?
Aslında böyle bir eserin Mekke ya da Medine’de yazılması gerektiği, yazan kişinin de o topraklardan olması gerektiği akıllara gelmiyor mu? Neden Orta Asya’dan bir Türk âliminin eseri İslamiyet’i anlamamıza yardımcı olan en önemli eserler-den biri hâline geldi? İmam Buhari’nin Sahih-i Buharisinden sonra aklımıza gelen, İslamiyet’in diğer asli kaynakları arasında bulunan İmam Tirmizi’dir. Anne babası Mervli olan Tirmizi, bugün Özbekistan’ın Tirmiz şehrinin Buğ köyünde doğmuş bir Türk âlimidir. Yine aynı şekilde, Sahih-i Müs-lim’in yazarı İmam Müslim de Horasanlı bir İslam âlimidir. Bu büyük muhaddis, İmam Buhari ile birlikte “İmameyn (İki İmam)” olarak anılacak kadar hadisle-re våkıf bir zattır. Hicri 261 yılında, Peygamberimiz’in (sas) vefatından 251 sene sonra 57 yaşında vefat etmiş, Nişabur’a defnedilmiştir. Hz. Muhammed’in (sas) vefatından sadece iki asır sonra O’nun (sas) sözlerini herkesten, O’nun (sas) hemşehrilerinden bile daha iyi bilen bu Orta Asya kökenli âlimler nereden çıkmış, onları kim yetiştirmiştir? Bu iş neden ve nasıl Türklere nasip olmuştur? Bu soruların cevaplarının düşünülmesi gerekir.
Ünlü Sünen adlı eserin müellifi Ebu Davud da yine Horasan doğumlu büyük bir âlimdir. 500 bin hadis-i şerif içinde 4.800 hadisi yirmi sene içinde büyük bir titizlikle seçerek, bütün mezheplerin önünde saygı ile hazır ola geçtiği bir eser vermiş, derin bir âlimdir. Hanefilerin itikatta imamı olan İmam Mâtüridi, Semerkand’ın Mâtürid köyünde dünyaya gelmiştir. Onun döneminde İslam dünyasında Abbasiler hüküm sürüyordu, ancak artık zayıflamışlardı. İmam Mâtüridi’nin yetişkinlik döneminde Orta Asya hâkimiyeti Samanoğullarının eline geçmişti. İmam Mâtüridi’nin bu coğrafyada saçtığı ilim ışıkları sadece Orta Asya’yı değil bütün İslam dünyasını aydınlatacaktı.
İslam toplumlarında yaygın diğer bir itikadi mezhep olan Eş’arilik, aklı temel bir bilgi kaynağı olarak gören Mu’tezile mezhebine karşı mücadelesiyle öne çıkmıştır. Akla ifrat-tefrit düzeyinde kıymet veren Mu’tezile fikirleriyle mücadelesin-den dolayı Eş’arilik, Ehl-i Sünnet anlayışı içinde geniş tabanlı sempati elde etmiş bir itikadi mezheptir. Her ne kadar bir-çok âlim itikadi meselelerdeki fikirleriyle İmam Mâtüridi’nin İmam el-Eş’ari’den üstün olduğunu ihsas etmişse de İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’ari’nin fikirleri çerçevesinde oluşan Eş’ari mezhebi birçok bölgede Mâtüridilikten daha yaygın bir kabule mazhar olmuştur. (İskenderiye Üniversitesi profesörlerinden F. Huleyf, yayına hazırladığı İmam Mâtüridi’nin Kitâbü’t-Tevhid eserinin önsözünde şu cümleleri sarf eder: “Matüridi, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’e yardımcı olma hususunda Eş’ari’ye karşı bir üstünlüğe sahiptir.”) Hz. Muhammed’in (sas) vefatından 3 asır sonra yaşayan bu âlim, doğduğu yer ne Mekke ne Medine ne de Hicaz Yarımadası’na ait bir yer değilken, İslam itikadı konusunda bütün Arap dünyasını okutacak bir ilme nasıl sahip olmuştu?
El-Eş’ari Hazretleri, Semerkand’ın Cakerdize Mahallesi’nde, genellikle âlim zatların defnedildiği kabristana defnedilecektir. Rusya’daki komünizm döneminde burası bir Yahudi mahallesi haline getirilecektir. Mezarların üzerlerine inşa edilen evler ile kabristan işgal edilerek ortadan kaybolacaktır. 2005 yılında yapılan titiz araştırmalar neticesinde kabristan içinde İmam Mâtüridi Hazretleri’nin kabri bulunmuş, üzerine bugünkü türbesi inşa edilmiştir. Bu kazılar sırasında o yüzyıla ait nice Türk-İslam büyüğünün mezar taşı da tespit edilerek bu türbe içinde koruma altına alınmıştır.[5]
Yine o devrin hukuku olan fıkha dair eserlerin birçoğu Türk alimleri tarafından vücuda getirildi. Bugün bile İslâm dünyasının her tarafında eldenele dolaşan “Hidaye” Merginanlı bir Türk aliminin eseridir. Usul kitaplarının en mühimleri yine Türkler tarafından yazılmıştır. Türkler bilhassa felsefi ve müspet ilimler sahasında vukuf ve ihata göstermişlerdir. Türklerin meşgul olmadığı ilim sahası yoktur. Eski Yunan usulünde ilk coğrafya kitabı yazan “Belhli Ebu Zeyit’tir. Hint ulum ve felsefesini İslâm dünyasına ve Avrupa’ya tanıtan Ebu Reyhani Biruni Harezmli bir Türk’tür. İslam dünyasının Aristosu İbn-i Sina Buhara yakınında Afşine kariyesinde doğmuş bir Türktür. İslam dünyasının en büyük filozofu Farabi Türkmen elinde Farap’ta (Faryap) doğmuştur. Memun tarafından ilk defa olarak tesis edilen rasathanenin en yüksek mütehassısı Mervli Halit İbn-i Abdülmelik tir. Bağdattaki “Darülhikme”nin azaları arasında en mühim sima ve en meşhur riyaziyyatçı “Harezmli Musa”nın oğlu Mehmet de bir Türktür. Bu alim Hint-Yunan usullerini cami olan Zayiçenin mucididir. Araplara kendi dillerinin en mükemmel lügat kitabını hediye eden Cevheri Türk’tür. Farabi’nin Es Siyasetü’l Medeniye adlı eseri iktisadi siyasete dairdir. İslam medeniyetinde bu mevzuya dair ilk yazılan kitap bu eser olduğundan iktisadi siyaset ilmini İslâmlar arasında tesis etmek şerefi de Türklere aittir.[6]
İktisadi siyasetle ilgili İslam medeniyetindeki neşredilen ilk eser olarak sözünü ettiğimiz Es Siyasetü’l Medeniye’den bahsetmişken bu eseri bilim literatürüne kazandıran el-Farabi’yi detaylıca ele almadan geçmek olmaz.
Şark’ın bilge filozofu: EL-FÂRÂBÎ (872-951)

Tam adı Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Fârâbî et-Türkî olan ve İslâm dünyasının 9’uncu yüzyıldaki en önemli düşünürlerinden biri olan el-Fârâbî’nin Türkistan’daki Fârâb şehri (bugünkü Kazakistan sınırları içinde eski bir şehir olan Otrar) yakınlarındaki Vesiç’te yaklaşık 258 (871-72) yılında doğduğu sanılmaktadır.[7]
Bir yanlış anlama sonucu İbnü’n-Nedîm filozofun Horasan bölgesindeki Fâryâb’da doğduğunu kaydeder.[8]
Latin Ortaçağı’nda Alfarabius ve Abunaser diye anılır. Babasının Vesiç Kalesi kumandanı olduğu dışında ailesi hakkında bilgi yoktur.[9]
Sâmânîler Devleti’nin hâkimiyetinde önemli bir eğitim ve kültür merkezi konumunda bulunan Fârâb’da eğitim programının dinî, eğitim dilinin ise Arapça olduğu, Farsça’nın da kısmen edebiyat dili olarak okutulduğu bilinmekte ve bu ortamda iyi bir tahsil gördüğü anlaşılmakta olan el-Fârâbî’nin sadece yaşadığı dönemin değil, sonraki yüzyılların da entelektüel gelişimine yön veren öncüler arasında gösterilir.[10]
Tam adı Ebu Nasr Muhammed bin Muhammed bin Tarhan bin Uzlag el-Fârâbî olarak geçen “Doğu’nun bilgesi” felsefenin yanı sıra mantık, siyaset, müzik ve bilim felsefesi gibi pek çok alanda derinlemesine eserler kaleme alarak, İslam düşünce geleneği ile Antik Yunan felsefesi arasında bir köprü kurdu.[11]
Özellikle Aristoteles ve Platon’un eserlerine olan hâkimiyetiyle tanınan Fârâbî, bu sebeple “İkinci Öğretmen” (Muallim-i Sani) ünvanıyla anılır. Çünkü “Birinci Öğretmen” Aristoteles’tir.[12]
Yunan filozoflarının fikirlerini sadece yorumlamakla kalmayan El-Fârâbî, onları İslam düşünce sistemiyle uyumlu hâle getirerek özgün bir felsefi sistem inşa etti.[13]
Özellikle “İdeal Devlet” adlı eseri, Platon’un Devlet’ine açık göndermeler içerirken, İslamî bir çerçeveyle yeni bir siyaset felsefesi ortaya koyar.[14]
El-Fârâbî’ye göre hakikat, akıl yoluyla kavranabilir. Ona göre insanın en yüksek amacı, aklını kullanarak “en yüksek mutluluğa” ulaşmaktı.[15]
Bu anlayış, hem bireysel hem toplumsal bir sorumluluğu içerir. Bilgiyi aramak, erdemli yaşamak ve adaletli bir toplum inşa etmek onun felsefesinin temel taşlarını oluşturur. Bu bağlamda Fârâbî, “Erdemli Şehir” kavramını geliştirerek yöneticinin aynı zamanda bir filozof olması gerektiğini savunmuştur.[16]
Bu fikir, sonraki yüzyıllarda hem İslam siyaset teorisini hem de Batı düşüncesini derinden etkiledi. Fârâbî’nin geliştirdiği “Erdemli Şehir” kavramının kökeni ve amacı mutlak saadettir.[17]
O’na göre; en iyi devlet gerçek adalete dayanır. Adalet her değerin özündeki zaruri bir unsurdur. Erdemli şehrin yöneticisi politik güçle felsefi bilgeliğe sahip ilk başkandır. İlk başkan on iki niteliğe sahiptir.[18]
Ancak bu vasıflara haiz hiç kimse yoksa altı niteliğe sahip biri ikinci başkan olur.[19]
Fârâbî devletleri erdemli şehir ve erdemli olmayan şehirler olarak sınıflandırır. Erdemli şehir tektir. Âlim ve erdemli kişilerin bulunduğu bir yerdir.[20]
Bu şehirde toplum üyeleri birbirine yardım eder.[21]
Erdemli olmayan şehirler ise dört çeşittir: Cahil Şehir, Fasık Şehir, Değişebilen Şehir ve Sapkın Şehir. Erdemli olmayan şehirlerde insani değerler gelişmemiştir. Bunlar, başkalaşmış ve bozulmuş niteliksiz toplumlardır.[22]
Fârâbî’nin böylesine bir donanıma sahip olmasında şüphesiz ki aldığı eğitimin payı çok olup, zât-ı âlileri devrin tanınmış mantıkçılarından Matta bin Yunus’tan mantık okudu ve kısa zamanda hocasını geride bıraktı. Bir felsefe şehri alan Harran’a giderek arada da Yuhanna bin Haylan’dan öğrenim gördü. Bağdat’a dönerek Aristoteles’in kitaplarını inceledi. Bu çalışmaları ve felsefedeki yetkinliği nedeniyle kendisine ikinci öğretmen (birincisi Aristoteles) denildi. Bağdat’ta yirmi yıl geçiren Farabi Hamdaniler’in başşehri olan Halep’e gitti ve burada Hamdani emiri Seyfüddevle’nin yakın ilgisini gördü. Sarayda gelenekleşen bilim ve sanat toplantılarına katıldı. Burada bilim ve düşünce adamı olarak saygın bir yer edindi Mısır’a yaptığı kısa bar geziden döndükten hemen sonra seksen yaşında Halep’te öldü (950).[23]
Farabi’nin felsefe geleneğine katkısı ve yenilikleri:
Bilgide bütünlüğün, bilimler arası ilişkinin ve yeni bir bilimler tasnifinin oluşturulması;[24] mantık ilminin Arapçada inşă edilmesi;[25] sudûr teorisinin tevarüs edilip bilimsel bilginin bütünüyle uyumlu hale getirilmesi,[26] mütehayyile gücü ve ilähi inayet kavrayışına dayalı yeni bir nübüvvet teorisinin inşası; dilin ve toplumun kuruluşunun sistemli bir açıklamasına ulaşılması, ahlâk ve siyaset teorisinin kurulması,[27] onun büyük başarısının yalnızca başlıklarını oluşturur. Bütün bunlar, tercümelerden elli yıl sonra doğan bir filozof tarafından gerçekleştirilmiştir.[28]
Fârâbî’den sonra Bağdat felsefe okulu bilhassa mantık ve metafizikte gelişme kaydederek Aristoteles mantığının yeni bir yorumuna ulaştıkları gibi yoktan yaratma görüşü ile sudûr teorisini uzlaştıran yeni bir metafizik geliştirmişlerdir.[29] İbn Miskeveyh (ö. 421/1030) neredeyse bütün felsefi mesaisini ahlâk alanına hasrederek yeni bir adalet teorisi geliştirmiştir.[30] Doğu İslam dünyasının yaratıcı filozofu Ebûl-Hasan el-Amiri, (ö. 381/992) felsefe tarihinde nadir görülen bir çeviklikle hem zorunlu mümkün ayrımını geliştirerek ontolojiyi yenilemiş hem de İslam dininin duyarlılıklarını dikkate alarak yeni felsefe kavrayışı inşa etmiştir.[31]
Nihayet tüm bu çabalar Måverâünnehir bölgesinde yetişen İbn Sina felsefesinde zirveye ulaşmıştır. İbn Sina; Farabi, Amiri ve Mutezile kelamcılarının fikri mesaisini devasa bir felsefi öğretiye dönüştürmüştür. Zorunlu-mümkün ayrımına varlık-mahiyet ayrımını ekleyip bütün felsefi meselelere tatbik ederek felsefi ontolojiyi geriye dönüşü imkânsız olacak şekilde yenilemiştir.[32]
Fåråbi’nin benimsediği sudûr teorisini kusursuzlaştırarak bu teoriyi İslam geleneğinde yoktan yaratmaya güçlü bir alternatif açıklamaya dönüştürmüştür.[33]
Bu teorinin dini naslara tatbik edilerek yeni bir dini düşünceye ulaşma çabası, bizzat İbn Sina tarafından üstlenilmiştir.[34]
Yine Fåråbi’nin tasavvur-tasdik ayrımını dikkate alarak klasik mantığa bugün de hala geçerli olan nihai formunu kazandırmıştır.[35]
Farabi’den detaylıca söz etmişken İslam Medeniyeti’nin havzasında yetişen diğer büyük Türk bilginlerini detaylıca incelemeden geçmek olmayacaktır elbette.
İlk Sibernetikçi Büyük Mucit: EL-CEZERİ

Batı dünyasında Cazari (Gazari) olarak bilinen “Ismail Ebul-Iz Bin Razzaz El-Cezeri” Mezopotamya (Cizre) Tor (Dağ kapı) mahallesinde 1153 yılında dünyaya geldi. Adı İsmail olup babasını adı Rezzaz dır. Şeref ve onur babası anlamında Ebul-iz lakabını taşımıştır. El Cezeri Onun Cizreli olduğunun bir delilidir.[36]
Cizreli büyük mucit, bilgisayarın temelini atan âlim, fen ve teknik adamı, robotlar, saatler, su makinaları, şifreli kilitler, şifreli kasalar, termos, otomatik çocuk oyuncakları gibi 60 makine mucidi ve dünyanın ilk sibernetik bilginidir. Batı dünyasında Cazari (Gazari) olarak bilinir.
Matematik denince Harizmi, tıp gelince akla nasıl İbn-i Sina geliyorsa, felsefe denince Farabi akla geliyorsa, Sibernetik denince de akla ilk gelen kişi El-Cezeri’dir.
Türk-İslam coğrafyasına kazandırdıkları ile tarihte çok önemli bir yer edinmiştir. El-Cezeri, sibernetik alanının kurucusu ve insanlık tarihinin ilk robotik teknolojilerine yoğunlaşan kişi olmuştur.
Fizikçi, robot ve matriks ustası bilim insanı asıl ismi “İsmail Ebul İz Bin Rezzaz El-Cezeri” dir.
Batı literatürün de M.Ö. 300 yıllarında Yunan matematikçi Archytas tarafından buharla çalışan bir güvercin yapılmış olduğu belirtilse de, robotikle ilgili bilinen en eski yazılı kayıt, El-Cezeri’ye aittir.
Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim insanı olan El-Cezeri’nin yaptığı otomatik makineler günümüz mekanik ve sibernetik bilimlerinin temel taşlarını oluşturmaktadır.
Sibernetik haberleşme, denge kurma ve ayarlama bilimidir. İnsanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. Bu bilim, zamanla gelişerek bugün hayatımızın vazgeçilmezleri arasına giren bilgisayarların ortaya çıkmasına imkân tanımıştır. Sibernetik ve otomatik sistemlerin başlangıcı konusunda; Fransızlar, Descartes ve Pascal’ı; Almanlar, Leibniz’i, İngilizler, Bacon’ı ileri sürerler. Oysa el-Cezeri, rakiplerinden tam 600 yıl önce sibernetiğin ilkelerini bilim dünyasına sunan ilk kişiydi.
Sibernetik, insanlarda ve makinalarda karşılıklı haberleşme, denge kurma ve yönetme bilimidir. El Cezeri, Elektronikteki ayarlama sistemleri ve sibernetikteki denge durumunu başarılı bir şekilde çalışmalarında uyguladığını, yaptığı araçlardan anlaşılmaktadır. Çok çeşitli makineler yapan El Cezeri, farklı farklı denge durumu kurmuştur. Kendi kendine hareket eden anlamına gelen otomatik kelimesi, insan ve diğer canlıların eylemlerini taklit ederek, makinelerin işlevselleştirilmesi için sistemli bir çalışma ve sibernetik tabanlı uygulamalardır. Belli algoritmalar eşliğinde hareket kazanan insan taklitli araçlar robot olarak ifade edilir.
El-Cezerî’den önce İslam teknolojisine katkıda bulunmuş olan diğer düşünür ve bilim adamları arasında Musaoğulları, el-Harezmî ve Rıdvan gelmektedir. Musa oğulları arasında Ebû Cafer Muhammed, Ebû Kasım ve Hasan olmak üzere üç düşünür kardeş meşhurdur. Bunlar babalarının ölümünden sonra halife Memun zamanında, onun himayesinde yetiştirilmiştir. Bu kardeşler tarafından yapılmış olan bazı cihazların daha sonra, El-Cezerî’yi etkilediği söylenir.
Dünya bilim tarihi açısından bugünkü sibernetik ve robot biliminde çalışmalar yapan ilk bilim adamı olan El-Cezerî, “Mekanik Hareketlerden Mühendislikte Faydalanmayı İçeren Kitap” (El Câmi-u’l Beyn’el İlmî ve El Amelî’en Nâfi fî Sınâ’ati’l Hiyel) adlı eserinde ortaya koydu. 50’den fazla cihazın kullanım esaslarını, yararlanma olanaklarını çizimlerle gösterdiği bu olağanüstü kitapta El-Cezerî î, “Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalacağını” söyler. Bu kitabın orijinali günümüze kadar ulaşamadıysa da, bilinen 15 kopyasından 10’u Avrupa’nın fark müzelerinde, 5 tanesi Topkapı ve Süleymaniye kütüphanelerinde yer almaktadır.
Cizre’de Zengi Beyi Ebul Kasım Mahmud Sencerşah (1162-1170) döneminde Cizre Ulucami kapısı ile kapı tokmakları olan ejderleri yapmıştır. Cezerî, Sukmân bin Artuk’un isteği üzerine El-Câmi„ Beyne’l-ilm ve’l- Ameli’n-Nâfi fî Sınaâti’l-Hiyel (Makine Yapımında Yararlı Bilgiler ve Uygulamalar) adlı bir yapıt kaleme almıştır.[37]
Türkçe’nin Üstünlüğünü Haykıran Yüce Mütefekkir: ALİ ŞİR NEVAİ

Türk Çağatay Edebiyatı’nın en büyük şair ve alimlerinden bir olan Ali Şir Nevai, 9 Şubat 1441 ‘de Herat’ta doğmuştur. Uygur Türklerinden olan Nevai, Kiçkine Bahşı olarak da bilinen Gıyasettin Kiçkine’nin oğludur. Şahruh’un ölümü üzerine küçük yaşlarda Heraftan ayrılmak zorunda kalmış ve çocukluğunun bir dönemini Irak’ta geçirmiştir. 1452 yılında Sultan Ebulkasım Babür’ün Horasan’a hâkim olmasıyla birlikte Kiçkine Bahadır Horasan’a döner, babasıyla gitmeyen Nevayi, Herat’ta kalır. Nevayi. Hüseyin Baykara ile birlikte Meşhed ve Semerkand gibi devrin önemli ilim merkezlerinde dönemin ileri gelen alimlerinden dersler alarak yetişir. Babasının ölümünden sonra Herat’a dönen Nevayi, Ebu Sait Mirza’ya hizmet etmiştir. Hüseyin Baykara 1469 yılında Horasan’a hâkim olunca Nevai, Baykara’nın sarayında mühürdarlık görevine getirilir. Devlet görevinde vezirliğe kadar yükselir. Ali Şir Nevai, devlet görevinde bulunduğu süre içerisinde yaptığı işlerle ne kadar önemli bir devlet adamı olduğunu gösterir. Devlet adamlığı Nevayi’nin, şairliği kadar önemli bir yönüdür. Baykara’nın sarayında ilk büyük hizmeti vergiler yüzünden çıkan isyanı aldığı tedbirlerle önlemesi olur.[38]
Nevayi’nin, Hüseyin Baykara için yaptığı en büyük fedakârlık Yadigâr Mehmet olayının sona erdirilmesinde olur. Nevayi, büyük cesaret örneği gösterip Yadigâr Mehmet’i yakalayarak Hüseyin Baykara’ya teslim eder.[39]
Devlet görevinde bulunduğu süre içerisinde devletten maaş almaz. Herat’ın mimarisine önemli katkılarda bulunur. “O kadar ki, resmi görevde bulunduğu halde devletten maaş almamış, sırası düştükçe devlete yardım etmiş; bir mahalle, bir cami ve medrese, bir tekke ve hastane, bir hafız yetiştirme merkezi yaptırmış ve bu müesseselere büyük mülk vakfetmiştir.”[40]
Devlet görevindeyken haksızlıklara karşı verdiği mücadelelerden dolayı birçok düşman kazanan Nevayi, düşmanlarının uğraşları sonucu devlet görevinden alınarak Herat dışına çıkarılmıştır. 1490 yılında devlet görevlerinin hepsinden ayrılarak Herat’a dönen Nevayi, eskisinden daha fazla ilgi görür. Ali Şir Nevayi, Esterabad seferinden dönen Hüseyin Baykara’yı karşılamaya gittiğinde 3 Ocak 1501 yılında vefat eder. “Ali Şir’in ölümü üzerine Herat’ta resmi yas tutulmuş ve bizzat hükümdarın başkanlığında verilen Türk usulü ‘aş’ (yuğ yemeği), Herat tarihinde benzeri görülmeyen bir hadise olmuştur.”[41]
İlmî ve Edebi Şahsiyeti
Ali Şir Nevayi büyük şair, alim ve sanatkarların yaşadığı bir yer olan Herat’ta yetişmiştir. Şair küçük yaşta şiir yazmaya merak salmış. Çok küçük yaşlarda gazeller yazmaya başlamıştır. Bu merakın sebebini yaşadığı çevrede ve aile ortamında aranmalıdır.[42]
Babası evinde şairleri toplayan, hece vezniyle şiirler yazan birisidir. Aynı şekilde Nevayi’nin dayıları da şairdir. Molla Cami, Hatifi, Hüseyin Kaşifi, Devlet Şah gibi bir çok ünlü şair ve sanat adamı Nevayi’nin yetişmesine katkıda bulunmuşlardır. Çocuk denecek yaşlarda devrinin büyük şairleriyle mektuplaşmış ve yaşının çok üstünde anlaşılması zor olan Feridüddin-i Attar’ın Mantıkut Tayr’ını elinden bırakmamıştır. Molla Cami gibi devrin büyük sanatkarıyla iyi bir dostluk kurmuştur. Molla Cami’nin ölümü şairi derinden sarsmıştır. Bu ortamda yetişen Ali Şir Nevayi büyük devlet adamlarının da himayesini görmüştür. Bu şekilde büyük şair ve sanatkârlar arasında yetişen Nevayi eserleri, ilim ve fikir alanındaki düşünceleri ile dönemin ileri gelen ideal ve örnek insanı olmuştur.[43]
Ali Şir Nevayi, ilk şiirlerini Farsça yazmıştır. Nevayi’nin ilk gençlik yıllarında Farsça şİİr yazması döneminin eğilimleri göz önüne alındığında oldukça tabiidir. Nevayi, Farsça’nın yanında Arapça’nın da bütün inceliklerine vakıftır. Daha sonra eserlerini Türkçe yazmıştır. “Nevayi, bunu ‘şuur sinnine kadem’ koyduğunda Türkçe yazmaya başladığını açıklamaktadır.”[44]
Türkçe şiirleriyle ve samimi bir Türkçü ve Türkçeci olarak Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulunmuştur. Ali Şir Nevayi Türkçe’nin Farsça’ya karşı üstün bir dil olduğunu savunuyordu. Muhakemetü’l Lügateyn’de Türk dilinin özelliklerini ve zenginliklerini sıralar. Nevayi Türkçe’nin kelime hazinesiyle yapısındaki zenginliği, şekillerin kullanılışındaki kolaylığı beş yüz yıl önce fark etmiş, kendi imkanlarıyla bu özellikleri açıklamaya çalışmıştır.
“Bütün Divan şairlerimiz gibi o da klasik İran edebiyatının biçim ve muhteva unsurlarını benimsemiş olmakla birlikte, eserlerine Türk hayatından levhalar yerleştirmek, şiirlerinde tamamen milli ve mahalIi motifler; deyim, terim ve mecazlar kulIanmak suretiyle bu edebiyattan ayrılarak daima orijinalliğini muhafaza etmiştir.”[45]
Nevayi, eserlerinde belli bir ideali savunmuştur. Nevayi’nin ideali Türk Dilini Farsça’nın etkisinden kurtarmak ve Türkçe’yi layık olduğu yere getirmektir. Türk Edebiyatındaki dağınıklığa bir son verme amacı vardır. “Bu ülküsünü Lisanü’t Tayr’da şu beyitle açıklar:
Türk nazmıda çü tartıpmın alem Eyledim ol memleketni bir kalem”[46]
Nevayi’in eserlerinin bir başka güzeIIiği de eserleri günlük hayatın yankılarına, çağının yaşayan tiplerine, tarihi olaylara sık sık rastlanmasıdır. Şairin bu özelliği bilhassa divanında ve Hamsesinde açıkça görülür. Hamsesinde yer alan İran kaynaklı hikayeleri Türk ruhuna uygun hale getirir. Kahramanlarını tamamen Türkleştirir. Ali Şir Nevayi’nin Hamse’si çağdaş olan diğer şairlerin hamselerinden bu özelliğinden dolayı üstün tutulmaktadır. Anlaşılacağı gibi Ali Şir Nevayi Türkçe’yi sanat dili haline getirmek ve münevver Türk ruhunu yükseltecek eserler vermek emelindedir.[47]
Tabiplerin Sultanı: İBN-İ SİNA

İbn-i Sina’nın 980 yılında dünyaya geldiği ve bugünkü Özbekistan sınırları içerisinde bulunan Buhara, Samanlılar devrinde iken asrın en büyük ilim merkezi sayılan Bağdadı gölgede bırakmıştır. O zamanın en mühim eserleri Buhara’da yazılmış olup, İbni Sina gibi beynelmilel ilim alemince tanılan alimler ve filozoflar orada yetişmiştir. Samanilerden Nuh un tesis ve İbni Sinanın da istifade etmiş olduğu kütüphane islam dünyasının en mühim bir kütüphanesi idi.[48]
Büyük Türk bilgini İbn-i Sina (980-1037) devrinin çok önemli bilginlerinden ders almış çağının bilgilerini özümsemiş aynı zamanda onları pratik hayatta uygulamıştır. Onun bilmenleri (hocaları) yahut etkilendiği isimler arasında şu bilim insanlarını zikretmek gereklidir: “Henüz erken ortaçağ döneminde Yakın ve Orta Doğu halkları Tıp, Farmakoloji, Kimya ve bunlarla ilgili diğer bilim alanlarında büyük başarılar kazanmışlardır. Batılı Bilim tarihçilerine göre, Müslüman Doğu âlimleri Yunan ve Bizanslı seleflerini yalnızca geride bırakmadılar; aynı zamanda önemli eserleriyle sonraki yüzyıllar için bu bilim dallarının gelişim yollarını da belirlemiş oldular. IX-XIII. yüzyıllarda Doğu’nun farklı bölgelerinde yaşayan ve Tıp tarihinde silinmez izler bırakan onlarca seçkin hekimin adı bilinmektedir. Ortaçağda Tıp biliminin yükseliş dönemi de X-XI. yüzyıllara rastlamaktadır. Orta Asyalı büyük ansiklopedist, bilgin ve hekim Ebû Ali İbn Sînâ da bu dönemde yaşamış bilimsel-felsefî faaliyetlerde bulunmuştur. İbn Sînâ’nın bilimsel ve felsefî faaliyeti, çeşitli alanlarda çalışan bilim insanları ve hekimlerden oluşan nitelikli bir ortamda görülmüştür. İbn Sînâ’nın Tıp hocalarından onun üzerinde en etkili olanları, Ebû Abdullah en-Nâtilî ve Ebû Mansûr el-Kumrî’dir. İbn Sîna döneminde Türkistan’da, özellikle Buhara ve Semerkant’ta seçkin hekim-bilginler yaşamış ve faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Bu hekimler arasında geleceğin büyük Türk Bilgini İbn Sînâ’nın bizzat hocalığını üstlenenler de olmuştur. İbn Sînâ döneminde Türkistan Tıbbının yüksek düzeyi açısından onun yakın öncülü (selefi), belki de, yaşça büyük çağdaşı olan Ebû Bekir Rebî‘ b. Ahmed el-Ehaveynî el-Buhârî’den de önemli bir bilim insanıdır. Kendisinin yazdığı üzere, Ebû Bekir Muhammed b. Zekeriya er-Râzî’nin öğrencilerinden birinin öğrencisi olmuştur. İbn Sînâ (980-1037)’nın “el-Kânun fî’t-Tıbb” kitabında işlediği konuları tasnif ederken ele aldığı konulara dair karşılaştırmalar yapıldığında Râzî (865-925), Mecûsî (ö. 994), Ehaveynî (X.yüzyıl), Kumrî (ö. 999) ‘nin çalışmalarını örnek almıştır.”[49]
İbn-i Sînâ bunlardan özellikle biyografisinde Ebû Abdullah en-Nâtilî’den bahsettiği ve antik çağ hekimleri Hipokrat (DÖ. 460-377) ve Bergamalı Galen’in (129-216) isimlerini de eserlerinde kaynak verdiği görülmektedir. Ayrıca Platon (DÖ. 428-348), Aristo (DÖ. 384-322) gibi Yunan filozofları da İbn-i Sînâ’nın felsefi düşüncelerini etkilemiştir. Fakat ister Farabi (872-950/951) isterse İbn-i Sina’da gördüğümüz bu eski Yunan filozoflarının isimleri uygarlığın/medeniyetin eski Yunandan başladığı gibi bir kabul oluşturmamalıdır. Kısaca uygarlığın eski Yunan’dan başladığı fikri sorgulanmalı ve İbn-i Sina gibi büyük düşünürleri incelemeye başlamadan önce irdelenmesi gerekmektedir.[50]
Yunan uygarlığının büyük hekimleri, filozofları ve düşünürleri kendilerinden binlerce yıl önce insanlığa hizmet etmiş uygarlıkların birikimlerini değerlendirmişler yeni bir uygarlığın temsilcisi olmuşlardır. Onların, Türkistan, Eski Anadolu, Sümer, Hint, Mısır uygarlıklarından aldıkları bugünkü araştırmaların ışığında aydınlanmış bulunmaktadır. Yunan uygarlığından önce Anadolu’da ve Avrupa’da erken Türk Uygarlıklarının kurulduğu bilinmektedir.
Etrüsklerin (Tursha’lar) (DÖ. 1300) Friglerin (Muşkilerin) (DÖ.1200) vb. tarihleri ve uygarlıkları incelendiğinde görülmektedir ki Yunan Uygarlığı denilen uygarlığın kendisinden önce birçok uygarlıkların birikiminden oluştuğu anlaşılmaktadır.[51]
Örneğin “Yunanlılar ve Romalılar birçok sanat kolu gibi resmetmeyi de Etrüsklerden almışlardır. Tıp sahasında da çok ileri seviyelerde olduğunu bildiğimiz Etrüsklerin bir yazıtında “geçerli itibarımız insan doktorluğudur” denilmektedir. Avrupa Etrüsk kültürünün Erken Türk uygarlığından geldiğini asla kabul etmemektedir. Çünkü Avrupa’nın bilgiye ve gerçeğe ulaşmak gibi bir düşüncesinden ziyade toplumlar üzerinde bilgiyi egemenlik aracı olarak kullanmak istemektedir.”[52]
Yunanlılardan önce yine bir Ön-Türk uygarlığı temsilcisi olan Pelasgların (D.Ö. 3000) eski Yunanlılardan önce o topraklarda yaşadığı Heredot ve birçok tarihçi tarafından anlatılmaktadır.[53]
Martin Bernal’da Kara Atena çalışmasında Yunanlıların Doğu Akdeniz, Girit ve Mısır Uygarlıklarından bilimsel alıntıları göstererek Arî tarih ve uygarlık paradigmasını yıkmaktadır.[54]
Aydın Sayılı “Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, astronomi ve Tıp” isimli eserinde ilmi düşüncenin Sümerlerde ve Mısır’da Yunan uygarlığından Binlerce yıl önce doğduğunu anlatmaktadır. Mezopotamya’da doğumdan önce 40.000 ile 10.000 yılları arasında yapılan tarımdan bahsetmekte doğu ve orta Anadolu’dan Mezopotamya’ya obsidiyen ticaretinin ve Mezopotamya’dan asfalt ihracını bildirmektedir. Matematik, astronomi ve tıp alanındaki çalışmaların bu konudaki tabletlerde son derece metodik ve ileri sistemler düzeyinde betimlendiğini göstermektedir.[55]
Güney Doğu Anadolu’da bulunan Göbekli Tepe, Karahantepe ve bulunmaya devam eden benzerlerinin uygarlığın beşiğinin Anadolu coğrafyası olduğunu göstermektedir. Fahri Işık “Uygarlık Anadolu’dan Doğdu”[56] eserinde batı tezlerini çürütmektedir. Kojin Karatani’de “Izonemi ve felsefenin kökenleri”[57] isimli çalışmasında felsefenin Anadolu’dan doğduğunu kanıtlamaktadır. Kazım Mirşan’da Türkistan, Ön Asya, Anadolu, Avrupa ekseninde kanıtlarıyla Erken Türk Uygarlıklarının ve Türklerin Uygarlık köprülerini hem felsefi hem de bilimsel boyutlarıyla göstermektedir.[58]
Türkistan uygarlığının insanlığa vermiş olduğu katkılar ön Asya, Anadolu coğrafyası arasındaki bağlantıları Erken Türk ve Ön-Türk araştırmacıları tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bu çalışmaları göz ardı ederek Farabi, İbn-i Sînâ ve diğer Türk bilim insanlarını yahut İbn-i Rüşd (1126-1198), İbnü’l Heysem (965-1038) ve diğer birçok İslam bilim insanını salt Yunan filozofların yahut hekimlerinin öğrencileriymiş gibi göstermek son derece yanlış ve kolaycı bir yöntemdir. İbn-i Sînâ tıbbi çalışmalarında hocası en-Nâtilî ile Hipokrat ve Galeni aşmıştır. İlerleyen yüzyıllarda Avrupa’daki çalışmalarda Hipokrat ve Galen’den üstün olduğu kabul edilmiştir. Felsefi eserlerinde Yunan filozoflarından özellikle Aristo’dan etkilenmesine rağmen onun fikirlerini olduğu gibi kabul etmemiş önce eleştiriye tabi tutmuş, mutlaka özgün bakış açısı ve birikimi ile yeniden değerlendirerek kendi felsefi eserlerini inşa etmiştir. Buna rağmen İslam dünyasında Gazali (1058-1111) gibi düşünürler Farabi ve İbn-i Sînâ’yı adeta Yunan düşünürlerinin her düşüncesini kabul etmiş gibi itham ve tekfir etmişlerdir. Halbuki İbn-i Sina dâhil olduğu Türk-İslam uygarlığına ait fikirlerini felsefi eserlerinde ortaya koymuştur. Onun Farabi’nin eserlerini okuyarak Aristo’yu daha iyi anladığını ifade ettiği cümleleri bilim ahlakı açısından son derece takdir edilmesi gereken bir davranıştır. Çünkü Avrupa’da yıllarca Doğu uygarlığının bilim insanlarının eserlerinden alıntılar yapıldığı halde onların isimlerinin verilmediği ve kaynak gösterilmediği anlaşılmıştır. Örneğin “İbni Sînâ’nın birçok fikri Leonarda Da Vinci’nin (1452-1519) notlarında görülmektedir. Özellikle Da Vinci’nin anatomisi İbn Sînâ’ya çok benzemektedir. İbni Sînâ’nın bulduğu ve ayrıntıları ile şekillerini çizdiği çıkrık, kaldıraç, kama, palanga sistemleri de buna eklenebilir. Yazılarında İbni Sînâ’dan alınmış Arapça terimlere rastlanır. Descartes ve birçok Avrupalı düşünür de Türk ve İslam filozofu ile bilim insanlarının kullandıkları fikirlere çoğu kez atıf yapmamıştır. İbn-i Sînâ yahut Farabi Eflatun’un ve Aristo’nun eserlerini açıklarken ve kaynak gösterirken yani atıf yaparken olması gereken bilim ahlakı davranışını sergilemektedir. Akademik terim ile ifade edilecek olursa batılı meslektaşları intihal yaparken onlar asla intihal yapmamışlardır. Daha hoşgörülü bir ifade ile Avrupalı bilim insanları Engizisyon mahkemelerinden korktukları için Doğunun hür düşüncelerini ve bulgularını eserlerinde kaynak vermemişlerdir. Erken Türk uygarlığının Türkistan ve Anadolu coğrafyasını kapsadığı oradan dünyaya yayıldığı tezinin günümüz yayınları ve çalışmalarında gerçek olduğu anlaşılmıştır. Atatürk’ün bu konudaki Türk tarih tezi ölümünden sonra terk edilmiş ilave olarak tarihçiler Avrupalı meslektaşlarının da telkinleriyle eski Türk tarihi ve erken Türk uygarlığı ile ilgilenmemişlerdir. Günümüzde bunun sıkıntıları yaşanmakta Atatürk’ün ileri görüşlülüğü birçok konuda olduğu gibi tarih ve uygarlık alanında da onun derinliği anlaşılmaktadır. Onun “Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendisinde kuvvet bulacaktır” sözü İbn-i Sina öncülü ve ardılı birçok Türk bilim insanı için geçerliliğini göstermektedir.[59]
Kıymeti Sonradan Anlaşılmış Olan Şark’ın Kayıp Yıldızı: ÖMER HAYYAM

Tarihçilerin verdikleri bilgilere göre Ömer Hayyam 1048 yılında Nişabur kentinde doğdu. (Doğum yılını 1044 olarak veren kaynaklar da vardır) Asıl adı Gıyaseddin Ebu’lfeth Bin İbrahim El-Hayyam olan Ömer, yaptığı bilimsel çalışmaları ve yazdığı rubailerle tanınmıştı. Daha yaşadığı dönemde İbn-i Sina’dan sonra Doğu’nun yetiştirdiği en büyük bilgin olarak kabul ediliyordu. Ancak Hayyam’ın felsefe, tasavvuf, fıkıh, tarih ve tıp konularında yazdığı bilinen birçok yapıtı bugüne ulaşamamıştır.
Farsça’da ‘çadırcı’ anlamına gelen bir sözcükten türemiş olan Hayyam adını büyük olasılıkla babasının ya da bir başka aile büyüğünün mesleğinden dolayı verilmiştir. Nişabur ve Belh’te öğrenim gördükten sonra Semerkant’a giden Ömer, burada kendisine bugünlere uzanacak bir ün kazandıran cebirle ilgili risalesini yazdı. Daha sonra Sultan Celaleddin Melikşah tarafından başkent Merv’e çağrılan Ömer Hayyam, yeni bir takvim oluşturmak için kurulan bilim adamları heyetinin başına getirildi. O zamanlar halk arasında Ömer Hay-yam takvimi’, bugünse ‘Celali takvimi’ olarak bilinen bu takvim her 5000 yılda bir gün hata veriyordu ve güneş yılına göre düzenlenmişti. Günümüzde kullanılan Gregoryen takvimi ise her 3330 yılda bir gün hata vermektedir. Bu da Hayyam’ın bilimsel düzeyinin kendi zamanının ne kadar ötesinde oluşunun açık bir göstergesidir.
Ah, diyorlar ki benim hesaplamalarım
Yılı insan pusulasına uydurdu, ha?
Eğer öyleyse takvimden
Doğmamış yarını ve ölü dünü koparalım.
Ömer Hayyam’ın yüzyıllar sonra Batı dünyasında tanınmasını ve belki de en çok okunan, en çok sevilen Doğulu’ya yazar olmasını sağlayan yapıtıysa Rubaiyat’tır. Rubaiyat’ın bu derece ünlenmesinin en önemli nedenlerinden biri de büyük İngiliz ozan Edward Fitzgerald tarafından yapılan çevirinin oldukça başarılı olmasıydı. Bir şiiri kendi dilinden başka bir dile içerdiği anlamı ve duyguları koruyarak hem de şiir olarak çevirmek oldukça zor bir iştir. Fakat Fitzgerald, birçok edebiyatçının belirttiği gibi rubaileri sanki tekrar yaratmıştır. Dünyanın en büyük ansiklopedik sözlüklerinden biri olan Longatname-ye Dehhada’nın yazarı Dehhada; eseri-nin 167. fasikülünde Fitzgerald ve çe-virisi için şunları yazmıştır: “Fitzge-rald Hayyam rubailerini İngiliz diline öylesine bir doğruluk, zevk inceliği ve şiir gücüyle çevirmiştir ki, sözlerin açıklığı, anlamın gücü bakımından hemen hemen Farsça’nın tıpkısıdır”.
Fitzgerald’ın çevirisinin 1859 yılında Londra’da yayımlanmasının ardından tüm edebiyat dünyasının ilgisi Hayyam üzerinde yoğunlaştı. Başta İngiltere, Amerika ve Fransa olmak üzere dünyanın birçok ülkesinde, birçok dilde Hayyam’ın rubailerinin çevirileri birbirini izledi. 1892 yılında Londra’da bir de Hayyam Kulübü kuruldu. İngiliz edebiyatçı ve gazetecilerin öncülüğünde kurulan kulüp, resmi bir törenle Hayyam’ın mezarından getirtilip üretilen iki kırmızı gül dalını Fitzgerald’ın mezarına dikti. Hayyam Kulübü’nün kapısına da onun şu rubaisi yazıldı.
Var eyledi yetmiş iki millet yaradan.
Ben sevgi için doğmuşum, ancak anadan.
Kafir ya da Islam ne imiş, sensin amaç!
Din ayrımını, kaldır a Tanrım aradan.
Edebiyat dünyasında bu derece-de sevilen ve ünlü olan Hayyam bilim dünyasında da oldukça tanınmıştır. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmaları olan Hayyam için “zamanın tüm bilgilerini bildiği” söylenir. Rubaiyat dışında Hayyam’ın kaleme aldığı ve çoğu bilimsel içerikli olan kitaplar şunlardır:
1) Risale fi’l Barehin alâ Mesailü’l-Cebr ve’l- Mukabele (Cebir ve ge-ometri üzerine)
2) Muhasar fi’l- Tabiiyat (fiziksel bilimler alanında bir özet)
3) Muhtasar fi’l- Vücud (Varlıkla ilgili bilgi özeti, kitap şu anda Lond-ra’da British Museum’dadır)
4) El-Kevnn ve’t-Teklif (Oluş ve Görüşler)
5) Mizan-ül-Hikem (Bilgelikler Ölçüsü)
6) Ravzat-ül- Ukul (Akıllar Bah-çesi)
7) Fi Şerh-i ma eşkel-i men Mosa-derhât-e Ketâb-e Oklides (Kitap şu anda Hollanda’dadır)
Bu kitaplardan özellikle Cebir ki-tabı Doğu’da matematik dünyasında uzun yıllar etkili olmuştur. Batılı ma-tematikçilerse bu eserle ancak 1851 yılında F. Woepcke’nin çevirisiyle ta-nışmışlardır. Aslında Ömer’in çalış-masından Batı’da ilk söz eden Ge-rard Meerman idi. Meerman 1742 yılında yazdığı ‘Speicmen Calculi Fluxionalis’ adlı eserinin önsözünde İslam bilginlerinin matematiğe yaptık-ları hizmetleri sayarken Leyden kütüphanesinde bulunan ve Ömer Hayyam’a ait olan bir elyazmasından bahsetmişti. Warner tarafından kütüphaneye bağışlanan eserde kübik denklemlerin cebirsel çözümlerinin bulunduğunu yazıyordu Meerman.
İşte Woepcke, L’Algébre d’Omar Alkhayyâmî adını vereceği çevirisini yaparken bu elyazmasını ve bunun dışında Paris Ulusal Müzesi’nde bu-lunan iki elyazmasını kullandı. Aynı kitabın bir kopyası da Columbia Üniversitesi kütüphanesi Profesör David Eugene Smith koleksiyonunda bulunmaktadır.[60]
Yani her ne kadar bugün insanlar, Ömer Hayyam’ın 12. asırdan beri İranlılar ve Osmanlılar tarafından bilindiğini zannetseler de onu İslam edebiyatlarının en köklü, en unutulmaz isimlerinden birisi olarak kabul etmektedirler. Bu tamamen yanlış bir bilgidir. Zira bugünkü İranlılar, Türkler ve diğer milletler, Hayyam’la ilgili hemen bütün bilgilerini, 19. asır oryantalistlerine borçludurlar. Diğer bir ifadeyle Ömer Hayyam, 19. asırda Batılıların ortaya çıkardıkları ve Müslümanlara bir “model” olarak sundukları “tarihi” bir şahsiyettir. Hayyam, 19. asrın sonundan itibaren Batılıların bilinçli ve planlı gayretleriyle bütün dünyaya tanıtılmış ve bugün herkesin bildiği bir şahsiyet hâline getirilmiştir. Hakkında çok sayıda kitap yayınlanmış, resimleri çizilmiş, romanı yazılmış, pullara resmi konulmuş, caddelere ismi verilmiş ve şiirleri birçok dünya diline manzum ve mensur olarak tercüme edilmiştir. Bütün bunlar, kısa bir süre zarfında ve çok geniş bir coğrafyada yapılmıştır.[61]
Ebussuud Efendi

Başta hümanist ve demokratik uygarlığın büyük kalemi Goethe olmak üzere Batılı meşhur şahsiyetlerin etkilendikleri ve ışıklarından faydalandıkları kaynaklar arasında, belki çok şaşıracanlar olacaktır ama bir vakitler tüm cihanın kıskandığı bir hakan olan yeryüzünün ejderhası Muhteşem Süleyman devrinde Şeyhülislamlık yapan Ebussuud Efendi başta olmak üzere İslam-Türk Medeniyetinin uluları vardır.[62]
Ebussuud Efendi’nin Goethe’yi ve Batılı meşhur şahsiyetleri etkilemesine şaşırmamak gerekir çünkü zât-ı âlileri devrinin büyük alimiydi. Yaşadığı devre silinmez mührünü vurmuştu.
Ebussuûd Efendi’nin yaşadığı XV. ve XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti en geniş sınırlara, en yüksek askerî ve ekonomik güce ulaşmakla kalmamış; bilim, kültür, düşünce ve sanatta da zirveye çıkmıştır.
Altı asırlık Osmanlı tarihi içerisinde dinî, ilmî ve edebî açılardan önemli faaliyetler husule gelmiş, aynı zamanda İslam tarihine adını altın harflerle yazdıran âlimler de yetişmiştir. Bu noktada Ebussuûd Efendi, yaşadığı dönemler olan XV. ve XVI. asırlar içerisinde, dünyanın önde gelen kudretli ilim merkezlerinden olan ve en ücra muhitlere kadar uzanmış bulunan Osmanlı medreselerinde yetişmiş seçkin bir sima olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle XVI. yüzyıl, Osmanlı medeniyetinin zirveye ulaştığı, bu sebeple de “Türk Asrı” olarak anılan bir dönemdir. Zira Osmanlı’nın birçok ilim, sanat ve devlet adamı bu dönemde yetişmiştir. Şiirde Fuzulî ve Bâkî; askerî alanda Özdemir, Özdemiroğlu Osman ve Piyale Paşalar; denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa; coğrafyada Pîrî Reis; hat sanatında Ahmed Karahisarî; mimaride Mimar Sinan; meşihat makamında Ebussuûd Efendi; tahtta da Muhteşem Süleyman bu dönemde yetişmiş mümtaz kişilerden bazılarıdır. Yine Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi, Birgivî Mehmed Efendi, Molla Kabız, Kınalızâde Ali Efendi bu dönemde yaşayan tarihin parlak simalarındandır.[63] İşte Ebussuûd Efendi, Osmanlı’nın dünyayı avucuna aldığı ve ‘yetmiş iki milleti’ bir arada tuttuğu bu asırda yaşamış, devletin dinî, hukukî, ilmî meselelerine çözüm bulma, bunları belli kaideler üzerine oturtmak gibi çok ağır bir mesuliyeti ifa etmeye çalışmıştır.
Ebussuûd Efendi, Kânûnî Sultan Süleyman ve ‘‘Sarı Selim’’ olarak nam salmış Sultan II. Selim’in saltanatları zamanında yaklaşık otuz yıl şeyhülislamlık yapmış olsa da kendisi Kânûnî Sultan Süleyman’ın şeyhülislâmı olarak, onunla özdeşleşmiştir. Nitekim Kânûnî vefat ettiğinde de cenaze namazını Ebussuûd Efendi kıldırmıştır. O dönemlerde ilmiye sınıfının reisliğini yapmış ve aynı zamanda devletin idarî, mali ve hukuki yönleriyle ilgili birçok düzenlemenin kanunlaşması ve yürürlüğe girmesinde başrol oynamıştır. Yaklaşık otuz yıl süren şeyhülislâm kimliği ile binlerce fetva vermek suretiyle İslam hukukuna ciddi katkı sağlamıştır. Benzer bir katkıyı tefsir alanında da yapmış, kaleme aldığı tefsiriyle tefsir tarihinde Osmanlı’nın temsilcisi olmuş, tefsirde Osmanlı’yı kayıp halka olarak görmek isteyenlere aslında en güzel cevabı vermiştir.[64]
İşte bundan ötürüdür ki zât-ı âlilerinin boşuna İslam-Türk Medeniyetinin uluları olmayıp ayrıca bununla da kalmayarak yeryüzündeki bütün canlıların imandan bir şube olduğuna inanan, bu yüzden yeryüzündeki ahengin kurulmasının imanın bir gereği olduğu şiarıyla hareket ederek bütün canlıların güvenle varlıklarını sürdürdüğü bir uygarlığın da yüce şahsiyetlerinden olduklarını şu kıssayla hatırlamış olalım:
Şöyle ki, Avrupa’nın fetihleriyle “Muhteşem Süleyman” olarak isimlendirdiği Kanuni Sultan Süleyman, sıcak bir yaz günü hasbahçede dolaşırken, bazı ağaçların karınca istilasına uğradığını gördü.
Hemen yanındakilere emretti:
“Kireç suyu döküp karıncaları öldürün, yoksa bütün ağaçları mahvedecekler…”
Anında kireç eritildi ve getirildi. Tam ağaçlara dökülecekken Kanuni’nin aklına bir soru takıldı:
“Acaba günah mı işliyorum?”
Hemen “Bekleyin” talimatı verdi.
Ardından kâğıt kalem isteyip, Şeyhülislam’a şiirsel bir soru sordu:
“Dırahtı ger sarmış olsa karınca,
Zarar var mı karıncayı kırınca?”
Yani, ağaçlara zarar veren karınca sürüsünü öldürürsem günahkâr olur muyum?
Şeyhülislâm Efendi de şair ya, aynı vezin, aynı kafiye ile cevap yetiştirdi:
“Yarın Hakkın divanına varınca,
Süleymandan hakkın alır karınca!”[65]
Gelgelelim bu ince anlayışın bir tezahürü olarak Osmanlılar, mesela 1856 yılındaki (Hicri 1272) bir Belediye Meclisi kararı vesilesiyle yük hayvanlarına Cuma tatili veriyordu.[66]
İşte yeryüzündeki bütün canlıların imandan bir şube olduğuna inanan, bu yüzden yeryüzündeki ahengin kurulmasının imanın bir gereği olduğu şiarıyla hareket ederek bütün canlıların güvenle varlıklarını sürdürdüğü ulu bir medeniyetin arkasında yatan faktörün İslam inancı ve kültürel merhamet geleneğinin etkisi olduğunu görmek mümkündür. İslam ahlakının temel prensiplerinden biri olan mahlûkata şefkat göstermek, İslâm medeniyetinin olmazsa olmaz prensibi olmuştur. Bu da haliyle Türk-İslam medeniyetinin en yüce noktası hüviyetine sahip Osmanlı’nın medeniyet kodlarını meydana getirmiştir. Bu anlayış, Osmanlı şehir yaşamında hayvanlara yönelik çeşitli uygulamalara yansımıştır. Toplum, hayvanları Allah’ın emaneti olarak kabul etmiş ve onların korunmasını dini bir sorumluluk olarak görmüştür. Bu anlayış, günlük yaşamda açıkça gözlemlenmiş; mahalle sakinleri kapı önlerine su ve yiyecek bırakarak sokak hayvanlarını beslemiş, cami avlularında ise kuşları doyurmak adeta bir gelenek halini almıştır. Ayrıca, cami avlularında kuşlara yem satışı geleneği, bu tarihsel mirasın bir devamı olarak günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Osmanlı’daki hayvanlara karşı duyarlılık, Tanzimat dönemiyle birlikte hızlanan modernleşme çabalarına kadar sürekliliğini korumuş ve toplumsal yaşamın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu duyarlılık yalnızca gündelik yaşam pratikleriyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda kurumsal yapılar aracılığıyla da sistematik bir biçimde sürdürülmüştür. Osmanlı Devleti’nde hayır amacıyla kurulan vakıfların şartnamelerinde, sokak hayvanlarının beslenmesi ve bakımı özel olarak hükme bağlanmış, böylece hayvan haklarına yönelik duyarlılık kurumsal bir yapı kazanmıştır. Vakıfların bu tür işlevleri, Osmanlı’daki hayvan hakları savunusuna yönelik düşünsel ve kurumsal altyapının oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Toplumun derinliklerine işlemiş olan vakıf anlayışı, hem insanlara hem de hayvanlara yönelik hizmetlerin sunulmasında etkili bir araç haline gelmiştir. Vakfiyelerde hayvanların beslenmesi, bakımı, barınması ve korunması gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması öngörülmüş, böylece Osmanlı’daki hayvan refahı anlayışı kurumsal temellere dayandırılmıştır. Vakıflar, insanlara yönelik hizmetlerin yanı sıra, hayvanların korunmasına yönelik işlevlere de sahip olmuştur. Sosyal, ekonomik ve dinî işlevleri olan vakıflar, hastanelerden eğitim kurumlarına, yolcuların iaşe ve konaklama ihtiyaçlarından kuşlara yuva yapılmasına kadar geniş bir yelpazede toplumsal hizmetler sunmuştur. Bu şekilde, Osmanlı toplumunda hem insan hem de hayvan yaşamının ihtiyaçlarının karşılanmasında vakıflar merkezi bir rol üstlenmiştir. Osmanlı’daki bu tarihsel miras, Cumhuriyet dönemiyle birlikte kurulan hayvan hakları derneklerinin düşünsel temelini hazırlamış ve çağdaş hayvan hakları savunusunun temellerini atmıştır.[67]
Bu anlayışın somut örneklerinden biri, Orhan Gazi tarafından 1360 yılında Bursa’da kurulan vakıftır. Bu vakıf aracılığıyla başvuran kişilerin misafir edilmesi, hayvanlarının yem ihtiyaçlarının karşılanması ve hamam hizmetlerinden yararlanmalarına olanak tanınması, vakfın hem insanlara hem de hayvanlara yönelik çok yönlü bir sosyal hizmet sunduğunu göstermektedir. Vakfiyenin bir sureti, H. 15 Rebiü’l-evvel 1333 (M. 1915) tarihinde evkaf defterine kaydedilmiş; aslı ise muhafaza edilmek üzere Evkâf-ı İslâmiye Müzesi’ne gönderilmiş ve 1 Şubat 1335 (M. 1917) tarihinde 3211 numarası ile müze defterine işlenmiştir.[68]
Yine karınca kıssasıyla mercek altına aldığımız Kanun-i Sultan Süleyman Dönemi’nde (1520-1566) ise sahipsiz hayvanların korunmasına yönelik uygulamalara dair önemli bir örnek ise Üsküdar’da bulunan sahipsiz bir atın bakımının sağlanması amacıyla iki bakıcı görevlendirilmesi ve bu kişilere, hayvanın bakım ve beslenmesi için günlük bir buçuk akçe nafaka tahsis edilmesidir.[69]
1538 yılında Adana’da kurulan Adana Beylerbeyi Ramazanoğlu Piri Paşa bin Halil Bey Vakfı, Osmanlı’da hayvanlara yönelik hayır işlerinin bir diğer örneğidir. Bu vakıf, binek ve besi hayvanlarına otlayabilecekleri meralar açarak, hayvanların ihtiyaçlarını karşılamayı hedeflemiştir.[70]
Bu tür uygulamaların toplum nezdindeki yansımasını ve dışa dönük algısını anlamada ise vakfiye kayıtlarının yanı sıra, Osmanlı topraklarını ziyaret eden Batılı seyyahların gözlem ve anlatıları da önemli birer başvuru kaynağıdır. Osmanlı topraklarını ziyaret eden birçok Batılı seyyah, seyahatnamelerinde yalnızca dönemin padişahları, uygulanan politikalar ve toplumun kültürel yaşamına ilişkin gözlemlerini aktarmakla kalmamış, aynı zamanda Osmanlı toplumunun hayvanlara bakış açısını da yansıtmıştır. Osmanlı coğrafyası üzerine yazılan ve dönemin toplumsal yapısının diğer toplumlar tarafından nasıl görüldüğünü aktaran bu seyahatnamelerin sayısı sadece 19. yüzyılda 5.000’i geçmiştir.[71]
Benzer bir yaklaşım, II. Bayezid’in annesi Gülbahar Hatun’un Tokat’ta kurduğu Medrese Vakfı’nda da görülmektedir. Bu vakıf aracılığıyla misafirler kabul edilmiş; gelen kişilerin hayvanlarının yem ihtiyaçlarını karşılamak üzere özel düzenlemeler yapılmıştır.[72]
Sultan II. Bayezid döneminde (1481-1512) kurulan Bayezid Camisi Vakfı’nın şartları arasında, cami çevresinde yaşayan kuşlar için pirinç ve darı, sokak köpekleri için ise ekmek temin edilmesi öngörülmüştür. Ayrıca, yaralanan hayvanların kırık ve çıkıklarının tedavi edilebilmesi amacıyla özel bir görevlinin istihdam edilmesi de vakıf şartları arasında yer almıştır.[73]
Osmanlı toplumunun hayvanlara gösterdiği özen, Osmanlı Devleti’ni ziyaret eden yabancı seyyahların da dikkatini çekmiş; birçok seyyah, seyahatnamelerinde sokaklarda kedi ve köpekleri besleyen, kuşları özgür bırakan ve balıklara yiyecek sağlamak amacıyla suya ekmek atan insanlara tanıklık ettiklerini aktarmıştır. Bu gözlemler, farklı kültürel arka planlara sahip gözlemcilerin Osmanlı’daki hayvan sevgisini nasıl algıladıklarını göstermesi açısından da önem taşımaktadır.[74]
Bu bağlamda dikkat çekici örneklerden biri, III. Murad Dönemi’nde (1574-1595) Osmanlı topraklarını ziyaret eden Salomon Schweigger’in anlatımlarıdır. Schweigger, ‘Sultanlar Kentine Yolculuk 1578-1581’ adlı eserinde, Türklerin sokak hayvanlarına karşı sergilediği merhametli tutumu hayranlıkla dile getirmiştir. Seyyah, halkın sadaka niyetiyle kedilere ve köpeklere kızarmış ciğer dağıttığını, bunun sevap kazanmak amacıyla yapıldığını ve ayrıca kafesle satılan kuşların satın alınıp özgür bırakılmasının yaygın bir uygulama olduğunu belirtmiştir.[75]
1591 yılında Almanya-Avusturya İmparatoru II. Rudolf’un İstanbul’a gönderdiği elçilik heyetinde yer alan Baron Wenceslaw Wratislaw, Osmanlı topraklarına yaptığı ziyaret sırasında edindiği gözlemleri “16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler” adlı eserinde kaleme almıştır. Wratislaw, İstanbul sokaklarında ve evlerin bahçe duvarlarında çok sayıda kediyle karşılaştığını, bu hayvanların mancacı olarak bilinen satıcılar tarafından işkembe, ciğer ve et parçalarıyla beslendiğini ifade etmiştir. Ayrıca, bu satıcıların peşinden onlarca köpeğin koşarak geldiğini gözlemlediğini belirtmiştir. Wratislaw’a göre, Osmanlı halkı hayvanlara yönelik yardımseverliğini dini bir inançla ilişkilendirmekteydi; kedilere, köpeklere, balıklara ve kuşlara yiyecek vermenin Tanrı’nın rızasını kazanmanın bir yolu olduğuna inanılmaktaydı. Özellikle kafeste satılan kuşların özgür bırakılmasının sevap olarak görüldüğünü ve insanların bu davranışla ilahi hoşnutluğu umduklarını vurgulamıştır. Bunun yanı sıra, balıkların da unutulmadığını ve suya atılan ekmek parçalarıyla beslendiklerini kaydetmiştir.[76]
Aynı şekilde kedilere, dağ başlarındaki aç kurtlara yiyecek hazırlamak ve sakat leyleklerin hayatlarını garantiye almak için hayır müesseseleri bina eden büyük ecdad, bu konuda kırılması imkânsız rekorlara imza atmıştır. Fransız seyyah J. de Thévenot’un, 1656’da İstanbul’da gördüğü, tanıştığı ve sohbet ettiği Türklerin hayvan sevgisiyle ilgili kendisini hayrette bırakan müşahedeleri, Osmanlı toplumunun vakıf ruhunu kavrama ve tatbik etmede hangi üstün noktaları yakaladığının, Batı’nın—ve modern dünyanın—bu mevzuda Osmanlı’nın neresinde olduğunun müthiş göstergelerinden biridir:
“Türklerin bazıları ölürken haftada şu kadar defa şu kadar köpeğe ve şu kadar kediye yiyecek verilmek üzere birçok iratlar (miras, nafaka) bırakırlar yahut bu hayrın işlenmesini temin için fırıncılarla kasaplara para verirler ve onlar da bu gibi vasiyetleri büyük bir sadakatle ve hatta dindarane bir riayetle yerine getirirler. Onun için her gün et taşıyan birtakım kimselerin vâkıf şartına göre ya köpekleri veya kedileri çağırıp etraflarına toplanan hayvanlara et parçaları atışları görülecek şeydir. Bunlar bizim nazarımızda çok gülünç olmakla beraber onlarca öyle değildir.”
Fransız Şair Lamartine’nin tespitleri de J. Thévenot’la hemen hemen aynı çerçevededir, ama Lamartine şu noktaya özellikle dikkat çeker: “Türkler, kuşlara, köpeklere, velhasıl Allah’ın yarattığı her şeye hürmet ederler; bizim memleketlerde başıboş bırakılan veya eziyet edilen bu zavallı hayvan cinslerinin hepsine şefkat ve merhametlerini teşmil ederler.”
17. yüzyılda Osmanlı topraklarına seyahat etmiş olan Fransız avukat Guer, Osmanlıların hayvanlara besledikleri ilgi ve şefkatten, onlar için yaptıkları hayret verici hizmetleri anlatırken, çarpıcı bir misal olarak Şam’da gördüğü “kedilere ve köpeklere mahsus hastane”den şaşkınlıkla söz etmiştir.
İngilizlerin elçilik görevlilerinden Paul Ricaut, Guer’in bahsini ettiği hayvanlara özel vakıfların yanı sıra Osmanlıların, hayvan haklarına riayet etme noktasında ne denli büyük bir hassasiyet, gayret ve hizmet ortaya koydukları hakkında şu ilginç bilgi ve müşahedeleri aktarmıştır: “Fakir insanlar için kurulan aş evlerinde, insanlardan başka kedi ve köpek gibi hayvanlar da doyurulduğu gibi, sırf kedi ve köpek gibi hayvanlar için özel vakıflar da kurmak âdetti. Bazı şehirlerde kediler için yapılmış binalar bulunuyordu. Gıdaları için vakıflar kurulmuş; kedilere hizmet için vekil harçlar ve uşaklar tahsis edilmiştir.”
Ayrıca 9 Şubat 1829 tarihli belgede geçen, odun, kömür, kereste gibi yükleri taşıyan atlar ve genel anlamda yük hayvanlarıyla ilgili şu ikazlar, Osmanlı’nın hayvan haklarını koruma hususundaki incelik ve titizliğinin çarpıcı delillerinden birisidir: “Hamalların, Cuma günleri hayvanları çalıştırmamaları, hayvanlara güzelce bakmaları, yüklerini boşalttıktan sonra hayvanlara binmemeleri eskiden beri uyulan bir usuldür. Ancak son zamanlarda buna uyulmadığı görülmüş olup, gerekli tedbirler alınacaktır.”[77]
TAŞA İŞLENMİŞ SEVGİ: KUŞ EVLERİ
Osmanlı’nın kuşlara yönelik şefkat, merhamet ve inceliğini sembolize eden, onların barınması için inşâ ettiği, kökleşmiş güzel bir uygulaması da “Âşiyân” yani “Kuş Evleri”dir. Bunlar medeniyet ve insanlıkta gelinmiş olunan seviyenin en güzel ve ayırtedici göstergelerinden biridir. Eski âbideler, câmiler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler, şifâhâneler, kütüphâneler, türbeler, saraylar, bedestenler, darphâneler, imâretler, köprüler, çeşmeler, mektepler, maksimler ve meskenler gibi daha birçok yapıların dış cephelerine âdetâ dantel gibi nakşedilen bu zarif küçük kuş köşkleri, estetik bakımdan göz kamaştırıcı bir büyüleyiciliğe sâhiptir. Serçe, güvercin, saka, kırlangıç, kumru gibi kuşların barınması için câmi, mescit, saray ve köşk şeklinde yapılan bu küçük mîmârî şâheserler “kuş evleri, kuş köşkü, güvercinlik, serçe saray, güvercin saray” gibi isimlerle anılmışlar; söz konusu yapıların, sert ve soğuk rüzgârlara mâruz kalmayan, bol güneş alan (daha ziyâde güney) cephelerine ve insanların, kedi ve köpeklerin erişemeyecekleri yüksek yerlerine yerleştirilmiştir. Geçmişi 13-14. yüzyıla kadar giden Kuş Evleri’nin, 15. Yüzyılda Osmanlı mîmârisinin gelişimine paralel olarak sayılarının artmaya başladığını tesbit ediyoruz. Osmanlı Devleti’nin ve medeniyetinin kurucu şehri olması dolayısıyla hemen her sahada olduğu gibi Kuş Evleri’nin ilk numûnelerine de Bursa’da rastlamaktayız. En parlak devrini ise 18. Yüzyılda, İstanbul’da yaşamıştır. Kuş Evleri, Osmanlı Medeniyeti içerisinde hem mesken hem de “hayal” mîmârisinin en gözde ve özel misallerindendir. Mîmârî özellikleri bakımından ince bir işçiliğin, mâhir bir sanatın ve etkileyici bir göz zevkinin mahsûlüdür. İnşâ edilirken; kuşların emniyeti ve olumsuz hava şartlarından korunmaları için sözünü ettiğimiz yapıların daha çok geniş saçakları, büyük kornişleri ve konsolların altları tercih edilmiştir. Köşk, mescid ve câmi siluetinde karşımıza çıkan Kuş Evleri, kuşların içerisinde rahatça dolaşabileceği, inip-çıkabileceği yollar, gözler, bölmeler ve basamaklarla estetik bir bütünlük içerisinde sunulmuştur. Kuş Evleri bakımından en zengin şehrimiz kuşkusuz İstanbul’dur. En görkemli ve büyüleyici Kuş Evleri, Osmanlı’ya asırlar boyunca pâyitahtlık ve medeniyet merkezliği yapmış olan bu şehirde bulunmaktadır. Altın çağını burada yaşamıştır. İstanbul’un, Kuş Evleri’nin en çok görüldüğü ilçesi ise Üsküdar’dır. Kuş Evlerinin en güzel misallerini buradaki câmilerde, bilhassa da üç cephesine birbirinden güzel Kuş Evleri tezyin edilen Ayazma Câmii’nde görüyoruz. Gülnuş (Yeni) Vâlide Sultan Câmii’nin güneybatı ve kuzeydoğu köşesindeki Kuş Evleri de, kubbeler diyârı olan Üsküdar’ı süsleyen remizlerdendir. İstanbul’daki Kuş Evleri’nin diğer zarif ve gösterişli numûneleri şunlardır: Sultan Üçüncü Mustafa Han tarafından yaptırılan Ayazma Câmii; Selimiye Kışlası’nın yanındaki Selimiye Câmii; Laleli Ordu Caddesi üzerindeki Üçüncü Selim Han ve Üçüncü Mehmed Han türbeleri; Beyazıt’ta Seyyid Hasan Paşa ve Kara Mustafa Paşa Medreseleri; Eyüp Sultan Câmii; Fatih’teki Fatih ve Bâlî Paşa Câmileri, Süleyman Halife Sıbyan Mektebi ile Feyzullah Efendi Medresesi (Millet Kütüphânesi); Saraçhâne’de Amcazâde Hüseyin Paşa Sıbyan Mektebi ve Laleli Taşhanı; Büyükçekmece’de Sokullu Mehmet Paşa Köprüsü; Tahtakale’de Büyük Yeni Han; Karaköy’de Bereketzâde Medresesi; Haydarpaşa Vapur İskelesi. Bunların dışında Anadolu’nun farklı şehirlerinde ve değişik yapılar üzerinde görülen Kuş Evleri’nden bâzıları şunlardır: Van, Hoşap (Güzelsu) Kalesi; Kayseri, Mütevelli Câmii, At Pazarı Çeşmesi, Şeyh İbrahim Tennuri Çeşmesi; Çorlu, Fatih Câmii; Bursa, Emir Sultan Câmii, Yeşil Câmii; Göynük, Müderrisler Evi; Nevşehir, Nar Ulu Câmii minâresi, Damat İbrahim Paşa Kütüphânesi; Kastamonu, Nasrullah Câmii ve Aşir Efendi Hanı; Tokat, Ulu Câmii; Amasya, Bayezid Câmii; Merzifon, Taş Han; Niğde, Kığılı Câmii; Zile, Yeni Hamam; Bolu, Saraçhâne Câmii; Hayrabolu, Çorumî Mustafa Efendi Câmii; Antakya, Ulu Câmii.[78]
Osmanlı’nın Kurduğu “Hayvan Hastanesi”: Gurabahane-i Laklakan
Osmanlı’da hayvanlara karşı merhamet anlayışının izleri, yalnızca hukukî ve sosyal uygulamalarda değil, aynı zamanda edebi eserlerde de belirgin bir şekilde kendini göstermektedir. Bu bağlamda Ahmet Haşim’in Gurabahane-i Laklakan adlı makalesi, Osmanlı kültürünün ve toplumsal değerlerinin anlaşılması açısından önemli bir kaynak olarak öne çıkmaktadır. Haşim, söz konusu eserinde Osmanlı toplumunun hayvanlara yönelik duyarlılığını edebi bir bakış açısıyla ele alırken, Bursa’da Fransız Konsolosluğu’na ait olan ve leyleklerin barınma mekânı haline gelen bir yapıyı “Gurabahane-i Laklakan” olarak adlandırmıştır. Zamanla bu yapı, kamuoyunda “dünyanın ilk hayvan hastanesi” olarak anılmaya başlanmış ve böylece hem tarihsel hem de sembolik bir anlam kazanmıştır. Ahmet Haşim’in ilk nesir kitabına da adını veren Gurabahane-i Laklakan adlı makalesi, 1921-1927 yılları arasında çeşitli mecmua ve gazetelerde yayımlanan 28 farklı yazısıyla birlikte derlenerek, 1928 yılında aynı adla kitaplaştırılmıştır.[79]
Söz konusu makale, 1921 ve 1928 yıllarında farklı biçimlerde yayımlanmış olup, içerik ve anlatım açısından bazı değişiklikler barındırmaktadır. Örneğin, Haşim’in 1921 tarihli ilk yayımında makale “yedi sekiz sene evvel” ifadesiyle başlarken, 1928’deki kitap versiyonunda bu zaman aralığı “on, on beş sene evvel” şeklinde değiştirilmiştir.[80]
Bu tür ifadelerdeki değişiklikler, metnin yazıldığı tarihsel bağlama dair önemli ipuçları sunmaktadır. Özellikle 1921 yılında yayımlanan ilk versiyondaki “yedi sekiz sene evvel, bir tatil haftasını geçirmek için Bursa’ya gitmiştim” ifadesi dikkate alındığında, Haşim’in Bursa ziyaretinin 1913-1914 yıllarına tekabül ettiği anlaşılmaktadır. Aynı zamanda, makalede sözü edilen Fransız Konsolosu Gregoire Baille’in 1914’te hayatını kaybetmiş olması ve ömrünün son yıllarını Bursa’daki konsolosluk konutunda geçirdiği bilgisiyle birlikte değerlendirildiğinde[81] Haşim’in “Gurabahane-i Laklakan” olarak tanımladığı yapının bu tarihlerde böyle bir adlandırmaya konu olduğu anlaşılmaktadır. Bu tarihsel çerçeve, hem metnin arka planına dair netlik sağlamaktadır hem de yapının “dünyanın ilk hayvan hastanesi” olarak anılmasına dair bulgularla ilgili ahvali daha somut biçimde ortaya koymaktadır.
İŞ HAYVANLARININ REFAHINA ÖNEM VEREN İSLÂM MEDENİYETİNİN TEZAHÜRÜ OLARAK OSMANLI
Osmanlı devletinde çalışan ve ekonomik öneme sahip iş hayvanlarının hakları ve refahlarına yönelik düzenlemelerin oldukça eski tarihlere dayandığı bildirilmektedir. Roma İmparatorluğu gibi Osmanlı İmparatorluğu döneminde de çalışan ve yük taşıyan iş hayvanlarına yönelik yasal düzenlemelerin yapıldığı ve bu hayvanlara haftada bir gün tatil verildiği bildirilmektedir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Süleymaniye Camii’nin yapımında yük taşıyan hayvanların bakımları ve taşıyacakları ağırlıkları ile ilgili birçok ferman yayınlanmıştır. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğunda top çeken büyükbaş hayvanların, yaşlılıklarında kasaplara satılmadığı ve bu hayvanlara ölene kadar iyi bakılmaları için maaş bağlandığı bildirilmektedir. Görevlilerin de şehri gezerek sahipli hayvanların karınlarını yokladıkları ve bu şekilde sahiplerinin onlara iyi bakıp bakmadıklarını belirledikleri anlatılır.[82]
Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul’da yük ya da iş hayvanlarının refahına veya haklarına yönelik bir belgenin, 1587 yılına ve Sultan III. Murad dönemine ait olduğu görülmektedir. Bu kapsamda, Divan-ı Hümayun’da alınan karar gereği, bu hayvanlara taşıyabileceklerinin üzerinde yük konulmaması, zayıf, hasta, nalsız ve bakımsız hayvanların çalıştırılmaması hakkında hamal esnafına sert bir emir yayınlanmıştır. Görüldüğü gibi insanlara hizmet eden hayvanlara merhamet gösterilmesi, devleti idare edenler tarafından ciddi bir şekilde takip edilmiş ve zaman zaman bu hususta talimatlar ve emirler çıkarılmıştır.[83]
Elbette ki İslâm medeniyetinin canlı ve cansız bütün mahlûkata karşı gösterdiği şefkat ve merhametin arkasında yatan gerçeklik şudur ki, İslam Müslümanlara bütün varlıklara saygı duymayı, onların hayat hakkına ilişmemeyi öğretmektedir. Çünkü her Müslüman, “Yedi kat gök, yeryüzü ve bunlarda bulunan varlıklar Allah’ı tesbih ederler. Onu övgüyle tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur” inancını taşır.[84]
Yani kısaca yeryüzündeki tüm canlıları imanın bir şubesi sayan İslâm medeniyetinin canlı ve cansız bütün mahlûkata karşı gösterdiği şefkat ve merhamet o dereceleri bulmuştur ki, bu hâli Garp Hıristiyanlığının haşin ve merhametsiz zihniyetiyle te’lif edemiyen birçok müellifler bir istihzâ mevzûu ittihaz etmişlerdir.[85]
Ve böylesine asil bir medeniyetin kurucusu olan Hz. Muhammed, Allah tarafından insanlara hizmet için yaratılan hayvanların, toplumun alt tabakasına mensup fakirlerin, dul ve yetimlerin, kimsesizlerin ve çocukların da “Rahmet” vesilesidir. Zira insanlar, hayvanlara eziyet etmeyi, yoksulları hor görmeyi, yetimlerin malına el uzatmayı ve çocuklarını öldürmeyi, O’nun sayesinde terk etti.[86]
İşte yalnızca Osmanlı örneğine bakarak dahi Hz. Muhammed’in Müslümanlığı tebliğiyle başlayan, Medine’ye gerçekleştirilen hicretle devletleşme sürecine giren ve imanla, aşkla, azimle büyüyerek İspanya’dan Çin Seddi’ne, Hindistan’dan Balkanlar’a, Fas’tan Açe’ye kadar üç kıtada hakimiyet kuran İslâm Uygarlığı’nın ortaya koyduğu mazlumları korumayı, Allah’ın yarattığı her canlının mutluluğunu tesis etmeyi en az ibadet etmek ve haramlardan uzak durmak kadar önemli olan normları görmek ve bunu kaide olarak koymasından ötürü İslâm Uygarlığı’na hayran olmamak mümkün değildir. Bundan ötürüdür ki elbette ki Kâfirûn Suresi’nin 6. ayetinde de yer aldığı gibi “Lekum dînukum veliye dîn” (وَلِيَ د۪ينِ لَكُمْ د۪ينُكُمْ), yani “Sizin dininiz size, benim dinim banadır”[87] anlamına gelen ve inanç özgürlüğünü vurgulayarak, inançların ve yaşam tarzlarının birbirinden ayrı olduğunu, kimsenin kimseye inancını zorla dayatamayacağını ve herkesin kendi inancından sorumlu olduğunu belirten kaide gereği İslâm’a iman edip etmemekte serbestlik olsa da vicdan sahibi olan herkes yeryüzündeki tüm canlıların hukukunu güvence altına alan İslâm’ın ete kemiğe büründürdüğü bu eşsiz uygarlığın önünde saygıyla eğilir ve bu uygarlığın meziyetlerini takdir eder.
İşte Ebusuud Efendi de bu kadim uygarlığın nişanesi olan müstesna bir şahsiyettir.
Bilhassa Devlet-i Aliyye’nin penceresinden bakınca genel hatlarıyla Anadolu’nun XV. ve XVI. asırlar-daki dinî ve kültürel yapısını hülasa ettikten sonra, bu yapıda Ebussuûd’un yer aldığı çizgiyi ortaya koymamız gerekir. Nitekim Kânûnî devrinde ehl-i sünnet anlayışını temsil eden istikamette yer alan kimselerin başında Ebus-suûd Efendi’nin geldiğini söyleyebiliriz. Zira genel itibariyle ehl-i sünnet çizgisini takip eden kimseler Ebu Hanife’nin ve Ebu Mansur Matüridî’nin müsamaha ve uzlaştırıcı yolunu tutan kimselerdi. Yine bu kimseler Haris-i Muhasibî ve Gazzâlî gibi kelam ve tasavvuf önderlerini kendilerinden ayrı hissetmezlerdi. Bizzat Kânûnî’nin de dahil olduğu bu zümre, din âlimi ile sûfiye şeyhi arasında fark görmezdi. Aynı zamanda mezkur çizginin temsilcileri birbirini tamamlayıcı unsurlar halinde, her mecliste beraber bulunurlar, ilmî mübahaselere beraberce iştirak ederlerdi. Bilalzâde, Aşık Çelebi, Şair Baki, Kınalızâde Hüseyin, Mollazâde Said Mehmet, Abdülkadir Şeyhi, Hoca Sadüddin, Bostanzâde Mehmed, Sun’ullah Efendi, Nureddinzâde Şeyh Muslihuddin, Kehkehî Taşkendi, Merkez Efendi ve Ümmi Sinan bu zümreden olan bazı isimlerdendi. İşte bu zümrenin içerisinde olup münevverleri temsil eden zat ise Ebussuûd Efendi olmuştur. Ona Hoca Çelebi ünvanı verilmesinin bir sebebi de budur.[88]
Zaten Osmanlı hukuk sisteminin yerleşik bir hal almasında Ebussuûd Efendi’nin öncülüğünde pek çok düzenleme yapılmış (Ercan Şen, a.g.e., sf. 21) olmasının büyük payı olup, Molla Fenari, Zembilli Ali Efendi ve Ebussuûd Efendiler zamanında, özellikle de Kânûnî Sultan Süleyman yönetimindeki Türk adaleti dünyaya örnek olacak mükemmeliyete erişmiş, sarayla hükümetin görevleri ayrılmış, bakanların evleri halka açık tutulmuş, vergi adaleti sağlanmış, savaş ve barış halinde verilecek cezalar ayırt edilmiştir. Hak ve adalet konularında o kadar hassasiyet gösterilmiştir ki, İngiltere kralı VIII. Henri, İngiliz adalet sisteminin ıslahı için Osmanlı’ya bir heyet bile göndermiştir. Bu suretle Osmanlı adalet ve yargı sistemi, İngiliz adalet ve yargı düzenine örneklik teşkil etmiştir. (Ercan Şen, a.g.e., sf. 21) Yani kısacası Ebu Suud Efendi, verdiği binlerce fetvayla İslam hukukunu şekillendirmiş. Bu alandaki otoritesi dünyaca kabul edilmiştir.
İngiliz Kralı VIII. Henri, İngiliz adalarının nizamı için Ebu Suud Efendi’ye başvurmuştur.
Tasavvufla Pozitif Bilimlerin Birleştiği Kırılmaz Kalem: ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Erzurumlu İbrahim Hakkı, 18 Mayıs 1703 (1115 Muharremin ilk Cuması) tarihinde Erzurum’a bağlı Hasankale’de dünyaya gelmiştir.[89]
Doğum tarihi ünlü eseri Marifetname’de şöyle belirtilir:
Hicretin tarihi bin yüz on beş oldu o1 bahar
Kal’a-yı Ahsende İbrahim Hakkı doğdu zar[90]
Babası “Osman Haseni” olarak nam salan Derviş Osman Efendi, annesi ise Hz. Peygamber (s.a.v.)’in soyundan Şerife Hanife Hatun’dur.[91]
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın şeceresi, onun soyunu baba tarafından, on birinci yüzyılın akıncı Türklerine kadar çıkarmaktadır. Ataları önce bilgin ve din adamı olarak Bağdat sultanlarının hizmetine girerler, daha sonra Moğol istilası sonunda Fırat bölgesine göç ederler. Bir müddet sonra da Erzurum’un Hasankale’sine yerleşirler.[92]
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ana tarafından Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bağlandığına dair iki adet belge vardır. Bunlardan birincisi H. 1038 yılında yazılan Kındığılı Seyyid Dede Mahmud’un soy köküne ait eski bir şecere sureti, ikincisi ise “Tambul” adlı tomar halindeki el yazması bir defterdir.[93]
İbrahim Hakkı’nın doğumundan sonra babası, seyahat etmek ve bir mürşid bulmak arzusuyla Hasankale’den Erzurum’a gelir. Habib efendiden tasavvuf ilmini, dervişlik kemalini tamamlar. Derviş Osman Efendi, iki sene kendine mürşid arar. Bu arada İbrahim Hakkı’nın annesi Hanife Hatun vefat eder.[94]
Babası, henüz yedi yaşında yetim kalan İbrahim Hakkı’yı amcalarına teslim ederek mürşid aramak için Siirt’in Tillo bucağına gider, orada Şeyh İsmail Fakirullah’a mürid olur.[95]
Ona tam bağlanarak orada kalır. Derviş Osman Efendi, artık sekiz yıldır aradığı şeyhini, sürur ve huzurunu bulmuştur.[96]
İbrahim Hakkı, daha beş yaşındayken babasından ve diğer mahalli öğretmenlerden ders almaya başlar.[97]
Erzurum’da Sarı Gümrükçü Derviş Efendi’den aylığı otuz kuruştan özel dersler alır. Fakat onu asıl yetiştiren yer Tillo’daki Şeyh İsmail Fakirullah Tekkesi’dir.[98]
İbrahim Hakkı, baba ve annesinden feyiz alarak ahlaken çok şey kazanmıştır. (Sami Önal, “190. Ölüm Yıldönümünde Erzurumlu İbrahim Hakkı”, Türk Kültürü, Sayı: 95. (Eylül 1970), sf. 40)
Ama elbette ki İbrahim Hakkı sadece tasavvuf ve dinî ilimlerde değil, aynı zamanda bir o kadar da fen ve sanata önem veren bir âlimdir. Bir gönül dostu olan İbrahim Hakkı hayatını insanlara adamıştır. Birçok diyar gezen ve gezdiği yerlerden de bilgiler toplayan İbrahim Hakkı bu bilgileri sistemli bir şekilde ele almış ve insanlığın hizmetine sunmuştur. Sadece bir alanda değil birçok alanda çalışmaları olmuştur. Bu da onun çok yönlü bir düşünür olduğunu ortaya koymaktadır. Hayatını bu yola adayan İbrahim Hakkı’nın bir günü diğer gününe eş olmamıştır. Ömrünü aşk, kuran ve sünnet yolunda geçirmiştir. Erzurumlu İbrahim Hakkı tıp biliminden, matematiğe, astronomiden, biyolojiye kadar birçok bilimle uğraşmış bir düşünürdür. Bilgisi ve gayretli çalışmasıyla birçok devlet büyüğü tarafından ağırlanmış ve bilgilerinden faydalanılmıştır. İbrahim Hakkı o kadar tanınmıştır ki vefat ettiği zaman başta devlet erkânı olmak üzere talebeleri ve halk Tillo’ya akın etmiştir.[99]
Ayrıca pozitif ilimlere dair İbrahim Hakkı ile ilgili şu detayı da atlamamak gerekir ki antik Yunan dünyasının üzerinde durduğu ve filozofların çok defa irdelediği dört elemente Erzurumlu İbrahim Hakkı’da değinmiştir.
Özellikle kâinatın ortaya çıkışında İbn Sina’dan etkilenen Erzurumlu İbrahim Hakkı kâinatın yaratılışı üzerinde durmuştur. İnsanlar içinde yaşadıkları evrende çevresindeki varlıkların ana maddesini ve o maddenin nasıl ve ne şekilde meydana geldiğini merak etmiştir. Bu merakını gidermeye çalışan insan bazen yaşadığı ve içinde bulunduğu toplumun diniyle bazen de felsefi bir temelle açıklamaya çalışmıştır. Bu açıklama bağlamında baktığımız zaman Antik Yunan düşünürleri bunu akıl süzgecinden geçirerek dini değil felsefi boyutla açıklamışlardır.[100]
Yani Erzurumlu İbrahim Hakkı tek yönlü değil birçok konuda adından söz ettirmiş ünlü bir düşünürdür. O büyük bir bilim adamı ve mutasavvıftır. Tarih, kültür, din alanlarında çalışmaları olan Erzurumlu İbrahim Hakkı hemen hemen her konuda insanlığa ışık tutmuştur. Onun asıl amacı insanlığa yol göstermek ve insanların hangi durumlarda nasıl davranmaları hususunda onlara yardımcı olmaktır. Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın en önemli özelliği de dini ilimlerle müspet ilimleri beraber ilerletmek ve bunlar üzerine çalışmaktır. Onun yapmış olduğu şey aslında fen ilimlerini basamak olarak kullanıp ve dini ilimlere ulaşmaktır. Dini bütün bir zat olarak bilinen Erzurumlu İbrahim Hakkı yaşamının merkezine “hakkı bilme”yi almıştır. Yapmış olduğu eylemlerde gözettiği tek şey budur hakkı bilme.[101]
Erzurumlu İbrahim Hakkı eserlerinde bahsettiği konuları aynı zamanda hayatına da uygulayan bir gönül insanıdır. Bu bağlamda güzel ahlakı, dini bilgileri, ilahi aşkı eserlerinde işleyen düşünür bu düşüncelerini bizzat hayatında ve nefsinde yaşamıştır. O insanlar için her zaman ilmi ve iyi yolu tavsiye etmiştir. İbrahim Hakkı’ya göre en yüksek marifet Hakk’ı bilmektir. İnsan sağlığı için tavsiyelerde bulunan nefsi de terbiye yine odur.[102]
Sonuç
Bu çalışma, İslam medeniyetinin oluşum ve gelişim sürecinde Türklerin oynadığı rolü disiplinler arası ve çok katmanlı bir perspektifle ele alarak, hâkim tarih yazımında sıklıkla göz ardı edilen bir gerçeği görünür kılmayı amaçlamıştır. İncelenen örnekler ve tarihsel veriler açıkça göstermektedir ki Türkler, İslam medeniyetine yalnızca askerî ve siyasî düzlemde değil; ilim, felsefe, tıp, edebiyat ve teknik alanlarda da kurucu ve dönüştürücü katkılar sunmuşlardır.
Maveraünnehir’den Bağdat’a, Semerkant’tan Herat’a uzanan ilim havzalarında yetişen Türk bilginleri, bir yandan İslam düşüncesini derinleştirirken diğer yandan insanlık bilim tarihine yön veren özgün fikirler ve eserler ortaya koymuşlardır. Fârâbî’nin sistematik felsefesi, İbn-i Sînâ’nın tıp ve metafizikte ulaştığı zirve, El-Cezerî’nin mühendislik ve sibernetik alanındaki öncülüğü, Ali Şir Nevâî’nin dil ve edebiyat sahasındaki millî bilinç inşası ve Ömer Hayyam’ın matematik ve astronomideki ileri düzey çalışmaları; Türk-İslam bilim geleneğinin yalnızca bir aktarım değil, aynı zamanda güçlü bir üretim ve inşa süreci olduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte Osmanlı medeniyeti örneğinde görüldüğü üzere, bu ilmî birikim yalnızca teorik düzlemde kalmamış; vakıf sistemi, medrese geleneği ve toplumsal merhamet anlayışıyla somut bir medeniyet tasavvuruna dönüşmüştür. İnsan ve tabiat arasındaki dengeyi gözeten bu yaklaşım, İslam ahlakının pratik hayata yansıması olarak medeniyetin sürdürülebilirliğini sağlamıştır.
Sonuç olarak bu çalışma, uygarlık tarihinin tek merkezli ve indirgemeci anlatılarla açıklanamayacağını; aksine farklı coğrafya ve kültürlerin etkileşimiyle oluşan çok boyutlu bir birikimin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu birikim içerisinde Türkler, yalnızca taşıyıcı değil, aynı zamanda kurucu ve yön verici bir özne olarak yer almaktadır. Dolayısıyla Türk-İslam medeniyetinin bilim ve düşünce tarihindeki yeri, yeniden ve daha bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirilmeli; bu miras, günümüz bilim ve kültür dünyası için ilham verici bir kaynak olarak ele alınmalıdır.
Kaynakça:
Adile Ayda, Türklerin İlk Ataları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1987
Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevayi Hayatı, Sanatı, Kişiliği, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1965
Ahmet Haşim, Üç Eser (Bize Göre-Gurabahane-i Laklakan-Frankfurt Seyahatnamesi), Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, 1988
Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988
Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi Ve Tıp, Ankara, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 3. baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1991, sayı: 47
Baron Wacslawa Wratislaw, 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler, çev. Süreyya Dilmen, Boyut Yayıncılık, İstanbul, 1996
Bekir ÇIRAK, Abdülkadir YÖRÜK, MEKATRONİK BİLİMİNİN ÖNCÜSÜ İSMAİL EL – CEZERİ, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi | Journal of Social Sciences Institute | Year – Yıl 2015 | Number – Sayı 4
Deniz Gündüz, Şair, Filozof, Matematikçi Ömer Hayyam, Bilim ve Teknik Dergisi, Ağustos 1998
Dimitri Gutas, Abbasî Kültüründe Yunanca Düşünce, çev. Şokuh Felatun, Kitap Yayınevi, 2011
Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019
Ebu Nasr el-Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), çev. Ahmet Arslan, Divan Kitap, Ankara, 2017
Ebu Nasr el-Fârâbî, es-Siyâsetü’l-Medeniyye (Siyaset Felsefesi), çev. Mehmet Aydın, Büyüyen Ay Yayınları, İstanbul, 2012
Ebu Nasr el-Fârâbî, İhsâu’l-Ulûm (İlimlerin Sayımı), çev. Ahmet Arslan, Divan Kitap, Ankara, 2017
Ebu Nasr el-Fârâbî, Kitâbu’l-Hurûf (Harfler Kitabı), çev. Ömer Türker, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015
Ebu Nasr el-Fârâbî, Tahsîlü’s-Sa‘âde (Mutluluğun Kazanılması), çev. Ahmet Arslan, Vadi Yayınları, Ankara, 1999
Ebü’l-Hasan el-Âmirî, el-İ’lâm bi-menâkıbi’l-İslâm, nşr. Ahmed Abdüsselam, Kahire, 1988
Ercan Şen, Osmanlı’nın Bilgeleri 3 – Ebussuud Efendi, 2. Baskı, İlke Yayınları, İstanbul, 2016
Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Matbaa-i Ahmed Kamil, İstanbul, 1330; akt. Mehmet KAZAR, ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAYATI, KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2001
Fahri Işık, Uygarlık Anadolu’dan Doğdu, Akdeniz ülkeleri Akademisi Vakfı yayınları, İstanbul, 2022
Farabi, Kırmızılar, 17 Temmuz 2016, https://www.kirmizilar.com/farabi/, erişim tarihi: 17.04.2026
Fehmi Demirbağ, 571, Türkçe Tişört Yayınevi, İstanbul, 2020
Hasan Ali Göksoy, “Osmanlılarda Kuş Sevgisi, Kuş Evleri”, İlgi, Sayı: 24, 1976
Hayrani Altıntaş, Marifetname’de Tasavvuf, Cimtay Matbaası, İstanbul, 1981
Hilmi Özden, Büyük Türk Bilgini İbn-i Sînâ, Turk Tıbbına Hizmet Veren Bilim İnsanları Özel Sayısı, Aralık 2023
İbn Ebû Usaybia, Uyûnü’l-enbâ fî tabakāti’l-etıbbâ (nşr. Nizâr Rızâ), Beyrut, 1965
İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a‘yân ve enbâ’ü ebnâ’i’z-zamân (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1972, c. V
İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 2. Baskı, Çıra Yayınları, İstanbul, 2021
İbn Sînâ, Câmiu’l-Bedâyi (Tefsir Risaleleri), nşr. Muhyiddin el-Kurdî, Kahire, 1917
İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbîhât, nşr. Süleyman Dünya, Kahire, 1957, c. III
İbn Sînâ, eş-Şifâ: el-Mantık (el-Medhal), çev. Ömer Türker, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015
İbrahim Ethem Karataş, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde Anasırı-ı Erbaa (Dört Unsur) Görüşü, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 33, 2014
İbrahim Madkour, L’Organon d’Aristote dans le monde arabe, Librairie Philosophique J. Vrin, Paris 1934
İlber Ortaylı, Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri (1840-1880), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000
İsmail Çolak, Hayatı Kucaklayan Osmanlı Vakıfları, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı
İsmail Hami Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul Kitabevi, İstanbul, 1982
İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1993
Joel Kraemer, İslam’ın Rönesansı: Onuncu Yüzyılda İnsancılık Hamlesi, çev. Caner Tekin, Küre Yayınları, İstanbul, 2014
Kâfirûn Sûresi, 6. âyet
Kedi sicilleri, 2024, https://kadisicilleri.org/veri/gorselx/icn/usk002icn.pdf, erişim tarihi: 08.04.2026; akt: Mehtap Ayan, Gurabahane-i Laklakan: Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi Olduğu Görüşüne Karşı Tarihsel Bir İnceleme. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Sayı 12, No: 3, Haziran 2025
Kojin Karatani, Izonemi ve Felsefenin Kökenleri, çev. Ahmet Nüvit Bingöl, İstanbul, Metis Yayınları, 2019
Macit Fahrî, İslam Felsefesi Tarihi, çev. Kasım Turhan, İklim Yayınları, İstanbul, 1992
Mahmut Kaya, Farabi, TDV İslam Ansiklopedisi, 1995, c. XII
Martin Bernal – Kara Atena, Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi 1785-1985, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003
Mehmet Kazar, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hayatı, Kişiliği ve Eserleri, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum, 2001
Mehmet Öz, Klasik Dönem Osmanlı Siyasi Düşüncesi: Tarihi Temeller ve Ana İlkeler, İslami Araştırmalar Dergisi, 1999, c. XII
Mehtap Ayan, Gurabahane-i Laklakan: Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi Olduğu Görüşüne Karşı Tarihsel Bir İnceleme. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Sayı 12, No: 3, Haziran 2025
Metin Menekşe, Osmanlı medeniyetinde hayvan sevgisinin mesleğe dönüşümü: mancacılık, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, (55), 2022
Mevlüt Çam, İbrahim Turhan, Rıdvan Enes Akçatepe, T.C. VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ARŞİV REHBERİ, VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI-140, ANKARA 2020
Muhsin Mahdi, Alfarabi and the Foundation of Islamic Political Philosophy, University of Chicago Press, Chicago 2001
Mustafa Albayrak, Osmanlı toplumunda hayvan hakları. Tarih Dergi, 2016, sayı 31
Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 08.05.2026
Mübahat Türker Küyel, Fârâbî’de Devlet ve Toplum, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 2001
Nazım Hikmet Polat, Ahmet Haşim Gurebâhâne-i Laklakan Eleştirel Basım Deneme, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2016
Necdet Sumer, Atatürk’ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan’ı Okurken, Detay Yayıncılık, Ankara, 2021
Nermin Taylan, Osmanlı’da Yasaklar, Ekim Yayınları, İstanbul, 2014
Nihal Erk, Veteriner tarihi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Yayınları, 1978, No: 352
Örcün Barışta, Anadolu’dan Bazı Kuşevleri, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1996
Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbul’undan Kuşevleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000
Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu – Mehmet Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006
Pertev Demirhan, “İbrahim Hakkı Hazretlerinin Büyüklüğü ve Marifetname’nin Değeri” Tarih Yolunda Erzurum, Sayı 13-14, Kasım 1962
Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (1944-1973), c. 7
Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (1944-1973), c. 11
Richard Walzer, Al-Farabi on the Perfect State, Oxford University Press, Oxford 1985
Sadık Albayrak, Eski İstanbul’da sosyal hayat ve çevre, İGDAŞ Yayınları, İstanbul, 1997
Salih Toprak, Erzurumlu İbrahim Hakkı Üzerine Bir Değerlendirme, Iğd Üni İfder / Igd Uni Jour Div Fac, Sayı / No: 15, Nisan / April 2020
Salomon Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk (1578-1581), çev. Selma Turkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004
Sami Önal, “190. Ölüm Yıldönümünde Erzurumlu İbrahim Hakkı”, Türk Kültürü, Sayı: 95, Eylül 1970
Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19
Semih Çalapkulu, El-Cezeri ( Al-Jazarı ): 1153-1233, Mechanic Web Sitesi, 9 Temmuz 2020, https://www.mechanic.com.tr/el-cezeri-al-jazari-1153-1233/, erişim tarihi: 09.05.2026
Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024
Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931
Toker Yayınları Edebi Heyeti, Çağatay Edebiyatı ve Ali Şir Nevayi, Toker Yayınları, İstanbul 1986
TÜRK VAKIFLARI ARAŞTIRMA MERKEZİ, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü, https://www.vgm.gov.tr/faaliyetler/kulturel-faaliyetler/turk-vakiflari-arastirma-merkezi, erişim tarihi: 09.04.2026
Übeydullah Kerimov, İbn Sînâ’nın hocaları (İbn Sînâ’nın Orta Asyalı hekim çağdaşlarıyla bilimsel bağları üzerine), çev. Fegani Beyler, Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2017, sayı 7/13, sf. 323-340
Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı’da Şehzade Katli, Nesil Yayınları, İstanbul, 2014
Yılmaz Önge, “Mîmâr Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı: 5 (1977)
[1] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 08.05.2026
[2] Mustafa Ergün, Denizciliğin Başlaması, Kırmızılar, 8 Temmuz 2024, https://www.kirmizilar.com/denizciligin-baslamasi/, erişim tarihi: 08.05.2026
[3] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 164, 165
[4] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163
[5] Talha Uğurluel, Büyük Selçuklu Devleti Anadolu Serüveni Başlıyor, Timaş Tarih, İstanbul, Mart 2024, sf. 16-20
[6] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 163, 164
[7] Mahmut Kaya, Farabi, TDV İslam Ansiklopedisi, 1995, c. XII, sf. 145
[8] İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, 2. Baskı, Çıra Yayınları, İstanbul, 2021, sf. 368
[9] İbn Ebû Usaybia, Uyûnü’l-enbâ fî tabakāti’l-etıbbâ (nşr. Nizâr Rızâ), Beyrut t.y., sf. 603, 604; İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a‘yân ve enbâ’ü ebnâ’i’z-zamân (nşr. İhsan Abbas), Beyrut 1972, c. V, sf. 153
[10] Mahmut Kaya, “Fârâbî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 1995, c. XII, sf. 145, 146; Richard Walzer, Al-Farabi on the Perfect State, Oxford University Press, Oxford 1985, sf. 2-5
[11] İbrahim Madkour, L’Organon d’Aristote dans le monde arabe, Librairie Philosophique J. Vrin, Paris 1934, sf. 40-52; Muhsin Mahdi, Alfarabi and the Foundation of Islamic Political Philosophy, University of Chicago Press, Chicago 2001, sf. 125-130
[12] Aristoteles’in Orta Çağ İslam ve Batı dünyasında “Birinci Öğretmen” (el-Muallimü’l-Evvel) olarak kabulü hakkında detaylı bir analiz için bkz. Macit Fahrî, İslam Felsefesi Tarihi, çev. Kasım Turhan, İstanbul: İklim Yayınları, 1992, sf. 74
[13] Grek felsefesinin İslam tefekkürü ile sentezlenmesi ve Fârâbî’nin özgün sistemi üzerine bkz. Mahmut Kaya, “Fârâbî”, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. XII, İstanbul: TDV Yayınları, 1995, sf. 145-150
[14] Platonik ütopya ile İslam siyaset felsefesinin buluşma noktaları için bkz. El-Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), çev. Ahmet Arslan, Ankara: Divan Kitap, 2017, sf. 88-95; ayrıca krş. Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu – M. Ali Cimcoz, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006
[15] El-Fârâbî, Tahsîlü’s-Sa‘âde (Mutluluğun Kazanılması), çev. Ahmet Arslan, Ankara: Vadi Yayınları, 1999, sf. 45-50
[16] El-Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), çev. Ahmet Arslan, İstanbul: Divan Kitap, 2017, sf. 89-92
[17] El-Fârâbî, es-Siyâsetü’l-Medeniyye (Siyaset Felsefesi), çev. Mehmet Aydın, İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları, 2012, sf. 74
[18] El-Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), çev. Ahmet Arslan, İstanbul: Divan Kitap, 2017, sf. 104-106
[19] El-Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (İdeal Devlet), çev. Ahmet Arslan, İstanbul: Divan Kitap, 2017, sf. 108
[20] El-Fârâbî, es-Siyâsetü’l-Medeniyye, çev. Mehmet Aydın ve Abdulkadir Şener (İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları, 2012), sf. 74
[21] Fârâbî, es-Siyâsetü’l-Medeniyye, çev. Mehmet Aydın ve Abdulkadir Şener (İstanbul: Büyüyen Ay Yayınları, 2012), sf. 76
[22] Mübahat Türker Küyel, Fârâbî’de Devlet ve Toplum, (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2001), sf. 115-120
[23] Farabi, Kırmızılar, 17 Temmuz 2016, https://www.kirmizilar.com/farabi/, erişim tarihi: 17.04.2026
[24] Ebu Nasr el-Fârâbî, İhsâu’l-Ulûm (İlimlerin Sayımı), çev. Ahmet Arslan, Divan Kitap, 2017
[25] Fârâbî, Kitâbu’l-Hurûf (Harfler Kitabı), çev. Ömer Türker, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015
[26] Fârâbî, el-Mebâdi’u Ârâ’i Ehli’l-Medîneti’l-Fâzıla, nşr. Richard Walzer, Oxford University Press, 1985, sf. 56-89
[27] Fârâbî, Kitâbü’l-Mille, nşr. Muhsin Mahdi, Dar el-Maşrık, Beyrut, 1968
[28] Filozofun biyografisi ve tarihsel konumu için bkz: Dimitri Gutas, Abbasî Kültüründe Yunanca Düşünce, çev. Şokuh Felatun, Kitap Yayınevi, 2011
[29] Bağdat Okulu’nun (Yahya b. Adî, Ebû Süleyman es-Sicistânî) faaliyetleri için bkz: Joel L. Kraemer, İslam’ın Rönesansı: Onuncu Yüzyılda İnsancılık Hamlesi, çev. G. Caner Tekin, Küre Yayınları, 2014
[30] İbn Miskeveyh, Tehzîbü’l-Ahlâk, çev. Abdülkadir Şener, Klasik Yayınları, İstanbul, 2013
[31] Ebü’l-Hasan el-Âmirî, el-İ’lâm bi-menâkıbi’l-İslâm, nşr. Ahmed Abdüsselam, Kahire, 1988; Ayrıca ontolojik ayrım için bkz: Kitâbu’l-Amel ve’l-İ’tikâd
[32] İbn Sînâ, eş-Şifâ: el-İlâhiyyât, çev. Ömer Türker, Ekrem Demirli, Litera Yayıncılık, 2005. (Özellikle Varlık-Mahiyet ayrımının işlendiği 1. ve 8. makaleler).
[33] İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbîhât, nşr. Süleyman Dünya, Kahire, 1957, c. III, sf. 120-150
[34] İbn Sînâ, Câmiu’l-Bedâyi (Tefsir Risaleleri), nşr. Muhyiddin el-Kurdî, Kahire, 1917. (Nûr Suresi ve İhlas Suresi tefsirleri bu uzlaşının temel metinleridir).
[35] İbn Sînâ, eş-Şifâ: el-Mantık (el-Medhal), çev. Ömer Türker, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015. (Tasavvur ve Tasdik ayrımının sistemleşmesi üzerine giriş bölümü).
[36] Bekir ÇIRAK, Abdülkadir YÖRÜK, MEKATRONİK BİLİMİNİN ÖNCÜSÜ İSMAİL EL – CEZERİ, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi | Journal of Social Sciences Institute | Year – Yıl 2015 | Number – Sayı 4, sf. 177
[37] Semih Çalapkulu, El-Cezeri ( Al-Jazarı ): 1153-1233, Mechanic Web Sitesi, 9 Temmuz 2020, https://www.mechanic.com.tr/el-cezeri-al-jazari-1153-1233/, erişim tarihi: 09.05.2026
[38] Ali Şir Nevayi mad., Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi -Devriler, İsimler, Eserler, Terimler-, C. 7, Dergah Yayınları, İstanbul 1990, sf. 37; akt. Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 109
[39] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevayi Hayatı, Sanatı, Kişiliği, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1965, sf. 35
[40] Toker Yayınları Edebi Heyeti, Çağatay Edebiyatı ve Ali Şir Nevayi, Toker Yayınları, İstanbul 1986, sf. 92; akt. Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 109, 110
[41] Toker Yayınları Edebi Heyeti, Çağatay Edebiyatı ve Ali Şir Nevayi, Toker Yayınları, İstanbul 1986, sf. 93; akt. Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 110
[42] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevayi Hayatı, Sanatı, Kişiliği, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1965, sf. 48
[43] Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 110
[44] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevayi Hayatı, Sanatı, Kişiliği, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1965, sf. 51
[45] Toker Yayınları Edebi Heyeti, Çağatay Edebiyatı ve Ali Şir Nevayi, Toker Yayınları, İstanbul 1986, sf. 95; akt. Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 111
[46] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevayi Hayatı, Sanatı, Kişiliği, C. I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1965, sf. 212
[47] Toker Yayınları Edebi Heyeti, Çağatay Edebiyatı ve Ali Şir Nevayi, Toker Yayınları, İstanbul 1986, sf. 95; akt. Sedat Adıgüzel, Ali Şir Nevayi, Yaşamı, Edebi Kişiliği ve Eserleri, AÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2002, sayı 19, sf. 111
[48] Tarih II, Orta Zamanlar, Devlet Matbaası, İstanbul, 1931, sf. 164
[49] Übeydullah Kerimov, İbn Sînâ’nın hocaları (İbn Sînâ’nın Orta Asyalı hekim çağdaşlarıyla bilimsel bağları üzerine), çev. Fegani Beyler, Makalenin Rusça aslı için bkz.: Убайдулла Исраилович Каримов, “Об учителях Ибн Сины (к характеристике научных связей Ибн Сины с современными ему медиками Средней Азии)”, Общественные науки в Узбекистане Özbekistan’da Sosyal Bilimler Dergisi, 1980, № 8-9, Fan Matbaası, Taşkent, 1980, sf. 41-49
[50] Hilmi Özden, Büyük Türk Bilgini İbn-i Sînâ, Turk Tıbbına Hizmet Veren Bilim İnsanları Özel Sayısı, Aralık 2023; sf. 4-22
[51] Adile Ayda, Türklerin İlk Ataları, Ankara, Ayyıldız Matbaası, 1987
[52] Necdet Sumer, Atatürk’ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan’ı Okurken, Ankara, Detay Yayıncılık, 2021
[53] Adile Ayda, Türklerin İlk Ataları, Ayyıldız Matbaası, Ankara, 1987
[54] Martin Bernal – Kara Atena, Eski Yunanistan Uydurmacası Nasıl İmal Edildi 1785-1985, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003
[55] Aydın Sayılı, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi Ve Tıp, Ankara, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi yayını sayı: 47 Türk Tarih Kurumu basımevi 3 baskı, 1991
[56] Fahri Işık, Uygarlık Anadolu’dan Doğdu, İstanbul, Akdeniz ülkeleri Akademisi Vakfı yayınları, 2022
[57] Kojin Karatani, Izonemi ve Felsefenin Kökenleri, çev. Ahmet Nüvit Bingöl, İstanbul, Metis Yayınları, 2019
[58] Necdet Sumer, Atatürk’ün Özlediği Bilgin Kazım Mirşan’ı Okurken, Detay Yayıncılık, Ankara, 2021
[59] Hilmi Özden, Büyük Türk Bilgini İbn-i Sînâ, Turk Tıbbına Hizmet Veren Bilim İnsanları Özel Sayısı, Aralık 2023, sf. 6
[60] Deniz Gündüz, Şair, Filozof, Matematikçi Ömer Hayyam, Bilim ve Teknik Dergisi, Ağustos 1998, sf. 62-64
[61] Menderes COŞKUN, Oryantalizmin 19. Asırda İslam Tarihine Kazandırdığı Bir Şahsiyet: Ömer Hayyam, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Nisan 2013, Sayı:28, sf. 2
[62] Doğu Perinçek, Hz. Muhammed Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2019, s. 44
[63] Mehmet Öz, Klasik Dönem Osmanlı Siyasi Düşüncesi: Tarihi Temeller ve Ana İlkeler, İslami Araştırmalar Dergisi, 1999, c. XII, sayı: 1; akt. Ercan Şen, Osmanlı’nın Bilgeleri 3 – Ebussuud Efendi, 2. Baskı, İlke Yayınları, İstanbul, 2016, sf. 17, 18
[64] Ercan Şen, Osmanlı’nın Bilgeleri 3 – Ebussuud Efendi, 2. Baskı, İlke Yayınları, İstanbul, 2016, sf. 18
[65] Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı’da Şehzade Katli, Nesil Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 15
[66] Detay için bkz. İlber Ortaylı, Tanzimat Devrinde Osmanlı Mahalli İdareleri (1840-1880), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000, sf. 107; Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (1944-1973), c. 7, sf. 3641, 3642; Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi (1944-1973), c. 11, sf. 6138
[67] Mehtap Ayan, Gurabahane-i Laklakan: Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi Olduğu Görüşüne Karşı Tarihsel Bir İnceleme. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Sayı 12, No: 3, Haziran 2025, sf. 587, 588
[68] Mustafa Karazeybek, Kuruluş Döneminde Osmanlı Vakıfları. Journal of History School, (XLV), 2024
[69] Kedi sicilleri, 2024, https://kadisicilleri.org/veri/gorselx/icn/usk002icn.pdf, erişim tarihi: 08.04.2026; akt: Mehtap Ayan, Gurabahane-i Laklakan: Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi Olduğu Görüşüne Karşı Tarihsel Bir İnceleme. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Sayı 12, No: 3, Haziran 2025, sf. 588
[70] Mehtap Ayan, a.g.e., sf. 588
[71] İlber Ortaylı, Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Kronik Kitap, İstanbul, 2022, sf. 135-145
[72] Mevlüt Çam, İbrahim Turhan, Rıdvan Enes Akçatepe, T.C. VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ ARŞİV REHBERİ, VAKIFLAR GENEL MÜDÜRLÜĞÜ YAYINLARI-140, ANKARA 2020; TÜRK VAKIFLARI ARAŞTIRMA MERKEZİ, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Vakıflar Genel Müdürlüğü, https://www.vgm.gov.tr/faaliyetler/kulturel-faaliyetler/turk-vakiflari-arastirma-merkezi, erişim tarihi: 09.04.2026
[73] Metin Menekşe, Osmanlı medeniyetinde hayvan sevgisinin mesleğe dönüşümü: mancacılık, Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, (55), 2022
[74] Mehtap Ayan, Gurabahane-i Laklakan: Dünyanın İlk Hayvan Hastanesi Olduğu Görüşüne Karşı Tarihsel Bir İnceleme. Akademik Tarih ve Düşünce Dergisi, Sayı 12, No: 3, Haziran 2025, sf. 588, 589
[75] Salomon Schweigger, Sultanlar Kentine Yolculuk (1578-1581), çev. Selma Turkis Noyan, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004
[76] Baron Wacslawa Wratislaw, 16. Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğundan Çizgiler, çev. Süreyya Dilmen, Boyut Yayıncılık, İstanbul, 1996
[77] İsmail Çolak, Hayatı Kucaklayan Osmanlı Vakıfları, Zafer Dergisi, Haziran 2012, 426. Sayı
[78] Hasan Ali Göksoy, “Osmanlılarda Kuş Sevgisi, Kuş Evleri”, İlgi, Sayı: 24, 1976; Örcün Barışta, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi İstanbul’undan Kuşevleri, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2000; Örcün Barışta, Anadolu’dan Bazı Kuşevleri, Bağlam Yayıncılık, İstanbul, 1996; Yılmaz Önge, “Mîmâr Gözüyle Kuşevleri”, Kültür ve Sanat Dergisi, Sayı: 5 (1977); İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1993
[79] Nazım Hikmet Polat, Ahmet Haşim Gurebâhâne-i Laklakan Eleştirel Basım Deneme, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2016
[80] Nazım Hikmet Polat, a.g.e., 2016
[81] Ahmet Haşim, Üç Eser (Bize Göre-Gurabahane-i Laklakan-Frankfurt Seyahatnamesi), Millî Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, Milli Eğitim Basımevi, 1988
[82] Mustafa Albayrak, Osmanlı toplumunda hayvan hakları. Tarih Dergi, 2016, sayı 31, sf. 13, 14; Sadık Albayrak, Eski İstanbul’da sosyal hayat ve çevre, İGDAŞ Yayınları, 1997, sf. 56-66; Nihal Erk, Veteriner tarihi, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Yayınları, 1978, No: 352, sf. 166-169; İsmet Sungurbey, Hayvan Hakları, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1993, sf. 147-226; Nermin Taylan, Osmanlı’da Yasaklar, Ekim Yayınları, İstanbul, 2014, sf. 38
[83] Mustafa Albayrak, a.g.e., sf. 13, 14; Sadık Albayrak, a.g.e., sf. 56-66; Nihal Erk, a.g.e., sf. 166-169; İsmet Sungurbey, a.g.e., sf. 147-226; Nermin Taylan, a.g.e., sf. 38
[84] Fehmi Demirbağ, 571, Türkçe Tişört Yayınevi, İstanbul, 2020
[85] İsmail Hami Danişmend, Garb Menbalarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı, İstanbul Kitabevi, İstanbul, 1982, sf. 195
[86] Bu tespit için bkz. Fehmi Demirbağ, 571, Türkçe Tişört Yayınevi, İstanbul, 2020
[87] Kâfirûn Sûresi, 6. âyet
[88] Ercan Şen, Osmanlı’nın Bilgeleri 3 – Ebussuud Efendi, 2. Baskı, İlke Yayınları, İstanbul, 2016, sf. 16
[89] Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, sf. 1
[90] Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname, Matbaa-i Ahmed Kamil, İstanbul, 1330, sf. 514; Mehmet KAZAR, ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI HAYATI, KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2001, sf. 333
[91] Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, sf. 1
[92] Hayrani Altıntaş, Marifetname’de Tasavvuf, Cimtay Matbaası, İstanbul, 1981, sf. 25
[93] Sami Önal, “190. Ölüm Yıldönümünde Erzurumlu İbrahim Hakkı”, Türk Kültürü, Sayı: 95. (Eylül 1970), sf. 39
[94] Sami Önal, “190. Ölüm Yıldönümünde Erzurumlu İbrahim Hakkı”, Türk Kültürü, Sayı: 95. (Eylül 1970), sf. 40
[95] Amil Çelebioğlu, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1988, sf. 1
[96] Hayrani Altıntaş, Marifetname’de Tasavvuf, Cimtay Matbaası, İstanbul, 1981, sf. 26
[97] Sami Önal, “190. Ölüm Yıldönümünde Erzurumlu İbrahim Hakkı”, Türk Kültürü, Sayı: 95. (Eylül 1970), sf. 40
[98] Pertev Demirhan, “İbrahim Hakkı Hazretlerinin Büyüklüğü ve Marifetname’nin Değeri” Tarih Yolunda Erzurum, Sayı; 13-14. (Kasım 1962), sf. 4
[99] Salih Toprak, Erzurumlu İbrahim Hakkı Üzerine Bir Değerlendirme, Iğd Üni İfder / Igd Uni Jour Div Fac, Sayı / No: 15, Nisan / April 2020, sf. 109
[100] İbrahim Ethem Karataş, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sinde Anasırı-ı Erbaa (Dört Unsur) Görüşü, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 33, 2014, sf. 105-108
[101] Salih Toprak, Erzurumlu İbrahim Hakkı Üzerine Bir Değerlendirme, Iğd Üni İfder / Igd Uni Jour Div Fac, Sayı / No: 15, Nisan / April 2020, sf. 116
[102] Mehmet Kazar, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hayatı, Kişiliği ve Eserleri, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum, 2001, sf. 340
