Uğur UTKAN
Öz
Bu çalışma, Türklerde ceza hukukunun tarihsel inkişafını, İslamiyet öncesi dönemden başlayarak İslam hukuku etkisindeki evreler ve modernleşme süreci bağlamında ele almaktadır. İlk Türk topluluklarında ceza hukukunun, şahsi intikam anlayışından sıyrılarak kamusal otoriteye dayalı bir yapıya evrildiği; bu dönüşümde törenin hem normatif kaynak hem de uygulama zemini olarak belirleyici rol oynadığı görülmektedir. Hun, Göktürk ve Uygur devletlerinde suç ve ceza ilişkisi, merkezi otoritenin tahkimi ile paralel biçimde kurumsallaşmış; cezaların caydırıcılığı, toplumsal nizamın muhafazasında asli bir araç olarak benimsenmiştir. Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birlikte hukuk sistemi, şer’î ve örfî hukuk ayrımı ekseninde yeniden teşekkül etmiş; bu ikili yapı Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde inkişaf ederek süreklilik arz etmiştir. Osmanlı Devleti’nde ceza hukuku, İslam hukukunun temel prensipleri ile Türk devlet geleneğinden neşet eden örfî unsurların sentezi mahiyetinde şekillenmiştir. Tanzimat dönemiyle birlikte ise Batı hukuk sistemlerinin tesiri altında modern ceza hukuku anlayışı benimsenmiş, kanunlaştırma faaliyetleri ivme kazanmıştır. Bu itibarla çalışma, Türk ceza hukukunun tarihsel dönüşümünü, toplumsal yapı, siyasal iktidar ve hukuk anlayışındaki değişimlerle irtibatlandırarak bütüncül bir perspektifle değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Türk Hukuk Tarihi, Ceza Hukuku, Töre, Şer’î Hukuk, Örfî Hukuk, Osmanlı Hukuku, Tanzimat, Hukukî Modernleşme
Abstract
This study analyzes the historical evolution of criminal law among the Turks from the pre-Islamic period through the phases shaped by Islamic legal influence and the process of modernization. In early Turkish societies, criminal law gradually transformed from a system grounded in personal vengeance into a structure based on public authority; within this framework, customary law (töre) functioned as both a normative source and a practical foundation. In the periods of the Huns, Göktürks, and Uighurs, the relationship between crime and punishment became institutionalized in parallel with the consolidation of central authority, while the deterrent nature of sanctions was adopted as a principal instrument for preserving social order. Following the adoption of Islam, the legal system was reconstituted along the dual axis of shar‘i and customary law, a structure that further evolved and maintained continuity throughout the Seljuk and Ottoman eras. In the Ottoman Empire, criminal law assumed a composite character, synthesizing the fundamental principles of Islamic law with the customary elements derived from Turkish state tradition. With the advent of the Tanzimat period, under the influence of Western legal systems, a modern conception of criminal law was embraced, and codification efforts gained significant momentum. In this respect, the study aims to evaluate the historical transformation of Turkish criminal law through a holistic perspective, in relation to changes in social structure, political authority, and legal thought.
Keywords: Turkish Legal History, Criminal Law, Customary Law (Töre), Shar‘i Law, Ottoman Law, Tanzimat, Legal Modernization
Giriş
Hukuk, toplumların sosyal düzenini tesis eden en temel kurumsal yapılardan biri olup, özellikle ceza hukuku bu düzenin korunmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir. Toplumsal yaşamın devamlılığını sağlamak amacıyla suç ve ceza arasındaki ilişkinin düzenlenmesi, insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Bu bağlamda Türk hukuk tarihi incelendiğinde, ceza hukukunun kökenlerinin oldukça eskiye dayandığı ve zaman içerisinde önemli dönüşümler geçirdiği görülmektedir.
İslamiyet öncesi Türk toplumlarında ceza hukuku, başlangıçta bireysel intikam anlayışından sıyrılarak devlet otoritesine bağlı bir yapıya evrilmiş; bu durum, hukukun kurumsallaşma sürecinde önemli bir aşamayı teşkil etmiştir. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar gibi erken dönem Türk devletlerinde suç ve ceza kavramlarının belirli kurallar çerçevesinde düzenlenmesi, merkezi otoritenin güçlenmesiyle paralel bir gelişim göstermiştir. Bu süreçte töre, hem hukukun kaynağı hem de uygulama alanı olarak öne çıkmış; cezaların caydırıcılığı ise toplumsal düzenin korunmasında temel araçlardan biri olmuştur.
Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleriyle birlikte hukuk sistemi yeni bir evreye girmiş; şer’i ve örfi hukuk ayrımı çerçevesinde şekillenen bu yapı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde daha da gelişmiştir. Özellikle Osmanlı Devleti’nde ceza hukuku, İslam hukukunun esasları ile Türk devlet geleneğinden gelen örfi unsurların sentezi niteliğinde bir yapı arz etmiştir. Tanzimat dönemiyle birlikte ise Batı hukuk sistemlerinden etkilenilerek modern anlamda kanunlaştırma hareketleri başlamış ve ceza hukuku alanında önemli reformlar gerçekleştirilmiştir.
Ve Türk ceza hukukunun tarihsel seyrini iyi anlayabilmek için Türklerde ceza hukukunun tarihsel gelişimini İslamiyet öncesi dönemden başlayarak İslam hukuku etkisi altındaki süreçlere ve modernleşme dönemine kadar bütüncül bir perspektifle ele almak gerekmektedir. İşte bu çerçevede çalışmamızda ceza hukukunun geçirdiği dönüşümler, toplumsal yapı, devlet otoritesi ve hukuk anlayışındaki değişimler bağlamında incelenecek; cezaların niteliği ve uygulanma biçimleri tarihsel koşullar ışığında değerlendirilecektir.
İslamiyet’ten önceki Türk topluluklarında ceza hukuku kurallarının erken dönemlerde kurumsallaştığına ilişkin bilgiler mevcuttur. Yaptırımın kişisel öç alma aşamasından kamusal bir yetkiye dönüşmesi Asya Hunlarından beri var olan bir uygulamaydı. Hunlarda cezalandırma hak ve yetkisi devletin tekelindeydi. İlkel toplumlarda sıklıkla görülen kişisel öç alma kabul edilebilir bir uygulama değildi.[1]
Asya Hun Devleti olgunluk döneminde kurumsal merkezî otoritenin çok güçlü olduğu bir imparatorluktu. M.Ö. III. Yüzyıl sonlarında Mete Han döneminden itibaren ceza hukuku kuralları kurumsallaşmış, cezalandırma yetkisi devlet tekeline geçmiştir. Suçlar, ağır suçlar ve hafif suçlar olarak ikiye ayrılmış olup, ağır suçlar ölüm cezası ile hafif suçlar yaralama (kısas) ya da kızgın demir ile alnın dağlanması gibi yaptırımlarla cezalandırılırdı. Tutuklanan suçlular hapse konur ancak en geç on güç içinde yargılamaları yapılırdı.[2]
Göktürkler döneminde de yaptırım yetkisi devlete ait bir yetki olmuştur. Suçu belirleyip yaptırımı uygulayacak olan devlettir. Ancak kimi zaman yaptırımın suçluya değil, suçlunun yakınlarına da uygulandığı görülmüştür. Bu durum, suç ve cezaların henüz tam olarak kişiselleşmediğini göstermektedir.[3]
Göktürkler, devlete isyan, kasten insan öldürme, evli kadına cinsel saldırı, evli kadınla zina, barış zamanı kılıç çekme, bağlı atı çalma ve soygun gibi suçları ölümle cezalandırmışlardır. Ayrıca suçlunun mallarına devlet hazinesi tarafından el konur, aile bireylerinin birtakım özgürlükleri de kısıtlanabilirdi.[4]
Ölüm cezaları genellikle halka açık yerlerde kılıçla boynun vurulması şeklinde infaz edilirdi.[5]
Ölüm cezaları farklı biçimlerde de uygulanabilirdi. Yedi tanıkla kanıtlanmış Tengri’ye (Tanrı) hakaret suçlarına recm (taşlanarak öldürme) cezası uygulanırdı.[6]
İslam öncesi Türklerde livata ve ağır cinsel saldırı ölümle cezalandırılırdı.[7] Zina ve bakire kıza ya da evli kadına cinsel saldırı ağır suçlardan sayılıp, oldukça ağır bir yaptırıma bağlanmıştır. Zina eden evli kişiler ve sayılan diğer suçları işleyenler sığır, manda ve at gibi iki hayvan arasına bağlanır ve farklı yönlere koşturulan hayvanlar arasındaki suçlunun bedeni parçalanırdı. Zina, Kutluk Türklerinde de oldukça acı verici bir ölüm cezası ile cezalandırılır, zina edenler yakılarak öldürülürdü.[8]
Oğuzlar hırsızlık suçlarına el kesme, kulak kesme, göz çıkarma gibi ağır yaptırımlar uygulardı.[9]
Ayrıca Hunlarda, Göktürklerde, Uygurlarda ve Karluklarda dayak, kızgın demirle yüzün dağlanması, kızgın küplere koyma, dar sandıklara kilitleme, saçından asma gibi insan bedeninin dayanamayacağı birtakım yaptırımlar zina, anlaşmalara riayet etmeme, görevi ihmal, mala zarar verme, hırsızlık, eşcinsellik, fuhuş ve livata gibi suçlara uygulanmaktaydı.[10]
Hun Devleti ve Hukuk Sistemi
Orta Asya’da vaktiyle yaşamış devletlerin en önemlisi ve en eskisi Çinlilerin Hiung-nu dedikleri Hunlardır. “Hunlar arasında birliği gerçekleştirerek ilk Hun devletini kuran T’ou-man (M.Ö. 220) olmuştur. Hunlar’ın merkezi, Orhun-Selenga Irmakları ile bu ırmakların hemen batısında, Türklerin kutlu ülke saydıkları Ötüken havalisindeydi. T’ou-man’dan sonra yerine geçen oğlu Mo-tun 35 sene hükümdarlık yaparak devletinin sınırlarını kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Himalayalar’a, doğuda Büyük Okyanus’tan batıda Hazar Denizi’ne kadar genişletmişti. Hun İmparatorları’nın unvanı “Shan-yü” veya “Tanhu”dur.”[11]
Mete (Mo-tun)’nin sanı da her hun imparatorunki gibi “Şan-Yu” yahut “Tan-Hu”dur. Tan-hu’nun anlamı Hun dilinde “Gökten kudret alan” demektir. Törenlerde otururken kuzeye bakar, sol yanını, sağ yanından üstün sayardı. Hunlarda devlet düzenli bir hiyerarşiye bağlıdır.[12]
“Shan-yü anlaşıldığı kadar elinin altında tebaaları bulunan bir hükümdar demek değildir. Fakat sayısı 24 olan diğer beyler arasında en önde gelen kişidir. Bu iktidar, boy aristokratları yani her biri 2 bin süvariden 10 bin süvariye kadar ulaşan silahlı güce sahip beyler tarafından sınırlandırılmıştır. Daha sonrakilerin seçiminde de tahta oturtma usulü uygulanmıştır. Bazıları ise, nadiren de olsa tahtan indirilmiştir. Mesela 102 yılında Shanyü’nün oğlu küçük olduğu için Hunlar yabgunun küçük amcasını tahta geçirmişlerdir. 85-60 yılları arasında ise prensler yeni yabgu seçimi için kurultay toplandıklarından benzeri olaylar olmuştur.
Mo-tun ile ilgili çok eski ve değerli bilgilerde, kurultay toplama geleneğinin, devlet idaresinin adeta temelini oluşturmuştur. Mo-tun, Çince belgelerimizin Çince ta-chnen dedikleri devlet büyüklerini toplamadan önce hiçbir şey yapmamaktadır. Gerçi son söz yine hakana aittir.”[13]
“Çin kaynakları Hunların ceza kanunlarından da bahsetmiştir. Birisine kılıç çeken öldürülür. Kılıç çekmekten maksat her halde öldürmek olsa gerekir. Eşkıyalık yapanın ailesi devlet memurları tarafından rehine olarak tutulur. Ufak suçlar araba tekerleği altında ezilmekle, büyük suçlar ölümle cezalandırılır. “Araba tekerleği altında ezilmek” sözlerini kimi Sinologlar “yüzü damgalanmak” veya “sopayla dövülmek” diye anlatmaktadırlar ki, ağır suçlar ölümle cezalandırıldığına göre bu son iki çevirinin doğru olduğunu kabul etmek gerekir. Zaten ilk çağlarda hem damgalamak, hem sopa cezası çok kullanıldığı gibi, bu tür cezalar İslam hukukunda ve Osmanlı Kanunnamelerinde de sık sık görülmektedir. Hapis cezası yalnız 10 güne kadar verilir; böylece devletin sınırları içindeki hükümlülerin sayısı çok azdır. Devlet göçebe olduğu için sürekli hapishaneler kurulması istenmemiştir.”[14]
Hunlar devlet içinde emniyet ve inzibatı temin için ceza işlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Suç işleyenleri cezalandırmak devletin hak ve inhisarı idi. Hunlarda iptidai kabilelerde görülen hususi intikam yerine suçluların devlet tarafından cezalandırılması usulü kaim idi. Hunlarda ceza devlet işi idi. Hususi intikam yasaklanmıştır. Adam öldürmenin cezası idamdı. Soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu ve suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, aile efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Ciddi bir tehlike ile karşılaşmadıkça ok-yay kullanmak yasaktı… Zinanın cezası idamdı. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen iki taraf arsında uzlaşılmazsa idamı gerektirirdi. Ordudan kaçanlar ve vatana ihanet edenlerin cezası da ölümdü.[15]
Çin kaynakları Hunların özel hukuk uygulamaları ile ilgili bilgiler de vermektedir.[16]
“Anne ve babalarını öldürenler, çarptırıldıkları ceza ve işkence sonucu ölmese bile, işkenceden sonra pazarbaşları ve benzeri umumi yerlerde katledilirler” diyen eski Türklerde aile müessesesine ne derece önem verdikleri anlaşılmaktadır. Özel hukukun sadece aile hukuku ile ilgili değil, bütün dallarıyla alakalı hükümler bulunduğu muhakkaktır. Ancak, bu hususta Çin kaynaklarından elde edilen bilgiler daha çok aile hukuku ile ilgilidir. Kaynakların belirttiği önemli bir özel hukuk müessesesi levirat kaidesidir. Ölen kardeşin karısıyla sağ kalan kardeşin evlenmesi veya baba öldüğünde dul kalan üvey anneyle evlenme zorunluluğuna “Levirat-Levirate-Leviratus” adı verilir.[17]
“Levirate’in farklı sosyal, siyasi ve ekonomik boyutları olmasına rağmen, bu uygulamanın kökeninde, babasoylu ve babayerli toplumsal değerler çok önemli rol oynamıştır. Çünkü kadın evlenip kendi ailesinden ayrıldıktan sonra, kocasının aile veya kabilesine ait olarak kabul ediliyordu. Günümüzde Türkiye’sinin pek çok yöresinde bu uygulamaların benzer sebeplerden devam ettirildiği söylenebilir. Örneğin, bazı yörelerde evlenen bir kızın baba evinden çıkarken, arkasından sembolik olarak tahta kaşık kırılması veya evlenen kıza “bu evden gelinlikle çıkıyorsun kefenle dönebilirsin” denilmesi, yukarıda bahsedilen anlayışı yansıtmaktadır. Bu anlayış içinde, bir kadının kocası vefat etse bile hala kocasının ailesine ait görülmesi, levirate uygulamasına başvurulmasına neden olmaktadır.”[18]
“Bu adetlerin iki sebebi vardır: 1) Kadın kocasının ruhuna da hizmet edeceğinden ölenin oğlu veya kardeşi ile de evlenir ise bu vazifesini gene yerine getirebilir. Hâlbuki yabancı bir erkek ile evlenirse yabancı iki erkeğe ve atalarına birden hizmet edemez. 2) Sağ kalan eşin eski soyuna dönerek bir miktar malı beraberinde götürmesi ve bir işgücünün eksilmesi böylece önlenmek istenmiştir. Ayrıca bu durum, Hunlar arasında çok kadınla evlenme (=polygynie-polügüni) nin de var olduğunu da bize gösterir. Tan-hu ölünce yakınları ve sevgili cariyelerinden bir çoğu bazen ölümde ona eşlik ederlerdi. Bundan da Tan-hu’nun asıl karılarından başka cariyelerinin de bulunduğunu anlarız. Ancak bu durumun yalnız Tan-hu’ya ve büyüklere mi özgü olduğu yoksa herkesin mi cariye alabileceği anlaşılamamaktadır. Savaşta kafa kesen veya tutsak alan kimseye Tan-hu tarafından bir bardak şarap verilirse, elde etmiş olduğu tutsaklar o kişiye hediye edilmiş ve böylece onun kulu olurlar. Buradaki şarap her halde tutsak üzerindeki mülkiyet hakkının Tan-hu tarafından tanınmasının bir sembolüdür. Göçebelerde kulun iktisadi önemi çok olmamakla birlikte savaşanlar daha çok bir kurtuluş bedeli (fidye-i necat)’nden dolayı kul elde etmiş olsalar gerektir. Savaş meydanlarından ve savaş sırasında bir ölüyü dışarıya çıkaran kimseye, ölünün malları verilir.”[19]
Şimdi ilk defa Türk adıyla Göktürkler ve hukuk sistemlerine detaylıca değinelim.
Göktürk Devleti ve Hukuk Sistemi
Orta Asya’daki Büyük Hun Devletinin yıkılışından sonra Altay dağlarında yaşayan Türkler, 552 tarihinde Uluğ Yabgu’nun oğulları Bumin (Tumen) Kağan ve İstemi Kağan’ın gayretleriyle Orhun suyu yakınlarında bir devlet kurdular. Bu devlete Göktürk devleti adı verilmiştir ve Çinliler tarafından Tu-Ki-Yu’lar diye anılmıştır.[20]
Göktürk devletinin hukuku hakkında Hun devletinden farklı olarak Çin kaynaklarının yanı sıra Bizans ve İslam kaynaklarından da yararlanılmaktadır. Ayrıca bu devlet hakkındaki milli kaynaklarımız arasında yer alan Orhun yazıtları bu alanda çok önemli kaynaklardandır. Orhun yazıtları 1889 yılında Orta Asya’da Orhun ırmağı yakınında bulunmuş, 1893 tarihinde Danimarkalı dil bilgini Thomsen tarafından ilk kez okunup çözümlenmiştir. Bu yazıtlar üç büyük ve bir takım küçük dikili taşlardan oluşmaktadır. Orhun yazıtlarının üç büyüğü; Kül-Tegin Yazıtı, Bilge Han Yazıtı ve Tonyukuk Yazıtıdır.[21]
Tüm bu kaynakların verdiği bilgiler ışığında Göktürklerde uygulanan hukuk hakkında şunlar söylenebilir:
Göktürk devleti de tıpkı Hun Devleti gibi bir şef etrafında toplanmış olan kabileler birliğidir. Bu şefe “Kağan” denir. Kağan’ın ödevi kabileleri toplu ve bir arada tutmak, birbiriyle ve dışarıyla olan ilişkilerini düzenlemek, halka iş, devlete gelir sağlamaktır. Kağan bütün eski kültürlerde olduğu gibi gücünü, erkini (kut) gökten Tanrı’dan almaktadır.[22]
Eski Türklerin kôni dediği adliye müessesesinin Göktürklerde de geliştiğini görüyoruz. Siyasi suçlarla ilgili yargılamalara bakan ve hükümdarın başkanlığındaki yüksek devlet mahkemesi demek olan yargı müessesesinde, vezir Tonyukuk’un üyelik (ayguç’luk) yaptığını görüyoruz. Hakan adına örfi hukukun uygulamakla görevli yargan’lar da vardı. Örfi hukuka töre denmekteydi. Töre’nin üç kaynağı mevcuttu. Birincisi; halktı. Halkın örf ve adetlerinden çıkan hukuka “yusun” denirdi. İkincisi; kurultaydı. Yani beylerin kararlarıydı. Üçüncüsü ise, Kağan’dı.[23]
“Ceza hukuku Hunlarda da olduğu gibi özel intikam alanından çıkmış ve kamu intikamı, kamu hukuku alanına girmiştir. Yani cezayı belirtip uygulayacak olan suçtan zarar gören kimse değil devlettir. Ancak bazen cezanın, suçluya değil de suçlunun yakınlarına uygulandığı görülmektedir. Bu da cezanın her alanda kişiselleşmemiş olduğunu bize gösterir. Ancak o zaman oğullar, kızlar, karılar aile başkanının doğrudan doğruya velayeti altında olduklarından onlara ceza uygulanması, aile başkanına uygulanmış gibi sayılmıştır. Çin kaynaklarına göre isyan ve cana kastın cezası ölümdür. İnsan öldürme ve evli kadına tecavüz etmek de ölümle cezalandırılır. Genç kızları baştan çıkaranlar, hem ceza görürler hem de o kızla evlenmek mecburiyetindedirler. Dövme ve yaralama suçlarının cezası yalnız hayvanla ödenen tazminattan ibarettir. Hırsızlıkta ise suçlunun çaldığı eşyanın sayı ve değerde on katını ödemesi gerekir. Bir kimsenin gözünü kör eden, kızını veya karısının mallarını o adama vermek mecburiyetindedir. İşte burada da cezanın kişiselleşmemiş olduğu görülmektedir.”[24]
“Eski Türklerin suçluları cezalandırma uygulamalarından örnekler veren İbn-i Fadlan’a göre; bir adam diğerini kasten öldürürse, suçuna karşılık kısas olarak onu da öldürürler. Hata ile öldürürse, öldüren için kayın ağacından bir sandık yaparlar. Katili bunun içine koyup, yanına üç somun, bir testi su bıraktıktan ve üzerini çiviledikten sonra, deve havudunun ağaçlarına benzer üç ağaç dikilerek suçluyu bunların arasına asarlar… Zamanla çürüyünceye ve rüzgârlar götürünceye kadar bu şekilde asılı kalır. Türk toplumunda kadınlar ve erkekler birbirinden kaçmazlar. Zina onlara göre en büyük suçlardandır. İçlerinden biri zina ederse, kim olursa olsun, dört kazık çakıp zina edenlerin el ve ayaklarını bunlara bağlarlar. Sonra onu boynundan uyluklarına kadar balta ile yararak iki parçaya ayırırlar. Kadına da aynı cezayı tatbik ederler. Toplumda tatbik edilen cezaların caydırıcı olması için kadın ve erkeği ikiye ayırdıktan sonra vücutlarının parçalarından her birini bir ağaca asarlar.”[25]
Çin kaynakları ve Orhun Kitabeleri, Göktürklerde özel hukukun uygulanması ile ilgili şu bilgileri vermektedir;[26] Şahsın hukuku bakımından Göktürklerde halk üç sınıfa ayrılmaktaydı. Beyler, hür Türkler, esirler (kullar) olmak üzere. Göktürklerde kulluk (kölelik) kurumunun büyük bir yer tuttuğu yolunda izlere rastlanmamıştır. Yani kullarda bulunmakla birlikte insanların çoğu özgürdü. Göktürklerde hem kadınların hem de çocukların ailede söz ve mülkiyet hakkı vardır. Genellikle dıştan evlenme (exogamie) esastır. Sulta yani zora değil, velayete dayanan baba hukuk geçerlidir. Evlenen oğullar, hisselerini alıp, yeni aile kurmak üzere evden çıkarlar, baba evi ise en küçük oğla (od- tegin) kalır. Hunlarda olduğu gibi Göktürklerde de oğullar, babaları ölünce üvey annelerini almaya mecburdurlar. Kardeş ölünce karısını (levirat) ve amca ölünce karısını almak, kardeş ve yeğenler için zorunludur. Ulus her ne kadar göçebe ise de her Türk’ün bir parça toprağa sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu toprak kabilelerin kışı geçirdikleri kışlaklarda bulunmaktadır. İşte mirasta en küçük oğul bu toprağı alır, diğerleri de taşınabilir malları alırlar. Bunların içinden zeki ve cesur olanına atlar ve diğerlerine koyunlar düşer. Beylerde ise “kut” yani egemenlik kudreti, buna en layık olana verilir veya birkaç aday varsa aralarında bölüşülür, hatta kızlara bile bazen burada düşerge (hisse) ayrıldığı görülür. Göktürklerin yazılı akitler yaptıklarını ve bu akitlerde “On İki Hayvanlı Takvimi” kullandıklarını da biliyoruz. Ayrıca yazılan levhacıkların üzerine mızrak ucu ile yapılan bir işaretin imza yerine geçtiğini ve buna tamga dendiğini de görüyoruz.[27]
Uygur Devleti ve Hukuk Sistemi
“Çin kaynakları Uygurları Hunların nesilleri olarak kabul ederler. Akraba kavimlerle birlikte Dokuz Oğuz- On Uygur diye isimlendirilirler. Uygurlar IV.-V. asırlarda Toba Devleti zamanında Töles adını aldılar. Çinlilere göre Uygurlar sayı bakımından pek kalabalık değillerdi. Fakat çok kabiliyetli ve cesur idiler. Yüksek tekerlekli arabaları vardı. Göçlerde ve harplerde bu arabalarına çok güveniyorlardı. İlk zamanlarda Töles boylarının müşterek bir reisleri yoktu. Göçebe oldukları için bir yerde devamlı oturmuyorlardı. Ata binmede ok atmada üzerlerine yoktu. Toprakları verimsiz olduğu için atları az, koyun ve sığırları çoktu. Selenga, Orhun ve Tola nehirlerinin kıyılarında oturan bu oymaklar, Göktürk devleti kurulunca, onların hâkimiyetini tanıdılar.”[28]
Göktürk Devleti zamanında bu devlete uyruk olan Uygurlar, Bilge Han’ın ölümünden (734) sonra çıkan karışıklıktan yararlandılar. Basmiller ve Karluklarla birleşerek çok geçmeden (745) Göktürk Devletine son verdiler. Doğu Göktürk Devletinin merkezi olan ve Türklerce kutsal sayılan Ötüken’i aldılar. Uygurlar bundan sonra Karluklarla birleşerek Basmilleri yenmişler ve sonra da Karlukları yenerek bir zaman için rakipsiz kalmışlardı. Bunun üzerine merkez de Ötüken’e taşınmış ve Uygur hükümdarı “eltebir” adından başka Kağan unvanını almış ve bu unvanı başkalarına verecek erki kendisinde görmüştür.[29]
Uygur Prensliği, Göktürkler tarihe karıştıktan sonra, Büyük Türk Hakanlığının iktidarını 745- 845 yılları arasında yani yüzyıl boyunca ellerinde tutabilmişlerdir.[30]
Çin kaynakları Uygur Devleti’nin özellikle kamu hukuku için değerli bilgiler içerir. Bunların yanında “Kutadgu Bilig” adlı eser ile Doğu Türkistan ele geçirilmiş olan hukuksal belgeler Uygur Hukukunun incelenmesi bakımından büyük bir değer taşımaktadır.[31]
Uygurlarda uygulanan hukukla ilgili şunları söyleyebiliriz:
Uygurlarda adaletin ayrı bir önemi vardır. “Adalet devletin temelidir” esasını ve hatta adaletin devletten önce geldiği mantığını görmekteyiz. Bu durumu Kutadgu Bilig’de açıkça görmekteyiz. “Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig adlı eserini dört iyi temel üzerine kurmuştur. Bunlardan biri adalet olup doğruluk üzerindedir. İkincisi devlet olup, saadet ve ikbal demektir. Üçüncüsü akıl olup, ululuk ifade eder. Dördüncüsü ise kanaat ve afiyettir. Bunların her birine ayrı adlar vermiş ve bundan böyle bunları bu adla zikretmiştir. Adalete “Kün Toğdı” adını verir ve onu hükümdar yerine koyar. Devleti “Ay Toldı” ismi ile zikreder ve bunu onun veziri sayar. Akıla “Ögdülmiş” adını vermiş ve buna da vezirin oğlu demiş. Kanaate “Odgurmuş” adını verir ve buna da vezirin akrabası der.“[32]
Uygurlarda hukukun uygulanmasında töre kurallarına sıkı bir bağlılık vardır. “Töre’ye göre suçların cezası oldukça şiddetliydi. Adam öldürmek, barış zamanında kılıç çekmek, hırsızlık, hayvan kaçırma, ırza tecavüz gibi suçların cezası idamdı. Suçun devlet takibine uğraması eski Türkler arasında kan davası güdülmesine mani oluyordu. Adli teşkilat iki kademeliydi. Biri hükümdarın başkanlığındaki siyasi suçlara bakan Yüksek Devlet Mahkemesi, diğeri hâkimlerin idaresindeki mahkemelerdi.”[33]
Ezcümle, Türklerin X. Yüzyıldan itibaren dahil olmaya başladıkları İslam kültürü ve hukuk sisteminden önce Orta Asya’dan başlayarak Avrupa içlerine kadar hüküm sürdükleri bölgelerde etkileşim halinde oldukları kültürlerin hemen hepsinde ağır yaptırımların var olduğu ortadadır. Bu nedenle, Türklerde ceza hukuku yaptırımlarının insanilik boyutuna ilişkin endişeler ilgili dönemin kendi koşullarına göre değerlendirilmelidir. İslam kültür dairesine girmeden önce gerek bölgesel gerek küresel ölçekte büyük imparatorluklar ve dolayısıyla uygarlıklar kurmuş olan Türklerin kurumsal ceza hukuku kuralları kanımızca, görece hassasiyet gösterilen bir yaptırımlar manzumesi ile desteklenmiştir. Elbette yukarıda sıralanmış olan bedensel yaptırımlar insani açıdan kabul edilebilir değildir. Ancak bu yaptırımların keyfî bir biçimde uygulanmasını engellemek ve adaleti mümkün olan en kısa sürede tecelli ettirmek için yargılama sürecine özel bir önem verildiği dikkatlerden kaçmamaktadır.
Bir başka dikkat çekici konu, ağır bedensel yaptırımların özellikle kişi güvenliği ve toplumsal birlikteliği tehdit edecek ağır suçlara uygulanmasıdır. Örneğin ırza yönelik ağır cinsel saldırının kimi Türk topluluklarında suçlunun hayvanlara bağlanarak parçalanması ile cezalandırılması, bu tip suçlara yönelik bakış açısını ortaya koymaktadır.[34]
Ve İslam öncesi Türk devletlerindeki ceza hukukunun genel işleyişine bakıldığında İslam öncesi Türk devletlerinde ceza hukuku özel intikam alanından çıkmış ve kamu intikamı, kamu hukuku alanına girmiştir. Yani cezayı belirtip uygulayacak olan suçtan zarar gören kimse değil devlettir. Suçlara karşı verilen cezalar katı, sert töre kurallarına tabidir. Devlet göçebe olduğu için sürekli hapishaneler kurulması istenmemiştir. Ancak bazen cezanın, suçluya değil de suçlunun yakınlarına uygulandığı görülmektedir. Bu da cezanın her alanda kişiselleşmemiş olduğunu bize gösterir. Türklerin Uygurlarla birlikte yerleşik hayata geçmesiyle Türk hukuku da önemli gelişmeler kaydetmiştir. Özel hukuk alanında mal edinme, satış sözleşmesi, kiralama, parayı faize verme, ortaklık kurma, evlat edinme, vasiyetname düzenleme gibi birçok hukuki müessese bu devirde görülmektedir.[35]
Onuncu yüzyılda Türkler kitlesel olarak İslam dairesine geçmeye başladığında benimsemeye başladıkları normların içinde hukuki tarzda normların yeri başka olmuş, İslami usuller Türk hukuk sisteminde de kendini göstermiştir.

Türk İslam devletleri‘nde hukuk, şeri ve örfi olmak üzere ikiye ayrılırdı. Ayrıca fethedilen yerlerdeki eski uygulamalar ve Divan kararları da hukuk sisteminde etkili olmuştur.[36]
Şeri Hukuk:
Şeri hukuk temelini İslam hukukundan alırdı.
Miras, boşanma, evlenme, velayet, vakıf ve ticaret ile ilgili konular şeri hukuk kapsamında yer alıyordu.
Şeri davalara kadılar bakardı.
Kadıların başındaki sorumluya ise Kadi’i- Kudat (Başkadı) denirdi.
Kadı, Divan üyeleri ve hatta veziri yargılama yetkisine sahipti.
Kadılar, siyasi otorite tarafından baskı altına alınmazdı. Bu durum kısmen de olsa hukukun bağımsız olduğunu göstermektedir.
Örfi Hukuk:
Örfi hukuk ise temelini eski Türk geleneklerinden (töre) alırdı.
Ülke güvenliğinin sağlanması, kanunların uygulanması ve bu konularda ortaya çıkan uygunsuzluklar örfi hukukun kapsamında yer alıyordu.
Örfi davalara Emir-i Dad‘ın başkanlığındaki mahkemeler bakardı.
Askeri davalarda ise Kadıleşker adı verilen görevli Türk-İslam devletlerinde askeri davalara bakmıştır.
Ayrıca hükümdarın başkanlık ettiği ve büyük davaların bakıldığı yüksek mahkeme olan Divan-ı Mezalim de hukuk sisteminde önemli bir yere sahiptir.[37]
İlk Müslüman Türk devletlerindeki hukuk işlerine bakacak olursak 1055’te Bağdat’a giren Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, halife el-Kaaim’in yıllık para ve erzak tahsisatını arttırmakla sınırlı kalarak, dünyevi meseleleri kendi üzerine almış, din ve devlet işlerini ayrı biçimde uygulamaya koymuştur. Bu uygulama çerçevesinde İslam devletinde amme hukuku yönünde önemli bir değişiklik meydana gelmiştir. Buna göre, sultan ile halife, biri dünyevi, diğeri dini, iki ayrı salahiyet sahasının birbirine denk beyleri haline gelmişlerdir. Selçuklu devletindeki bu uygulama ilk defa Barthold tarafından laiklik fikri olarak işaret edilmiştir. Selçuklu hükümdarı artık “halifeye bağlı Müslüman emiri değil, saltanatın gerçek sahibi ve dünya meselelerinden sorumlu tek idareciydi. Öyle ki, zaman zaman halifenin bizzat sultanlar tarafından tanınması gerekiyordu. Bundan dolayı Sultan Melikşah, imparatorluğun ilgili işleri, sünni mezhebindeki kadıların şer’i hükümlerine göre yürütülmekte iken, büyük bir hukukçular heyeti toplayarak, medeni hukuka ait yeni hükümler getiren kanunlar çıkarabiliyordu. Sancar zamanında da durum bundan farklı değildi. Selçuklu İmparatorluğunun parçalanmasına sebep olan kardeş mücadeleleri zamanında devletin zayıflığından faydalanarak eski dünyevi iktidarı yeniden kurmak isteyen halifelerin, Irak Selçuklularının yıkılışında, Harezmşahlar devletinin çöküşü ve İslam ülkelerinin Moğol istilası altına düşüşünde, menfi rolleri bulunduğu aşikardır.[38]
Bununla beraber Selçuklular, din ve devlet işlerinin ayıran bu uygulama ile devlet otoritesinin her şeyden önemli olduğu düşüncesini yerleştirmiş ve günümüz laiklik anlayışının önemli bir basamağını hayata geçirmişlerdir. Osmanlı Devletinin laik olup olmadığı ise çok sık tartışılan bir konudur. Kimi araştırmacılar laik olarak tanımlarken, kimileri teokratik bir yapı olarak değerlendirir. Halbuki altı yüzyıl gibi çok uzun bir müddet varlığını korumuş bir devlet olarak Osmanlı Devleti toplumsal, idari ve hukuki bakımdan çok yönlü ve önemli yapısal değişikliklere uğramıştır. Dolayısıyla sözü edilen kurumlardaki yapıyı tümüyle laiktir ya da teokratiktir biçiminde tek ve kesin bir ifade ile değerlendirmek tarihi bilgiler ışığında çelişkilere neden olur.[39]
Osmanlı Devleti’nde çeşitli kurumlardaki farklı uygulamalara baktığımızda, tıpkı Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi, hem 20. yüzyıl laik anlayışının birtakım unsurlarıyla karşılaşırız hem de teokratik yapıyla özdeşleşen birtakım uygulamalar göze çarpar. Örneğin Osmanlı toplumunda, gayr-i müslim gruplara tolerans gösterilmesi bazı yazarlarca laikliğin ta kendisi olarak gösterilir. Gerçektende Osmanlı İmparatorluğu tarihte Roma İmparatorluğundan sonra dini toleransın en çok görüldüğü, üstelik bu toleransın zamana ve hükümdarın kişiliğine bakılmaksızın kurumsallaştığı bir devletti. Cemaatlerin sadece dini değil, iktisadi, adli ve eğitime ilişkin işleri de kendilerine bırakılmış, hatta ruhani liderler ve kurumlara rütbe, imtiyazlar verilmişti. Bunun sayısız kanıtları mevcuttur. Örneğin, Ermeni patriği, Musevi hahambaşısı protokolde önde gelen bir yere sahiplerdi. Yine bir başka tolerans örneği, imparatorluğun dört- bir tarafındaki manastırların vergi ve angarya bağışıklığına sahip olmaları gibi, faaliyetlerini sürdürmeleri için huzur ve güvenliklerinin sağlanması mahalli yöneticilere sık sık ihtar edilir, hatta bazı manastırlara miri hediyeler dahi gönderilirdi.[40]
Osmanlı idari teşkilatındaki bir başka uygulama ise, İslam dininin, toplum düzeni ve fertler arasındaki ilişkiler konusunda koyduğu emir ve yasaklardan oluşan şer’i hukuku temel hukuk sistemi olarak kabul etmekle birlikte, ayrı bir hukuk sahası olan örfi hukuka da yer vermiş olmasıdır.[41]
Prof. Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı İmparatorluğunda şer’i hukukun yanı sıra ayrı bir hukuk sahası olarak varolan örfi hukuku, laik denilebilecek şekilde zikretmektedir. Bu hukuku yaratan etkenler, Türklerin Orta Asya’dan beri uyguladıkları örf ve adetleriyle merkezi devlet bürolarındaki salahiyet ve tecrübe sahibi amirlerin takip ettikleri idarecilik gelenek ve usullerini ve nihayet bunların hepsine birden bir şekil vermekte olan hükümdarın emir ve fermanlarının bir bütünüdür.[42]
Öte yandan Şer’i hukukun uygulayıcısı ve denetleyicisi olan şeyhülislam, dini otoritenin temsilcisi olarak görev yapmıştır. Şeyhülislamlar kanunlarla tanzim edilen işler hakkında fetva verdikleri zamanlarda, “Şer’i maslahat değildir, nasıl emredilmiş ise öyle hareket etmek lazım gelir’ şeklinde bir ifade kullanmışlardır. Yani kanunlarla halledilen meseleleri yüksek bir devlet işi ve siyasi bir mesele kabul ederek onları herhangi bir şekilde red ve münakaşadan kaçınmışlardır. Böylece siyasi otoritenin sının ile dini otoritenin sının birbirinden ayrılmış ve devletin yüksek menfaatleri ön planda tutulmuştur.[43]
Ömer Lütfi Barkan’ın öncülük ettiği bir grup yazar, Osmanlı devlet ve toplum hayatındaki uygulamada Şer’i hükümlerden çok dünyevi otorite tarafından konulan kuralların hakim olduğunu bu nedenle Osmanlı Devleti’ne Şer’i devlet demenin pek kolay olmadığını belirtirler. Gerçekten de Osmanlı idaresi, toplum ve devlet hayatının temel kurum ve ilişkilerini Şer’i mevzuattan çok örfi kanunlara göre düzenlemeyi tercih etmiştir. Osmanlı kadısı, sadece toprak düzeni ve mali konularda değil, hatta bazen aile hukukuna ilişkin sorunlarda bile şeriattan çok örf ve adet hukukuna başvurmayı tercih etmiştir.[44]
Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğunda örfi hukukun şeklen dahi olsa, Şer’ileşmesi gereği duyulmadan hükmettikleri-saha vaktiyle çok geniş iken, zamanla Şer’i hukukun lehine daralmıştır. Nitekim Şer’i hükümlerin Osmanlı idaresinde örfi hukuka nispeten daha fazla uygulanma alanı bulması ve Amme hukuku sahasında hakim olmaya başlaması, özellikle 17. yüzyıldan itibaren meydana gelmiştir.[45]
Osmanlı Devleti hemen hemen 17. yüzyıla kadar çağdaşları arasında laikliğin bazı unsurlarını çeşitli sahalarda uygulamaya koymuş ve medeniyetin zirvesine ulaşmış bir devlet olarak telakki edilebilir. Ancak bugünkü manada, laik devletin ülkenin her yanında her vatandaş için aynı mevzuatın uygulandığı merkeziyetçi bir devlet olduğu esasıyla mukayese edildiğinde, Osmanlı Devletini laik diye tanımlayamayız. Laik devlet dini kural ve ayrımların kalktığı, kadın ve erkeğe, ayrı dinden gruplara, sosyal hukuki ve idari yönden standardize edilmiş, aynı kuralların geçerli olduğu bir düzendir. Osmanlı Devleti’nde ise toplum din esasına dayanan millet denen gruplara bölünmüş, vergileri bu gruplamaya göre toplanmış, yargı düzeni ve eğitim bu anlayış içinde dini cemaat liderleri tarafından örgütlendirilerek yürütülmüştür. Öte yandan yukarıda da ifade ettiğimiz gibi dini sorunları çözmekle görevli olan şeyhülislamın klasik dönemde devlet işlerinde önemli bir rolü yoktu. Örfi hukuk alanına müdahale etmezlerdi. Ancak 16. yüzyıldan itibaren dinin toplum ve devletteki düzenleyici rolü de artmış, İslam dini Osmanlı toplumunda bir ideoloji ve bir şark medeniyetinin dünya görüşü olarak rolünü almıştır.[46]
Ancak hilafetin Araplardan Türklere geçmesiyle dinin toplum ve devletteki düzenleyici rolünün arttığı Yavuz devrinde Şeyhülislâm Ali Cemali, şeriate aykırı olduğunu düşünerek, Sultan I. Selim (1512-1520)’in bir kararına karşı itiraz etmek için hükümet konağına geldiği zaman, sultan, onu, devlet işlerine, müdahale etmekle ithâm etmişti.[47]
Yine Yavuz devrinde Otlukbeli savaşı için yavaş hareket eden ulema padişaha eski kanun ve kaidelere başvurup öyle fetva çıkartalım denildiğinde; Padişah: “Kanunlar Allah’ın kanunu değildir, derhal fetva çıkartın ve eskisinde yapılanların iki katını yapın.” demiştir.[48]
Yani hilafetin Araplardan Türklere geçtiği Yavuz devrinde dahi kanunlara ilâhi bir vasıf yüklenmemiştir.
Gelgelelim Osmanlı Devleti’nde Yönetim işlerinde Örfi hukuk daha çok kullanılmıştır.
Osmanlı’da Örfi Hukuk kuralları Kanunnameler ile oluşturulmuştur. Kapsamlı şekilde en çok kanun yapan Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet olup bu kanunlara Kanunname-i Ali Osman denilmiştir. Kanunnameler ihtiyaca göre, Şeyhülislam fetvası ile Şeri Hukuka aykırı olmayacak şekilde düzenlenirdi.[49]
Yani Osmanlı ceza hukuku genel olarak şer’î ve örfî ceza hukukunun bütününden oluşur.
Şer’î ceza hukuku, fıkıh kitaplarındaki ukûbât bölümlerinde ifadesini bulurken, örfî ceza hukuku, İslâm hukukunun devlet başkanına tanıdığı ta’zîr suç ve cezaları ihdas etme yetkisinden doğmakta ve ceza kanunnâmelerinde tecessüm etmektedir. Bu cümleden de anlaşılacağı üzere örfî ceza hukuku, şer’î hukuka zıt ve ona rağmen değildir. Şer’î hukuk ilkelerinin zaman zaman ihlal edildiği vâki ise de, Osmanlı ceza hukukunun İslâm hukukunu bertaraf ettiği veya ondan bağımsız bir hukuk oluşturduğu söylenemez. Günümüze kadar gelebilen en eski Osmanlı ceza kanunnâmesi, Fatih Kanunnâmesi’dir. Kanunnâme’nin ilk üç faslı ceza hukukuna ilişkindir. Birinci fasıl zina, ikinci fasıl adam öldürme ve yaralama, üçüncü fasıl da şarap içme, hırsızlık ve iftira suçlarını ele almaktadır. İkinci kanunnâme, II. Bayezid döneminde çıkarılmıştır. Kanunnâme’nin ilk bölümü suç ve cezalara ayrılmış olup dört fasıldan ibarettir. Birinci fasıl zina, ikinci fasıl adam öldürme ve müessir fiiller, üçüncü fasıl şarap içme, hırsızlık, gasp ve teaddî, dördüncü fasıl siyaset suç ve cezalarına ayrılmıştır. II. Bayezid Kanunnâmesi’nin ilkinden en önemli farkı siyaset suç ve cezalarının düzenlenmiş olmasıdır. I. Selim döneminde çıkarılan ceza kanunnâmesinde, bazı cezaların, öncekilere oranla ağırlaştırıldığı görülmektedir. I. Süleyman döneminde çıkarılan ceza kanunnâmesi üç fasıldan ibarettir. Birinci fasıl zina, ikinci fasıl adam öldürme ve müessir fiiller, üçüncü fasıl şarap içme, hırsızlık, gasp, cürüm ve siyasete ilişkindir. Tanzimat’tan önce çıkarılan son ceza kanunnâmesi XVII. yüzyılın ortalarında meydana getirilmiştir. XVIII. yüzyıldan Tanzimat’a kadar ceza hukuku alanında genel bir düzenlemeye rastlanmaz. Tanzimat’tan sonra üç ceza kanunnâmesi kabul edilmiştir.[50]
İlk ceza kanunnâmesi Tanzimat Fermanı (1839) sonrasında kabul edilen ilkeler doğrultusunda 1840 yılında hazırlanmıştır. Bu kanun genel olarak İslam ceza hukukundan alınan hükümlerden oluşmaktadır. 1851 tarihli ceza kanunu (kanun-ı cedîd), 1840 tarihli ceza kanununun ta‘dîli niteliğindedir. Bu kanunda şer‘î hükümlere bir öncekine göre daha fazla yer verildiği görülmektedir. 1858 tarihli ceza kanunu ise mukaddimesinde ifade edildiği üzere şahsi haklara halel getirmemek üzere şer‘an devlet başkanına tanınan ta‘zîr cezalarını düzenleme yetkisi çerçevesinde hazırlanmıştır. Bu kanunun, şer‘î hükümleri esas alan daha önceki ceza kanunnâmelerinin devamı niteliğinde fakat Tanzimat’ın etkisiyle Avrupa kanunlarındaki şekil ve sistematik ile düzenlendiği söylenebilir. Bu çalışmada Tanzimat sonrasında hazırlanan ve yürürlüğe giren bu üç ceza kanunnâmesinde yer alan suç ve cezalar ele alınmıştır. Söz konusu kanunnâmelerde yer alan cezalar genellikle ta‘zîr kapsamında olup idam, hapis, celde (sopa), tekdîr ve tevbîh (kınama ve azarlama), nefy ve tağrîb (sürgün), teşhîr, memuriyetten uzaklaştırma, müsadere, para cezası, kürek, prangabend ve benzeri şekillerde düzenlenmiştir.[51]
Gelgelelim Türkiye’de modern anlamda kanunlaştırma hareketleri ile diğer ülkelerden kanunların iktibas edilmesi, ceza hukuku bakımından da, Tanzimat dönemi ile başlamıştır. Bu dönemin en önemli belgeleri ise 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1851 Islahat Fermanıdır. Bu fermanlarda kanun önünde eşitlik ilkesi, hayat hakkı, mülkiyet hakkı ile “ırz ve namus” güvenliği, kanunilik ilkesi, adil ve aleni yargılama ilkesi, cezalara yalnızca kanunla kurulmuş mahkemeler tarafından hükmedilebileceği gibi temel haklara ve ceza hukukuna ilişkin temel ilkelere yer verilmişti. Gülhane Hatt-ı Hümayunu’nda, çıkarılacak kanunlara aykırı davrananların cezalarının tespit edilmesi amacıyla ayrıca bir ceza kanununun çıkarılacağı açıklanmıştır. Fermandaki bu talimatın gereği olarak ilk olarak 3 Mayıs 1840 tarihli Ceza Kanunname-i Hümayunu ve daha sona bu kanundaki eksiklikleri gidermek üzere de 14 Temmuz 1851 Tarihli yeni bir ceza kanunu yapılmıştır.[52]
9 Ağustos 1858 tarihli, “Ceza Kanunname-i Hümayunu” ise Islahat Fermanında yer alan talimat gereği çıkarılmış olup büyük ölçüde 1810 Fransız Ceza Kanunu’ndan iktibas edilerek yürürlüğe konulmuştur. Cumhuriyetin kurulması ve 1926 Türk Ceza Kanunu’nun kabul edilmesine kadar yürürlükte kalan 1858 Ceza Kanunu, önceki iki kanundan farklı olarak genel ve özel hükümler bölümlerini içermesi nedeniyle, modern ceza hukuku kurumlarının oluşturulması ve uygulanmasında önemli bir dönüm noktası sayılmaktadır. Ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerin yer aldığı ilk Anayasa ise, klasik bireysel hakların Tanzimat Fermanlarına göre daha kapsamlı biçimde yer verildiği 1876 Kanun-i Esasi’dir. Kişi özgürlüğü, kişi dokunulmazlığı, kimsenin kanunun gösterdiği koşullar dışında cezalandırılamayacağı, konut dokunulmazlığı gibi hakların öngörüldüğü, her türlü eziyet, işkence, müsadere ve angaryanın yasaklandığı[53] 1876 Anayasasında, özellikle bağımsız yargılamayı sağlamaya yönelik düzenlemelere yer verilmiştir. Nitekim hâkimlerin özlük işlemlerinin kanunla düzenlenmesi ve bir suçtan mahkûm olmadıkça azledilememeleri, mahkemelerin her türlü müdahaleden korunmaları, yargıçların atanmasının yürütmenin takdirinden çıkartılması ve kanunlara tabi kılınması, savcılık kurumunun anayasallaştırılması, tabii hâkim ilkesinin gereği olarak kimsenin kanunla belirlenen mahkemeden başka mahkeme önünde yargılanamaması, var olan mahkemeler dışında olağanüstü mahkemeler ya da yargı yetkisine sahip özel komisyonların kurulamaması gibi hususlar, 1876 Anayasasında açıkça öngörülmüştü. Bu dönemde (1879) 1808 tarihli Fransız Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan iktibas edilen Ceza Muhakemesi Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Ceza infaz kurumlarının durumunu iyileştirmek amacıyla 1880 yılında “Tevkifhane ve Hapishanelerin İdarelerine Dair Nizamname” çıkartılmıştır.[54]
Bütün bunlara ek olarak şunu da unutmamalıyız ki Osmanlılardan Selçuklulara, Emevilerden Fatımilere, Gaznelilerden Abbasilere, Eyyubilerden Samanilere kadar pek çok Müslüman idarelerinde geçerli olan İslâm hukukunun oluşum dönemlerinde akitlerin, haksız fiillerin, borçların, suç ve cezaların genel teorisine yönelik çalışma yapılmamıştır. Zamanla çoğalan tek tek hükümler, konu bakımından tasnif edilmiş, benzer meseleleri ortak hükümler altında birleştiren genel ilkeler (külli kaideler) tespit edilmiştir.[55]
İslâm hukukunun bir ceza doktrinine dayanmadığı için kazuist (meseleci) bir metotla doğmuş ve gelişmiş olduğu, muhtelif suç ve ceza nevilerinin teker teker ele alınıp işlendiği bu kurumlar arasında ahenk bulunmadığı iddiaları vardır. Ancak İslam hukuku tutarlı bir görüşler manzumesine (sisteme) ve dolayısıyla oldukça geliştirilmiş bir suç teorisine sahiptir,[56] hatta suçun unsurları teorisinin oluşmasına da öncülük etmiştir.[57]
Klasik fıkıh literatüründe bugün bilinen şekliyle ceza hukuku teorisine, dolayısıyla suç genel teorisine rastlanmaz; fakat böyle bir teoriyi ortaya koymaya imkân verecek zengin bir malzeme bulunmaktadır.[58] Fıkıh literatüründe modern hukuk incelemelerinde olduğu gibi suç teorisi, ceza teorisi vb. teoriler özel bir yer tutmamakla birlikte usul ve fürû kitapları yanında furûk, kavâid, eşbâh ve nezâir gibi değişik türdeki eserlerde bir ölçüde bu ihtiyacı karşılamak üzere hukukî kavram ve ilişkileri belli bir fikrî örgü içinde ele alan bölümler ve başlıklar bulunur.[59]
Çağımızda Abdülkadir Ûdeh, Batı hukuku kavramlarından yararlanarak bu malzemeyi değerlendiren bir İslâm ceza hukuku teorisi denemesi gerçekleştirmiş, bu yöndeki çalışmalar Muhammed Ebû Zehre ve Ahmed Fethî Behnesî gibi müellifler tarafından sürdürülmüştür.[60]
Cezaların Tasnifi
İslam-Osmanlı ceza hukukunda, ceza hukuku yaptırımları, cezalar, güvenlik tedbirleri ve suçtan doğan mağduriyetin giderilmesi olarak üç gruptan oluşur.[61]
Ceza, mücazat, mükâfat, bir amele dengi ile karşılıkta bulunmak demektir. “İyiliğin karşılığı ancak iyilik, kötülüğün karşılığı ise misli ile kötülüktür. Ceza tabiri, Türkçede en ziyade ukubet manasında kullanılmaktadır. Ukubet, ceza ve azap manasınadır ki, darp, hapis, uzuv kat’ı, katl ve recm vb. ile yapılabilir.[62]
Ceza, devlet tarafından suç işleyen insana çektirilen elem ve ıstıraptır.[63] Ceza, muaheze yargısının somutlaşmış ifadesidir.[64] Cezada toplumun kınama duygusunun ifadesi vardır, güvenlik tedbirlerinde değer yargısı nötrdür.[65] Ceza vermenin haklılığı, uygulanmasındaki zorunluluktadır.[66] Yani ceza yaptırımı uygulamayan bir toplum düşünülemez. Cezalar uyarıcı-korkutucu, uslandırıcı ve tasfiye edici nitelikte olabilir.[67] Cezanın miktarını haksızlığın ağırlığı ve faildeki suç işleme enerjisinin yoğunluğu belirler.[68] Güvenlik tedbirleri ise failin tehlikeliliği ile orantılıdır.[69]
İslam hukuku ve Osmanlı ceza kanunları suçtan doğan mağduriyetin giderilmesine büyük önem vermiş, bazı hallerde onu ceza hukuku yaptırımı olarak kabul etmiştir.[70]
Cumhuriyet Devri
Cumhuriyet Dönemindeki temel hakları düzenleyen ilk anayasa olan 1924 Anayasasında, klasik temel hakların tümüne yer verilmiştir. Nitekim “Kişi dokunulmazlığı, vicdan, düşünme, söz, yayım, seyahat, sözleşme, çalışma, mülkiyet, toplanma, dernek kurma, ortaklık kurma” gibi hak ve özgürlüklerin doğal haklardan (md. 70) olduğu vurgulanmıştır. 1924 Anayasasında ayrıca kanunun belirttiği haller dışında yakalanmama ve tutuklanmama, işkence, eziyet, müsadere ve angarya yasağı, kanuni sebepler dışında konuta girememe ve burada arama yapamama, hâkim veya mahkeme kararı olmaksızın, haberleşmenin gizliliğine müdahale edilemeyeceği, doğal hakim ilkesi, hakimlerin bağımsızlığı, aleni yargılama hakkı, savunma hakkı gibi[71] kişi güvenliği ve adil yargılanma hakkını ilgilendiren haklar da geniş ölçüde kendine yer bulmuştur.
1926 yılına gelindiğinde ise Türk Ceza Kanunu kabul edilmiş ve ve Türk ceza hukukunun temelini oluşturmuştur. Türkiye’de ceza muhakemesi hukuku ise, Koç ve Özbek’in önerileri doğrultusunda 1929 yılında yürürlüğe giren Ceza Muhakemesi Kanunu’yla düzenlenmiştir. Bu kanunla birlikte adil yargılanma hakkı, mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı gibi modern ceza muhakemesi ilkeleri benimsenmiştir.[72]
Sonuç
Türklerde ceza hukukunun tarihsel gelişimi incelendiğinde, bu alanın yalnızca hukuki normların değişimiyle değil, aynı zamanda toplumsal yapı, siyasal otorite ve kültürel dönüşümlerle birlikte şekillendiği açıkça görülmektedir. İslamiyet öncesi dönemde ceza hukukunun, bireysel intikam anlayışından sıyrılarak devlet otoritesine dayalı bir yapıya evrilmesi, Türk hukuk tarihinin en belirgin kırılma noktalarından birini teşkil etmektedir. Bu süreçte töre, hem hukukun kaynağı hem de uygulama zemini olarak merkezi bir rol oynamış; cezaların caydırıcılığı, toplumsal düzenin korunmasında başat bir araç olarak benimsenmiştir.
Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birlikte ceza hukuku, şer’î ve örfî hukuk ekseninde çift yapılı bir karakter kazanmış; bu ikili sistem Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kurumsallaşarak süreklilik arz etmiştir. Özellikle Osmanlı Devleti’nde ceza hukuku, İslam hukukunun temel prensipleri ile Türk devlet geleneğinden gelen örfî unsurların dengeli bir sentezi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu durum, hukuk sisteminin hem dini normlara bağlılığını hem de devletin ihtiyaçlarına göre şekillenebilme esnekliğini göstermektedir.
Tanzimat dönemi ise Türk ceza hukukunda modernleşmenin başlangıç noktası olarak dikkat çekmektedir. Bu dönemde Batı hukuk sistemlerinin etkisiyle kanunlaştırma hareketleri hız kazanmış; suç ve ceza ilişkisi daha sistematik, yazılı ve genel kurallara dayalı bir yapıya kavuşturulmuştur. Özellikle 1858 tarihli Ceza Kanunnamesi ile birlikte modern ceza hukukunun temel ilkeleri benimsenmiş ve Cumhuriyet dönemine uzanan hukuki dönüşüm sürecinin temelleri atılmıştır.
Sonuç olarak, Türk ceza hukuku tarihsel süreç içerisinde süreklilik ve değişimi birlikte barındıran dinamik bir gelişim göstermiştir. Töreye dayalı geleneksel yapıdan şer’î ve örfî hukukun sentezine, oradan da modern kanunlaştırma hareketlerine uzanan bu süreç, Türk hukukunun esnek, uyum sağlayabilen ve çok katmanlı bir karaktere sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu tarihsel birikim, günümüz Türk ceza hukukunun anlaşılmasında yalnızca bir arka plan değil, aynı zamanda hukuki zihniyetin oluşumunu belirleyen temel bir referans noktası niteliğindedir.
Kaynakça:
Abdulvahhap Hallaf, İslam Hukuk Felsefesi (İlm-i Usuli’l Fıkh), çev. Hüseyin Atay, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1985
Adem Tutar, İslam Öncesi Türk Devlet Geleneğinde Adalet Anlayışı, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II
Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri, (Osmanlı Hukukuna Giriş ve Fatih Devri Kanunnâmeleri), FEY Vakfı Yayınları, İstanbul, 1990, c. I
Ali Altunbaş, İslamiyet Öncesi Türklerde Hukuk, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2022, c. 12, sayı 23
Ayhan Önder, Ceza Hukuku Dersleri, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1992
Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981
Cevat Türkeli, “Hunlarda İnsani Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, yay. haz. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 1992
Ceza Muhakemesi Hukukunun Tarihçesi ve Gelişimi, Doğru Hukuk Bürosu, https://www.dogruhukuk.com.tr/blog-detay-Ceza-Muhakemesi-Hukukunun-Tarihcesi-ve-Gelisimi.html, erişim tarihi: 06.05.2026
Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, 13. Basım, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008
Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku Adalet ve Mülk, Arı Sanat Yayınları, İstanbul, 2008
Eldar Hasanov, “Zina”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 44, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2013
Emine Altunay ŞAM, TÜRK TARİHİ BOYUNCA LAİKLİĞİN AŞAMALARI VE ATATÜRK LAİKLİĞİ, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ankara, Haziran 2003, sayı 144
Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar I. Suçlar ve Cezalar”, AÜDTCF Dergisi, XVII/28, Ankara, 1995
Gülçin Çandarlıoğlu, Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II
Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I
Halil İnalcık, İmparatorluktan Cumhuriyete, 9. Baskı, Kronik Yayınları, İstanbul, 2020
İbrahim Kâfi Dönmez, “Sebep”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, c. 36
İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3. Baskı, Hil Yayınları, İstanbul, 1995
İlk Türk İslam Devletlerinde Hukuk Sistemi, Hepgün Ajans, 25 Mart 2019, https://www.hepgun.com/tarih/itid-hukuk-sistemi/, erişim tarihi: 25.04.2026
İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Kitabevi, Ankara, 2019
Joseph SCHACHT, İslâm Hukukuna Giriş, çev. Mehmet Dağ, Abdulkadir Şener, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1986
Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, haz Bekir Manav, Pergole Yayınları, İstanbul, 2018
Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 18. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, Eylül 2025
Mehmet Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, 7. basım, Beta Yayınları, İstanbul, 2009
Mehmet Akman, Osmanlı Ceza Hukuku Çalışmaları Üzerine Bir İcmal, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2005, c. III, Sayı 5
Mehmet Boynukalın, “Suç”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, c. 37
Mehmet Evsile, “Türkiye’de Din-Siyaset İlişkileri ve Laik Düşünce Tarzının Tarihi Boyutları” Atatürk, Milli Mücadele, Cumhuriyet, Amasya, 1999
Mehmet Özkan, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Ceza Hukuku Düzenlemeleri”, Balıkesir İlahiyat Dergisi, Haziran 2022, sayı 15
Mustafa Avcı, OSMANLI HUKUKUNDA CEZALARIN TASNİFİ, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, 13-14 Mayıs 2016, İstanbul
Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, 5. Baskı, Mimoza Yayınları, Konya 2015
Nermin Akpınar, “Büyük Hun Devletinden Osmanlı Devletine Kadar Türk Devletlerinde Meclis”, Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi SBE., İstanbul, 2009
Nilgün Dalkesen, “İslam Öncesi Devirlerde Orta Asya’da Değişen Kadın Erkek İlişkilerinde Töre”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 7(2), 2008
Osmanlı Devletinde Hukuk, Kurşun Kalem, 6 Aralık 2019, http://www.kursunkalem.com/osmanli-devletinde-hukuk/, erişim tarihi: 06.05.2026
Ömer Lütfi Barkan, “Türkiye’de Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi”, Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Semineri, Seminere Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1975
Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 1985, c. III, No: 49
Öztekin Tosun, Suç Hukuku El Kitabı, Ar Basım Yayım, İstanbul, 1982
Sadi Maksudi Arsal, Hukukun Umumi Esasları, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Neşriyatı, Ankara, 1937
Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1969
Selçuk Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1976
Şamil Dağcı, İslâm Ceza Hukukunda Şahıslara Karşı Müessir Fiiller, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1996
Şükrî-i Bitlîsî, Selim-Nâme, haz. Ahmet Uğur, Mustafa Çuhadar, Ahmet Gül, İsis Yayıncılık, İstanbul, Ağustos 1995
Tahsin Erdinç, Batı Demokrasilerinde Klasik Kamu Özgürlükleri Alanında Görülen Sapmalar, 2. basım, Güven Kitabevi, İstanbul, 2002
Türk Hukuk Tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Adliye Vekilliği Yayını, Ankara 1935
Veli Özer Özbek, Ceza Hukuku’nda Suçtan Doğan Mağduriyetin Giderilmesi, 1. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 1999
Yılmaz YURTSEVEN, İslam Öncesi Türk Toplumlarında Ceza Hukuku Yaptırımlarının İnsaniliği Üzerine, Selçuk Hukuk Kongresi II, 15-19 Aralık 2021
Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig II, çev. Reşit Rahmeti Arat, Ankara, 1998
[1] Sadi Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul 1947, sf. 206
[2] Türk Hukuk Tarihi, Türkiye Cumhuriyeti Adliye Vekilliği Yayını, Ankara 1935, sf. 7
[3] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 27
[4] Halil Cin, Gül Akyılmaz, Türk Hukuk Tarihi, 13. Baskı, Sayram Yayınları, Konya, 2021, sf. 30; Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul 1947, sf. 285, 286
[5] Ekrem Buğra Ekinci, Osmanlı Hukuku Adalet ve Mülk, Arı Sanat Yayınları, İstanbul, 2008, sf. 67; Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi 1. Cilt Kamu Hukuku, 2. Baskı, Konya 1995, sf. 34
[6] Sadri Maksudi Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayını, İstanbul 1947, sf. 163; Hasan Tahsin Fendoğlu, Türk Hukuk Tarihi, Filiz Kitabevi, İstanbul 2000, sf. 14
[7] Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar I. Suçlar ve Cezalar”, AÜDTCF Dergisi, XVII/28, Ankara, 1995, sf. 24; Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, 5. Baskı, Mimoza Yayınları, Konya, 2015, sf. 19
[8] Eldar Hasanov, “Zina”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C. 44, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2013, sf. 444
[9] Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar I. Suçlar ve Cezalar”, AÜDTCF Dergisi, XVII/28, Ankara, 1995, sf. 38; Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, 5. Baskı, Mimoza Yayınları, Konya, 2015, sf. 19
[10] Mustafa Avcı, Türk Hukuk Tarihi Dersleri, 5. Baskı, Mimoza Yayınları, Konya 2015, sf. 19; Feda Şamil Arık, “Eski Türk Ceza Hukukuna Dair Notlar I. Suçlar ve Cezalar”, AÜDTCF Dergisi, XVII/28, Ankara, 1995, sf. 15, 39
[11] Nermin Akpınar, “Büyük Hun Devletinden Osmanlı Devletine Kadar Türk Devletlerinde Meclis”, Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi SBE., İstanbul, 2009, sf. 51
[12] Ali Altunbaş, İslamiyet Öncesi Türklerde Hukuk, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2022, c. 12, sayı 23, sf. 20
[13] Nermin Akpınar, “Büyük Hun Devletinden Osmanlı Devletine Kadar Türk Devletlerinde Meclis”, Yüksek Lisans Tezi, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi SBE., İstanbul, 2009, sf. 52; akt. Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1981, sf. 225
[14] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 20
[15] Adem Tutar, İslam Öncesi Türk Devlet Geleneğinde Adalet Anlayışı, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II, sf. 870
[16] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 35; Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 20
[17] Cevat Türkeli, “Hunlarda İnsani Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsani Değerler ve İnsan Hakları, yay. haz. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı, İstanbul, 1992, sf. 88, 89
[18] Nilgün Dalkesen, “İslam Öncesi Devirlerde Orta Asya’da Değişen Kadın Erkek İlişkilerinde Töre”, Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 7(2), 2008, sf. 447
[19] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 20, 21
[20] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 36; Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 21
[21] Ali Altunbaş, İslamiyet Öncesi Türklerde Hukuk, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2022, c. 12, sayı 23, sf. 23
[22] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 23 vd.
[23] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 42, 43; Törenin bu üç kaynağı hakkında bkz. Aybars Pamir, Orta-Asya Türk Hukukunda “Töre” Kavramı, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ankara, 2009, c. 58, sayı 2, sf. 363 vd.
[24] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 27
[25] Adem Tutar, İslam Öncesi Türk Devlet Geleneğinde Adalet Anlayışı, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II, sf. 870 naklen, İbn Fadlan, İbn Fadlan Seyahatnamesi, haz. Ramazan Şeşen, İstanbul, 1995, sf. 56
[26] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 44; Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 27, 28, ayrıca Sadri Maksudi Arsal, Eski Türklerin Hususi Hukuku, Türkler Ansiklopedisi, C. 3, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, sf. 88-96
[27] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 45, Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 28
[28] Gülçin Çandarlıoğlu, Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II, sf. 193, 194
[29] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, Sekizinci Baskı, Savaş Yayınları, Ankara, 1996, sf. 28
[30] Halil Cin, Ahmet Akgündüz, Türk Hukuk Tarihi, Selçuk Üniversitesi Basımevi, Konya, 1989, c. I, sf. 45
[31] Ali Altunbaş, İslamiyet Öncesi Türklerde Hukuk, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2022, c. 12, sayı 23, sf. 26
[32] Adem Tutar, İslam Öncesi Türk Devlet Geleneğinde Adalet Anlayışı, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II, sf. 869; akt. Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig II, çev. Reşit Rahmeti Arat, Ankara, 1998, sf. 7 vd.
[33] Gülçin Çandarlıoğlu, Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, Türkler Ansiklopedisi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 2002, c. II, sf. 210
[34] Yılmaz YURTSEVEN, İslam Öncesi Türk Toplumlarında Ceza Hukuku Yaptırımlarının İnsaniliği Üzerine, Selçuk Hukuk Kongresi II (15-19 Aralık 2021), sf. 611, 612
[35] Ali Altunbaş, İslamiyet Öncesi Türklerde Hukuk, Hasan Kalyoncu Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ocak 2022, c. 12, sayı 23, sf. 15
[36] İlk Türk İslam Devletlerinde Hukuk Sistemi, Hepgün Ajans, 25 Mart 2019, https://www.hepgun.com/tarih/itid-hukuk-sistemi/, erişim tarihi: 25.04.2026
[37] İlk Türk İslam Devletlerinde Hukuk Sistemi, Hepgün Ajans, 25 Mart 2019, https://www.hepgun.com/tarih/itid-hukuk-sistemi/, erişim tarihi: 25.04.2026
[38] İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., sf. 81, 82
[39] Emine Altunay ŞAM, TÜRK TARİHİ BOYUNCA LAİKLİĞİN AŞAMALARI VE ATATÜRK LAİKLİĞİ, Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Ankara, Haziran 2003, sayı 144, sf. 50, 51
[40] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3. Baskı, Hil Yayınları, İstanbul, 1995, sf. 155
[41] Mehmet Evsile, “Türkiye’de Din-Siyaset İlişkileri ve Laik Düşünce Tarzının Tarihi Boyutları” Atatürk, Milli Mücadele, Cumhuriyet, Amasya, 1999, sf. 194
[42] Ömer Lütfi Barkan, “Türkiye’de Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi”, Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Semineri, Seminere Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1975, sf. 52, 53
[43] Mehmet Evsile, “Türkiye’de Din-Siyaset İlişkileri ve Laik Düşünce Tarzının Tarihi Boyutları” Atatürk, Milli Mücadele, Cumhuriyet, Amasya, 1999, sf. 194-195-196
[44] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3. Baskı, Hil Yayınları, İstanbul, 1995, sf. 155, 156
[45] Ömer Lütfi Barkan, “Türkiye’de Din ve Devlet İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi”, Cumhuriyetin 50. Yıldönümü Semineri, Seminere Sunulan Bildiriler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1975, sf. 52
[46] İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, 3. Baskı, Hil Yayınları, İstanbul, 1995, sf. 157
[47] Halil İnalcık, İmparatorluktan Cumhuriyete, 9. Baskı, Kronik Yayınları, İstanbul, 2020, sf. 173
[48] Selahattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1969, sf. 37, Ref: Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, haz Bekir Manav, Pergole Yayınları, İstanbul, 2018, sf. 208, Şükrî-i Bitlîsî, Selim-Nâme, haz. Ahmet Uğur, Mustafa Çuhadar, Ahmet Gül, İsis Yayıncılık, İstanbul, Ağustos 1995, vrk, 11a
[49] Osmanlı Devletinde Hukuk, Kurşun Kalem, 6 Aralık 2019, http://www.kursunkalem.com/osmanli-devletinde-hukuk/, erişim tarihi: 06.05.2026
[50] Mehmet Akman, Osmanlı Ceza Hukuku Çalışmaları Üzerine Bir İcmal, Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, 2005, c. III, Sayı 5, sf. 489
[51] Mehmet Özkan, “Tanzimat Sonrası Osmanlı Ceza Hukuku Düzenlemeleri”, Balıkesir İlahiyat Dergisi, Haziran 2022, sayı 15, sf. 241
[52] Mehmet Akif Aydın, Türk Hukuk Tarihi, 7. basım, Beta Yayınları, İstanbul, 2009, sf. 428, 429; Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, 13. Basım, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008, sf. 331
[53] Tahsin Erdinç, Batı Demokrasilerinde Klasik Kamu Özgürlükleri Alanında Görülen Sapmalar, 2. basım, Güven Kitabevi, İstanbul, 2002, sf. 99
[54] Coşkun Üçok, Ahmet Mumcu, Gülnihal Bozkurt, Türk Hukuk Tarihi, 13. Basım, Turhan Kitabevi, Ankara, 2008, sf. 345
[55] Mustafa Avcı, OSMANLI HUKUKUNDA CEZALARIN TASNİFİ, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, 13-14 Mayıs 2016, İstanbul, sf. 639
[56] Joseph SCHACHT, İslâm Hukukuna Giriş, çev. Mehmet Dağ, Abdulkadir Şener, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara, 1986, s.123, 183, 205; Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri, (Osmanlı Hukukuna Giriş ve Fatih Devri Kanunnâmeleri), FEY Vakfı Yayınları, İstanbul, 1990, c. I, sf. 105 vd.
[57] Öztekin Tosun, Suç Hukuku El Kitabı, Ar Basım Yayım, İstanbul, 1982, sf. 123; Şamil Dağcı, İslâm Ceza Hukukunda Şahıslara Karşı Müessir Fiiller, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1996, sf. 17
[58] Klasik fıkıh kitaplarında göremediğimiz; ancak modern hukukta ortaya çıkan suç teorisine yer vermemek bir kusur sayılır. Abdulvahhap Hallaf, İslam Hukuk Felsefesi (İlm-i Usuli’l Fıkh), çev. Hüseyin Atay, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1985, sf. 78
[59] İbrahim Kâfi Dönmez, “Sebep”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, c. 36, sf. 247
[60] Mehmet Boynukalın, “Suç”, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, c. 37, sf. 454
[61] Mustafa Avcı, OSMANLI HUKUKUNDA CEZALARIN TASNİFİ, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, 13-14 Mayıs 2016, İstanbul, sf. 640
[62] Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kamusu, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 1985, c. III, No: 49, sf. 190
[63] Cezalandırma, medeni toplumlarda devletin tekelindeki bir yetkidir. Sadi Maksudi Arsal, Hukukun Umumi Esasları, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Neşriyatı, Ankara, 1937, sf. 185
[64] İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Kitabevi, Ankara, 2019, sf. 564
[65] Ayhan Önder, Ceza Hukuku Dersleri, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1992, sf. 544
[66] Ayhan Önder, a.g.e., sf. 477
[67] Mustafa Avcı, OSMANLI HUKUKUNDA CEZALARIN TASNİFİ, II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri, 13-14 Mayıs 2016, İstanbul, sf. 641
[68] İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Kitabevi, Ankara, 2019, sf. 566
[69] Mahmut Koca, İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, 18. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, Eylül 2025, sf. 469, 470
[70] Veli Özer Özbek, Ceza Hukuku’nda Suçtan Doğan Mağduriyetin Giderilmesi, 1. Baskı, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 1999, sf. 251
[71] Selçuk Özçelik, Esas Teşkilat Hukuku Dersleri, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1976, sf. 108, 109
[72] Ceza Muhakemesi Hukukunun Tarihçesi ve Gelişimi, Doğru Hukuk Bürosu, https://www.dogruhukuk.com.tr/blog-detay-Ceza-Muhakemesi-Hukukunun-Tarihcesi-ve-Gelisimi.html, erişim tarihi: 06.05.2026
