Türk, Nation mu Union mudur?

Tam boy görmek için tıklayın.

Ziya Gökalp’ten başlayarak Türkiye’de aydınlar “Türk”ün nation (ulus) olduğu yaklaşımını ortaya koydu ve Türkçü düşünceyi bu kavramın (nation) üstünde bina etti. Ziya Gökalp’in “millet” kavramının karşılığı olarak kullandığı “nation” kelimesinden anladığı şuydu:

“Devlet ‘vaki bir millet’ (Nation de fait), milliyet mefkuresi ise ‘iradi bir millet’in (Nation de volonte) cürsûmesi (kök, asıl, temel, bir tohumun özü) demektir.”[1]

Millet’i “Devletli Varlık” olarak ele alan Ziya Gökalp’in onu “Nation” ile karşıladığı tek örnek yukarıdaki tanımlama değildir. Başka metinlerinde de “Millet” kavramını “Nation” ile karşılamaktadır. Milli Tetebbular Mecmuası’nda yayımladığı “Bir Kavmin Tedkikinde Takib Olunacak Usul” başlıklı makalesinde “Millet” kavramını yine “Nation” ile karşılayıp şöyle tasnif eder (özetleyerek aktardım):

“Kavimler ‘İptidaî kavimler = Peuples primitifs’ ve ‘Milletler = nations’ namıyla iki cinse ayrılır. İptidaî kavimler Almanların ‘Naturvoelker’ namını verdikleri ilk içtimaî numunelerdir. Bunların esaslı teşkilatı ‘Semiyye = clan’dır. Milletler dört nev’e ayrılırlar: 1) İmamî Milletler (Nations Theocratiques): Bu kavimlerde millet kendi mevcudiyet ve vahdetini bir ‘dinî velâyet-i âmme’ suretinde hisseder. İmamî milletlerde hukuk, ayinî rituel bir mahiyeti hâizdir. Dinî velâyet-i âmme, müeyyed min indillah bir İmam mâhiyetinde addolunan hükümdarda tecelli eder. Bu velayet, hükümdardan derebeylerine intikal ederek, zeâmî teşkilâtı meydana getirir. Semiyyeler (klanlar) arazi üzerinde yerleşerek ‘Köy’e münkalib olur. Arazinin rakabesi Derebeyler sınıfına geçerek Köyler birer ‘Malikane = Dirlik’ mâhiyetini almış ve köylüler ‘Fellah-Serf’ hükmüne girmiş olur. Bu kavimlere ‘Köy esasına müstanid milletler’ yahut ‘İcraî Milletler’ namı da verilebilir. Şarkın Kurûn-u ûlâ (ilk çağ) ve Avrupa’nın Kurûn-u vustâ (orta çağ) hükümetleri ile Hilâfet-i Abbasîye bu nev’e misal olabilirler. 2) Teşrîî Milletler (Nations Legislatives): Bu kavimlerde iptida şehirler (erken, ilk şehirler) derebeylerin hakimiyetinden kurtularak belediye meclisi vasıtasıyla kendi kendini idareye başlamış ve aynı zamanda derebeylerine karşı hükümdar kuvvetiyle birleşmiştir. Şehir bu şekle girince ‘Karye = Commune’ namını aldığı gibi şehir medeniyeti köylere de geçerek oralarda da ferdî mülkiyet ve ferdî hürriyet teessüs etmiş ve köyler de birer kariye haline girmiştir. Şehir, halkın efkâr-ı ammeye müsteniden kendini idare etmesi demektir. Bu hal, dinî efkâr-ı ammeden müstakil olarak siyasî bir efkâr-ı âmmenin doğuşuna (monarkın ortaya çıkmasına) meydan vermiştir. Hükümdar yahut millet teşriî hukuki selâhiyetini de kazanmış, ‘Nasutî= Laique=Lâik’ bir hukuk teessüs etmiştir. Hükümet artık hukuk-u ilâhiye (droit Divin) esasına değil Hakimiyet-i Milliyet yani siyasî efkâr-ı âmme umdesine dayanmaktadır. Millet, önceki dönemde, kendinin mümessili olarak dinî bir kuvve-i icrâiyeyi görürken şimdi siyasî bir kuvve-i teşriiyeyi görmektedir. Bu nev’e dahil olan kavimlere ‘Karye esasına dayanan milletler’ namı da verilebilir. Bu nev’e misal olarak Fransa ve İtalya milletlerini gösterebiliriz. 3) Harsî Milletler (Nations Culturâlles): bu gibi kavimlerin mecmuuna ‘Medeniyet Zümresi = Groupe de civilisation’ denilir. Bu kavmin müesseseleri birçok kavimlerle müşterek bulunur. O müşterek müesseselerin heyet-i mecmuasına da ‘Medeniyet’ namı verilir. Bir kavim beynelmilel medeniyetin müesseselerine kendi lisan ve vicdanının rengini vererek onları kendi ruhuna uydurmağa başladığı dakikada müstakil ve millî bir medeniyete yani ‘Hars’a mâlik olmağa başlar. Bir kavmin bütün manasıyla tam bir millet olması ancak bu yolda müstakil bir Hars’a malik olmasıyla kaimdir. Millî hars başladığı günden itibaren beynelmilel müeseseseler arasında samimi bir ahenk teessüs ederek onları canlı bir uzviyetin mütesânid uzuvları haline koymağa başlar. Harsı teşkil eden manzumeler şunlardır: Manzume-i diniyye, manzume-i ahlâkıyye, manzume-i hukukiyye, manzume-i bediiyye, manzume-i lisaniyye, manzume-i iktisadiyye, manzume-i fenniye. Millet, İmamî cemiyetlerde kendini imamda, teşriî cemiyetlerde kendini kuvve-i teşriîyede mütecelli görünüyordu. Harsî cemiyetlerde ise kendini harsının mümessilleri tarafından temsil edilmiş görür. Harsın mümessilleri Hars’a ait içtihadlarda bulunur ve bunların millete ait muhtelif efkâr-ı âmmelerle ahenkdar olmasıyla   herkes tarafından tavan kabul edilir; umumun itimad-ı tammını kazanır. Bir kavim ilkel nevilerden gelişmiş nev’ilere geçerken eski müesseselerini tamamıyla kaybetmez. Her nev’in esaslı teşkilâtı hususî bir vazife deruhte ederek canlı bir surette baki kalır. Bu suretle harsî bir millete iptidaî kavimlerin karabet teşkilâtı ‘Aile’ suretinde emâmî milletin dinî teşkilâtı ‘Ümmet = eglise’ suretinde, teşriî milletin hukuki teşkilâtı ‘Devlet = etat’ suretinde ilânihaye baki kalır. Harsî milletin teşekkülü kavmin tekâmül merhaleleri olan Aile, Ümmet, Devlet teşkilâtlarına ‘Hars’ teşkilâtının inzimam etmesiyle başlar. Kuvve-i harsîyenin tekevvüniyle (oluşumuyla) bir kuvve-i adliye teessüs edebilir. 4) İstiklâlini kaybetmiş Milletler: Bunlar, Lehliler gibi millet haline geldikten sona istiklâlini kaybeden kavimlerdir.”[2]

Ziya Gökalp, “millet” kavramını “devletli nation” kavramı ile karşılarken son tahlilde Batı’da anlaşılan anlamda “ulus=nation” tasavvuruna bağlanmaktadır. Sosyolojik ve tarihsel açıdan nation (ulus), doğrudan devletle birlikte ortaya çıkan bir olgu olmadığı gibi, Türkler bakımından tarihte varlık kazanmış “union” anlamında oluşumlar da “nation” (ulus) değildir. Hanif Türk Tezi, “nation” kavramının “Türk Milleti” olgusunu tanımlayamadığını, Türklüğün “nation” teriminin muhtevasını aştığını ileri sürmektedir. Tartışmaya açtığım mesele bu husustadır.

İbrahim Kafesoğlu, Bozkır Devleti’ni oluşturan içtimaî halkaları şöyle tasnif etmiştir:

“Türk devleti, birden fazla sosyo-politik çekirdekler etrafında kümelenmiş soy, boy, bodun dediğimiz topluluk halkalarının, sıkı işbirliğini gerçekleştirecek mahiyette iç içe yer almalarından doğuyordu: Aileler birleşerek soy (urug?) halkalarını, soylar birleşerek boy halkalarını, boylar birleşerek bodun halkalarını oluşturmakta ve il bodunları (ve kısmen, bodunların yanında boyları) aynı siyâsî kadro içinde toplayıp kenetleyen en büyük halkayı meydana getirmekte idi.”[3]

Kafesoğlu’na göre bu devlet yapısında belirleyici olan “Aile” ve “Onluk Sistem” idi. Ailelerin oluşturduğu sosyal yapı askerî güç ve görevlendirmelerle Ordu ile bağlantılandırılıyor, bu ise ülkede mahallî zorbaların (feodallerin) zuhur etmesini engelliyordu. Kafesoğlu, “Aile”nin çözülmesi ile İL’in de çözüldüğüne, ancak bu çözülmenin ardından yeni bir İL Teşkilatlanması gerçekleştiğine işaret etmektedir:

“İlde idarî bütünlüğü ve ülke çapında müşterek aksiyonu (savaş, fetih vb.) sağlayan unsur, 10’1u sisteme dayalı ordu idi. Böylece ordunun, İl’e bağlı halkalara ait bütün askerî güç ve vasıtaları kendi bünyesinde birleştirerek gerekli hizmetlerle görevlendirmesi, ülkede mahallî zorbaların (feodallerin) zuhurunu da engelliyordu. Ancak, Türk ailesinde yozlaşma görüldüğü zaman (Tabgaç ve Bulgar devletlerinde olduğu gibi) Türk topluluğu inhilâl etmekte veya töre sarsılıp ordunun kuvvetten düştüğü yıllarda, halkalar arası işbirliği bozularak il çözülmekte idi. Fakat bu çözülme devletin tamamen yıkılması demek değildi, zira halkalar ya aynı yerde veya (ülkenin istilâya uğraması, kuvvetli dış baskı yüzünden göç hâlinde) diğer bir bölgede (bazan adlan ve sayıları da değişerek) benzer işbirliğini kurarak aynı il mekanizmasını işletiyorlardı.”[4]

Alıntıladığım bu pasajlardan Milliyetçi yazarların çıkardığı sonuç, Türk Devlet Teşkilatı’nın yapısının Oguş (Aile)→ Urug (Aileler Birliği)→ Bod-Boy (Kabile: Uruglar Birliği)→ Bodun (Ulus: Boylar Birliği)→İL halkalarından oluştuğu düşüncesidir. Milliyetçi yazarlara göre “Türk Milleti” bir Ulus (Bodun)’dur ve bu kavramlaştırmadan hareketle de Ziya Gökalp’in “Nation” dediği toplumsal birliktir. Ne var ki “Türk Milleti”ni böyle tanımlamak, Göktürk Devlet Teşkilatı bağlamında düşünüldüğünde tutarsız kalmaktadır. Nation (Ulus=Bodun) kavramı kendisini oluşturan halkalar (oguş→urug→boy→bodun) bakımından dört yaklaşımla muhtevalandırılabilir. 1) Toprak Birliği Şartı: Nationun ortaya çıkması için aynı toprak parçası üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, kültür, ülkü ve gelenek birliği bulunan bir halkın varlığı gerekir. Nitekim Yahya Kemal’in Fransız tarihçi Camille Jullian’dan duyup Türkiye’ye getirip uyarladığı “Fransa toprağı bin yılda Fransız milletini yarattı” sözü, Toprak Birliği Milliyetçiliği sayılabilir.  2) Ortak Hafıza, Etnik Bilinç, Toplumsal Bağ, Din Birliği Şartı: İkinci yaklaşımda Nation, toprağa muhtaç kalmadan varlık kazanabilir. Yahudilerin “Ulus” olması; “iç evlilik”, toplumsal bağlar ve etnik varlığı koruyan bilinçten kaynaklanmaktadır. Bu bilinci onlara kazandıran ise Yahudi Dini’dir. 3) Dil Birliği Şartı: Herder ve Fichte’ye göre Nation, ulusun ruhunu Dil’den kazanmaktadır. Herder’e göre tarihsel bir birlikteliği olan ve kendine ait bir dili bulunan topluluk, millet olmanın temel niteliklerini taşır. Böyle bir topluluk devletin de tabii temelini meydana getirir.[5] Herder, ulus fikrinin siyasi olmadığını, aynı Dil ve Kültür’e sahip Halk’ta Devlet öncesinde ortaya çıktığını ileri sürer. Herder, ayrıca her milletin din anlayışının birbirinden farklılık arz edeceği düşüncesinde bulunduğundan, milletlerin “milli din”leri olacağını,[6] milli dinin de kültürle senteze gireceğini ifade eder. 4) Siyasal Birlik Şartı: Ernest Renan’a göre Nation; Dil, Din, Toprak birliği şartlarına bağlı olmayıp, “birlikte yaşama iradesi”yle bir araya gelen aidiyet duygusuna sahip halklar ile ortaya çıkmaktadır. Türkler bakımından bu dört şartın da “Türk Milleti” denilen varlığı oluşturmakta tek başına etken olmadığı söylenebilecektir. Öncelikle Türkler İskit, Hun, Göktürk oluşumlarında “nation” (bodun) olarak ortaya çıkmamış, bodunlar birliği (union) olarak varlık kazanmıştır. Mete’nin “Ok ve yay kullanan bütün halkları bir aile olarak birleştirdim, onları Hun yaptım” sözünde ortaya çıkan gerçeklik “nationların birliği” durumudur. Bugün yeryüzünün farklı coğrafyalarında ve farklı halklarında “Türk” adı sahiplenmekteyse, bunun nedeni İskit→Hun→Göktürk konfederasyonlarının farklı halkları belli bir üst kimlikte birleştirmiş olmasıdır. Buna göre tarihsel süreçte İskit→Hun→Göktürk silsilelerinin farklı işlevler kazandığı da ifade edilebilir ve bu işlevler, Türk’ün “Oluşum Halinde Millet (Union)” olarak varlığını temin etmiştir denilebilir. Bilindiği üzere İskitler savaşçı, arabalı, göçer-evli, at sütü içen, demir işleyen, ölülerine kurgan yapan toplum olarak tarif edilmektedir. İskitlerin tarihsel işlevinin bir “Türk Kimliği” imal etmek olduğu söylenemez; ancak İskitler “Türk”ün toplumsal karakterinin kültürel kodlarını Avrasya’daki halklara gösteren, onları göçer-evli uygarlık içinde yoğuran bir zemin meydana getirmiştir. Hunlar ise İskitlerin kültürel ve uygarlık tasavvuru anlamında yoğurduğu halkları “Üst Milli Kimlik”te eritmiş görünmektedir. Mete’nin 10’luk sistemi, bu eritmenin aileleri birbiriyle harmanlayarak gerçekleştirildiğini gösterir. Göktürkler ise Avrasya halklarını göçer-evli uygarlık düzeninde “Üst Kimlik Olarak Türk” kılmanın siyasal görüngüsüdür. Göktürkler merkeze alındığında, bu yapının “ötekisi” olan toplumsallıkların “bodun” olduğu, Orhun Kitabeleri’nde “Oğuzlara ve Çin’e karşı ordu gönderdim” ifadesine dayanarak söylenebilecektir. Buna göre eğer Oğuzlar ve Çin Göktürklere katılma kararı alsalardı, ortaya çıkan yapı “Bodun” değil, “Bodunlar Birliği” olacaktı. Buna göre, “Türk”ü modern anlamdaki etnik homojenlik üzerinden değil, tarihsel olgusallıkta da gözlendiği üzere, birleştirici siyasî form üzerinden ele almak gerekir. “Türk”, temel olarak Yafes’in torunlarından türeyen halklar içinden çıkacağı için “Soycu” bir kimliktir. Diğer yandan “Türk”, hem Hamî hem Samî halklarla exogami=dış evlilik yaptığı için “Soycu” karakterini “biyolojik saflık” derecesine götürememektedir. Zira “Türk” halklarında tarihsel olarak “Yedi Ata” kuralı bulunduğundan akraba evliliği yapmak Töresel anlamda yasaktır. Dolayısıyla Türk, bu Töre’yi sürdürdüğü ölçüde “Türk” kalabilmekte ve böylece Hamî ve Samî halklarla akrabalık tesis etmeye mecbur olmaktadır. Bu mecburiyet, Töre’yi kabul eden halkları da kaçınılmaz olarak “Türkleştirmek” gibi bir sonuç oluşturmaktadır. Dolayısıyla Türk, sürekli genişleyen, yayılan ve tüm insanlığı Türkleştirmeye yönelen bir kimlik haline gelmektedir. Tüm dünyanın Töre ile Türkleştirilmesi, ideolojik veya emperyalist bir amacın gereği olmamakta, Töre’nin rasyonel mantığı gereği sonuç yaratmaktadır. Türk denilen kimlik tarih boyunca “çok eşli” toplum formunu da reddetmektedir. Zira çok eşlilik, akrabalık sistemini zorlamakta, herkesi herkesle akrabalaştırdığından fertlerin Yedi Ata kuralını kilitlemektedir. Ayrıca Mete, 10’luk sistemi toplumların aşiretleşmesini önlemek için getirdiğinden, akrabalaşmanın ortaya çıkardığı aşiret düzeni, Töre ile bağdaşmamaktadır. Hunlarda ortaya çıkıp Göktürklerde daha da sistemleşen Millet (Union) sistemini, “siyasî birliğin farklı toplulukları yeni bir üst-ad altında toplaması” şeklinde açıklamak da mümkündür. Türk’ü “Türk” yapan esas ilke Töre’dir. Töre, bu union’ın (Bodunlar Birliği anlamında Millet’in) yalnızca siyasî/askerî sözleşmesi değil, birliği mümkün kılan normatif düzen olarak devreye girmektedir. Bu anlamda tarihin gördüğü ilk Türk, Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in oğullarından biri olan Türk adlı kişidir. Bu kişiyi, “Töre’yi toplumsallaştıran zat” olarak kabul etmek mümkündür. Tarihin İlk Türk’ü olan bu kişi, toplumsallaştırdığı “Töre” ile, halkları “Türkleştirmeye” başlamış, bu Türkleştirme, Dil, Haniflik, Millet Bilinci ile harekete geçmiştir. Göktürklerin Oğuzları Türkleştirmek istediği, ancak Oğuzların buna isyan ederek “nation=bodun=ulus=aşiretler toplumu” olarak kalmakta direndiği söylenebilir. Anlaşılacağı üzere Göktürklerin “Türk” adını yüceltmesi, bu toplumsallığın UNİON (Bodunlar Birliği) olmasını ifade etmektedir. Göktürklere isyan eden Oğuzlar ise NATİON (Bodun) olarak yoluna devam etmiştir. Bu kapsamda 1923’te kurulan Cumhuriyet’in “Türk” adını alması Nation=Ulus imalatına direnç sayılmalıdır. Türklük kapalı bir etnos değil, açık uçlu bir tarihsel formdur. Türklük, bir etnik grubun diğer etnik gruplar üzerindeki adı değil; farklı toplulukların Töre temelinde birleşerek ortak tarihsel özne haline gelmelerinin adıdır. O halde Türk’ü“Union of Polities into Turk” (Siyasi halkların Türk’te birleşmesi) şeklinde tanımlayabiliriz. Union, Türklerin bir araya gelmesiyle oluşmuyor; Türk, Union sayesinde var oluyor. Bu ise vahdet-i vücudçu Türkçülük ile aramızdaki ayrımı oluşturmaktadır.

[1] Ziya Gökalp, Türkleşmek İslâmlaşmak Muasırlaşmak, Hazırlayan: İbrahim Kutluk, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1976: 2-3.

[2] Ziya Gökalp, Makalaler-3 (Milli Tetebbular Mecmuasındaki Makaleler), Hazırlayan: M. Orhan Durusoy, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1977: 9-15.

 

[3] Kafesoğlu İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, 2015: 281-282.

[4] Kafesoğlu, age, 2015: 282-283.

[5] İplikçi Alper, Johann Gottfrıed Herder’de Milliyetçilik Düşüncesi, Al-Farabi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı: 1/1, 2017: 133.

[6] İplikçi, age, 2017: 133.

Yazar
Lütfi BERGEN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen