Ne Yazsan Ne Söylesen Boş!

“Okuyan kim, yazan kim”, “Söylesem tesiri yok, söylemesem gönül razı değil”, “Kalkıp söylesen delisin diyorlar, oturup ağlasan ölüsün diyorlar…” Bunlar gibi daha pek çok ibretlik söz var ve hiçbiri de boş yere söylenmemiş. Memlekette olup bitenlere bakınca çoğu zaman karamsarlığa düşerek “Yazmanın faydası yok” dediğim zamanlar çok oldu. Daha önceleri de birkaç defa bunu belirtmiştim.

Biraz gönlümün razı olmayışı, biraz da sağ olsunlar yazmamı isteyenlerin ısrarı üzerine devam ettim ve ediyorum. Birkaç kişiye faydalı olabiliyorsam o bana yeter. Yalnız, sanırım kendime de çok faydası oluyor. Değilse bazı durumlarda isyan etmemek, birileri ile kavgaya tutuşmamak elde değil. Hiç olmazsa yazarak içimi boşaltıyor, kendi kendime terapi uyguluyorum.

Şu olanlara bakar mısınız?

Elli bin vatan evladının katili, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni trilyonlarca zarara sokan terörist başına “statü” verilecek, bilmem kaç yüz metrekarelik villa ya da konut -her ne ise- orada yaşayacak, emrine bir sekreterya oluşturulacak ve yönlendirmeye devam edecekmiş!

Nitekim o artık “Kurucu önder” olarak anılıyor, örnekleri yaşandığı üzere de karşı sloganlar atanlar cezalandırılırken taraftarları istedikleri gibi bağırıp çağırarak gösteri yapıyor, posterlerini taşıyor, paçavralar sallandırıyorlar. Biri çıkmış, askerlerimizin dağlara yazdığı “Ne mutlu Türk’üm Diyene” sözlerinin kaldırılmasını istiyor. Okullarda çocuklarımıza milli şuur vermek için söylenen Andımız yıllar öncesinden kaldırılmıştı. İşin garibi, “Bozkurtları toplayıp andımızı evinin önünde söyletmezsem namerdim” diye zamanın Başbakanına efelenenler de sus pus olmakla kalmayıp yeni “sürecin” öncüsü oldular.

Bazı belediyeler hiç beklemeden durumdan vazife çıkararak yer adlarını değiştirip Kürtçe tabelalar astılar. Karayollarındaki trafik levhalarının şekli, yazımı, uygulaması Ulaştırma Bakanlığı’nın ve bağlı kuruluşu olan Karayolları Genel Müdürlüğü’nün yetkisindedir. Devletimizin adı Türkiye Cumhuriyeti, dili Türkçedir. Buna rağmen tıpkı o bazı belediyelerin yaptığı gibi bölgede trafik levhalarında da Kürtçe kullanılmaya başladı. Anayasaya aykırı, devlet olmanın şartlarına aykırı ama uygulama serbest, yaptırım yok. Sen ol da yanma, ağlama!

Suriye, kapı komşumuz… İç karışıklıklar yaşanınca oradan gelen milyonlarca insana kapımızı, evlerimizi açtık, her türlü yardım ve desteği vermeyi görev bildik. Orada ve bütün bölgede dış güçlerin bir hesabı vardı ve BOP adı verilen projelerini adım adım gerçekleştiriyorlar, ceremesini de bize çektiriyorlardı. Çektik, çekmeye de devam ediyoruz, edeceğiz ama oradaki azınlığın çoğunluğa galebe çalmasına da tahammül etmemeliyiz.

Biz hep biliriz ve tarihen de sabittir ki Suriye’de Araplardan sonra en yoğun nüfus Türklerdir. Bazı kaynaklar zorlama ile Kürt nüfusu öne çıkarsalar, Irak’taki Kerkük bölgesinde olduğu gibi taşıma usulüyle dengeleri değiştirme yoluna gitseler de bu doğru değildir, gerçekleri değiştirmez. Wikipedia’da bile Araplar çoğunlukta, ikinci sırada Türkler, üçüncü sırada Kürtler gelmektedir. Ancak Birinci Dünya Savaşından sonra Ortadoğu’da cetvelle sınır çizen güçler Türkiye’de terörist başına “statü” verilmeye çalışılması gibi Suriye’de Kürtlere öncelik verirken Türkler/Türkmenler adeta yok sayılmakta, Suriye’de asırlardan beri konuşulan Türkçenin okullarda yardımcı ders olarak okutulması bile önlenmekte, onun yerine Fransızca konulmaktadır. Dört yüz yıldan fazla Türk hakimiyetinde kalan ve tam bir Türkmen yurdu olan Suriye, “Dağdan gelen bağdakini kovar” misali orada 15 – 20 yıl kalabilen Fransa’nın da okyanus ötesinden gelip eşkıyalık yapan ABD ile koruması altındaki İsrail’in de kuklası olamaz, olmamalıdır.

Pek gündeme getiren olmadı ama NATO toplantısı için Türkiye’ye gelmeden önce Suriye’ye uğrayıp Colani ya da şimdiki adıyla Şara ile görüşen Fransız Cumhurbaşkanı Macron’un Türkçe’nin dışlanmasındaki etkisi nedir acaba? Türkiye’de ye, iç, vatandaşa kapalı cadde, sokak ve parklarda sporunu yap, kaşla göz arasında da aleyhimize çalış. Olmaz böyle şey ama oluyor işte. Bu benim fikrim, düşüncem. Millet ve devlet olarak uyanık olmak, hatta hiç uyumamak için pek çok sebebimiz var.

Otoyollar, köprüler, özelleştirmeler…

Devlet ticari bir kuruluş mudur?

Türkiye’mizde özellikle AKP döneminde hiç gündemden düşmeyen konulardan biri de özelleştirmeler, paralı yollar. Milyarlarca dolar harcanan ama uçak inmeyen havaalanları, Yap İşlet Devret modeli ile yapılan paralı yollar ve köprülerle ilgili çok şey söylendi, konuşmalar yapıldı, yazılar yazıldı, önergeler verildi. Sonuç, “İmam bildiğini okur” misali değişen bir şey olmadı. Yap İşlet Devret’ten geçtik de devlet milletin parası ile yaptığı, altın yumurtlayan tavuk misali kazanmaya devam eden yolları bile özelleştirme gayreti içinde. Ancak yollardan geçiş ücretleri vatandaşı bezdirmiş durumda. Hele de Avrupa’da benzeri ve hatta daha muntazam yollardan para ödemeden geçenler daha da dertli. Hollanda’dan arabası ile kilometrelerce yoldan ve yedi – sekiz ülkeden geçerek Türkiye’ye gelen gurbetçimizin şu feryadına bakar mısınız?

“İzmir’den İstanbul’a arabayla gelmek gerçekten uçakla gelmekten daha pahalı. Osmangazi Köprüsü’nde 1.170 lira gibi bir şey ödedim. Bursa tarafında bir yerde 1.355 lira ödedim. İzmir’e girerken de bir yerde para ödedim. Diğer geçişlerle beraber sadece yol için 3 bin liraya yakın para verdim. Üstelik bunun içinde benzin yok. Bu gerçekten akıl kârı değil.

Ben Hollanda’dan Türkiye’ye arabayla geldim. 7-8 ülkeden geçtim. O ülkelerde yolda ödediğim en yüksek ücret 15 euro civarındaydı. Bakın, şehirden şehre gitmekten bahsetmiyorum; ülke geçtim, ülkeler… Türkiye’de İzmir’den İstanbul’a gelmenin maliyetini görünce gerçekten şaşırdım.”

Bu gurbetçi vatandaşımız Türkiye’de şaşılacak daha neler olduğunu bilmiyor anlaşılan. İşte, “Güleriz ağlanacak halimize” misali onlardan biri…

Trabzonspor’a transfer olan ve “Dünya yıldızı” olduğu söylenen Muhammed Salah isimli futbolcu için bazı reklam ve tanıtım videoları çekilmiş. Çekim yapılan yerlerden biri de sınırdaki illerden Gümüşhane’nin Kurtdere Yaylası imiş. Salah çekimler sırasında orada bir kaya üzerine oturup poz vermiş ya, tamam işte; o taş, o kaya bir yatır, bir türbe muamelesi görüyor artık. Oradan buradan, sağdan soldan, aşağıdan yukarıdan akın akın ziyaretçiler gelip aynı kaya üzerinde oturarak pozlar veriyorlar. Hani “Al bir kaya, nerene dayarsan daya” derler ya, işte öyle bir şey. Yani şaşıp delirmemek mümkün değil. O manzarayı görünce şöyle bir paylaşım yaptım:

“Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi/Yazılsın seng-i kabrime vatan mahzun ben mahzun” (Namık Kemal)

Siyasilerin “Bu millet” deyip durdukları bu olsa gerek. Yoksa Türk Milleti gerçekten bu mu? Yazık bize, vah bize!

Haksız mıyım yani?

Yazar
Osman OKTAY

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen