Millî Mücadelenin efsane müftülerinden Cumhuriyet’imizin kurucu Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rıfat Efendi, 1860’da Ankara’da doğmuştur. Babası Börekçizadelerden Ali Kazım Efendi’dir. Mehmet Rıfat Efendi, ilk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra yüksek öğrenimi için İstanbul’a gitmiştir. Burada Beyazıt Medresesi müderrislerinden Atıf Efendi’nin tedrisine (ders halkasına) devam edip ulum-u aliye ve aliyye (dini yüksek ilimleri ve alet ilimleri) tahsil ederek icazetname (diploma) almaya hak kazanmıştır. İlk memuriyetine Ankara-Fazliye Medresesinde öğretim üyesi olarak başlayan Mehmet Rıfat Efendi, 10 Ekim 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi azalığına getirildi. 25 Kasım 1908 tarihinde de Ankara Müftüsü oldu. Ayrıca 1911 yılında bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekâleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanısıra eğitim-öğretimle olan ilgisini devam etttirdi. Bu cümleden olarak, 1918’de “Musilei Süleymaniye” (Süleyman Medresesinde büyük müderrislere verilen bir ünvan) payesi ile Bursa Müderrisliği tercih edilmiştir. Aynı şekilde, “Musile-i Sahn” (Fatih Medresesi’nde büyük müderrislere verilen bir ünvan) payesi ile Bursa Müderrisliği kendisine tekrar tevcih edilmiştir. 1920’de “İzmir Paye-i Mücerridi” ve yine aynı yılda,”Mahreç Payesi”ne layık görülmüştür. Mehmet Rıfat Efendi, göstermiş olduğu bu başarılarının bir mükâfatı olarak, 25 C.Evvel 1336/1920’de de her türlü devlet hizmetlerinde güzel işler görenlere iftihar ve imtiyazı mucip olmak üzere çıkarılan “Dördüncü Rütbeden Osmanî Nişanı” ile ödüllendirilmiştir[3].
Mondros Mütarekesi ve Sonrası
Mondros Mütarekesi’nin özellikle yedinci maddesi ile Anadolu toprakları, İtilaf devletlerinin saldırılarına açık hale gelmişti. Bu işgallere karşı çıkan ve doğan dağınık direnişi birleştirmek isteyen Mustafa Kemal Paşa, 9. Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya geçtikten sonra Havza Genelgesi ile işgallere karşı halkın sesinin yükselmesini istemiştir. Ardından Amasya’da bir araya geldiği komutanlarla birlikte Amasya Genelgesi’ni hazırlamış ve Anadolu halkını temsilen Sivas’ta bir kongre toplama çağrısında bulunmuştur. Sivas’tan önce Doğu Anadolu’nun geleceği için Erzurum’da toplanan kongreye katılan Mustafa Kemal Paşa, kongre başkanı olmasıyla birlikte kongrenin gündemini tüm yurdu kapsayacak şekilde değiştirmiştir. Bu arada 9. Ordu müfettişliği görevinden alınan ve asi durumuna düşen Mustafa Kemal Paşa, sivil bir lider olarak Sivas Kongresi’ne başkanlık etmiştir. Hayati kararların alındığı Sivas Kongresi’nde tüm Anadolu’yu temsil eden bir heyet kurulmuş ve bu heyetin başkanı da Mustafa Kemal Paşa olmuştur. Böylece Mustafa Kemal Paşa, ulusal direnişin resmi önderi haline gelmiştir[4].
İstanbul Hükümetinin engelleme çabalarına rağmen toplanan Sivas Kongresi, İstanbul’da da etkili olmuştur. İngiliz yanlısı bir politika izleyen Damat Ferit Paşa Hükümeti, istifa etmek zorunda kalmıştır. Yeni hükümetin Temsil Heyetiyle kurduğu temas sonucunda “Amasya Görüşmeleri” yapılmış ve 1918 sonunda Padişah Vahdettin’in dağıttığı Mebusan Meclisi’nin tekrar açılması isteği kabul edilmiştir. Ancak meclisin yine İstanbul’da toplanacak olması, Mustafa Kemal Paşa’yı meclisin dağıtılma ihtimaline karşı Anadolu’da emin bir yer aramaya sevk etmiştir. Bu noktada bazı avantajlı yönleri, Ankara ismini ön plana çıkarmıştır: “Heyeti Temsiliye’nin Doğu illerinden daha çok Batı illerine, İstanbul’a yakın bulunmasını gerektiren ve haklı gösteren mantıklı nedenler elbette, çoktu. İlkin, batı ve güneybatı illerimizden, eylemli olarak işgal altına alınmış olanlar vardı. Bu illerimize giren düşman karşısında sağlam savunma cepheleri kurmak ve onların kuvvetlendirilmesini sağlamak gerekti… Genel durumu yönetip yürütme sorumluluğunu yüklenenler, en önemli hedefe ve en yakın tehlikeye, elden geldiğince yakın yerde bulunurlar. Yeter ki bu yaklaşma, genel durumu gözden uzak bırakacak ölçüde olmasın. Ankara bu koşulları üzerinde toplayan bir noktaydı. Herhalde cephelerle ilgileneceğiz diye Balıkesir’e, Nazilli’ye ya da Karahisar’a gitmiyorduk. Fakat cephelere ve İstanbul’a demiryolu ile bağlı ve genel durumu yönetme bakımından Sivas’tan hiçbir ayrılığı olmayan Ankara’ya gelecektik[5]”.
Sivas Kongresi’nin toplandığı gün (5 Eylül 1919), aynı zamanda Kurban Bayramı arefesine tesadüf etmişti. Bu vesile ile Ankara halkının ileri gelenleri, Padişaha telgraf çekerek bayramını tebrik etmek istemişlerdi. Fakat Sadrazam Damat Ferit Paşa, anılan telgrafı “Padişahla vasıtasız görüşülmeyeceği” gerekçesiyle kabul etmemişti. Sadrazamın bu davranışını başta Müftü Mehmet Rıfat Efendi olmak üzere Ankaralıları sinirlendirir. Bunun üzerine, Ankaralılar başka bir telgrafla “…Ne padişah, ne de onun hükümetini tanımadıklarını bildirirler”. Bu tarihten sonra Ankara, Sivas’taki Heyet-i Temsiliye ile daha sıkı bir ilişkiye girmiştir[6].
Ulema adına Müftü Rıfat, Huffaz ve Meşayih adına Hatip Ahmet, Umum halk adına Elhac Rıfat imzasıyla 17 Eylül 1919’da “Kastamonu Uleması ve Huffazı ve Meşayihi ve Ahali-i Kiramına” gönderilen telgrafta, Damat Ferit Hükümeti ile ilişkinin kesilmesinin gerekçesi şöyle dile getirilmektedir: “…Ferit Paşa Kabinesi’nin, Halife-i Muazzam ve Padişah Efendimiz Hazretleriyle milleti arasına girmek cür’etkaranesini gösterdiği için 11 Eylül 1335/1919 tarihinden itibaren millet efkarı ile hareket etmeyen, Allah ve Resulünün emirlerine isyan eden, mevcut hükümet ile bağlantıyı kestik. Padişahımızla milletinin arasına girmeye cesaret etmeyecek meşru ve millî bir kabine işbaşına gelinceye kadar sözümüzde durarak, Sivas’ta teşekkül eden ve pek yüksek hayat-ı diniye ve millîye ile hayat-ı millet namına her türlü fedakârlığı göstermeden çekinmeyen Millî Kongre ile çalışmaya başladık. Siz ulema-i muhterem, memleketinde ne suretle din-i Muhammedi ve Türklükle alakadar olduğunuzu bildiğimizden ve milletin işlerini takip etmek üzere bütün vilayat-ı şahane azmettiğinden, Hak yolunda hepimizin elbirliği ile çalışarak bin türlü perişanlıklarla, düşmanların hal-i mezelleti altına almaktan milletimizin korunmasına çok gayret gösterilmesi en hassas isteklerimizdir. Bu düşüncelerimize katılıp katılmadığınızın tarafımıza bildirilmesini rica ederiz.[7]”
Sivas Kongresinde daha önce teşkil edilmiş olan bütün millî cemiyetlerin, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri, ismi altında birleştirerek, yeniden teşkil edilmesine karar verildi. İşte bu karar gereğince, Ankara’da da Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kurulması cihetine gidildi. 29 Ekim 1919 tarihinde yapılan seçim sonunda sözkonusu cemiyet; Müftü M. Rıfat Efendi’nin başkanlığında kuruldu[8]. Nitekim 29 Ekim 1919’da kurulan Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin başkanı seçilmişti. Ayrıca Ankara’da bir gönüllü alay kurulmasına öncülük etmişti.
Bu cemiyetin, Millî Mücadele’ye önemli katkısı olmuştur. Özellikle, Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geldiği tarihe (27 Aralık 1919) kadar olan sürede; Vilayet dâhilinde (livalar ve kazalarla beraber) teşkilatlanmaya önem verildiği, ülke içindeki diğer millî faaliyetlerle irtibatlı olarak gerektiğinde yardım veya yerine göre, millî birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destekte bulunulduğu görülmektedir[9].
İstanbul’a yani meclise yakın olmasının yanı sıra Batı’daki cephelere de demir yolu ile bağlı ve genel durumu yönetebilecek bir şehir olan Ankara, Temsil Heyetinin yeni durağı olmuştur. Ankara, 1919 yılında yaklaşık 22 bin nüfuslu bir kasaba görüntüsüne sahiptir. Aynı yıl ilk işgaller başladığında Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Kolordu Komutanı olarak Ankara’da bulunmaktadır. Ali Fuat Paşa Ankara’ya geldiğinde Vali Muhittin Paşa, Hürriyet ve İtilaf Partisi ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti üyelerinin halkın maneviyatını kırdığını görmüştür. Ankara’da bulunan İngiliz işgal kuvvetlerinden çekinen halk, rahatsızlığını dile getiremez durumdadır. Ali Fuat Paşa, öncelikli olarak işgalcilerin karşısında sessiz kalan Ankara halkının özgüvenini geri kazanmasına çaba göstermiştir:
“… İngiliz kontrol zabitleri fazla şımarmışlardı. Valiye uluorta emirler veriyor ve derhal tatbikini amirane bir eda ile istiyorlardı. Hükümet konağına babalarının evi gibi girip çıkıyorlardı. Halk kendilerinden korkuyor, bir fenalığı dokunur endişesiyle karşılaşmamaya gayret ediyordu. Sokaklarda İngiliz askerleri dolaşıyordu. Bu vaziyet karşısında bize bir hayli iş düşeceği muhakkaktı. Vazifemiz herhalde yalnız askeri olmayacaktı. Bütün hadiselere birer birer el koymamızın zarureti aşikârdı. Daha ilk günlerde bazı tedbirler almak lüzumunu duymuştum. Evvela halkın maneviyatını kuvvetlendirmek lazımdı. 24üncü fırkayı Sarıkışla’ya yerleştirmiş, fakat fırka mevcudunu kalabalık göstermek maksadıyla Etlik tepelerine çadırlar kurdurarak askerin mühim bir kısmını buralara çıkartmıştım. Esasen mevsim bahardı. Etlik sırtları zümrüt gibi yeşertmişti. Şehre bir bando mızıka ile girmiş, yolun iki kenarına dizilmiş olan halkı selamlayarak Sarıkışla’dan bugünkü hükümet konağının yanındaki kumandanlık dairesine gitmiştim. Bu hareketim tabiatıyla İngiliz kontrol zabitlerini bir hayli sinirlendirmişti. Kendisini ziyaret etmemiş ve onun gelmesini beklemiştim[10]. Burada millî faaliyetlerde bulunan Ali Fuat Paşa, halkın işgalcilere karşı olan tepkisini göstermesine ve millî cemiyetler oluşturmasına destek vermiştir. Damat Ferit yanlısı Ankara valisi Muhittin Paşa, İstanbul Hükümeti’nden aldığı emirle Sivas Kongresi’ne gidecek delegeleri Ankara’da tutuklamak istediğinde Ali Fuat Paşa, bu durumu engellemiştir Ankaralıların da desteğiyle Vali Muhittin Paşa, tutuklanmış ve Sivas’a gönderilmiştir.
O sırada Millî Mücadele’ye karşı çalışan Ankara Valisi Muhittin Paşa 28 Ekim 1919’da Kuvayı Millîyecilerce tutuklanıp İstanbul’a gönderilmişti. İstanbul hükümeti, onun yerine Ziya Paşa’yı Ankara’ya vali tayin etmişti. Ancak Ankara Müftüsü Rıfat Efendi, bu yeni valiyi bir mektupla tehdit etmişti. Eskişehir’e kadar gelen Ziya Paşa, hocanın tehdidi üzerine oradan geriye dönmek zorunda kalmıştı[11].
Millî Mücadele lehine olan bu gelişmeyi Ali Fuat Paşa (Cebesoy) hatıratında şöyle anlatır: “Heyeti Temsiliye 22 Ekim 1919’da bazı mühim meselelerin müzakeresi ve bir karara bağlanması maksadıyla kolordu kumandanlarını Sivas’a davet etmişti. Bu sırada ben karargâhımla beraber Seyitgazi’de bulunuyordum. Sivas’tan evvel Ankara’ya gitmek istiyordum. Çünkü hükümetle Ankara halkı arasında yeni bir ihtilaf baş göstermişti. Ali Rıza Paşa kabinesi beni mezuniyetle Ankara’dan uzaklaştırmak istediği bir zamanda eski Bitlis Valisi Ziya Paşa adında bir zatı da vali olarak göndermişti. Ortada hiçbir sebep yokken ilk icraat olarak Ankara muhitinin itimadını kazanmış bir kumandanla vali vekilinin değiştirilmesi vatanperver Ankaralılar üzerinde iyi bir tesir bırakmamıştı[12]. Diğer taraftan başta Müftü Rıfat Efendi olmak üzere belde eşrafı hükümete müracaat ederek hadiseyi protesto etmiş, hariçten gelecek valiyi kabul etmeyeceklerini bildirmişlerdi. Bunun üzerine Harbiye Nazırı Cemal Paşa da o sırada Amasya’da bulunan Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf göndermiş, “Böyle her taraftan ayrı ayrı metalip dermeyanının hükümeti müşkül bir vaziyete soktuğunu” iddiaetmişti. Ali Rıza Paşa kabinesiyle ihtilaf çıkarmak istemeyen ve eğer bu kabine istifa ederse Damat Ferit Paşa ve arkadaşları gibi ihanetleri sübût bulmuş kimselerin iktidara geleceğinden çekinen Heyet-i Temsiliye, Ankara halkınıteskin etmek istemişti. Takip edilen bu yol iyi bir netice vermemişti …” 23 Ekimde Seyitgazi’den hareket ederek o akşam Sivrihisar’a, 24 Ekim’de Polatlı’ya ve 26 Ekim Akşamı Ankara’ya gelmiştim. Birinci Eskişehir hareketini mahallinde idare etmek üzere ayrıldığım günden bugüne kadar kırk altı gün geçmişti. Ankara’da bırakmış olduğum silah arkadaşlarım başta vekilim Kaymakam Mahmut ve erkânıharp reisi Binbaşı Ömer Halis Beyler olduğu halde beni hararetle karşılamışlardı. O akşam geç vakitlere kadar kendileriyle beraber kalmış, gaybubetim sırasında vuku bulan hadiseler hakkında izahat almıştım[13]. Ömer Halis Bey: “Ankara Halkının millî dava etrafındaki canlılık ve heyecanı her türlü sitayişin üstündedir” diyordu. Bundan ne kadar memnun olduğumu tarif edemem.” “Ertesi gün, vali vekili Yahya Galip Beyi, Müftü Hoca Rıfat Efendiyi davet ederek kendileriyle konuşmuştum. Hadiseyi bütün teferruatıyla anlatmışlardı. Ne Ziya Paşa’yı ne de tayin edilecek başka bir valiyi istiyorlardı”. Rıfat Efendi: “Siz de aynı fıkirde değimlisiniz Paşam?” diye sormuştu. Mücadelenin başından beri feragatle çalışan ve Ankara’nın millî bir merkez olması için bana her türlü yardımıyapan Ankaralıların haklarını teslim etmemek mümkün değildi. Merak etmemelerini ve elimden gelen her şeyi yapacağımı söyledim. “Neticede Ankaralılarla Hükümet arasındaki ihtilafı halletmeye muvaffak oldum. Hükümet yeni tayin etmiş olduğu vali Ziya Paşa’yı geri çağıracak ve vali vekili bulunan Ankara Defterdarı Yahya Galip Bey’i halkın arzusu üzerine yerinde bırakacaktı.”[14]
Yahya Galip, halkın valisiydi. Muhittin Paşa’nın İstanbul’a kovulmasından sonra halk, Defterdar Yahya Galip Bey’i vali seçmişti. Bu, küçük bir ihtilaldı. Onun vali vekili olmasıyla birlikte mahpushanenin demir kapıları açılmış, bütün siyasal ve adi suçlular, Kuvayı Millîye hizmetinde çalıştırılmak üzere boşaltılmıştı. Ne var ki bundan önce Vali Muhittin Paşa, birçok yurtsever ve Kuvayı Millîyeciyi padişah düşmanı olarak İstanbul’a Nemrut Mustafa mahkemesine yollamıştı[15]. Beri yanda daha ilk günden beri Samanpazarı’ndaki Nakşibendi Medresesi’nin küçük bir odasında Müdafaayı Hukuk Derneği Müftü Rıfat Börekçi’nin başkanlığında çalışıp duruyordu. Derneğin üyeleri arasında Hacı Atıf, Çayıroğlu Hilmi, Ömer Mümtaz, Kütükçüzade Ali, Ekrem (Engür) Beyler vardı. Bütün çabaları örgütün kazalara dek yayılmasını sağlamak, bütün vilayet sınırları içindeki köy ve kasabaları bir an önce uyandırmak düşüncesi üzerinde toplanıyordu. Bu günlerden bir gün, İstanbul hükümeti, kovulan Vali Muhittin Paşa’nın yerine Ankara’ya başka bir vali göndermeye kalkınca Müdafaayı Hukuk Demeği’nin başkanı Müftü Rıfat Efendi, şöyle bir şahlandı, sert bir çıkış yaparak Eskişehir’e dek gelmiş olan Damat Ferit’in valisini ters yüz İstanbul’a döndürdü. Ali Fuat Paşa’nın kolordusuyla Müdafaayı Hukukçuların devşirdiği küçük ulusal güçler, Batı Cephesinde dövüşen Kuvayı Millîyecilerin saflarına yollanıyordu. Ankara jandarması, tam anlamıyla Kuvayı Miliyeci olarak sımsıkı çalışıyor ve Müdafaayı Hukukçuların silahlı gücünü meydana getiriyorlardı. Ali Fuat Paşa’nın 20. Kolordusuyla Ankara bölgesini güvenli ve güvenilir bir sığınak durumuna getirmesi, temsil kurulunun buraya yerleşmesi şansını yüzde yüz güçlendirmişti. Eskişehir, Konya, Sivas gibi şehirler, türlü sakıncalarından dolayı, merkez olmak şansını yitirmişti. Ali Fuat Paşa, Sivas’taki kumandanlar toplantısı bittikten sonra Ankara’ya dönerken politik bir yatırım yapmaktan çok güvenilir insanlar ve güvenli bir bölge kazanmak düşüncesiyle, Mustafa Kemal’in de direktif ve bilgisiyle Hacıbektaş’ta Çelebi Cemalettin Efendi’yle birlikte Hacı Bektaş Veli’nin mezarını ve Bektaşi Babası Niyazi Efendi ‘yi de ziyaret etmiş, Mustafa Kemal’in ziyaretine bir kapı açmıştı[16].
Atatürk, “Nutuk”ta Ankara Müftüsü Rıfat Efendi’nin direnişinden övgüyle söz etmektedir:
“Gerçekten de, başta Müftü Efendi olduğu halde (bugün Diyanet İşleri Başkanı bulunan Sayın Rıfat Efendi Hazretleri idi), Ankaralılar bu atamayı protesto etmek üzere, İstanbul’a başvurmuşlardı. Ankara’yı yatıştırarak, hükümet otoritesini kırmamak için telgraf başında birçok nasihatlerde bulundum. Ancak, Ankara’nın haklı olduğunu teslim etmemek mümkün değildi[17].” Görüldüğü üzere, M. Rıfat Efendi Kuvay-ı Millîye emrine girmekle kalmamış, aynı zamanda Millî Mücadele lehinde, Ankara halkının liderliği görevini de üstlenmiştir[18].
Sivas Kongresi’ne Ankara’yı temsilen giden Ömer Mümtaz Bey, dönüşünde Ankara’da Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin Ankara heyetini oluşturmuştur. Bu heyetin içerisinde şu kişiler, yer almıştır: Başkan; Rıfat Börekçi, üyeler; Hilmi Bey, Ömer Mümtaz Bey, Kütükçüzade Ali, Ekrem Engür, Beynamlı Hacı Mustafa, Çakallı Hacı Süleyman Bey Teşkil edilen bu heyetle birlikte Ankara, ulusal direniş hareketinin bir parçası haline gelmiştir[19].
Ankara’da Mustafa Kemal ve arkadaşlarını gereği gibi karşılamak üzere bütün sorumlu Kuvayı Millîyeciler, davranmıştı. Zorlu bir Kuvayı Millîyeci ve yurtsever olan Yahya Galip Bey de Ankara’ya polis müdürü olarak Haymana Kaymakamı Cemal (Bardakçı) Bey’i getirmişti. Bir gün, Hakan lakabı verilen Yahya Galip Bey, telefonda gür sesiyle Polis Müdürü Cemal Bey’e: – Müdür, çabuk yanıma gel! Diye bağırdı. Yüzü kırçıl sakallarla çerçevelenmiş olan gözlüklü ve babacan davranışlı Yahya Galip Bey, genç polis müdürüne şöyle dedi[20]: Mustafa Kemal Paşa, temsil heyetiyle birlikte buraya gelmeye ve burasını millî hareketlerin merkezi yapmaya karar vermiş. Ay sonuna doğru gelmek ihtimalleri var. Onları muazzam gösterilerle karşılamak gerek. Yalnız şehir halkının bu törene katılmasının hiçbir anlamı olamaz. Buradaki İngilizlerle Fransızlara Kuvayı Millîye’nin kuru gürültü olmadığını göstermek, bunun için de elden geldiğince çok sayıda atlı bulmak gerekiyordu. Bulunan bu atlılarla İngiliz-Fransız askerlerinin karşısında ata binmeyi bile bir tehlike sayan halkı büyüleyen tılsım, bu üç gün içinde kırıldı. Atlı dizileri, yürüyüşe çıkarken Samanpazarı’ndan hükümet konağına dek uzanıyordu[21].
27 Aralık 1919: Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi
Ali Fuat Paşa’nın Ankara’da canlandırdığı ulusal heyecanın da etkisiyle İstanbul’a ve cephelere yakın olmak isteyen Mustafa Kemal Paşa, 18 Aralık 1919’da Ankara’ya doğru yola çıkmıştır. Sivas’tan başlayan yolculuk, dokuz gün devam etmiş ve 27 Aralık’ta Ankara’da sonlanmıştır. Heyetin Ankara’ya doğru ilerlediği günlerde, gelenleri karşılamak üzere Ankara’da büyük bir hazırlık başlamıştır[22]. Atatürk Ankara’ya gelmeden önce, Müftü Rıfat Efendi’ye haber vermişti. 27 Aralık 1919’da Atatürk Ankara’ya geldiğinde Rıfat Efendi, “Hoş geldiniz, safa geldiniz. Kademler getirdiniz. Memleketimizi aydınlattınız. Canla başla sizinle beraberiz” diyerek Atatürk’ü karşılamıştı[23].
Bilindiği üzere Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları 22 Aralık günü “Sivas’tan ayrılarak Kayseri-Kırşehir yoluyla 27 Aralık’ta Ankara’ya gelmişlerdi. Uğradıkları her yerde büyük tezahüratla karşılanmışlar, teşyi edilmişlerdi. Fakat Ankara’nın gösterdiği hüsnü kabul hepisinin üstünde olmuştu … [24]”.
Ankaralıların Erzurum ve Sivas Kongrelerinden dolayı Mustafa Kemal’e “Konguru Paşası” (Kanguru ya da Konguru Paşa) diyorlardı. Yoksul Anadolu köylüsünün umudu ve mücadelesinin öncüsüydü. Dili döndüğünce de konguru paşası ..Ankara kaynıyor, bir heyecan, bir coşku dağları sarmış. Tüm vilayete ulaklar salınmış, “Konguru Paşası geliyor!” Konguru.. Kongre demek istiyorlar; dilleri dönmüyordu[25]. Ankara bu coşkuyu bir kez daha yaşamadı. Mustafa Kemal Paşa’nın gelişi şerefine büyük bir seğmen alayı kurulmuştu. Enver Behnan Şapolyo’nun yaptığı sözlü tarih çalışmasına göre seğmen alayı, “Kızılca Gün” denilen zamanlarda yani bir devlet yıkıldığında ve yenisi için bir başkan seçilmek istendiğinde toplanırdı. Seymen alayı düzüleceği zaman Efeler Kahvesi önüne bayrak dikilirdi. Mustafa Kemal Paşa gelmeden önce Ankara seğmenleri, bayraklarını Ulucanlara doğru giden Sarı Ahmet’in kahvesinin önüne dikmişlerdir. Ankara’nın değişik yerlerinden gelen seğmenler, merkezde hanlara yerleşmiş ve beklemeye başlamışlardır. 27 Aralık günü geldiğinde öğleye doğru Hacı Bayram Camii önünde toplanan seğmenler, burada kurban kesip dua ettikten sonra üç gruba ayrılmıştır. 700 yaya seğmen ve 3000 atlı zeybek, davul ve zurna eşliğinde Kızıl yokuş denilen Dikmen’e doğru ilerlemeye başlamıştır. Bunların yanı sıra Ankara’da çeşitli tarikatlara mensup dini gruplar da bu karşılamada yerlerini almışlardır[26].
Ankara ve dolaylarında yaşayan halkın eskiden beri, böyle bir töreleri vardı. Önemli olaylar patlak verdiğinde, bütün eli silah tutan erkekler, atlanıp silahlanarak meydana atılırdı. Özel bir giyim kuşam biçimleri de olan bu adamlara Ankara Efesi anlamına Seymen deniyordu. Ankara dolaylarından son günlerde heveslenerek gelmiş ya da zorla getirilmiş Seymenler yayalar dışında, bin atlı çıkarabilmişti. Hepsi de savaşa gider gibi silahlanmış, düğüne gider gibi süslenmişti. Seymen Alayının bayrağı ilkin Ulucanlar yolundaki Sarı Ahmet’in kahvesinin önüne dikilmişti. Kalecik’ten Sülük, Zir’den Saraylı Ahmet, Yozgat’tan (Elmadağı) Yenişehirli Rıza, Seymenleriyle Yukarıyüz’ün hanlarına çoktan inmişlerdi. Hancı Bahri Çavuş, Yağcı’nın Fehmi, Kasap Yaşar, Güveçli İbrahim günlerdir hazırlanmaktaydılar. 27 Aralık 1919 günü Ankara’nın bir kar şeridiyle çevrili dağları üzerinden kış güneşi daha henüz görünmeden önde bayrak, arkada da abdalların gümlettiği davul mangası, Ankaralıları yatağından sıçrattı. Kaleden aşağı doğru kopan bu fırtınaya Ankara tekkelerinin cezbe halindeki şeyh ve dervişleri ellerinde teberleri, kudümleri ve defleri ile katılmışlardı. Seymen Alayı, Karaoğlan’a inerken esnaf örgütleri ve kadını- erkeği, hastası-sağı ile bütün halk onun peşine düşmüştü. Ankara Müdafaayı Hukuku’ndan Müftü Rıfat Börekçi başta olmak üzere, Şakir Kınacı, Rasim Serattar, Ademzade Ahmet, Ratip Ahmet, Ali Kütükçüoğlu Mehmet Hanif ve Tevfik Bulgurlu, Mustafa Kemal’i karşılamaya hazırlananların başında bulunuyordu[27].
Kızıl yokuşun başında arabalar göründü. Konguru paşası geliyordu. Haber ağızdan ağıza kulaktan kulağa ta kentin girişinde bekleyen Müftü Rıfat Efendi’ye ulaştı. Davullar daha hızlı vurmaya başladı. Zurnalar daha gür çaldı. On binlerce kişi zeybek oynuyor, misket oynuyor, Hüdayda oynuyordu. Dikmen tepelerinden Çankaya sırtlarından hafızlar Sala veriyorlardı. Bu tarihi olayı görgü tanıdıklarından Mazhar Müfit Kansu’nun hatıratından da okuyalım: “Ankara’ya muvasalat günümüz olan 27 Kânunuevvel 1335 (27 Aralık 1919) cumartesi günü Ankara’da fevkâlade bir kaynaşma ve görülmemiş bir hareket olmuştur.
O sabah ajanslar ile Mustafa Kemal Paşa’nın geldiği haberi herkese bildirildiği gibi, bir taraftan da sabahtan itibaren davullar ve zurnalarla bütün Ankara halkı istikbale hazırlanmıştı. Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salât okuyorlardı. Köylerden birçok atlı ve kağnı arabalariyle binlerce halk Ankara’ya gelmişti. Öğleye doğru “geliyor” diye tellâllar bağırmış, seçilen atlı alayı Ulucanlar’dan Hacıbayram camiinin önünde toplanarak merasimi diniye yapılmış; yedi yüz piyade, üç bin atlıdan teşekkül eden bir seymen alayını Ankara’da bulunan dervişler takip ediyor. Bu dervişler Nakşi, Rüfaî, Sadî, Bayramî ve Mevlevi tarikatlerine mensup olup civar köylerdeki Kızılbaşlar ve bir kısım da gizli olarak Bektaşiler varmış. Bunların arkasında bütün esnaf ve ondan sonra da mektepler yürüyorlar. Mektepliler, İstasyon caddesine, seymen alayının bir kısmı Dikmen bağlarına, bir kısmı Çankaya bağlarına, Kızılyokuş eteklerine ve diğer bir kısım da istasyon yoluna dizilmişti. Jandarma ve yirmi kadar polis de burada idi. Halkın bir kısmı Namazgâh tepesine ve diğer kısmı Yenişehirin bulunduğu yerlere ve İstasyon yoluna sıralanmışlardı. Ankara şehri namına istikbal heyetinde Müdafaai Hukuk Cemiyeti âzasından müftü Hoca Rıfat Efendi, Binbaşı Fuat Bey, Kınacızade Şakir Bey, Aktarbaşızade Rasim Bey, Toygarzade Ahmet, Âdemzade Ahmet, Hatip Ahmet, Kütükçüzade Ali, Hanîfzade Mehmet, Bulgurzade Tevfik Beyler vardı.
Dikmen bağlarının eteğinde bir çeşmenin önünde Eskişehir mebusu Emin (Sazak) ve Ankara eşrafından Naşit Efendi ve arkadaşları bekliyordu. Yirminci Kolordu kumandanı Ali Fuat Paşa ve Vali Vekili Yahya Galip Bey Emir gölüne yâni Gölbaşı’na kadar gelmişlerdi. Biz tam üçü on geçe Kızılyokuş’tan iniyorduk. Yolda Paşa’ya yetiştiğimizden Paşa, Rauf Beyle beni otomobiline almıştı. Oradan başlayan istikbalcilerin “yaşa” sesleri, alkışları arasında ilerlemekte idik. Çankaya ve Dikmen tepelerinden güzel sesli hafızlar ezan ve salât okuyorlardı. Kızılyokuş’ta iki kurban kesildi, o zaman hemen tamamen hâli bir boş yer olan Yenişehir’de reji memurlarından Salamon Efendi isminde bir zatın ahşap, küçük bir evi vardı. Oraya gelince seymenler tarafından bir dana kurban edildi. Ve istikbal heyeti ve memurlar burada idiler. Paşa otomobilden inerek hepsinin hatırını sordu ve ellerini sıktı. Ve daha ileride yedi yüz kadar zeybek kıyafetinde, ellerinde palalarla dizilmiş gençleri gördük. Paşa bunlara “merhaba” diye selâm verdi, cümlesi “sağ ol” diye mukabele ettiler ve şöyle bir muhavere geçti: Mustafa Kemal Paşa “Arkadaşlar, buraya niçin geldiniz?” Gençler “Millet yolunda kanımızı akıtmaya geldik”. Mustafa Kemal Paşa “Bu fikirde sabit misiniz?” Gençler “And olsun.” Mustafa Kemal Paşa “Var olunuz”.
Bu sırada binlerce halk da “yaşa” sesleriyle, alkışlarıyla ortalığı çınlatıyordu. Nihayet İstasyon yoluna sapıldı. İstasyon meydanında jandarma ve polisler dizilmişlerdi. Bunlar da selâmlandı. Biraz sonra da kız ve erkek mektep talebeleri arasından geçerek elyevm (şimdiye kadar olan) Halk Partisi binasının önüne geldik (Şimdi Büyük Millet Meclisi Müzesi). O zaman bu bina, Fransız karargâhı idi. Fransız bayrağı çekilmişti. Fransız yüzbaşısı Doburazo pencere önündeki boşlukta bize bakarak gülüyordu. Binanın karşısındaki bahçede çadırlar kurulmuştu; Fransız askerleri vardı. Onlar da hayretle bize bakıyorlardı. Çok sürmedi; bu bina meclis binası oldu ye Türk bayrağı çekildi ve cumhuriyet hükümetinin kurulduğu bir yer oldu. Alkışlar ve türlü türlü tezahürat ve dualar arasında hükümet meydanına geldik. Yahya Galip Bey bir nutuk ile “hoş geldiniz” dedi ve hariciye memurlarından Fahrettin Bey heyecanlı bir nutuk söylemeğe başladı. Hava güneşli idi, fakat kuru bir soğuk şiddetle ortalığı donduruyordu. Mustafa Kemal Paşa, orada dizilmiş olan kız talebelerin üşüdüklerini düşünerek, çocukların gitmelerini vali Yahya Galip Bey’e söyledi, Yahya Galip Bey, “Yalnız çocuklar değil, biz de donduk” diyerek hatibe “Bey birader, biraz kısa kes, titriyoruz” dedi. Sonra hükümet konağına girdik. Vali odasında bir müddet istirahatla çaylar içildi. Isındık. Kolordu ziyaret edildi. Otomobillere binerek, bize tahsis edilen, şehrin dışındaki ziraat mektebine gittik. Bir tepe üzerinde olan bu bina bize hayli müddet karargâhtık vazifesini yaptı. Ali Fuat Paşa hepimize birer oda tahsis etmiş, isimlerimiz odaların kapısına yazılmış ve hastabakıcılarla hizmetçiler konulmuş, velhasıl esbabı istirahatımız temin edilmişti. Odama bir karyola ile yeni çarşaf ve yorganlar konulmuştu. Karyolanın yanında birer tahta masa üzerinde ayna ve su sürahisi, bardak ve sigara tablası ve ortada müdevver küçük bir masa ve iki iskemle ve karyolanın karşısında da bir küçük demir kasa vardı. Diğer odalar da hemen bu şekilde olup yalnız kasa benim odada olup diğerlerinde yoktu. Çünkü heyetin parası ve hesabı bende idi. Akşam oluyordu. Hizmetçi kadın, Mustafa Kemal Paşa tarafından yazılmış bir kâğıt getirdi. Bu bir müsvedde olup imzalanacaktı. Bu müsvedde Ankara’ya muvasalatımızı bütün teşkilâta bildiren bir telgraftı. Şöyle yazılmıştı:
“Sivas’tan Kayseri tarikiyle Ankara’ya hareket eden Heyeti Temsiliye bütün güzergâhta ve Ankara’da büyük milletimizin hâr ve samimî tezahüratı vatanperveranesi içinde bugün muvasalat eyledi. Milletimizin gösterdiği eseri vahdet ve azim, memleketimizin temini istikbâli hakkındaki kanaatleri lâyetezelzel bir surette tarsin edici mahiyettedir.
Şimdilik Heyeti Temsiliye merkezi Ankara’dır. Takdimi hürmet eyleriz efendim.
27 Kânunuevvel 1335 Ankara
Heyeti Temsiliye namına
Mustafa Kemal
Bu telgrafta “Şimdilik Heyeti Temsiliye merkezi Ankara’dır” diyorduk; hâlbuki biz çok evvel, yani Sivas’ta Ankara’ya gitmeği ve Ankara’nın daimî merkez olmasını kararlaştırmıştık. Fakat bu keyfiyeti, yani merkezi hükümet olmasını mahrem tutuyorduk, çünkü ilânı zamanı henüz gelmemişti. Malûm a, Mustafa Kemal Paşa, zamanı gelmeden hiçbir şeyin kuvveden fiile gelmesini istemezdi. Her kararın bir zamanı tatbiki olduğuna kaildi ve bu bir prensip idi ki bizce de bu prensibe tamamen riayet edilmiştir[28]. Netice olarak, “Vali Vekili Yahya Galip Beyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Rıfat Efendi (Bu arada Ali Fuat Paşa), Mustafa Kemal Paşa’yı olağanüstü bir şekilde karşılamak ve bu arada Ankara’daki İngiliz ve Fransızlara da Kuva-yı Millîye’nin gücünü göstermek için geceli gündüzlü çalışmışlar, bölgedeki bütün seymenlerin karşılama törenine katılmalarını sağlamaya uğraşmışlardı”[29]. İngiliz ve Fransızlar, durgun yüzleriyle arda sıralanıyor, kendilerine hiç de hayır getirmeyeceğini sezdikleri bu büyük görünüşü, biraz da şaşkınca seyrediyorlardı . Yerden biter gibi biten bu silahlı insan kalabalığı, onların gözünde adamakıllı büyümüşe benziyordu[30]. Ankara Palas civarından öğrencilerin tezahüratlarıyla geçen Mustafa Kemal Paşa, Yahya Galip Bey’in eşliğinde Hacı Bayram-ı Veli türbesini ziyaret etmiştir.[31]
Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelmesi münasebetiyle o gün Vilâyet önünde düzenlenen törende Ankara Sultanîsi (Ankara Erkek Lisesi) tarafından görevlendirilen öğrencilerden Münir Müeyyet (Bekman) Atatürk’ün önünde şiir okumasını şöyle anlatır: “27 Aralık 1919’da Ankara’ya ilk defa gelen Mustafa Kemal Paşa için muazzam karşılama töreni düzenlenmişti. Tören, o zamanki ve şimdiki Vilâyet binası önünde son bulmuştu. Ankara Sultanîsinin son sınıflardaki öğrenciler de törendeydi. Tören programında Ankara Sultanîsi adına millî bir şiir okunması da vardı. Okul bu görevi bana vermişti. Tevfik Fikret’in “Ferda” şiirini okudum.[32]”
27 Aralık 1919’da Temsil Heyeti ile Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekiler Ziraat Okulu’nda misafir edildiler. Bu binanın üst katına çıkınca sağdaki koridorun sonunda sol tarafa düşen büyükçe bir oda, Mustafa Kemal Paşa için hazırlanmıştı. Burası Temsil Heyeti’nin karargâhı olarak düzenlenmişti. Mustafa Kemal Paşa, bu okulun binasında Millî Mücadelenin esaslarını kurdu. Temsil heyeti adına o gün bir tebliğ ile Mustafa Kemal Paşa Ankara’ya gelişini her tarafa duyurdu. Ankara’ya gelişinin ertesi günü 28 Aralık 1919’da toplu halde Ziraat Okulu’na ziyarete gelen Ankara’nın ileri gelenlerine, memleketin içinde bulunduğu durumu anlatan bir konferans vermiştir. Yine 1920 yılında Ankara Erkek Lisesi öğrencileri, topluca Mustafa Kemal’e başvurarak “çete yazılarak cepheye gitmek istediklerini” bildirirler. Mustafa Kemal öğrencilerin bu isteklerini hoş karşılayarak şunları söylemiştir: “Şimdi benim sizlere ihtiyacım yok. Teşekkür ederim. Siz şimdi mekteplerinize dönünüz. Derslerinize iyi çalışınız, iyi yetişiniz. Okulunuzu bitiriniz. Zaferden sonra sizleri, hepinizi Avrupa’ya tahsile göndereceğim. Avrupa’da okutup döndükten sonradır ki, sizlere ihtiyacım olacaktır.” Mustafa Kemal’in öğrencilere: “Şimdilik sizlere ihtiyacım yoktur.” demesine karşın kimi öğrenciler Kuvayı Millîye’ye katılmak için cepheye gitmişlerdir. Kuşkusuz bunda okullarda almış oldukları ulusal çıkarları önde tutan eğitimin etkisi olmuştur.[33]
Rıfat Börekçi ve Ankara Halkının Malî Yardımları
Rıfat Börekçinin başkanlığında Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’da çalışmalarına başlamasıyla da cemiyet; Mustafa Kemal ve arkadaşlarına her türlü yardımda bulunmuştur. Öyle ki, bizzat Cemiyet Başkanı Müftü M. Rıfat Efendi, kendisi ile eşi Samiye Hanım için ayırdığı “cenaze parasını” bir torba içinde Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ederek ayağının yanına bırakmıştır. Yine Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Ankara’ya geldiklerinin ilk haftasında Müftü M. Rıfat Efendi’nin önderliğinde Ankaralıların aralarında kırkaltıbin beşyüz, liralık yardım topladıkları bilinmektedir[34].
O günlerde söz konusu yardımlar çok önemliydi. Bu cümleden olarak, Uluğ İğdemir, Yılların İçinden adlı eserinde; “Atatürk Sivas’tan Ankara’ya yeni gelmişti. Devlet hazinesi bomboştu. Hükümet üç-dört bin lirayı bir araya getirmekte sıkıntı çekiyordu. Bir gün Atatürk’e çok inanmış, o zaman Ankara Müftüsü olan rahmetli Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, elinde bir mendile sarılmış 1200 lira kadar bozuk para ile Mustafa Kemal’i ziyarete geldi… ve bağlı mendili masanın üzerine bıraktı. Atatürk kendisini son derece duygulandıran bu davranışın anısını hiçbir zaman unutmamıştı[35]. Bu para kendisinin ve eşinin kefen parasıydı. Uluğ İğdemir de “Her bayram Rıfat Börekçi’ye bir hediye gönderir ve buna 1200 liralık bir çek eklerdi” diyerek Atatürk’ün Rıfat Börekçi’ye çok değer verdiğini belirtir[36].
Cemal Kutay da Ali Fuat Paşa (Cebesoy)’dan naklen Müftü Rıfat Börekçi’nin “Millet Meclisi binası olarak hazırlanmasına karar verilen yarım kalmış okul yapısının tamamlanmasını şahsi imkanıyla sağladığını, Mustafa Kemal Paşa’ya Ankara adına armağan edilen ve o zamanki adı Papazın Bağı olan Çankaya’daki ilk yapıyı sahiplerinden satın almak için şehrin eşrafını tesbitiyen listenin başına kendi adını eliyle yazdığını, Hey’eti Temsiliye Ankara’ya geldiği zaman, Belediyenin misafiri sayılması kararını aldığını, bu müddet içinde de evvela 1000 daha sonra 800 lira toplayarak, bunlardan birincisini Mazhar Müfit Beye, ikincisini Cevad Abbas Beye verdiğini, fakat bütün bu hizmet ve yardımlarını, alakaya layık görülenlerden habersiz yerine getirdiği” belirtilir. Cemal Kutay’ın bildirdiği para yardımına ait ayrıntıyı. Mazhar Müfit Kansu şöyle anlatır:
“ … içeriye giren zat Müftü Efendi’nin geldiğini söyledi. Eyvah, şimdi Müftü Efendi’ye kahve ısmarlamak lazım. Kahve var. ama şeker yok … Ya şekerli kahve içerse … Çünkü şeker çok pahalı idi … Kimde para vardı ki? … -Paşa’ya haber veriniz. dedim. -Paşa size gönderdi. Paşa ile görüştüler. -Peki buyursunlar.
Müftü Efendi: (Diyanet İşleri Reisi iken vefat eden merhum Rıfat Efendi) odama girdi. Ortadaki yuvarlak ve küçük masanın kenarında bir iskemleye oturdu. “-MüftüEfendi, zannıma göre kahve içmezsiniz, değil mi’?” “-Evet içmem”. “-Sigara” “-Onu da kullanmam”. Hâlbuki Müftü Efendi kahve içerdi. Biz buna meydan vermemek için sualde bulunduk. Müftü Efendi derhal vaziyeti anladı ve “içmem” dedi. (Tebessüm ederek): “-Sizin biraz sıkıntıda olduğunuzu öğrendik. Az da olsa yardımda bulunmayı vazife bildik” … (diyerek) elbisesinin altından bir torba çıkardı. İçindeki kağıt paraları saymaya hazırlanıyordu. “-Müftü Efendi teşekkür ederiz. Evvela Paşa ile bu hususta görüşseniz iyi olur “dedim. “-Görüştüm. Kasa Mazhar Müfit Bey’dedir. Ona veriniz”, dedi. -Müftü Efendi … nihayet tamam bin lira saydı. Ben de … paraları aldım ve kasaya koydum[37].”
- Rıfat Efendi’nin Millî Mücadele için yaptığı malî yardımlar, sadece belirtilenlerden ibaret değildir. Mesela, Onun başkanı bulunduğu Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin TBMM hizmet binası için harcadığı miktar, 5068 (beşbin altmışsekiz) liradır. Bu para o tarihlerdeki değerine göre hiç de azımsanmayacak miktardır. Ali Fuat Paşa’nın da teyit ettiği gibi bu paranın büyük bir kısmını Müftü Efendi; şahsi gayret ve çabasıyla halktan toplamıştır[38]”.
Mustafa Kemal Paşa Ankaralıların ve Rıfat Börekçi’nin gayretlerini asla unutmadı. Rıfat Börekçi hayatının sonuna kadar Diyanet işleri Başkanı olarak kalacaktı. Atatürk’ün vefatından sonra da görevine devam etti. Rıfat Börekçi İstanbul Hükümetinin idam fermanında İsmet Paşa ile aynı gün idama mahkûm edilmişti. İsmet Paşa’da bu kader birliğini unutmamıştı.
Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarlarından Rıfat Börekçi
Şeyhu’l-İslam Dürrizade’nin Mustafa Kemal’in öldürülmesi için verdiği fetvanın tarihi, 5 Nisan 1920’dir: Unutulmamalıdır ki, Damad Ferid Paşanın dördüncü kabinesine istediği kadar nazır bulabilmesine rağmen, Şeyhu’l-İslam bulabilmek için çektiği sıkıntıların, kabinenin kuruluşunu iki gün geciktirmesidir: Dini hayatta yüce yeri olması gereken bu makam kendilerine teklif edilenlerden, bu yere hakikaten layık olanlar istisnasız reddetmişlerdir[39].
Damad Ferid Paşanın millî mücadele aleyhine Şeyhu’l-İslam’dan ilk fetva’yı alma tarihi ise, Mustafa Kemal’in öldürülmesi fetvasından sadece altı gün sonra, yani 11 Nisan, 1920’dir: Bursa ülemasının, asıl muhtevaya girmeden, esir olan fetva emini’nin fetva veremeyeceğine ve yabancı tazyiki altındaki Halife’nin iradesinin muta (faydalı) olamayacağına dair karşı fetva’sı da yine sadece on bir gün sonradır. 21/22 Nisan 1920 gecesi… Hatırlamak şarttır ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi bu Fetva’dan yalnız bir gün sonra, 23 Nisan 1920’de vatanın kaderini eline almıştır. Padişah ve Halife, Anadolu ülemasının karşı fetva’yı yayınlamaları önünde, seleflerinden IV. Sultan Murat’tan beri hiç bir Padişahın başvurmadığı şiddeti gösterdi: 15 Haziran 1920 tarihinde Anadolu üleması fetvası’nı vermiş olan Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi için verilen idam kararını tesdik etti: Bu, yüzyıllardır, bir din adamı için bir Osmanlı Padişahı ve İslam Dünyası Halifesinin ilk defa verdiği ölüm fermanı idi[40].
Vahdettin’in Atatürk ve bazı arkadaşları hakkında verilen gıyabi idam kararını onaylayan 24 Mayıs 1920 tarihli iradesi (BOA, İ.DUİT. 175 I 46 I 1, Takvimi Vekayi, 27.5.1336-1920)(Sinan Meydan)
Padişah Vahdettin’in İsmet Paşa ve arkadaşları hakkında verilen idam kararını onaylayan 15 Haziran 1920 tarihli iradesi (Takvimi Vekayi, 21.6.1336-1920)(Sinan Meydan)
Anadolu Ulemasının Karşı Fetvasında Mantık Kudreti
Bursa’da 21/22 Nisan 1920 gecesi, Belediye Meclisinin toplantı salonunda, Anadolu üleması adına verilen fetva, İzmir’in işgalinden dört saat yirmi dakika sonra, Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendinin, vatanı, mukaddesatı, dini, namusu, bayrağı korumanın farz olduğu yolundaki ilk fevası’ndan mantık ve gerekçe olarak farkları vardı ve öylesine kudretli mantık örgüsüne sahip idi ki[41] Millî Mücadelenin ilk Garp Cephesi Kumandanını ve Kuva-yı Millîye ilk umum kumandanı Ali Fuad Paşa (Cebesoy) bu bakir hakikati şöyle anlatır[42]:
Bursa’dan Ankara’ya döndüğüm 23 Nisan, 1920 sabahı, Mustafa Kemal Paşa ile baş başa kaldığımız anda Paşa beni heyecanla tebrik etti:
“Bursa ülemasının fetvası büyük bir zaferdir. Buradaki esaret altındaki fetva emininin hükümlerinin şer’an muta olamayacağı ve düşman tazyiki altındaki halifenin kurtarılıncaya kadar vazifesini yerine getiremeyeceği yolundaki mantık yolu üzerinde gidilirse, birçok kasıtlı belalardan kurtulmuş oluruz” dedi. Nitekim daha sonra Ankara Müftüsü Mehmet Rıfat Efendi tarafından verilen fetva’nın muhtevasını, bu Bursa ülemasının fetvasındaki esasların izahlı şekli teşkil etti. Padişah, bu fetvasından dolayı Rıfat Efendiyi idama mahkûm eden kararı tesdik etti.[43]” İstanbul Damat Ferit Paşa Hükümeti Şeyhülislamı. Dürrizâde Abdullah, ilk fetvasını da 11 Nisan 1920’de yayımladı. Kuva-yı Millîye, Şeyhülislâm’ın kaleminde Kuvayı Bağıye (eşkiya kuvvetleri) olarak tanımlanıyordu. İstanbul’da basılan gazetelerde de bu fetvalar yayınlandı. Anadolu’nun her tarafına çeşitli vasıtalarla (postayla, Anadolu’ya geçen kimseler aracılığıyla vs.) İngiliz ve Yunan uçaklarıyla dağıtıldı. İngiliz konsolosları, İngiliz torpidoları, Rum ve Ermeni teşkilatları ile Yunan Ordusu da Fetvâ’nın dağıtımında görev aldı. Fetva etkisiyle Anadolu’nun pek çok yerinde Kuvayı Millîye’ye karşı isyanlar çıktı.
Dürrizade Abdullah’ın fetvası diyordu ki: “Dünya nizamının sebebi olan İslâm Halifesi Hazretlerinin (Yüce Allah onun hilâfetini kıyamet gününe kadar sürdürsün) idaresi altında bulunan İslâm beldelerinde bazı şerir şahıslar aralarında birleşip ve kendilerine reisler seçerek, Padişah’ın sadık tebaasını hileler ve tezvirler ile kandırmaya, Padişah’ın yüksek emirleri olmadan asker toplamaya kalkışıp, görünüşte askeri iaşe ve teçhiz bahanesiyle ve gerçekte mal toplama sevdasıyla kutsal şeriata ve Padişah’ın emirlerine aykırı olarak birtakım salma ve vergiler kesip, çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mallarını ve eşyalarını yağmalamak ve bu yoldan Allah’ın kullarına zulmede gelmeye ve suçlar işlemeye, memleketin bazı köyleri ve bölgelerine hücum ile tahrip, yerle bir etmek, Padişah’ın sadık tebaalarından nice mâsum kişileri kati ve masum kanları döktükleri, müminleri emiri olan Padişah emrinde bulunan bazı dinî, askerî ve mülkî memurları kendi başlarına azil ve kendi hempalarını tayin, hilâfet merkeziyle memleketin ulaştırma ve haberleşme yollarını kesmek, devletçe gönderilen emirlerin yapılmasını yasaklamak, hükümet merkezini diğer bölgelerden ayırmak suretiyle halifelik otoritesini kırmak ve zayıflatmak maksadıyla yüksek halifelik makamına ihanet etmek suretiyle imama itaatten dışarı düşmekle, Devlet-i Aliye’nin nizam ve düzenlerini, memleketin asayişini bozmak için yalanlar yaymakta, halkı fitneye sevk ve fesada gayret etmekte oldukları açıklanmış ve gerçekleşmiş olan adı geçen reisler ile aveneleri ve onlara bağlı olan kimseler mertebesinde bulunup, dağılmaları hakkında gönderilmiş bulunan yüksek emirlerden sonra, hâlâ inat ve fesatlarında direnirler ise, adı geçen kimselerin kötülüklerinden memleketi temizlemek ve zararlarından halkı kurtarmak vacip olup ‘Fekatilu elleti tebga hatta tefaa il emerillah’ âyet-i kerimesi gereğince katilleri ve gerekirse kitle halinde öldürülmeleri meşru ve farz olunur mu? Beyan buyrula! Cevabı budur: Gerçeği Allah bilir ki, olur. Dürrizâde Esseyyit Abdullah tarafından yazıldı. Böylece Padişah’ın ülkesinde savaş kudretleri bulunan Müslümanların, adil halifemiz ve imamımız Sultan Mehmet Vahdettin Han hazretlerinin çevresi etrafında toplanıp bunlarla çarpışmak için yapılan davet ve emirlerine koşup adı geçen eşkiyalar ile savaşmaları vacip olur mu? Beyan buyrula! Cevabı budur: Gerçeği Allah bilir ki, olurlar. Dürrizâde Esseyyit Abdullah tarafından yazıldı[44].
Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa, bir an önce karşı fetva hazırlanmasını istedi. Ankara Müftüsü Rıfat Efendi başkanlığında 5 müftü, 9 müderris ve bir medrese müdürü ile 6 kişilik din bilgini heyetinden oluşan toplam 21 kişilik bir kurul, Ankara’nın “direniş fetvasını” hazırladı. Bu fetva, Millî Mücadele yanlısı 155 müftü ve din bilgini tarafından da onaylandı. Fetva, 16 Nisan 1920’de bütün müftülüklere tebliğ edildi. 19 Nisan 1920’de Millî Mücadele tarafını tutan Kuvvacı gazetelerde yayımlandı. Ankara fetvası şöyledir:
“Dünyanın düzeninin sebebi olan Müslümanların Halifesi (Allah onun azametini ve hilafetini kıyamet gününe kadar uzatsın) hazretlerinin hilafet makamı ve saltanat merkezi olan İstanbul, Halife’nin rızası hilafina olarak, Müslümanların düşmanları olan devletler tarafından fiilen işgal edilerek İslam askerleri silahlarından soyulup bazıları haksız yere öldürülerek, Hilafet merkezinin korunmasını üstlenen, bütün istihkâmlar, kaleler diğer harp vasıtalarını zapt ve resmi muameleleri yürütme ve Müslüman askerleri teçhize memur olan Bab-ı Ali ve Harbiye Nezareıine el konularak, halifeyi, milletin hakiki faydalarını temin edecek tedbirler almasından fiilen yasaklama, sıkıyönetim ilanı, Divan-ı Harpler teşkil ederek İngiliz kanunlarına uygun olarak muhakeme ve cezalandırma suretiyle Halife’nin hükmetme hakkına müdahale ve yine Halife’nin arzusu hilafına olarak Osmanlı memleketinin bir parçası olan İzmir, Adana, Maraş, Antep ve Urfa havalisine düşmanlar tarafından tecavüz edilerek, gayrimüslim vatandaşlar ile işbirliği halinde Müslümanları öldürüp, mallarını soygun ve yağma edip, namuslarına tecavüz ederek mukaddesatlarını tahkir ettikleri takdirde yukarıda açıklandığı gibi harekete maruz kalan ve esir olan gayretlerini sarf etmek bütün Müslümanlara farz olur mu? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir, OLUR (Düşman saldırdığı zaman onunla savaşmak herkese farzdır. Bu durumda kadının kocasının izniyle, kölenin de efendisinin izniyle savaşması gerekir. “Kenz ve Bezzaziye adlı eserlerde “Eğer bir Müslüman kadın doğuda baskına uğrarsa batıdakilerin onu esaretten kurtarmaları gerekir. “Bahru’r Raik adlı eserde.)
Bu şekilde hilafetin meşru haklarını, gasp edilen gücünü geri almak ve tecavüze maruz kalan memleketleri düşmandan temizlemek için cihat edip savaşan Müslümanlar dinen baği (devlete isyan etmiş) olurlar mı? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLMAZLAR (isyancı diye gerçek imama itaati haksız olarak tanımayan Müslüman gruba denir. “Mecmeu’l-Enhur adlı eserde).
Yukarıda yazıldığı şekilde Hilafetin gasp edilen haklarını geri almak için, düşmanlara karşı açılan savaşta vefat edenler şehit, hayatta kalanlar gazi olurlar mı? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLURLAR (Şehit şunlardır: Düşman, isyancılar ve yol kesiciler tarafindan öldürülenler veya ellerinde belirli bir işaretle savaş meydanında bulunanlar, bir Müslüman’ın bir başka Müslüman’ı dinen öldürmesi gerekmeyen bir konu dolayısıyla zulmen öldürdüğü takdirde öldürülen, aynı şekilde zımninin yine dinen öldürülmesi gerekmeyen bir konu sebebiyle bir başkasını öldürdüğü takdirde öldürülen şehittir. (“Zeylei adlı eserde””)
Bu şekilde cihat edip dini görevlerini yerine getiren Müslümanlara karşı düşman tarafindan Müslümanlar arasında silah kullanıp adam öldüren kişiler en büyük günahı işlemiş ve fesat çıkarmış olurlar mı? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLURLAR. (Allahü taala şöyle buyurmuştur: “Fitne adam öldürmeden daha kötüdür. Bundan dolayı da fesatçılar fitneye başvurur” “Fethül Kadir adlı eserde”).
Düşman devletlerin zorlaması ve kandırması sonucu verilen hak ve hakikat ile bağdaşmayan fetvalara Müslümanların bağlanmaları ve dinen ona göre hareket etmeleri doğru olur mu? Cevabı budur: Allah en iyisini bilir. OLMAZ (Zorlama rızayı yok eder! ‘Velvaliceyh adlı eserde ‘)”[45]
Anadolu’da 1920 yılı ayaklanmalar yılı olmuştur. Bunun için Rıfat (Börekçi) halkı aydınlatmak için kurulan “irşat heyetine” seçilecektir.
Rıfat (Börekçi), Mehmet Akif (Ersoy) ve İrşat heyetindeki birçok vatanperver Anadolu’daki Türk insanını aydınlatmak için canları pahasına tehlikeleri göze alıyorlardı. Rıfat (Börekçi) dava arkadaşlarıyla beraber hayatının her safhasında Türk Milletinin hizmetinde olmuştur. Örneğin Nisan 1920’de Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış hazırlıklarının yapıldığı sırada Kuzeybatı Anadolu’da, İzmit’in doğusunda, Kuvây-ı Milliye aleyhine, Padişah, Damad Ferid Paşa ve İtilâf Devletleri’nin teşviki ile ayaklanmalar cereyan etmiştir. Konya’da Bozkır İsyanı’na benzer rahatsızlıklar Mart –Nisan 1336 (1920)’da ortaya çıkan “Beypazarı Ayaklanması” adını almıştır. Bu ayaklanma, TBMM’nin 25 Nisan 1336 (1920) tarihli oturumunda görüşülmüştür. Mustafa Kemal Paşa’nın Beypazarı’ndaki durum ve ayaklanmanın bastırılması için yapılması gereken şeyler hakkında bilgi vermesinden sonra, Beypazarı halkına Kuvây-ı Milliye’yi anlatmak, TBMM, saltanat ve hilafet gibi konuları konuşmak ve halkın bu konulardaki kuşkularını gidermek üzere aralarında Müftü Rifat Efendi, Çelebi Efendi (Abdülhalim Çelebi), Şeyh Servet (Akdağ) ve Beypazarı ileri gelenlerinden Hacı Mehmed Efendi’nin bulunduğu bir Heyet-i Nâsıha oluşturularak isyan bölgesine gönderilmesine karar verilmiş ve oluşturulan bu Heyet-i Nâsıha’nın çalışmaları sonucu ayaklanma bastırılmıştır (TBMM Zabıt Ceridesi, I. Dönem: 46-51)[46].
Müftü Mehmet Rıfat Efendi’nin Millî Mücadele lehindeki çalışmaları özellikle -Ankara fetvasını hazırlaması- Damat Ferit ve Hükümetini çileden çıkarmıştı. Bu nedenle ilk önce 24 Nisan 1920’de Padişah iradesiyle işten el çektirildiyse de Millî Hükümet tarafından Müftülük görevinde alıkonuldu. Daha sonra “Kuvayı Millîye adı altında çıkarılan fitne ve fesadın hazırlayıcısı ve teşvikçilerinden olduğu” iddiasıyla İstanbul I. Örf-i Divan-ı Harbi’nce Rıfat Hoca’yla birlikte aralarında İsmet Paşa’nın da olduğu 16 kişi daha idama mahkûm edildi. Bu kararı da Padişah Vahdettin 15 Haziran 1920’de “ele geçtiklerinde tekrar muhakeme edilmek üzere” tasdik etti. Bu, Yüzyıllardır bir din adamı için bir Osmanlı Padişahı ve İslam Dünyası Halifesi’nin ilk defa verdiği ölüm fermanı idi. Mehmet Rıfat Efendi de hakkında böyle ağır karar alınan ilk ve son müftü oluyordu. TBMM’nin I. Dönemi için yapılan seçimlerde Menteşe (Muğla) Milletvekili olarak 23 Nisan 1920’de Meclisin açılışında hazır bulundu. 5 Eylül 1920’de kabul edilen “Nisab-ı Müzakere Kanunu”, memurluk ile milletvekilliğinin bir kişi üzerinde bulunmasını yasaklamıştır. Bu sebeple, Ankara Müftülüğü’nü tercih ettiği Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin 13 Ekim 1920 tarihli yazısıyla Meclis Başkanlığı’na bildirilmekle milletvekilliğinden istifası 27 Ekim 1920 tarihli birleşiminde kabul edildi[47].
23 Aralık 1922’de Şer’iye ve Evkaf Vekaleti İfta Heyeti Üyeliği’ne seçildi. 31 Mart 1924’te de yeni kurulan Diyanet Reisliği’nin ilk başkanlığına atandı.[48]
Cumhuriyetin Din Politikası ve Rıfat Börekçi
3 Mart 1924’te 429 sayılı kanunla Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kuruldu. 1924’te Diyanet İşleri Başkanı olan Rıfat Börekçi, 1941’de ölümüne kadar bu görevde kaldı. Atatürk sağlığında Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi ile Genel Kurmay Başkanını Fevzi Çakmak’ı hiç değiştirmedi.
Atatürk’ün isteği ile TBMM, 25 Şubat 1925’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bir Kuran tefsiri ve tercümesi ile bir hadis kaynağı hazırlayıp halka dağıtılmasını kararlaştırdı. (Bu iş için Diyanet’e 20.000 liralık ek bütçe verildi.) Cumhuriyetin ilk 15 yılında Rıfat Börekçi’nin başkanlığındaki Diyanet İşleri Başkanlığı Kuran, hadis, hutbe vb. dinsel konularda 9 önemli eser hazırladı:
1.Elmalılı Hamdi Yazır, “Hak Dini Kuran Dili” (9 cilt), 1935.
2.Ahmet Naim-Kamil Miras, “Tecrid-i Sarih” (12 cilt), ilk 4 cilt 1932-1938 arasında çıktı.
3.Ahmet Hamdi Akseki, “Ahlâk Dersleri”, 1924, 1926. (Diyanet’in ilk yayını).
4.Ahmet Hamdi Akseki, “Askere Din Dersleri”, 1925. (Bu eser genişletildi ve yeni harflerle 1945’te “Asker Din Kitabı” adıyla basıldı).
5.Rıfat Börekçi-Ahmet Hamdi Akseki, “Türkçe Hutbe”, 1927, 1928.
6.Ahmet Hamdi Akseki, “İslam Dini”, 1935.
7.Ahmet Hamdi Akseki, “Kuvvet ve Teyyare-Dini Öğütler ve Vaizlere Vaaz Numuneleri”, 1935.
8.Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim I”, 1936.
9.Ahmet Hamdi Akseki, “Yeni Hutbelerim II”, 1937[49].
1924-1950 arasında, tek parti döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı toplam 352.000 takım dinsel içerikli kitap bastırıp halka dağıttı. Bunların 45.000’i Kuran-ı Kerim tefsiri, 60.000’i Buharî hadislerinin tercümesi, 247.000’i ise değişik din kültürü eserleriydi[50].
Memuriyet için yaş sınırını (65 yaş) aşmasına rağmen yetenek ve uzmanlığından bir süre daha yararlanılmak üzere Bakanlar Kurulunun 22 Ekim 1930 tarih ve 10112 sayılı kararnamesiyle görevine devamı kabul edildi. Bu şekilde ölümüne kadar Diyanet İşleri Başkanlığı görevini sürdürdü. 5 Mart 1941’de Ankara’da vefat etti. Evli olup beş çocuk babasıydı.[51]”
Sonuç
Türkiye Cumhuriyeti’nin İlk Diyanet İşleri Başkanı olan M. Rıfat Börekçi’nin Millî Mücadele tarihimizdeki yeri büyüktür. Yakın tarihimiz daha etraflı incelenecek olursa, onun değeri çok daha iyi anlaşılacaktır. Bu arada “Millî Mücadele’de Din Adamları” konusu da biraz daha aydınlatılmış olacaktır[52]. Mehmet Rıfat Börekçi’nin efsane kişiliği ve hayatı bir kısım Türk aydınlarının çalışmalarına rağmen daha çok hatırlanmayı beklemektedir. O sahte din adamlarından değil Müslüman Türk Milletinin bağrından yetişmiş gerçek bir din âlimiydi. Eline silahı (kılıcı) ve kalemi ne zaman alacağını bilen muhteşem bir ölçüye sahipti. Savaş zamanlarında hem silahı, hem kalemi ve destansı konuşmaları ile Türklüğe ve İslâm’a hizmet etti. Barış zamanları ise ilmiyle amel eden Ebu Hanife, Türkistan’dan İmam Matûridi Kelamı, Ahmet Yesevî nefesi ile Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasının tertemiz ırmağı ve mayası oldu. Onun adına yapılacak daha çok akademik çalışmaların ve Türk Dünyası Kongrelerinin olması dileğiyle Ruhu şad mekânı Cennet olsun.
Kaynaklar
Ahmet Hür, Şehir Şehir Millî Mücadele, Cilt 1, Tunç Yayıncılık, İstanbul, 2019.
Ali Sarıkoyuncu, Mehmet Rıfat Efendi (Börekçi)nin Millî Mücadeledeki Hizmetleri, Diyanet İlim Dergi, Ocak- Şubat- Mart 1995, Cilt: 31, Sayı: 1.
Ali Sarıkoyuncu, Millî Mücadelede Din Adamları II, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2012, Ankara.
Celâl Hafifbilek, Ankara 1920, Telos Yayınları, İstanbul, 1998.
Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 1973.
Cemal Kutay, Millî Mücadele’de Öncekiler ve Sonrakiler, Hazırlayan: Mustafa Unan, Tarih yayınları, İstanbul, 1963.
Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Millî Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikâyesi, 3. cilt, Tekin Yayınevi, İstanbul, 2012.
Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, II. Cilt, Türk tarih Kurumu, Ankara, 2022.
Meryem Orakçı, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi Kutlamaları (1932-1938), Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2023 Güz (39), 145-170
- Kemal Atatürk, Nutuk, yayına hazırlayan: Prof. Dr. Zeynep Korkmaz, Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama,Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998 Cilt: I, (1919-1920).
Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı Yüzyılın Lideri, İnkılâp Yayınevi, İstanbul, 2018.
Şenol Kantarcı, Mondros Mütarekesi Sonrasında Sırasıyla İstanbul Hükümeti Heyet-i Temsiliye ve Ankara Hükümeti’nin “Âkil Adamlar” Uygulaması: “Heyet-i Nasihalar”, 2. Uluslararası Çin’den Adriyatik’e Sosyal Bilimler Kongresi, (5-6-7 Mayıs 2016) Hatay, Türkiye, 5-7 Mayıs 2016, C.1., s. 290-295.
[1] Turan Akademik, İlim, Fikir ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 59, Yıl: 2026, s. 87-105.
[2] Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (ESTÜDAM) Kurucu Müdürü
[3] Ahmet Hür, Şehir Şehir Millî Mücadele, Cilt 1, Tunç Yayıncılık, İstanbul, 2019, s. 102., Ali Sarıkoyuncu, Mehmet Rıfat Efendi (Börekçi)nin Millî Mücadeledeki Hizmetleri, Diyanet İlim Dergi, Ocak- Şubat- Mart 1995, Cilt: 31, Sayı: 1, s. 79
[4] Meryem Orakçı, Atatürk’ün Ankara’ya Gelişi Kutlamaları (1932-1938), Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 2023 Güz (39), s. 146.
[5] A. g. m., s. 146-147.
[6] Ali Sarıkoyuncu, Millî Mücadelede Din Adamları II, Diyanet İşleri Başkanlığı, 2012, Ankara, age., s.168. Enver Behnan Şapolyo, Kemal Atatürk ve Millî Mücadele Tarihi, s.352.
[7] A. g. e., s. 50.
[8] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m. s. 80.
[9] Ali Sarıkoyuncu, a. g. e. s. 51.
[10] Meryem Orakçı, a. g. m., s. 147.
[11] Sinan Meydan, Yüzyılın Kitabı Yüzyılın Lideri, İnkılâp Yayınevi, İstanbul, 2018, s. 206-207.
[12] Ali Sarıkoyuncu, a. g., m. s. 80.
[13] A. g., m. s. 81.
[14] A. g. m., s. 81-82.
[15] Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan, Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi, 3. cilt, Tekin Yayınevi, İstanbul, 2012, s. 464.
[16] A. g. e., s. 465.
[17] M. Kemal Atatürk, Nutuk, yayına hazırlayan: Prof. Dr. Zeynep KORKMAZ, Atatürk’ün Doğumunun 100. Yılını Kutlama, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1998 Cilt: I, (1919-1920), s. 79.
[18] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m., s. 82.
[19] Meryem Orakçı, a. g. m., s. 147.
[20] Hasan İzzettin Dinamo, a. g. e., s. 461.
[21] A. g. e., s. 464.
[22] Meryem Orakçı, a. g. m., s. 148.
[23] Sinan Meydan, a. g. e., s. s. 207.
[24] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m., s. 82. Ali Fuat Cebesoy, Millî Mücadele Hatıraları, İstanbul 1959, 265.
[25] Celâl Hafifbilek, Ankara 1920, Telos Yayınları, İstanbul, 1998, s. 224.
[26] Meryem Orakçı, a. g. m., s.148.
[27] Hasan İzzettin Dinamo,a. g. e., s. 466-467.
[28] Mazhar Müfit Kansu, a. g. e., s. 500.
[29] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m., s. 84. Mahmut Goloğlu, Üçüncü Meşrutiyet, Ankara 1970, s. 8.
[30] Hasan İzzettin Dinamo, a. g. e., 469.
[31] Meryem Orakçı, a. g. m., s. 150.
[32] Cemil Sönmez, Atatürk’te Çocuk Sevgisi, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 2004, s.17-18.
[33] Cemil Sönmez, a. g. e., s. 22. “Üniversite ve Sağduyu”, Millîyet, 20 Haziran 1970. S.2.
[34] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m. ,s. 85.
[35] Ali Sarıkoyuncu, a. g. e. ,s. 51.
[36] Sinan Meydan, a. g. e., s. 209. Uluğ İğdemir, Yılların İçinden, TTK Basımevi, Ankara 1976, s. 29.
[37] Mazhar müfit Kansu, a. g. e., s. 507.
[38] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m. ,s. 86-87.
[39] Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 1973, s. 171.
[40] Cemal Kutay, Millî Mücadelede Öncekiler ve Sonrakiler, Hazırlayan: Mustafa Unan, Tarih yayınları, İstanbul, 1963, s. 172.
[41] A. g. e., s.174-175.
[42] A. g. e., s.176.
[43] A. g. e., s.177.
[44] Cemal Kutay, Kurtuluşun ve Cumhuriyetin Manevi Mimarları, Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara, 1973. s. 205-206.
[45] Ahmet Hür, a. g. e., s.103-105.
[46] Şenol Kantarcı, Mondros Mütarekesi Sonrasında Sırasıyla İstanbul Hükümeti Heyet-i Temsiliye ve Ankara Hükümeti’nin “Âkil Adamlar” Uygulaması: “Heyet-i Nasihalar”, 2. Uluslararası Çin’den Adriyatik’e Sosyal Bilimler Kongresi , (5-6-7 Mayıs 2016) Hatay, Türkiye, 5-7 Mayıs 2016, C.1., s. 293.
[47] Ali Sarıkoyuncu, a. g. e., 52-53.
[48] Ali Sarıkoyuncu, a. g. e., s. 52-53.
[49] Sinan Meydan, a. g. e., s. s.208-209.
[50] A. g. e., s. s. 209.
[51] Ali Sarıkoyuncu, a. g. e., s. 52-53.
[52] Ali Sarıkoyuncu, a. g. m., s. 102.
