Ali ŞAHİN
Bir amaca, bir fikre veya kutlu bir hizmete adanmak üzere yola çıkan yapılar; ne zaman ki kendi mevcudiyetlerini gayelerinin önüne geçirirler, işte o an hakikatin aynası değil, ufku kapatan simsiyah bir duvara dönüşürler. Cemaat, vakıf, tarikat, örgüt, sermaye bloku ya da parti… Adı her ne olursa olsun; evrensel ilkelerin üzerine kendi kurumsal logosunu basan, mensubunun zihnini kendi hiyerarşisine hapseden her yapı, hakikate değil ancak kendi kibirine ve iktidar hırsına hizmet eder.
Oysa İslamiyet, insanı bir yapının piyonu yapmak değil, en yüce insan olma halini inşa etmektir. O, insanı bizzat teklif-i ilahîye muhatap kılarak şereflendirir; doğrudan Yaratıcı’ya karşı sorumlu, aklı ve vicdanı özgür bir şahsiyet olmaya çağırır. Ortak akıl ve hürriyet-i şer’iyye (İslam’ın ölçüleriyle ahláklandırılmış, adalet ve kanun önünde eşitliği esas alan gerçek özgürlük) esasına dayanan sahih bir hizmetin temel ilkesi de tam olarak budur: “Akla kapı açmak ama iradeyi elden almamak.” Süslü sloganlar, siyasi ambalajlar veya edebi retorikler asla bu hakikatin üzerini örtmemeli; biz ezberlenmiş dogmalar değil, burhan -yani sarsılmaz bir delil ve eleştirel bir şuur- isteriz. Tahkiki bir iman bilinciyle insanı zihnen uyandıran, delille ikna eden fakat tercih hakkını onun özgür vicdanına bırakan bu ilke çiğnendiği an, şahıs merkezli bir vesayet başlar.
Bugün karşı karşıya olduğumuz trajedi, kurumların araç olmaktan çıkıp birer amaca, hatta birer “alt etnik kimliğe” dönüşmesidir. Hizmet iddiasındaki merkezler; esas hizmet alanlarını terk edip siyasetin, ticaretin ve nüfuz kavgalarının menfaat alanına girdikçe kendi kuruluş gayelerine ihanet etmiş, adeta ambalajlanmış bir neofeodalizm ve paralel otorite alanları üretmişlerdir.
Vakıf, cemaat veya dernek kisvesi altında ticaret, siyaset ve ikbal peşinde koşmak, ahalinin safderunluğundan istifade eden ağır bir aldanış ve aldatıştır. Zira ulvi tabelaların arkasına saklanıp gayrimeşru işler yürütmek ile bu tutum arasında niteliksel hiçbir fark yoktur: “Kanarya Sevenler” ya da “Amatör Oltacılar” derneği adı altında kumar oynatanlardan, “Kümes Hayvanlarını Koruma” derneği çatısında fuhuş yaptıranlardan yahut “Kültür, Turizm ve Doğa Sporları” derneği süsüyle uyuşturucu partileri düzenleyenlerden ne fark kalır? Tabela ne kadar masum, iddia ne kadar yüksek olursa olsun; özünden sapıp ilkesizliğe ve iktidar arzularına teslim olan her yapı, kamuoyunu kandıran birer paravandan ibarettir.
Tarih şahittir ki; asırlardır ayakta kalan kadim müesseseler sadece Hakk’a hizmet ettikleri için yaşayabilmişlerdir; günümüzdeki nifak ve çekememezliğin temelinde ise gayeden sapıp menfaat alanlarına müdahale etme hırsı yatmaktadır.
Birlikte Körleşmek: Aklı İpotekli Yapıların Çürümüşlüğü
Bireyin aklını bir aidiyet kartına, bir cemaat rozetine, bir örgüt tüzüğüne ya da bir tüketim markasına devrettiği bu düzen; zihinlerde bir özgürleşme değil, kitleler için bir felç üretir:
- Solun Aklı Mülk Edinen Kibri ve Getto Aydınlığı: Özgürlük vaadiyle yola çıkıp örgüt tüzüğünü mabede, Din’i afyon olarak nitelendiren teorisyenlerini ilaha dönüştüren; kendi dışındakileri aşağılayan zihnî bir diktatörlük.
- Piyasa Totemizmi: İnsanı alıp-sattığı kadar değerli gören, ahlakı kâr marjıyla değiştiren neo-liberal tüketim köleliği.
- Hamiyyetsiz Milliyetçilik: İçinde millete gerçek bir sevgi ve fedakârlık barındırmayan, yalnızca “öteki” nefreti üzerinden beslenen kaba hezeyan.
- Hakk’a Değmeyen Dindarlık: Şekilci ritüellerin ve cemaat çıkarının arasında ahlakı, vicdanı ve merhameti yitirmiş kovan gibi boş bir kabuk.
Kendi olma cesaretini gösteremeyen, şahsiyetini bir gruba feda etmiş kişiliksiz kimliklerin mücadelesine siyaset denilebilir mi? Soyadı Türk olmuş, Kürt olmuş ne çıkar; aklı bir kurumsal iradeye, bir finans ağına, ideoloji teorisyenine veya bir şeyh efendiye ipotekliyse, bakışı bir kabile taassubuyla körleşmişse? Mensubunun anlam dünyasına set çeken, insanı tutabildiği cehalet nispetinde yönetebilen her anlayış, bu topluma vaat ettiği ışıkla değil, taşıdığı zifiri karanlıkla hükmeder. Aklı ipotek altına alan her zihniyet—ister kutsal bir kılıf giysin, isterse kendini “modern, çağdaş ve aydın” olarak pazarlasın—açıkça bir zulüm aygıtıdır.
Unutmayalım ki; aklı ve vicdanı özgürleştirmeyen, delil aramaktan ve sorgulamaktan alıkoyan hiçbir aidiyet Hakk’a ve hakikate götürmez. Hakikati kendi tekelinde sanan her çatı, en nihayetinde kendi mensuplarının üzerine çöken bir zindana dönüşmeye mahkûmdur.
Hasılı: Mesele bazen nasıl başladığın değil, başladığın yerden ne kadar uzaklaştığındır…
