Ali ŞAHİN
Yıl 1867. Osmanlı Padişahı ve İslam Halifesi Sultan Abdülaziz, Avrupa krallarının daveti üzerine Paris ve Londra’yı kapsayan büyük bir seyahate çıkmaya karar verir. Ancak sarayda ve ulema arasında büyük bir kriz baş gösterir. Dönemin dini anlayışına göre, bir halifenin fethedilmemiş gayrimüslim toprağına (Darü’l-Harp) yalnızca “gaza” amacıyla ayak basabileceğine inanılmaktadır.
Padişah seyahatte kararlı, ulema ise muhaliftir. Günlerce süren tartışmaların ardından saray bürokratları pratik (!) bir formül üretir: Padişahın çizmelerinin tabanına gizli, ince bölmeler yapılır ve içleri İstanbul’dan getirilen vatan toprağı ile doldurulur. Böylece Sultan Abdülaziz Paris ve Londra sokaklarında yürürken, teknik olarak yabancı toprağa değil, kendi toprağına basmış sayılacaktır. Şekil kurtarılmış, ulema teskin edilmiş ve padişah Avrupa’ya giden ilk Osmanlı hükümdarı olarak tarihe geçmiştir. Fakat bu seyahat, imparatorluğun o dönem içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi çöküş gerçeğini zerre kadar değiştirmemiştir.
….
TARİHTEN BUGÜNE DEĞİŞMEYEN YANSIMA: İÇERİKSİZ İHTİŞAM
Aradan bir buçuk asırdan fazla zaman geçti ancak bugünün dünyasında da devletin yurt dışı kurumlarını ve imkanlarını yöneten bazı yapıların refleksleri, o günkü “çizmedeki vatan toprağı” mantığından milim öteye gidemedi.
Bugün modern diplomasinin ve devletler arası mücadelenin en keskin silahı lobi faaliyetleridir. Stratejik karar mekanizmalarını etkilemek, ülkenin haklarını masada korumak, kalıcı dengeler kurmak ve küresel kamuoyunu yönlendirmek gerçek bir diplomatik nüfuz gerektirir.
Ancak ne yazık ki, günümüzde hiçbir gerçek lobi faaliyeti yürütme kabiliyeti olmayan, vizyondan ve stratejiden yoksun bazı kuruluşlar, tıpkı 1867’deki saray bürokratları gibi sadece şekli kurtarmanın peşindedir. Bu yapılar:
- Bulundukları ülkelerin karar alıcılarına ulaşmak, politika üretmek veya ülkenin menfaatlerini savunmak yerine, enerjilerini tamamen ihtişamlı karşılamalar organize etmeye harcarlar.
- Devletin yurt dışındaki kurumlarını, elçilik imkanlarını ve bütçelerini gerçek bir nüfuz alanına dönüştürmek yerine, adeta “çizmedeki vatan toprağı” gibi sanal bir itibar(!) üretmek için kullanırlar.
- Kendi kendilerini ağırladıkları, zaten aynı fikirde olan insanların katıldığı kırmızı halılı, lüks organizasyonlarla, merkeze (yani Ankara’ya) “İş yapıyoruz, çok itibarlıyız” imajı pazarlarlar.
- “Padişahım Çok Yaşa” Bandosu ve İçe Dönük Muvaffakiyet Gösterisi : Bu kuruluşların adeta tek asli vazifesi, dünyanın dört bir yanında kurgu bir *”Padişahım çok yaşa”* bandosu kurmaktan ibaret hale gelmiştir.
Gerçek Güç Mü, Göz Boyama Mı?
Sultan Abdülaziz’in çizmesindeki toprak, Osmanlı’yı o dönem Avrupalı alacaklıların karşısında nasıl güçlü kılmadıysa; bugün de lobi yapmaktan aciz kurumların şatafatlı karşılamaları ve içi boş ağırlama törenleri devlete gerçek bir itibar kazandırmıyor.
Yabancı başkentlerde lobicilik; lüks salonlarda yerli bürokratları ağırlamak değil, o ülkenin parlamentosunda, medyasında ve akademisinde kalıcı iz bırakabilmektir. Bu yapılmadığı sürece, devletin yurt dışı imkanları sadece birer “göz boyama mekanizması” olarak kalacak ve harcanan milyonlar, tıpkı 1867’deki o çizmelerin tabanında olduğu gibi, sadece basılan zemini saklayan ama yürütülen fikri ileriye taşımayan birer teferruattan ibaret kalacaktır.
