Göçmen Kökenli Siyasilerle İlişkileri Yeniden Tanımlamak

Tam boy görmek için tıklayın.

 

Ali ŞAHİN

Göçmen Kökenli Siyasilerle İlişkileri Yeniden Tanımlamak

(Köprüleri Yıkmak mı, İnşa Etmek mi?)

 

Siyasette “kendi mahallesine” rüştünü ispat etme baskısı, göçmen kökenli siyasetçilerin sırtında hep görünmez bir yük olmuştur. Sadece bulundukları partilerin çizgisini temsil etmekle kalmazlar; aynı zamanda sadakat sınavlarından geçer, meşruiyet tartışmalarının merkezine otururlar. Çoğu zaman yerli toplum tarafından “yeterince entegre olmamakla”, kendi geldiği toplum tarafından ise “değerlerine yabancılaşmakla” veya “sert/keskin tutumlar sergilemekle” eleştirilirler.

İşte bu çifte baskı ortamında, Türk ve Müslüman toplumunun bu siyasetçilere yönelik tutumu kritik bir yol ayrımındadır.

Sırf temsil ettikleri partinin programı değer yargılarımızla örtüşmüyor ya da bireysel söylemleri beklentimizin ötesinde sert kalıyor diye bu kişileri tamamen silip atmak, kolay fakat sonuçsuz bir yaklaşımdır. Şüphesiz ki, siyasi partilerin programlarına ve meclisteki iradelerine bakarak haklı şüpheler duymak gayet doğaldır. Örneğin, Sol Parti (Die Linke) veya diğer partilerin bazı felsefelerinin toplumun muhafazakâr veya geleneksel yapısıyla çelişmesi, siyasal değerlendirmenin doğal bir parçasıdır. Ancak bu noktada sormamız gereken asıl soru şudur: Acaba biz onlara yaklaşmakta mesafe koyduğumuz için mi onlar bizden uzaklaşıyor?

 

İki Taraflı Sıkışmışlık ve Kaçırılan Fırsatlar

Göçmen kökenli bir siyasetçi, yerli kesimlerin “taraf tutuyor” eleştirilerinden kaçınmak adına bazen göçmen politikalarında beklenenden daha rijit adımlar atabilir. Bu, politik psiko-sosyolojinin bildiği bir savunma mekanizmasıdır. Ancak bu siyasetçileri sırf bu yüzden peşinen dışlamak, toplumsal temsil gücümüzü kendi ellerimizle zayıflatmak anlamına gelir.

Ne kadar farklı siyasi kulvarlarda yer alırlarsa alsınlar; göçmen kökenli siyasiler, göç tecrübesini, dilini ve uyum süreçlerinin dinamiğini yerli politikacılardan çok daha iyi anlama potansiyeline sahiptir. Onlarla diyalog kanallarını tamamen kapatmak, aslında Almanya’nın geleceğinin inşasında ve yeni toplumsal yapının şekillenmesinde söz sahibi olma fırsatını tepmektir.

 

“Sisteme İltihak” Korkusu ve Yaftalama Refleksi: “Türkiye’de Sinan Oğan, Almanya’da Cem Özdemir”

Siyasette alan açan, basamakları tırmanan ve karar verici mekanizmalara yaklaşan her göçmen kökenli figürün karşısına örülen ilk duvar, kendi toplumunun duyduğu derin “güvensizlik” ve “yaftalama” refleksidir.

Bu durum politik psikolojide çok tanıdık bir toplumsal savunma mekanizmasıdır. Örneğin, Türkiye’de milliyetçi camiada bağımsız bir aktör biraz sivrilip öne çıktığında, hemen kitleler tarafından “Bu da en sonunda Sinan Oğan gibi olur” algısı üretilerek o figür peşinen itibarsızlaştırılır. Aynı kolektif korku ve yaftalama mekanizması Almanya’da da işlemekte; siyasette yükselen, tırmanan her Türk/Müslüman kökenli aktör “Bu da Cem Özdemir olur / bizden uzaklaşır” etiketi yapıştırılarak peşinen mahalle dışına itilmekte ve izole edilmektedir.

Peki, bu yaftalama üzerinden yürütülen izolasyonun arkasında yatan gerçek ne?

• Toplumsal Travma ve Anksiyete: Toplum, geçmişte temsilcisi olarak gördüğü kişilerin sistemin içine çekilip kendi öz değerlerine eleştirel yaklaşmasıyla bir kolektif travma yaşamıştır. Bu durum, her yükselen aktöre karşı “Aynı hayal kırıklığını tekrar yaşamayalım” mantığıyla şüpheci bir zırh geliştirilmesine yol açar.

• Karakter İncelenmesi ile Kurumsal Siyasetin Karıştırılması: Siyasetçinin içinde bulunduğu partinin, devlet mekanizmasının ve reel politiğin sınırlarını anlamak yerine; durumu tamamen bireysel bir “duruş/dava” meselesi olarak okuma sığlığı vardır. Siyasetçi sistem içinde hareket ettiğinde bu durum hemen “ihanet” olarak etiketlenir.

• Kendi Çölünü Yapma Riski: Bir figürü peşinen “Cem Özdemirleşecek” veya “Sinan Oğanlaşacak” diye dışlamak, topluma konforlu bir ahlaki üstünlük(!) alanı sağlar ama stratejik olarak tek bir sonuç üretir: Kendi elinizle temas kurabileceğiniz, yönlendirebileceğiniz veya muhatap alabileceğiniz hiçbir siyasi aktörün yetişmesine izin vermemek.

 

• Uzaktan Gazel Okuyan “Münevverler” ve Bilgi Kirliliği

​Bu karmaşık tablonun bir diğer acı boyutu ise Türkiye’den meseleye müdahil olan “münevver” bilinen yorumcuların durumu. Türkiye’de yaşayıp Almanya gerçeğini kulaktan dolma ve yalan yanlış bilgilerle değerlendiren bu kişilerin meseleye karışması ayrı bir fiyaskodur.

​İnsan sormadan edemiyor: Almanya gerçeğini gerçekten ne kadar biliyorsunuz? Size orada bu hikâyeleri anlatanlar ne derece ehil, ne derece adil ve objektif insanlar?

​Ne yazık ki uzaktan yapılan, hiçbir derinliği olmayan afaki bir yoruma; buradaki toplumsal gerçekleri bizzat takip etmekten aciz kitleler körü körüne alkış tutabiliyor. Buradaki insanımız dahi çoğu zaman kendi yaşadığı coğrafyada tam olarak nelerin döndüğünü, Almanya gerçeğinin ne olduğunu derinlemesine takip etmiyor. İçinde yaşadığımız ülkenin dinamiklerini bilmeden, dışarıdan servis edilen yüzeysel söylemlerle kendi siyasilerimizi yargılamak, köprüleri inşa etmeden yıkmanın en kestirme yoludur.

 

Gerçeklikle Yüzleşme: İletişim Bir Tercih Değil, Zorunluluktur

Beğensek de beğenmesek de, onaylasak da onaylamasak da bu insanlar yerel yönetimlerden federal meclislere kadar devlet mekanizmalarında karar verici veya karar süreçlerini etkileyici konumlardadır. Siyaset bilimi ve rasyonel diplomasi gösterir ki; devlet yönetimiyle ve karar vericilerle diyalog kurmak bir lüks veya sempati meselesi değil, toplumsal bir zorunluluktur.

Geleceğin medeniyet tasavvuruna etki etmek, ayrımcılıkla mücadelede mevzi kazanmak, gençlerin önünü açacak kurumsal düzenlemeleri hayata geçirmek ve toplumumuzun lehine somut kazanımlar elde etmek ancak bu aktörlerle temas halinde kalarak mümkündür. İletişimi tamamen kesmek, bu siyasetçilerin duruşunu veya kararlarını değiştirmeyeceği gibi, tam aksine onları toplumun taleplerine tamamen duyarsız hale getirir.

Hiçbir temas kurmayıp sadece uzaktan eleştirmek ve bu insanların üzerindeki menfi tutumu körüklemek göçmen toplumuna ne kazandırır? Cevap nettir: Mutlak bir hiç, hatta açık bir kayıp. Bu tutum, sadece karşı tarafın menfi duruşunu besler, onlara toplumu göz ardı etmek için haklı gerekçeler sunar ve karar masalarında toplumumuzun sandalyesini boş bırakmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

 

Türk ve diğer Müslüman STK’lar İçin Stratejik Zihniyet Değişimi

Bugüne kadar Türk ve diğer Müslüman sivil toplum kuruluşlarının (STK) göçmen kökenli siyasilerle kurduğu ilişki genelde ikili bir uçta seyretti: Ya tam bir ideolojik uyum arandı ya da ilk görüş ayrılığında kapılar tamamen kapatıldı. Bu durum, STK’lar açısından uzun vadeli bir kayıp üretti.

Günü kazanca çevirmek ve bu durumu bir fırsata dönüştürmek için STK’ların “köprü kurucu” bir vizyon geliştirmesi şarttır. Bu dönüşüm şu ilkelerle mümkündür:

1. Partiler Üstü Temas Kurmak: STK’lar, siyasetçilerden ideolojik olarak kendileri gibi düşünmelerini beklemek yerine, onları göçmen toplumun somut sorunlarını (ayrımcılık, eğitimde fırsat eşitliği, konut sorunu, ırkçılık) çözebilecek birer aktör olarak görmelidir. Farklı siyasi yelpazedeki tüm göçmen siyasilerle düzenli istişare zeminleri oluşturulmalıdır.

2. Mahalle Baskısını Eleştiriyle Değil, Katılımla Kırmak: Bu siyasetçileri sürekli eleştirip “bizden değiller” diyerek karşı mahalleye itmek yerine, onları toplumun-toplumumuzun gerçekleriyle yüzleştiren ama aynı zamanda arkalarında bir toplum yapısının olduğunu hissettiren yapıcı bir diyalog yürütülmelidir.

3. Lobi ve Stratejik Akıl Geliştirmek: Başarılı diplomasinin özü, yüzde yüz anlaşmadığınız aktörlerle bile ortak paydalarda buluşabilmektir. Göç politikalarında veya Almanya’nın geleceğinde göçmen kimliğinin doğru temsil edilmesi için siyasetçilere veri sağlayan, rapor sunan ve stratejik yön gösteren kurumlar haline gelinmelidir.

 

Toplumsal Çıkar mı, İzolasyon Rantı mı? Diyalog Kapılarını Kapatanların Gerçek Amacı

Tam da bu noktada, göçmen toplum adına fikir üreten düşünce kuruluşlarının (think-tank), strateji merkezlerinin ve lobi faaliyetleri yürüten yapıların sorumluluğu katlanarak artmaktadır. Bu kurumlar, mahalle baskısına veya popülist tepkiselliğe teslim olamazlar.

Gerektiğinde şu soruları cesaretle sorabilmeli ve diyalog süreçlerini engelleyen odakların niyetlerini sorgulamalıyız:

• Diyalog Kanallarını Tıkamaya Çalışanların Amacı Ne? Siyasilerle kurulacak köprüleri daha baştan dinamitleyen, her diyalog arayışını “taviz vermek” veya “çizgiden sapmak” olarak etiketleyen çevreler gerçekten toplumun çıkarını mı savunuyor, yoksa toplumun izolasyonundan beslenen kendi dar iktidar alanlarını mı korumaya çalışıyor?

• Körleşmeyi Besleyenler Kimler? Siyasi aktörlerin menfi tutumlarını düzeltmek yerine, bu gerilimi sürekli tırmandıran söylemler üreten yapıların amacı sonuç almak mıdır, yoksa toplumun mağduriyet duygusunu sürekli canlı tutarak varlıklarını meşrulaştırmak mıdır?

• Stratejik Akıl Nerede? Bir lobinin, düşünce kuruluşunun ve aklı selimin görevi, toplumun öfkesini köpürtmek değil; en zorlu aktörlerle bile masaya oturup ortak paydada topluma fayda üretecek stratejileri geliştirmektir. Uzak durmayı bir politika zanneden yapıların stratejik derinliği ne kadar inandırıcıdır?

 

Sonuç

Toplumsal aktörler olarak “Bizden mi, değil mi?” kolaycılığına kaçmak yerine; “Almanya’nın geleceğinde göçmen dinamiklerini nasıl daha doğru aktarabiliriz?” sorusuna odaklanmalıyız. Siyasetçileri dışlamak bir kazanç getirmediği gibi, var olan kopukluğu derinleştirmektedir.

Siyasette masada olmayan, menüde yer alır. Türk ve diğer Müslüman STK’lar, düşünce kuruluşları ve lobi odakları, duygusal retçiliği ve peşinen yaftalama mantığını bir kenara bırakıp partiler üstü bir stratejiyle bu siyasetçilerle köprüleri yeniden inşa etmek zorundadır. Bu bir taviz veya biat değil; geleceği şekillendirme iradesinin en somut tezahürüdür. Kazanca giden yol, kapıları kapatmaktan değil, profesyonel, yapıcı ve sürdürülebilir diyalogdan geçmektedir.

Göçmen kökenli siyasetçileri ideolojik saflık testine sokup peşinen dışlamak toplumdaki temsil gücümüzü felç eder; asıl stratejik akıl, partiler üstü bir yaklaşımla bu aktörlerle diyalog kurarak onları masada toplumsal kazanıma dönüştürmektir.

28.09.2026

Yazar
Ali ŞAHİN

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen