Muzaffer Metintaş 2026 yılının Eylül’ünde “Kırmızılar” yerleşkesinde “Epistemik Tahakküme Meydan Okumak – Hâkimiyetten Hikmete Türk Bilim Felsefesi İçin Bir Kuruluş Teklifi” başlığını taşıyan makalesiyle yeni bir tartışmaya zemin hazırladı. Söz konusu meydan okumanın, hâkimiyetten hikmete dönüş çabasının ve bir kuruluş teklifinin ana çıkış noktası bilimin tahakküm aracı hâline getirilmiş olmasından kaynaklanan büyük rahatsızlıktır. Deminki cümlemizde “hâkimiyetten hikmete dönüş çabası” dediğimizde gelişigüzel bir tercihte bulunmadık. Hâkimiyetten hikmete geçiş ifadesini kullanabilirdik. Fakat biz “geçiş” değil, bilhassa “dönüş” sözcüğünü tercih ettik çünkü modernizm öncesinde bütün toplumlarda hâkimiyet dürtüsünden ziyade hikmet arayışı baskın görünmektedir. Elbette ki modernizm öncesinde her şey dört dörtlük değildi; hikmet arayışı baskındı fakat bu arayış muhtelif hurafelerin, bağnazlıkların ve bilimin henüz yeterince tekâmül etmemiş bulunmasının gölgesinde çırpınıyordu. Modernizm öncesine güzellemede bulunmaksa hakikati örtmek gibidir. Modernizmi doğuran aydınlanma hareketini yerden yere vurmak da aynı şekilde hakikati örtmeye benzeyecektir. Şu hâlde insanlığın hayrını gözeterek sağlam bir denge kurmamız gerekmektedir.
Prof. Dr. Muzaffer Metintaş söz konusu makalesinde şöyle diyor: “Bilim faaliyeti ortak ve evrensel olabilirken, bilimin anlamı, amacı, öncelikleri ve sorumluluk düzeni tarihsel toplumlara göre farklılaşabilir. Karşı karşıya olan iki ayrı bilim değil, bilime yön veren farklı medeniyet tasavvurlarıdır. Bir tasavvur varlığı sömürülecek kaynak, bilgiyi güç, teknolojiyi egemenlik ve ilerlemeyi sınırsız büyüme olarak görebilir. Başka bir tasavvur ise varlığı anlam ve hikmet taşıyan bir bütün, insanı emanetçi, bilgiyi sorumluluk, teknolojiyi hizmet ve medeniyeti adaletin kurumlaşması olarak yorumlayabilir.”
Gerçekçi olmak gerekirse sömürü, güç, egemenlik ve sınırsız büyüme ihtirasları büsbütün engellenemez çünkü bu ihtiraslar biz insanların fıtratında bulunmaktadır. Söz konusu ihtiraslar Batı medeniyetine özgüdür diyemeyiz. Tarih felsefecileri geçmişten bugüne uzanan çizgide birtakım medeniyetler listesi kurmuşlardır. Gelgelelim bu türden listeler mutlak olmayıp tarih felsefecilerinin havsalasından çıkmış keyfi listelerdir. Sümer uygarlığı, Çin uygarlığı, Hint uygarlığı, Roma uygarlığı, Akdeniz uygarlığı, Garp uygarlığı, Şark uygarlığı, Bozkır/Step uygarlığı, Amerika yerlilerinin müşterek uygarlığı gibisinden uygarlık listeleri tartışmaya açıktır. Bununla birlikte, insanlık tarihinde Batı-Doğu çekişmesi en belirgin uygarlık sürtüşmesi olarak görünmektedir. Üstüne üstlük bilinen çehresiyle Batı uygarlığı ile Doğu uygarlığının kökü birdir ve buna ana hatlarıyla Akdeniz medeniyeti diyoruz. Akdeniz medeniyetine coğrafi sınır çizmeye yeltensek Britanya’dan Türkistan’a kadar uzatmamız gerekebilir. Kabataslak benzetmeye yönelirsek, Habil ile Kabil’in kardeş sürtüşmesi Akdeniz medeniyetinden çıkmış olan Batı uygarlığı ile Doğu uygarlığında sürmektedir. Kardeş uygarlıkların mücadelesi söz konusudur. Gelgelelim bir uygarlık yüzde yüz kötü olamayacağı gibi yüzde yüz iyi de olamaz. Her uygarlık kendi bünyesinde zaaflar, kusurlar, noksanlar, erdemler ve ihtiraslarla kuşatılmıştır. Bu itibarla Kabil büsbütün kötü bir kardeş miydi ve Habil tastamam iyi bir kardeş miydi sorusunu kendimize pekâlâ yöneltebiliriz. Habil’deki birtakım noksanlar Kabil’deki kötülüğü perçinlemiş olabilir. Buradan yola çıkarak Doğu-Batı münasebetlerine objektif yaklaşma imkânına kavuşabiliriz. Doğu kendindeki zaaflarla, Batı kendindeki zaaflarla yüzleşmek zorunda kalacaktır öngörüsünde bulunabiliriz. Hemen belirtelim ki, hâkimiyet dürtüsünden ziyade hikmet arayışının baskın göründüğü modernizm öncesi bir altın-çağ değildi. İnsanlığın her çağı kendi aydınlığını ve kendi karanlığını eş-zamanlı olarak yaşamıştır ve bugün de böyledir. Hiç kuşkusuz yarın da böyle olacaktır.
Yevgeni Zamyatin’den George Orwell’a, Aldous Huxley’den Margaret Atwood’a, Alfred Bester’den Paul Auster’a birçok yazarın kara ütpoya, distopya ve bilimkurgu romanları kusurlu aydınlıktan türemesi muhtemel görünen zorba karanlığın ayak sesleri gibidir. Thomas More’un ve Bertrand Russell’ın felsefi veya bilimsel ütopik tasavvurları da pek öyle gönül ferahlatıcı görünmüyorlar. Her sistem her yöntem her ideoloji cennet vaadinde bulunuyorsa da insanlık her defasında hayal kırıklığına uğruyor. Bu karmaşanın içerisinde herkes birbirini suçlayarak kendindeki günahları karartmak yolunu seçiyor. Batı ile Doğu birbirlerini yererken, Hıristiyanlık ile İslâmiyet yine birbirlerini şeytanlaştırıyor. Aklın yolu birdir denmesine karşılık aklın yolu bir olmuyor ya da insanlık bir yolu tutturmuyor. Bütün umutlar bambaşka bir galaksideki zeki varlıklardan dünyamıza çökecek ölümcül tehdit karşısında insanlığın birleşeceği avuntusuna terk edilmiştir. Hâkimiyetten hikmete dönüş çabasının köklerini mitik ortamda yaşamış atalarımızda görebiliyoruz. Atalarımız yeryüzündeki ve gökyüzündeki bütün varlıkların canlı olduklarını düşünmüşlerdir. Bu düşünüşe animizm (canlıcılık) adı verilmiştir. Yalnızca insanlarda, hayvanlarda, bitkilerde ve doğadaki diğer varlıklarda değil, doğa olaylarında da ruh bulunduğu varsayılmıştır. İşte bu düşünüş korkuyla karışık bir şekilde doğaya saygıyı beslemiştir. İnsanoğlu büyüden bilime yürüdükçe kibirlenmiş ve doğaya tahakküm etmek tutkusunu güçlendirmiştir. Hem büyünün hem bilimin geçerli olduğu zamanlarda aydınlık ve karanlık beraber yürümüştür. Doğaya saygı hikmeti beslerken eş-zamanlı olarak cehalet yani bilgisizlik hüküm sürmüştür. Aslında günümüzde de böyledir.
Farabî ne diyor göz atalım: “Şunu anlamamız gerekir ki, İlk Olan’ın, bizzat kendisi bakımından kavranması, zor değildir. Çünkü o, mükemmelliğin en son mertebesindedir. Ancak madde ve yoklukla karışmış olduklarından, akıllarımızın gücünün zayıflığının sonucu olarak, bizim O’nu idrak etmemiz güç, tasavvur etmemiz zordur. Biz onu olduğu gibi düşünemeyecek kadar zayıfız. Çünkü O’nun aşırı mükemmelliği bizi şaşırtır ve O’nu tam olarak tasavvur etmemize engel olur. Nitekim ışık da görünen şeylerin ilki, en güzeli ve en parlağıdır. Diğer görünen şeyler, onun (ışığın) sayesinde görülürler. O (ışık), varlıkların görülmesinin nedenidir. Bundan dolayı, bir şey ne kadar tam ve ne kadar büyükse, ona ilişkin görme idrakinin o kadar tam ve büyük olması gerekir. Ama durumun bunun tersi olduğunu görüyoruz. Görünen bir şey ne kadar mükemmel ve kuvvetli ise, ona ilişkin görme algımız o kadar zayıftır. Bunun nedeni, görünen şeyin gizli veya kusurlu olması değildir. Tersine, O kendisi bakımından en büyük parlaklık ve açıklığa sahiptir; bunun nedeni, O’nun mükemmelliğinin gözleri kamaştıran ışığının bakışımızı köreltmesidir.”[1]
Büyünün hüküm sürdüğü bilgisizlik çağında körlük anlaşılabilir. [Bilgisizlikten kastımız bugünkü anlamıyla bilimdir, yoksa, ilkel veya mitik dediğimiz çağlar dâhil olmak üzere her çağda o çağın imkânları nispetinde bilgi vardı, insanlığın mutlak bilgisizliği zaten tasavvur edilemez. Atalarımızın varlık alanımıza birdenbire düştüklerini varsayalım. Bu yepyeni hayatın içerisindeki ilk soluk alışımız ya da ilk görüşümüz zaten ilk tecrübe, dolayısıyla ilk bilgidir.] Mitik evrenin parlak ışığı göz kamaşmasına yol açmıyor değildi. Kamaşmadan sakınmak handiyse imkânsızdır. Bu göz kamaşması geçici veya kalıcı körlüğe neden olabilir. Kalıcı körlükten kastımız ise sonsuz bir körlük olmayıp, birkaç bin yıl sürebilecek uzun süreli körlüktür. Örneğin buzul çağındaki insanlığın tekâmül etmesi pek mümkün olmamıştır ya da fazlasıyla ağır ve yavaş bir tekâmülden söz edilebilir. Buzul çağı sonrasındaki dünyamızın iklimi daha elverişli hâle geldiğinde insanlık bir sıçrama becerisi sergileyebilmiştir. Milât olarak Göbeklitepe kültürünü esas tutarsak sıçrama becerisinin hızını aşağı yukarı tâyin edebiliriz. Bunun yanı sıra Göbeklitepe kültürü öncesinde de tekâmülün izleri arkeolojik kazılardan ve antropolojik çalışmalardan seçilebilmektedir.
İlk Olan’ın [Tanrı’nın, ışığın, ideaların ve hatta Türkçemizde ilk-örnek dediğimiz arketiplerin] ilk olmaları bakımından göz kamaşmasına yol açmaları nedeniyle birtakım yanılgılara sürüklenmemiz herhâlde kaçınılmazdır. Mitler, büyü ve bilim de gözlerimizi kamaştırma gücüne sahiplerdir. Elbette vahiy ile din de kamaşmaya sebep olabilir. Dinler arasındaki mücadele bir yana, her dinin kendi içinde mezheplere ve meşreplere ayrışmasının sebeplerinden birisi olarak göz kamaşmasını (ve bundan kaynaklanan körleşmeyi) gösterebiliriz. Çünkü göz kamaşması bizleri yanılgılara düşürebildiği gibi körleşme de hakikati perdelemektedir. Batı medeniyetinin bilimi âdeta putlaştırması bir nevi körlüktür. Henri Bergson’un itirazları burada başlıyor diyebiliriz. Sezgiyi dışladığımızda hayat hamlesi belirgin mikyasta tökezliyor. Batı’nın epistemik tahakkümüne yönelik şikâyetler hayat hamlesinin itirazları sayılabilir. Bilimin ruhsuzluğu karşısında insanlık bocalıyor gibidir. Şayet modern bilimde ruhsuzluk veya ruh zayıflığı bir hakikat ise bu keyfiyet animizm (canlıcılık) düşünüşüne de ters düşecektir.
Madde ile Ruh ayrılığını kökünden reddeden Hilmi Ziya Ülken’in düşünce evreninde “teşebbüs insanı” merkezî bir yer kaplıyor. “Aşk Ahlâkı” adlı eseri onun bu teşebbüs insanı tasavvuru üzerine inşa edilmiştir. Daima hareket eden, her dem ileriye doğru atılan “teşebbüs insanı” miskinliğe, durağanlığa ve pasif kaderciliğe meydan okuyan tekâmülcü varlıktır. Teşebbüs İnsanı arayış yolcusudur. Her yolun bir hedefi vardır ama teşebbüs insanının gayesi esas olan hedefe ulaşmak değil, hedefe doğru ilerlemektir. Hedefin kendisi hedef olmaktan çıkmıştır; hedefe doğru atılmak ihtirası artık hedefin kendisidir. İhtiras (passion) temel ilkedir. Hakikat işte bu arayışta, bu yürüyüşte, bu atılıştadır. Hedefe doğru yürüyüş yolunda vardığımız hiçbir noktaya son menzil gözüyle bakmayacağız çünkü ihtiraslı hakikat arayışının yolu bitimsizdir. Bitimsizlik ise sonsuzluktur. Şu hâlde asıl hedef sonsuzluğa erişmektir.
Görünen şeylerin ilki, en güzeli ve en parlağı ışıktır diyen Farabî’den ayrılarak Platon’a kulak verelim: “Şimdi şunu iyi belle, iyinin doğurduğunu söylediğim varlık güneştir. İyi, onu kendine eş olarak yaratmıştır. Görünen dünyada, göz ve görünen nesneler için güneş neyse, kavranan dünyada da iyi, düşünce ve düşünülen şeyler için odur… İşte, nesnelere gerçekliğini, kafaya da bilme gücünü veren iyi ideasıdır. Bunu iyi bil. Bilinen şeyler olarak gerçeğin ve bilimin kaynağı odur. Ama bilim ve gerçek ne kadar güzel olursa olsunlar, şuna inan ki, iyi ideası onlardan ayrı, onların çok üstündedir. Görünen dünyada ışığın ve gözün güneşle yakınlığı olduğunu düşünmek doğru, ama onları güneş saymak yanlış olduğu gibi, kavranan dünyada da bilim ve gerçeği yakın saymak doğru, ama onları iyinin ta kendisi saymak yanlıştır. İyinin yeri elbette ikisinin de üstünde, çok yükseklerdedir.”[2]
Platon’dan yola çıkarsak, ışığı ve bilimi güneş saymayacağız, çünkü onlar hakikat değildirler, onlar hakikatin görüntüleridirler. Hakikat ise varlık alanımızın yükseğindedir. Bizim varlık sferimiz dünya/galaksi/evren mağarasıdır. Batı’nın epistemik tahakkümünü eleştirirken Doğu’nun bilgiye ne katabildiğini de göz önünde bulundurmayı ihmal etmemek gerekiyor. [Bu yazımızda Doğu ve Batı karşıtlığını bir genelleme mâhiyetinde kullandık. Bu genellemeden maksat Batı ve karşısındakilerdir. Fakat elbette bu karşıdakiler Batı medeniyetinden kopuk değildirler. Tarih boyunca medeniyetler iç içe geçmiştir. Modern devletlerin sınırlarını çizercesine medeniyet havzaları arasında kesin hudutlar çizemeyiz. Fantastik bakış açısıyla söylersek, yabancı gezegenlerden dünyamızı gözleyecek olan uygarlık sahibi varlıklar uzaktan baktıkları için bizim gezegenimizdeki farklılıkları göremeyip yekpare bir medeniyetimizin bulunduğunu sanacaklardır. Çünkü bizim gezegenimizde bizim insanlığımızın varlık alanı geçerlidir. Dışarıdaki gözlemci bizim insanlığımızın varlık alanını bütüncül görmek mecburiyetinde kalacaktır.] Prof. Dr. Muzaffer Metintaş “Kırmızılar” yerleşkesinde “Epistemik Tahakküme Meydan Okumak” tartışmasına zemin hazırlayacak başlangıcı yaptığında ilk tepki Prof. Dr. Fahri Atasoy’dan yorum olarak şöyle gelmişti: “Epistemik tahakküm bir yargılama ifadesi. Ortaya bilgi koyacak bir alt yapınız yoksa ve bunu kuramıyorsanız doğal olarak güçlünün üretkenin egemenliğine girersiniz. Modern dönem uzmanlaşmayı gerektirdi. Muzaffer Hoca iyi niyetle (bir tıp doktoru olarak) tartışma açmaya çalışıyor ama yolu bu değil. Türkiye’de kaç tane bilim felsefecisi var ki bu tartışmayı yapacaksınız. Ben yaptım olduyla bu iş olmaz. Konu uzun ve problemli.” Atasoy hocanın Metintaş hocaya itiraz yorumu (maksada uygun bir şekilde) tartışmayı başlatmış oldu. Mevcut şekliyle tartışmaya karşı çıkmak tartışmayı başlatmak veya tartışmaya katılmak hükmündedir diyebiliriz.
Prof. Dr. Abdulkadir İlgen söz konusu tartışmaya yorumla değil, “Bilim ve Yöntem Üzerine Bir Deneme” başlıklı ayrı bir makaleyle katılan ilk hoca oldu ve Metintaş hocayı kastederek şöyle yazdı: “Kıymetli hocamız yazıya ‘bilimsel yöntemi, bilime yön veren ontolojiden ayırmak zorundayız’ şeklinde bir cümleyle giriş yapmış. Bu ifade, ister kurgu isterse kuram olsun, bilme aracı ve yöntem şeklinde anlaşılan araca mutlak bir değer yükleme gibi bir anlam içeriyor. Bilim, tanım gereği mutlak olanı değil, sağlaması ve yanlışlaması yapılabileni araştırır. Muzaffer Hoca bu ifadelerle pek tabii ki yöntem ya da aynı şey demek olan biçimsel mantık ya da belli bir nedensellik dizgesini merkeze alıp, skolastiklerin yaptıkları gibi bütün bunlara mutlak bir anlam yüklemeyi kastetmiyor olabilir. Çünkü bu tarz bir yaklaşım bilimsel yöntemi her tür tartışmanın dışında mutlak bir değer olarak görmeyi ifade eder ki, buna en hafif tabirle cahillik veya bilimsel putçuluk denebilir. Bunun benzeri bir durum, bir dönem Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezinde yaptığı gibi imkân sahasının sınırlarını tükettik der gibi bir safsatayı barındırır.” Muzaffer Metintaş’ın ve Abdulkadir İlgen’in makalelerini burada özetlemeye lüzum görmüyoruz. Tartışma ucundan kıyısından başlamış görünüyor.
[1] Farabî, İdeal Devlet, sayfa 17, (Çeviren: Ahmet Arslan), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi, İstanbul 2024.
[2] Platon, Devlet, sayfa 224-225, (Çevirenler: Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz), Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi, İstanbul 2021.
