Tanrıça Düşüncesi Nasıl Ortaya Çıktı

Tam boy görmek için tıklayın.

Hepimizin bir annesi vardır. Doğurgan olan kadındır. Dişi varlık doğurur. Eril varlık doğuramaz. İnsanlarla birlikte genel olarak hayvanlarda da böyledir. Hayat dediğimiz varlık alanına kavuşabilmemiz için bir dişi varlığın rahminden çıkmamız gerekmektedir. Rahmin içinde kaldığımız süreçte müstakil bir varlık sayılmayız, annenin bünyesindeki iç organlardan biri gibiyizdir. Bizi dünyevi anlamda var kılan hareket anne rahminden uzaklaşmaktır. Yani bir kadının içinden çıkarak kendimiz olabiliyoruz. Ergenekon’dan çıkış esas itibarıyla budur. Ergenekon’un içinde kalsaydık dünyevi boyutta varlık kazanamayacak ve tarih sahnesine atılamayacaktık. Ergenekon’un içindeki ‘âlem/rahim’ profan değildir, orası tarih-dışı bir yerdir, kabaca söylersek, orası kutsal âlemdir, yeryüzünün içinde bulunuyor olmasıyla birlikte yeryüzünün dışındadır. Anne rahmi de böyledir. Kadın, bedensel olarak dünyevidir ama kadının rahmi profan âlemin dışında telâkki edilir. Bu içli-dışlı tuhaf vaziyeti Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘ne içindeyim zamanın ne büsbütün dışında’ şeklindeki kült ifadesine benzetebiliriz. Hem içeride hem dışarıda olmak birtakım sebeplerden ötürü mümkündür, vücudumuzla buradayken ruhumuzla birtakım sınırları aşabildiğimizi vehmediyor, buna inanıyor veya inanmak istiyoruz.

Atalarımız her nasılsa ağaçları kadın cinsine benzetme eğilimindedirler. Tanrı’nın yaratma kudreti ile kadının doğurma işlevi atalarımızın zihinlerinde benzeştirilmiş gibidir. Kadının içinden, sanki yoktan var edercesine, bir canlı varlık çıkıyor. Kadın durduğu yerden göğe yükselemiyor fakat kadınları temsil eden doğurgan ağaç uzayarak kutsal göğe erişebiliyor. Can verebilen ağaç-ana bu itibarla hayat ağacıdır. Kadın Ana’yı en belirgin şekilde hayat ağacı ile güneş temsil ediyor. Türk kavmi başlangıçta orman kavmiydi. Sibirya ormanlarında vücut bulmuştur. Bozkıra sonradan inecektir. Sibirya’nın göklere yükselen ağaçları ve sık ormanları Türklerin atalarında orman kültüyle birlikte ağaç kültünü de meydana getirecektir. Keza orman demek ağaç demektir. İkisi arasında fark gözetilemez. Bunun pratik kanıtı Orhun Yazıtları’dır. Eski Türkçede “yış” sözcüğü “orman ve ormanlık dağ” anlamlarına geliyor. Meseleye yış sözcüğü üzerinden yaklaşırsak orman ile ormanlık dağ arasında fark gözetilmemiş olduğunu görürüz. Bozkırın uçsuz bucaksız arazisinde her zaman karşınıza ağaç çıkmaz. Çıplak tepeleri bir yana koyarsak, ormanlar hep dağlardadır. Şu halde, atalarımız katında, dağ orman ve ağaç beraberdir. Türk kavmini Sibirya’nın ormanları doğurduğu içindir ki Ağaç Ana ister istemez Hayat Ağacı konumuna yerleşecektir. Kolektif ana hayat ağacıdır. Bireysel ana kadındır. Hayat Ağacı, demek oluyor ki, annedir ve Umay Ana’dır.

Anne rahmi çukurdur, bir oyuktur, mağara gibidir. Bu nedenle çukur nesneler dişil sayılıyorlar. Çanak, çömlek, kazan, tabak, kâse, vazo, testi, şişe, çamçak, bardak, sürahi, kap, kacak vesaire. Yiyeceklerimizi ve içeceklerimizi hem bozulmasınlar hem akmasınlar diye muhtelif kapların içinde muhafaza ediyoruz. Dolaplar, yüklükler, kutular, çıkınlar, heybeler, bohçalar ve sandıklar da aynı kıymet hükümlerine sahiptir. Mahzen, kiler, sarnıç, bardak, testi, mağara, kuyu, rahim ve yumurta.. bunlar hep dişil unsurlardır. Koruyan, içinde toplayan nesneler. Anneler de bebeklerini önce rahimlerinde, ardı sıra kundaklarda ve beşiklerde muhafaza ediyorlar. Bu saydığımız nesnelerin her biri gözle görünmeyen (içerideki) anne rahminin dışarıdaki somut görüngüleri hükmündedirler. İlkel insan mağaradan çıkarak hayata atılır. Cenin ise anne rahminden doğarak insanlaşır. Mağara kolektiftir. Rahim münferittir. Yalınkat açıklamalarda “mitler toplumların ortaklaşa gördükleri rüyalardır” şeklinde tarif edilir. Bu ortak rüyalar mağaranın kolektifliğine tekabül ediyor. Her birimizin rüyaları kişisel rüyalardır ki rahmin münferitliğine karşılık gelmektedir.

Umay Ana bizim annemizdir. “Hepimizin bir annesi vardır.” İşte bu anne somut bir gerçekliktir. Bebeğini doğururken ölmüş olsa bile anne vardır. Her insanın merkezinde annesi yer alıyor. Annelerimize yüklediğimiz kutsallık babada yoktur. Her anne bir kâinattır. Varlık sebebimizdir. Kâinat, irili ufaklı bütün kozmik varlıkları kendi içinde barındıran devâsâ bir kaptır. İster kaskatı madde olsunlar, isterse darmadağınık enerji olsunlar, bütün varlıklar, adına kâinat (evren) dediğimiz muazzam ve gizemli kabın içerisinde tezahür etmiş fenomenlerdir. Bu varlıkların mevcudiyetlerinden kuşkuya düşsek bile kâinatın mevcudiyetini inkâr edemiyoruz. Bir vehim, bir yanılsama, bir rüya da olsa kâinat buradadır. İşte bu inkâr edilemeyen devâsâ varlık annedir. Bu anne tanrıçadır. Yeryüzündeki her topluluk bu yalın fakat gizemli tanrıçaya kendi dilinde ad vermiştir. Biz Türkler ona Kübey Hatun veya Umay Ana diyoruz. Kadın Ana, toprak ana, devlet ana yakıştırmalarında bulunuyoruz. Anavatan diyoruz (babavatan demiyoruz). Onu daima merkeze yerleştiriyoruz. Ana bilim dalı, ana cadde, ana deniz (okyanus), ana dil, ana direk, ana duvar, ana düşünce, ana fikir, ana kapı, ana kara (kıta), ana kent, ana (temel) kitap, ana (ilk) kök, ana kraliçe, ana kubbe, anamal (sermaye, kapital) ve anapara, anaokulu ve ana sınıfı, ana muhalefet, ana sayaç, ana dağıtım borusu, ana sözleşme, ana toplardamar, anayasa, ana yol, ana yön, anayurt ve diğerleri. Babaya ancak iskele babalığı, mafya babalığı, baba hindilik falan kalıyor. Elbette bunu mizahi bir yaklaşımla abartarak söyledik. Yoksa baba ocağı ve baba öğüdü gibi mukaddes babalıklar da hayatlarımızı kuşatıyor. Gelgelelim öncelik tartışmasız bir şekilde anneye lâyık görülmüştür. Yetim sıfatından ziyade öksüz sıfatı insanın canını acıtır. Her birimizin annesi bizim hususi Umay Anamızdır. Münferit annedir. Kolektif anneye tanrıça diyoruz.

Burada kastetmeye çabaladığımız husus “Büyük Ana (Tanrıça)” düşüncesinin nasıl ve elbette hangi ihtiyaçlarla ortaya çıktığı meselesidir. Bunun en kolay açıklaması hayat gerçekliği evreninde annenin varlığıdır. Muayyen bir varlığın (meselâ annenin) rolünü büyütürseniz o muayyen varlık büsbütün kendisi olmaktan sıyrılarak kendisine çok benzeyen ama yine de kendisinden farklı olan büyüleyici bir varlığa dönüşebilir. Kanımca, atalarımız, hayat gerçekliğinin zorlukları içerisinde, kutsal bir varlığa sığınmak ihtiyacıyla, kendi annelerinin rolünü büyüterek Umay Ana’yı tahayyül etmişlerdir. Yani demek istiyorum ki, tanrıça düşüncesi bir hayat gerçekliğinin temsil boyutunda olağanüstü donanımlar kazanmasıdır. Anne diye bir şey varolmasaydı, atıyorum kafadan, yalnızca teyze varolsaydı, atalarımız yine benzer ihtiyaçlarla bu sefer de teyzeyi olağanüstü süsleyeceklerdi. Pratik konuşursak, tanrıça düşüncesi gerçek hayattaki annenin süslenmiş ve yaldızlanmış farazi görüntüsüdür. Bununla birlikte gerçek hayatta sıradan fakat kendimiz için önemli annelerin yanı sıra onlardan daha farklı konumda yer alan hatunlar (kağan eşleri, kraliçeler) vardır. İngilizcede buna “first lady (ilk bayan)” deniyor. Sıradan bir yuvanın annesini devletin annesine ve oradan da göksel anneye kademe kademe yükselttiğimizde rol gitgide büyüyecek ve tanrıça düşüncesi zuhur edip pekişecektir. Hakikatte var olmayan tanrıça hakikatte var olan koca ananın temsil sahnesindeki görüngüsüdür.

Umay Ana’yı nasıl görmek istiyorsak bizim katımızda Umay Ana öyledir. Müşfik, kollayıcı, besleyici, umut verici. Büyük Ana, bizleri kolektif mâhiyette doğurduğuna göre bizden önce vardı. Onun rahminden, onun düşüncesinden, onun tasarımından çıktık. Bizler fâni evrenimize düşmezden evvel Büyük Ana’nın soluğunda potansiyel olarak mevcuttuk. Fakat görüntüde böyledir. Atalarımız böyle görmüşlerdir. Hakikatte ise Büyük Ana’yı bizim tahayyül yetimiz var kılmıştır. Gözlerimizin önündeki annelerimizin rollerini büyüterek, annelerimizi model alarak Büyük Ana’yı şekillendirdik. Dünyevi ve biyolojik anne gerçektir, onun, bu gerçek annenin kutsal âlemdeki büyülü görüntüsü Umay Ana’dır. Bu görüntüler ne denli büyülü olursa olsun büsbütün yabancımız değildir. Umay Ana dışımızda, mukaddes âlemde tasavvur edilse de esas itibarıyla içimizdedir. Yahut biz onun içindeyiz. Rahminden çıktık ama yaşamakta bulunduğumuz evren de Umay Ana’nın kozmik kaplarından birisidir. Şu halde bizler ne tam olarak Büyük Ana’nın içindeyiz ne de tastamam Büyük Ana’nın dışındayız. Kendi annelerimize bakarak Umay Ana’nın nasıl bir farazi varlık olduğunu zaten bilmekteyizdir.

Havva Anamız bir arketiptir. Âdem ile Havva gerçekten yaşamış mıdır, uydurma mıdır, onlar sembolik midirler tartışması yersizdir. Erkek ile Kadın’ın varlıklarını tartışmıyoruz, onlar gözlerimizin önündedirler, daha da ötesinden konuşursak onlar bizlerizdir. Erkek ile Kadın’ın veya Âdem ile Havva’nın mevcudiyetlerini inkâr edecek olursak şeksiz şüphesiz kendi varlığımızı inkâra kalkışmız oluruz. Bunu asla yapmıyoruz çünkü kendimizin varlığından kuşkuya düşmüyoruz. Hayat bir rüyadır, evrenimiz bir yanılsamadır diyebiliriz ama buna rağmen bizler buradayız, canlıyız, soluk alıp veriyoruz. Rüyaların içindeki zaman, mekân ve şahıslar o rüyaların kendi gerçekliğidir. Buradaki fâni mevcudiyetimiz bir yanılsama olsa bile kaç yazar? İşte buradayız! Kendi evrenimizin hakikatini yaşamaktayız. Acı çekiyoruz, mutluluk hissediyoruz, mâziye hasretlenip istikbâle kaygılanıyoruz. Evren bir yanılsamadır diyerekten emellerimizi, hedeflerimizi, ülkülerimizi buruşturup çöpe atmıyor, hiçe saymıyoruz. Burada olmaklığımızın kanıtı yine burada olmaklığımızdır. Neyi inkâr edeceğiz? Varoluş buhranlarına kapılsak bile varlığımızı yadsımamız mümkün olamıyor. Erkek ile Kadın varsa Âdem ile Havva var demektir. Onlar birer ilkedir. Carl Gustav Jung bu vaziyeti sistematik bir hale koyarak ‘arketip’ kavramını ortaya atmıştır. Söz konusu mefhumun bilinmediği çağlarda arketipler yine vardılar.

Tanrıça’nın iki boyutuna eğilelim. Hayat Ağacı ile Büyük Ana özdeştir. Güneş Ana’yı da katarsak Tanrıça’nın kozmik çehresini bütünlemiş olacağız. Yaratma fiili olarak doğurganlık merkezdedir. Doğmadığımız (varlık kazanmadığımız) sürece varlık hakkında konuşamayız. Umay Ana’nın bir kozmik kazanı vardır. Kozmik kazanın içinde kozmik sıvı bulunur. Umay Anamız bir insan meydana getirmeye karar verdiğinde kozmik kazanın içindeki kozmik sıvıyı tahta kepçesiyle güzelce karıştırır. Çömçe Gelin işte bu kepçenin hâtırasıdır. Kozmik kazan Umay Ana’nın rahmini temsil ediyor. Anne rahminin çukurluğundan az önce söz etmiştik. Kazanın içi çukurdur. Anne ile kazan hepimizi kuşatan mübarek tastır. Kozmik kazanın içi kaotiktir. Düzeni (kozmosu) kazanın çeperi veya kendisi temsil ediyor. Kaotik ortamda biçimsizlik hâkimdir. Henüz meydana gelmemiş olan bütün varlıkların nüvesi bu kaotik ortamın bünyesinde mevcuttur. Henüz meydana gelmemiş olan varlıklar kaotik ortamda birbirlerinden ayrışmamışlardır. Bulanık vaziyette iç içedirler. Ayrışmadıkları için kendi biçimlerini (formlarını) kazanmış değillerdir. Şayet ki biçim kazandıysa zaten meydana gelmiş demektir. Döllenme sonrasında zigot (ilk hücre), embriyo ve fetüs (cenin) aşamaları birbirini izler. Zigot ve fetüs aşamaları biçimsizliktir. Doğacak olan bebek fetüs (cenin) aşamasında biçimlenir. Fakat biz burada tıp diliyle değil, mitik tasavvurun diliyle konuşmak zorundayız.

Umay Ana’yı, bir dereceye kadar fertleşmiş, ama ne tanrıların tam şahsiyetine, ne de yüksek asaletine sahip olmayan varlıklardan biri veya birincisi sayabilir miyiz? Umay Ana düşünülmekten çok yaşanılan bir tahayyüldür. O, bir sürü faydalı veya faydalı sayılan hareketlerimizin, ihtiyaçlarımızın, kanılarımızın ve çıkarımlarımızın ürünüdür. Kendimize sorabiliriz: “Umay Ana mı bizleri doğurdu yoksa bizler mi Umay Ana’ya varlık kazandırdık?” Bu çetin soruyu yanıtlamak kolay olmuyor çünkü “anne” bir hakikattir. Anne’yi büküp eğerek tanrıçalaştırıyoruz. Ulaşılmaz bir yere, kutsal mekâna yerleştiriyoruz. Ona, kazan ve kepçe gibi birtakım nesneler atfediyoruz. Fakat anne’nin gerçekliğiyle birlikte bahis açtığımız nesneler de gerçektirler.

Peki ya bizler hangi ihtiyaçlar doğrultusunda Umay Ana türünden soyut mefhumları tahayyül etmekteyizdir? Bunun yanıtını da Condillac’tan alabiliyoruz: “Faydalı olmak, eşyanın güzel ve iyi olmasına yardım eder. Sırf görüldükleri ve tadıldıkları için duyulan haz dolayısıyla iyi ve güzel olan meyveler, bize taze bir zindelik vermeye elverişli bulunduklarını düşündüğümüz vakit, daha iyi ve güzel olurlar.” [Condillac, Duyumlar Üzerine İnceleme, sayfa 272, (Çeviren: Miraç Katırcıoğlu), Maarif Vekâleti Yayınları, Fransız Klâsikleri, Maarif Basımevi, İstanbul 1954.] Görüldüğü üzere “düşüncemiz” yol gösteriyor veya yol açıyor. Büyük Ana bizlere faydalı olduğu için güzel ve iyidir. Faydası dokunduğunu varsaydığımız için Büyük Ana bizim gerçekliğimizdir. Tekrar söylersek, gerçek hayattaki annelerimizi bütün özellikleriyle genişletip Büyük Ana’yı kurguluyoruz. Büyük Ana mitik bir varlıktır, bir tahayyüldür; mitlerse atalarımız katında yaşanmış gerçekliklerdir. Atalarımız mitlerin gerçek olup olmadıklarını sorgulamıyor, bunları kurguladıkları andan itibaren gerçeklik olarak kabul ediyorlar. Sorgulama çağı büyüden bilime geçişle başlayacaktır.

Bizim sahibimiz annelerimizdir. Zamanın sahibi ise Umay Ana’dır. Kendimize biçilen ömür süresini tâyin ediyor. Hayatlarımızı ve yazgımızı dokuyor; yazmak ve yaymak sözcüklerinin birbirlerine yakın anlamlar taşıdığını düşünürsek sözü Umay Ana’nın yazıcı ve yayıcı olduğuna getirebiliriz. Ömrümüzü ve tâlihimizi açıp yayıyor. Kâinatın içinde bize muayyen bir alan belirliyor. Daha açık söylersek, Umay Ana hayatlarımızı dokuyor. Mitolojide “dokuyucu ana” kavramı vardır. Atalarımız hayat pratiklerini göz önünde bulundurarak Ana Tanrıça’nın “dokuyucu” olduğu çıkarımına ulaşmışlardır. Giyim kuşamlarımızı, çadırlarımızı, kilimlerimizi, halılarımızı ve elbette hayat süremizi Koca Ana dokuyor. Gerçek (réel) hayatta iplik eğirip büken kadındır. Dokuma tezgâhlarının başında hep genç kızları görüyoruz. Başlıktan çoraba, tepeden ayağa ne giyiniyorsak bunları eğiren, büken, düğümleyen, ören daima kadındır. İlmik atan, nakış ve gergef işleyen sanatkâr, yaratıcı kadın. Hayat pratikleri içerisinde birtakım zaruretler kadın cinsini dokuyucu olmaya yönlendirmiştir. Doğduğumuzda kendimizi ana kucağında buluyoruz, ölüm döşeğindeyken bize evin kadını bakıyor. İşte bu doğum başlangıcı ile ölüm döşeği arasında kendi süremizi yaşıyoruz. Başlangıç ve bitiş olarak bu iki sınırdayken réel kadının müşfik kucağındayız. Hem kundak bezimizi hem kefen bezimizi kadın dokuyor. Atalarımız bu hayat gerçekliği çerçevesinde ister istemez “dokuyucu ana” düşüncesine yaslanacaktı. Annenin sıcaklığı muhtemeldir ki atalarımızda “kadın ve güneş” özdeşliğini kurmuş veya pekiştirmiştir.

Mitler, atalarımızın yaşadıkları (içerisinde bulundukları) ortamı kavrama, tanımlama, anlamlandırma, keşfetme ve hatta mümkün mertebede dizginleme çabasıdır. Mitler atalarımıza muayyen sınırlar çiziyor. Başlangıç noktasını gösteriyor. Mitler, atalarımızın yaşadıkları ortamı standart hale getirerek iyi-kötü bir düzene kavuşturuyor. Böylelikle atalarımız nispeten daha güvenli, daha az meçhul bir ortamda yaşadıklarını sanıyorlar. Bu sanı atalarımıza psikolojik destek sağlıyor. Atalarımız kendi soylarının başlangıcını nesnel bir şekilde bilemedikleri için ve bilinmeyenden tedirgin oldukları için kendi soylarına bir muhayyel başlangıç tâyin ediyorlar (yani uyduruyorlar). İşte bu muhayyel başlangıçlardan en fazla tatmin verici olanı Büyük Ana kurgusudur. Tanrılara, cinlere, perilere, ruhlara kıyasla Büyük Ana çok daha somuttur. Ne kadar hayalî olursa olsun Büyük Ana’nın somutluk cephesi güçlüdür çünkü gerçek hayatta anne vardır. Bu anne gözle görülüyor, elle tutuluyor, her bakımdan müşahede edilebiliyor. Anne, kanlı canlı bir varlıktır. Soluk alıyor, yavrusunu nefesiyle ısıtıyor, kucaklıyor, gözetiyor, kolluyor. Anne ulaşılmaz bir varlık değildir. Ancak öldüğünde ulaşılmazlık vasfı kazanır ama kendisinin yerini boş bırakmaz, kendi yerini kızına ve gelinine bırakır. Oysaki tanrılar, cinler, periler, ruhlar büsbütün soyut varlıklardır. Elle tutulmazlar, gözle görülmezler. Onları müşahede edemiyoruz. Onlar perdelerin ardındaki örtülü varlıklardır.

Tanrıça düşüncesinin tam olarak ne zaman ortaya çıktığı sorusunun yanıtını dillerin başlangıcında aramamız gerekebilir. Henri Bergson, insanın dil yetisi (le langage) ile tek tek diller (les langues) arasında ayrım gözetiyor. Dil yetisi doğuştandır (yani içgüdüdür), Türkçe ve Fransızca gibi tek tek diller ise yapaydır (yani inşa edilirler). Bu itibarla da dil yetisinin kaynağı doğal iken, tek tek dillerin kaynağı sosyaldir. Bergson’a göre dilin ana kaynağı bir arada yaşamak içgüdüsüdür. Dil, içimizdekini veya zihnimizdekini dışa vurma aracıdır. Bergson dili yalnızca bir ifade aracı olmak bakımından değil, kavramsal düşünceyi meydana getirmesi bakımından bir imkân olarak görüyor. Dil olmasaydı zekâmız hayatın içindeki maddi nesnelere bağlı kalacaktı. Dil, zekâmızın özgürleşmesine katkı sağlamıştır. [Atakan Altınörs, Dil Felsefesi Tartışmaları, sayfa 175-180, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2020.] Bergson’un bu görüşlerinden yola çıkarak her birimizin kendi annesini doğal (biyolojik) anne sayabiliriz ki zaten öyledir. Tanrıça düşüncesi ise sosyaldir. Her birimizin annesi kendi annemiz iken, Tanrıça hepimizin müşterek annesidir. Vaziyet böyle olduğuna göre kavramsal düşünceyi meydana getiren dil sayesinde Tanrıça düşüncesini tahakkuk ettirmemiz mümkün olabilmiştir. Atalarımız ağaca baktığında kim bilir neler görüyordu. Neler gördüklerini dil sayesinde epeyce bilmekteyiz. Dil olmasaydı, meselâ yalnızca mağara resimleri günümüze aktarılabilseydi, atalarımız hakkındaki bilgilerimiz fazla bir anlam taşımayacaktı. Konuştuğumuz diller bizleri atalarımıza sımsıkı bağlıyor. Şimdide bizler konuşurken sanki atalarımız fısıldıyor.

Metin Savaş

Yazar
Metin SAVAŞ

Metin Savaş, 1965 yılında Balıkesir’de, kalabalık ve nispeten varlıklı, klasik bir taşra ailesinin içinde doğdu. Lise eğitimini Vefa Lisesindeyken yarıda bırakarak çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. Babasının iş dünyas�... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen