Bir önceki metinde belirtildiği üzere bu düşünürler İttihat ve Terakki dönemi Türk milliyetçiliğinin mimarları olup, göçmenlerin toplumdaki siyasi etkilerine oldukça dikkat etmişlerdir. Ama bu milliyetçilik dışa dönük (emperyalist) saldırgan değil, içe dönük yapıcı ve yenilikçidir. Akçura, doğru olanın ve Türkiye’yi kurtuluşa götürecek olanın “demokratik Türkçülük” olduğunu vurgulaması önemlidir. 1919’da, Rusça telaffuzuyla “ımperialist” dediği Türkçüleri, “çoğu Avrupa nasyonalistleri gibi, mücerred hakka değil sırf kendi kuvvetlerini artıran milliyetçiliğe taraftar” olmakla eleştirir. “Taarruzi (emperyalist-saldırgan) milliyetçilik zevale mahkum”dur, bunun yerine “hakka müstenid/dayanan ve tedafüi [savunmacı) demokratik milliyetçilik” geçerli olacaktır. “
“Demokratik Türkçülük”, milliyet esasını, her millet için bir hak olarak kabul eder. Türkler için talep ettiği bu hakkı, diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanır. “Demokratik Türkçüler, Türkün mevcûd millî kuvvetinin ancak kendisinin hayatta kalmasını sağlamaya yeteceğini, diğer milletleri temsil etmek şöyle dursun yönetmeye çalışmanın bile mevcûd kuvveti azaltacağından uygun görmemekteydiler. Emperyalist Türkçüler ise daha çok Avrupa’daki nasyonalistlere benzemekteydiler. Sadece kendi güçlerini arttıracak olan milliyetçiliğin taraftarıydılar. Demokratik milliyetçiliğin hakkı almaya ve gasp edilmek istenen hakkı savunmaya çalıştığını, emperyalist milliyetçilerin ise saldırgan olduğunu, kendi milletini güçlendirmek için bâşka milletlerin hukukuna saldırabileceğini belirten Akçura, bu konudaki tarafını net bir şekilde belirtir.Çünkü “Yapılacak tercih, budanmış ama bağımsız bir ulusal devlet ile yabancı himayesi altında bir Osmanlı Devleti arasındaydı. Yeni devlet topraklarının çekirdeği Anadolu olacaktı.
Yukarıda sözü edilen adımların atılması, imparatorluk ve İslami geçmişle büyük bir kopuş anlamına gelmekteydi. Siyasi dayanışmanın oluşması için yeni bir temele ihtiyaç duyuluyordu; yeni temel Anadolu toprakları ile ulusal egemenlik kavramlarını birleştirmeliydi. Bu koşullar altında Türkçülük, 1918 yılında geçerli siyasi kimliklerini kaybetmiş olup yeni Cumhuriyet topraklarında yaşayan birbirinden farklı birçok Müslüman topluluğu birleştirecek bir ideoloji işlevi üstleniyordu. Yeni devletle özdeşlik kurulmasını sağlamak için Türkçülük’ün, Anadoluculuk’tan daha uygun olduğunun anlaşılması zor olmadı; bu devlete ait olduğunu düşünen insanların ezici çoğunluğunun bağları etnik-kültürel nitelikteydi.”
“Demokratik Türkçülük”, milliyet esasını, her millet için bir hak olarak kabul eder. Türkler için talep ettiği bu hakkı, diğer milletlere de aynı derecede hak olarak tanır. “Demokratik Türkçüler, Türkün mevcut millî kuvvetinin ancak kendisinin hayatta kalmasını sağlamaya yeteceğini, diğer milletleri temsil etmek şöyle dursun yönetmeye çalışmanın bile mevcut kuvveti azaltacağından uygun görmemekteydiler.
Emperyalist Türkçüler ise daha çok Avrupa’daki nasyonalistlere benzemekteydiler. Sadece kendi güçlerini arttıracak olan milliyetçiliğin taraftarıydılar. Demokratik milliyetçiliğini hakkı almaya ve gasp edilmek istenen hakkı savunmaya çalıştığını, emperyalist milliyetçilerin ise saldırgan olduğunu, kendi milletini güçlendirmek için başka milletlerin hu hukukuna saldırabileceğini belirten Akçura, bu konudaki tarafını net bir şekilde belirtir.
SONUÇ
Lise, Üniversite öğrenciliğim ve akademisyenlik aşamalarımda müzakereye açtığım husus hakkında geldiğim noktayı özetleyecek olursam; yakın dönem Türk Milliyetçiliğinin Türk-İslâm Sentezi ve Türk-İslâm Ülküsü ikilemine sokularak incelenmesinin tutarlılığı olmadığı yönündedir. Aynı şekilde Türk Müslümanlığı tasavvurunun son dönemlerde gündeme gelmesi önemli, ama bunu Hanefî-Mâtürîdî-Yesevî çerçevesinde temellendirilmesinin yeterli ve gerekli kapsayıcılığa sahip olmayacaktır. Çünkü bu tasavvur, Şiî-Caferî, Sünnî-Şafii, Sünnî-Hanbeli mezheplerine göre yaşamayı tercih eden ve geleneksel Alevî inanışını benimseyen vatandaşlarımız açısından yeterli ve gerekli kapsayıcılığı olmayacaktır. Üstelik Suriye, Irak, Azerbaycan ve Güney Azerbaycan (İran) yaşayan Türkmen (Şiî-Caferî) kardeşlerimizle kültürel ortak payda oluşturmada Türk Müslümanlık tasavvurunun Hanefî-Maturidi temeller üzerine sunulması gerekli kapsayıcılığı sağlamaktan uzak görünmektedir.
Ziya Gökalp’in “Büyük Oğuz İttihadı” tasavvurunun önce ülkemizde (Türkiyecilik) sonra yakın çevremizde (Suriye, Irak, Güney Azerbaycan ve Azerbaycan) Oğuz-Türkmen ittifakının sağlanacağını, ardından bütün Türk dünyasının kültürel ve ekonomik bütünleşmesini ve bunun felsefi temellerinin Turan kavramının güncellenmesi ile Türk Devletler Teşkilatı ile oluşmakta olduğunu söylüyoruz. TDT bünyesinde Türk Dünyası’nın Unesco’su olan Türksoy, Türk dünyası ile ilgili araştırmalar yürütmekle görevli uluslararası bilimsel merkez olan Türk Akademisi, Türk Devletleri Parlamenter Asamblesi (Türka), merkezi Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de ve üye ülkelerde Türk mirasının korunması ayrıca, üçüncü taraf ülkelerde ortaklık işbirliği çerçevesinde projelerin hayata geçirilmesi yönünde faaliyet gösteren Türk Kültür ve Miras Vakfı, Türk Devletlerinin iş çevreleri arasındaki işbirliğini desteklemek ve geliştirmek ve böylece ekonomik entegrasyon ile ekonomik ve sosyal kalkınmayı daha da ileri seviyeye taşımayı hedefleyen Ortak Türk Ticaret ve Sanayi Odası (TTSO) somut örnekleridir.
Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma: Türk Felsefesi okumalarını bu çizgide yapmaya çalışıyoruz. Bu noktada Erol Güngör’ün iç eleştirilerine dikkat ederek Türk Tarihini bütüncül okuma çabasına da dikkat ediyoruz. Türk Müslümanlığının Arap ve Fars Müslümanlık tasavvurlarından farklı olduğunu, bu öğretinin kurucu unsurlarının önemli olduğunu ama tarihselci yöntemle günümüze taşımanın tutarlı olmadığını söylüyoruz.
Türkçe felsefenin Türkiye Cumhuriyeti ile resmiyet kazandığını, laiklik ilkesiyle gayr-i müslim Türklerin ve farklı ırkların ürettiklerini bu bağlamda değerlendiriyoruz. Onların “vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyetine bağlı olmalarının önemini vurguluyoruz. Yukarıda belirttiğimiz üzere, devletin laiklik ilkesiyle farklı dini (Alevî/Şiî-Sünnî) tasavvurlar veya herhangi bir dine inanmayanların hukukların anayasal koruma altında olduğunu, bunlar arasında bir uzlaşmadan ziyade birbirlerini tolere ederek bir arada çoğulcu bir şekilde yaşamaları imkânını sağlayarak “Türk Müslümanlığı” tasavvurunun olası aksaklıklarını giderdiğini belirtiyoruz. Farklı dini tasavvurlara sahip olan Türklerin farklı bir dil ile ürettiklerinin de Türk Felsefesi içinde değerlendirilebileceğini belirtiyoruz.
Bunun uluslararası yansımasını önceki ismi “Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi” olan Türk Devletler Teşkilatı olduğunu görüyoruz. Macaristan (Hungary) Türk Devletler Teşkilatı’na “gözlemci üye” sıfatının asil üyeye dönüşmesi çabasını Türk Felsefesi açısından da önemsiyoruz. Çünkü Türk’çe düşünmek yani Türk gibi tefekkür etmek, farklı dil ve farklı inanışta olan Türk soyluların ürettiği “Türk Felsefesi” çizgisidir.
Bireysel olarak 1980 ihtilali sonrasında lise ve üniversite (öğrencilik, asistanlık, öğretim üyeliği) hayatımda Bizim Dergah, Hür Gelecek, Yeni Düşünce, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesinde “Türk Milliyetçiliği” hakkındaki kanaatlerimi/öz eleştirimi paylaştım. Bu dergileri ve gazeteleri (Yeni Şafak ve Zaman’da arası sıra yazdım) salt birer iletişim aracı olmanın ötesinde bir nevi hakikatın farklı tezahürlerine (fırka/parti, mezhep, meşrep/cemaat/ tarikat) dair fikirlerimi “düşünce pazarı”na sunma çabasıdır. Bir partinin (hizbin, fırkanın, tarikatın, cemaatin) hakikati (Burhan’ı) aramak yerine salt kendi ideolojik hüviyetin savunmak ve diğerlerini ötekileştirmek riskine dikkat ederek, Türk Milliyetçiliğini bir ve/ya iki parti üzerinden okumak yerine, “Türk Felsefesi ve Türk Metafiziğine Bir Hareketlilik” getirecek çalışmalar artmalıdır. Bu eko-politik yapıların epistemik kurgularını, iktidar söylemlerini doğrulanabilirlik üzerine kurması ve bir “Güç-Bilgi İlişkisi” içinde olmalarına dikkat çekerek, ortodoksi-heteredoksi ikilemine düşmeden okumalar yapılmalıdır.
Bu açıdan yazılarım “tarihe özne olarak şahitlik etmenin ötesinde “yazarak” katkıda bulunma çabalarıdır. Ortodoksi/sahih inanç-heteradoksi/batıl inanç ikilemine (gerekli bir öteki konumuna) düşmemeye çalışarak, felsefi olarak “burhan” yani çelişiğini düşünmenin imkansız olduğu bilgi ararken, bu yayın organlarının kendi epistemolojik iktidarını kurmaya çalışan “Cedel” (Diyalektik) aygıtları olduğunun bilincindeyim. Mümtaz Turhan ve Erol Güngör geleneğine önem veren biri olarak, bu yayın organlarının aslında Batı’nın seküler siyasetine karşı reaksiyoner bir kimlik (hüviyet) inşası olarak çıktığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda son yirmi yıldaki gelişmeleri “Muhafazakar Demokrat” diye sunulmasına karşı “Müslüman Demokrat” kavramını önceleme imkanı üzerinde durdum, ama teori ve pratik uyumsuzluğu ve riyaset ve din tacirliğinin zirve yapması üzerine hangi siyasal yapıda olursa olsun dini değerlere dikkat eden Dindar Demokrat” kavramsallaşmasını öne çıkarmak gerekir.
Bununla birlikte bu dergilere ve gazeteler yazdığım yazıların felsefi aklın toplumsallaşma ve kamusallaşma (Tahsilu’s-Saade) sürecinde, genel kitleye ulaşmak bu yayın organları “Katalizör” olarak gördüğüm bir gerçektir. Öncü olarak gördüğüm Ziya Gökalp’in, Fuad Köprülü’nün veya Nurettin Topçu’nun dergicilik faaliyeti (Türk Yurdu, Hareket vb.) de böyleydi. Dikkat etmeye çalıştığım husus, siyasal polemik (Cedel) sularına kapılıp “ötekileştirme/tekfir” sığlığına düşmeden, daima felsefi kanıtı (Burhan) ve evrensel duruşu muhafaza etmeye çalışıyorum.
Tüm kimliklerin (Hüviyet) sıvılaştığı, her türlü ideolojinin algı operasyonlarıyla değersizleştiği bu dijital “Hiper-Gerçeklik” çağında, “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırma: Türk Felsefesine Giriş” okumalarımız Nurettin Topçu’dan ilham alarak aksiyoner ve akleden kalpe sahip “İrade Felsefesi” ve “Varoluşcu Bir Dindarlık” tasavvuruna katkı olarak düşünülmelidir. Çünkü bana göre Türk Metafiziği; Varlığın Birliği öğretisi, ontolojik olarak pasifize edilmiş insanların “Akleden Kalbini” titretebilirse cedel/diyalektik yöntemin ortaya çıkardığı sahte duyusal ‘çökeltileri’ giderebilir. Bu açıdan metin, hayatımı günümüz siyasal epistemoloji ve eylem felsefesi süzgecinden geçirmek denemesi olarak görülmelidir.
(Not: Bu metnin özü, Türk-İslam Ülküsünün Büyük Mütefekkiri Seyyid Ahmed Arvasi Bilgi Şöleni ( 20.05.2024) için “Kendini Arayan İnsan”Seyyid Ahmet Arvasî’ye Göre ” İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri“ temalı hazırlanmıştı. Yaklaşık üç yıl önce hazırlanmaya başlamıştı. Etkinliğin ertelendiği bilgisi gelince bende yaşadıklarım/okuduklarım üzerinden çalışmaya devam ettim. Arkadaşlarımla ve bir sonraki nesilden duyarlı gençlerle müzakeresini yaptım. TESAM, İstanbul Medeniyet Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü tarafından 29-30 Nisan 2026’da düzenlenecek II. Uluslararası Türk-İslam Araştırmaları Sempozyumu’na ana hatlarıyla sundum, dipnotsuz olarak kamuoyuna bir seri olarak sunup, ardından kitap haline getireceğim nasipse. Eleştirel katkılarınızı beklerim. [email protected])
