İnsanların neden dolandırıcılık yaptığını sorduğumuzda akla ilk gelen cevaplar bellidir: açgözlülük, hırs, kolay yoldan zengin olma isteği, ahlaki zaaf, başkasının hakkını gözetmeme. Bunların hiçbiri bütünüyle yanlış değildir. Fakat dolandırıcılığı yalnızca dolandırıcının ahlaki özellikleriyle açıklamak, meselenin önemli bir bölümünü gözden kaçırır. Çünkü kötü niyetin büyük bir ekonomik zarara dönüşebilmesi için, onun kullanılabileceği bir ortamın da bulunması gerekir.
Bir insanın başkasını kandırabilmesi çoğu zaman bilgi asimetrisine, karşı tarafın güvenine, uygun bir fırsata ve yakalanma ihtimalinin düşük olduğuna ilişkin bir kanaate dayanır. Dolandırıcılık bu nedenle yalnızca kötü niyetin değil, kötü niyetin kullanılabileceği koşulların da ürünüdür.
Modern ekonomik hayat ise insanları belirli ölçülerde güvenmeye mecbur bırakır. Parasını bankaya yatıran, bir çek kabul eden, bir şirkete yatırım yapan veya bir yatırım fonuna katılan insan, yaptığı işlemin arkasındaki bütün ekonomik ve hukuki ilişkileri kendisi inceleyemez. Ekonomik sistemin işlemesini sağlayan unsurlardan biri de budur: İnsan, her şeyi bizzat doğrulamak zorunda kalmadan belirli kurumların, kuralların ve denetim mekanizmalarının varlığına dayanarak işlem yapar.
Tam burada dolandırıcılığın daha önemli bir boyutu ortaya çıkar. Dolandırıcı bazen parayı değil, paranın arkasındaki güveni üretir. Bir şirketin kurumsal görünümü, bir finansal belgenin hukuki niteliği, bir lisans veya bir yatırım aracının teknik yapısı, işlemin kendisine olduğundan daha fazla güvenilirlik kazandırabilir. Dolandırıcılığın tarihine bu nedenle yalnızca “İnsanlar nasıl kandırıldı?” sorusuyla değil, “Hangi yapı, araç veya ilişki kandırılmayı mümkün kıldı?” sorusuyla da bakmak gerekir.
Türkiye’nin yakın ekonomik tarihi bu açıdan öğreticidir. 1960’ların sonlarında yaşanan Hastaş olayı, küçük tasarrufların şirketler aracılığıyla sermayeye yönlendirilmesi bakımından erken örneklerden biridir. Olay, küçük tasarrufların ekonomik yapılara yönlendirilmesinde güveni sağlayacak kurumsal çerçevenin önemini gösteren deneyimlerden biri olarak değerlendirilebilir. Daha sonra sermaye piyasasını düzenleyen kapsamlı bir hukuki çerçevenin oluşturulması, bu alandaki kurumsal ihtiyacın giderek belirginleştiğini gösterir.
Fakat düzenleme yapılmış olması, sorunun ortadan kalktığı anlamına gelmedi. 24 Ocak 1980 kararları sonrasında faizlerin serbestleşmesiyle bankerler yüksek faiz vaatleriyle tasarruf sahiplerine yöneldiler. 1981 ve 1982’de iki dalga hâlinde yaşanan banker krizinde 500’den fazla banker iflas etti ve yüzbinlerce yatırımcı tasarruflarını kaybetti. Bankerlik faaliyetlerinin yeni müşterilerin sisteme sürekli olarak dâhil olmasına ihtiyaç duyması, daha sonra bu yapının Ponzi sistemiyle benzerliği üzerinden değerlendirilmesine yol açtı.
Banker krizinin öğretici tarafı yalnızca bir dolandırıcılık biçiminin ortaya çıkmış olması değildir. Daha önemlisi, farklı araçlarla yeniden karşımıza çıkacak bir örüntünün o dönemde görünür hâle gelmiş olmasıdır: yüksek getiri vaadi, bilgi eşitsizliği, yoğun para akışı, yetersiz risk değerlendirmesi ve geciken müdahale. Kriz ortaya çıktığında sistemin sorunlu olduğunu görmek görece kolaydır. Asıl güçlük, kriz ortaya çıkmadan önce tehlikenin işaretlerini fark edebilmektir.
Sonraki dönemlerde araçlar değişti. Çekler, senetler, banka hesapları, kredi kartları, elektronik transferler ve şirket yapıları dolandırıcılığın farklı biçimlerde kullanılabildiği alanlara dönüştü. Burada önemli ayrım şudur: Banka, çek veya senet kendi başına dolandırıcılık aracı değildir. Sorun, ekonomik hayatın güven üretmek için kullandığı bir aracın bu güveni istismar etmek amacıyla kullanılabilmesidir. Çek ve senet örneğinde güven, yalnızca kişiler arasındaki ilişkiye değil, belgenin hukuki geçerliliğine ve ticari sistemin işleyişine de aktarılmıştır.
1990’larda Titan örneğinde ise güven başka bir biçimde dolaşıma girdi. İnsanlar yalnızca bir kuruma veya belgeye değil, birbirlerine güvenerek sisteme yeni insanları dâhil ettiler. Böylece ekonomik vaat, sosyal ilişki aracılığıyla yayıldı. İnsan bazen karşısındaki sisteme değil, o sistemi kendisine öneren insana güvenir. Dolandırıcılığın toplumsal gücü de buradan gelir: Güven, bireyler arasında dolaşarak sistemi büyütür.
Çiftlik Bank örneğinde eski mekanizmaya yeni bir teknoloji eklendi. İnternet, oyunlaştırma ve şirket görüntüsü, geleneksel saadet zinciri mantığının daha modern bir görünüm kazanmasını sağladı. Davaya sunulan bilirkişi raporunda 4.414 müştekinin toplam zararının yaklaşık 70,5 milyon lira olduğu belirtildi. Burada teknoloji dolandırıcılığın özünü değiştirmedi; eski bir mekanizmanın daha geniş bir çevreye, daha hızlı ve daha düşük maliyetle ulaşmasını sağladı. Araç değişti; değişen esas olarak bu zaafın kullanılma hızı ve ölçeğiydi.
Bugün yatırım fonları çevresinde yaşanan gelişmeler ise bu tarihsel çizginin yeni bir halkası olarak ele alınabilir. Ancak burada hukuki bir ayrım yapmak gerekir. 23 Eylül 2026 itibarıyla söz konusu gelişmeleri bütünüyle “fon dolandırıcılığı” olarak adlandırmak doğru değildir. Sermaye Piyasası Kurulu, 17 Eylül tarihli kararlar uyarınca yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verildiğini ve bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455.758 olduğunu açıkladı.
SPK’nın 18 Eylül tarihli açıklamasına göre düzenleme sürecinin arka planında, özellikle bazı düşük fiili dolaşıma sahip paylarda ekonomik gerçeklik ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri ile bazı fonlarda ilişkili taraflar arasında teminatsız borçlanma ve bunların oluşturabileceği sistemik risk bulunuyordu. SPK, düzenlemelerin amaçları arasında fonlar üzerinden manipülasyon imkânının sınırlandırılması, yatırımcı tasarrufunun korunması ve şeffaflığın artırılmasını da belirtti.
Burada tarihsel süreklilik daha iyi görülebilir: Araç değişmektedir, fakat bazı temel koşullar değişmemektedir. Bir dönemde banker, başka bir dönemde çek veya senet, daha sonra saadet zinciri, internet platformu ya da yatırım fonu öne çıkar. Dolandırıcılığın biçimi değişse de bilgi asimetrisi, getiri beklentisi, güven ilişkisi ve denetim sorunu yeniden ortaya çıkabilir.
Asıl güçlük de burada başlar: Devlet neden göremez?
“Devlet göremiyor” demek kolaydır; fakat bu ifade tek başına bir açıklama değildir. Devletin veya düzenleyici kurumların bütün dolandırıcılıkları önceden bilmesi beklenemez. Finansal piyasalar karmaşıktır; yeni araçlar ve yeni iş modelleri ortaya çıkar; başlangıçta meşru ekonomik faaliyet ile hukuka aykırı işlem arasındaki sınır her zaman açık olmayabilir. Dolayısıyla mesele, devletin her şeyi önceden bilmesi değil, tekrar eden örüntüleri ne ölçüde erken fark edebildiğidir.
Bazen sorun bilgi eksikliği değildir; bilgiyi anlamlı bir örüntüye dönüştürememektir.
Bir kurum olağandışı fiyat hareketlerini görebilir. Başka bir kurum şirketler arasındaki para transferlerini veya ortaklık ilişkilerini izleyebilir. Başka bir yerde şikâyetler birikebilir. Fakat dolandırıcılık çoğu zaman bu bilgilerin birlikte değerlendirilmesiyle görünür hâle gelir. Dolandırıcılık, çoğu zaman tek bir kurumun göremeyeceği, fakat kurumların birlikte değerlendirdiğinde görebileceği bir örüntü oluşturur. Sorun bazen bilginin yokluğu değil, bilgilerin birbirine bağlanamamasıdır.
Bu nedenle mesele yalnızca “denetim eksikliği” değildir. Aynı zamanda kurumlar arasındaki bilgi akışının, uzmanlığın ve erken uyarı mekanizmalarının nasıl örgütlendiği sorunudur. Dolandırıcılık bazen tek bir kuralın açıkça ihlal edilmesinden değil, birçok küçük işaretin aynı yapı içerisinde birleşmesinden doğar.
Üstelik görmek ile müdahale edebilmek aynı şey değildir. Bir kurum olağandışı bir işlem veya riskli bir ilişki fark edebilir; fakat bunun hukuken müdahaleyi gerektirecek düzeye ulaşıp ulaşmadığı ayrıca değerlendirilir. Şüphe ile kanıt, risk ile ihlal, olağandışılık ile suç aynı şey değildir. Dolayısıyla düzenleyici kurumların önündeki sorun yalnızca “Ne oluyor?” sorusunu cevaplamak değil, “Görülen şey ne anlama geliyor ve hangi aşamada müdahale edilmesini gerektiriyor?” sorusunu da cevaplamaktır.
Burada kurumsal zaman sorunu da ortaya çıkar. Devlet, müdahale edebilmek için yeterli kanıt beklemek zorunda olabilir; dolandırıcılık ise tam da bu kanıt oluşmadan önce büyüyebilir. Erken müdahale, yeterli dayanak bulunmadığında yanlış veya aşırı müdahale riskini; geç müdahale ise zararın büyümesi riskini taşır. Dolayısıyla sorun yalnızca kurumların “yavaş” olması değildir. Asıl mesele, belirsizlik altında ne zaman ve hangi kanıt eşiğinde harekete geçileceğidir.
Bu durum, düzenleme ile finansal yenilik arasında sürekli bir denge kurulmasını da zorunlu kılar. Yeni finansal araçlar ve iş modelleri ortaya çıkarken, bunların yaratabileceği risklerin mevcut kurallar içinde nasıl değerlendirileceği sorusu gündeme gelir. Nitekim SPK’nın yatırım fonlarına ilişkin 2026 düzenleme sürecini anlatan açıklaması, söz konusu çalışmanın 2025 son çeyreğinde gözlemlenen bazı fiyat hareketleri ve ilişkili taraflar arasındaki teminatsız borçlanma gibi riskler üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor.
Peki bütün sorumluluk devlete mi aittir? Elbette hayır. İnsanların yüksek ve olağandışı getiriler karşısında dikkatli olması, yatırım yaptığı aracın niteliğini anlamaya çalışması ve kolay kazanç vaatlerine kuşkuyla yaklaşması gerekir. Finansal okuryazarlık bu nedenle önemlidir.
Fakat finansal okuryazarlık, kurumsal denetimin yerine geçemez. Lisanslı bir kurumla işlem yapan veya düzenlemeye tabi bir finansal araca yatırım yapan kişiden, o sistemin bütün teknik, hukuki ve mali ilişkilerini profesyonel bir denetçi gibi incelemesi beklenemez. Çünkü modern ekonomik hayat, bireyin tek başına yapamayacağı doğrulama ve denetim işlerini belirli ölçülerde kurumlara bırakır.
Dolandırıcılığın tarihi aynı zamanda güvenin tarihidir. Araçlar değişir, örüntüler büyük ölçüde değişmez. Bu nedenle kurumların görevi yalnızca yeni aracı tanımak değil, eski örüntünün yeni araç içindeki görünümünü fark etmektir. Sağlam kurumlar, insanların her zaman dürüst davranacağını varsaymayan; bu davranışların kötüye kullanılmasını zorlaştıran kurumlardır.
İnsanların her zaman dürüst davranmayacağını biliyorsak, neden kurumlarımızı hâlâ bu insanların dürüstlüğüne bu kadar bağımlı bırakıyoruz?
[i] Ondokuz Mayıs Üniversitesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi, Felsefe Bölümü Felsefe Tarihi Öğretim Üyesi
