Karlar Eriyince

Tam boy görmek için tıklayın.

Okumayı severim. En çok da roman okumayı. Bir romancının bir romanını beğenirsem genelde tüm kitaplarını okurum. Bu Kemalettin Tuğcu, Oğuz Özdeş, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile başlayan ilk okuma serüvenimden kalan bir alışkanlık… Bu alışkanlık ortaokul yıllarından bugüne : Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Halide Edip Adıvar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Ahmet Hamdi Tanpınar, İhsan Oktay Anar,  Tarık Buğra, Ayla Kutlu, Cevdet Kudret, Safiye Erol, Refik Halit Karay  gibi yerli; Stendhal, Dostoyevski, Lev Tolstoy, Ernest Hemingway, Turganyev, Thomas Mann, Knut Hamsun, Andre Gide, George Orwell gibi batılı;  Cengiz Dağcı, Cengiz Aytmatov, Anar Rızayev, Pirim Kadirov, Adil Yakubov, Abdullah Kadiri gibi Türk Dünyasından  romancılar ile devam etti…

Çok fazla roman yazdıkları içim bir noktadan sonra takip edemediğim Yaşar Kemal, Emine Işınsu, Sevinç Çokum, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Halikarnas Balıkçısı, Ahmet Mithat Efendi, Selim İleri, Alexander Dumas, Chares Dickens, Ursula Le Guin gibi romancılar. Bir de okuduğum ilk kitabına hayran olmama rağmen çok kalın oldukları için diğer romanlarını al(a)madığım yazarlar var…  Buna en iyi örnek Alev Alatlı’nın romanları olabilir…

Güzel roman arayışlarım devam ediyor… İhsan Tarakçı’nın yayımlanan iki romanını da beğendim… Yeni romanını bekliyorum… Ayfer Tunç, Hasan Ali Topbaş, Barış Bıçakçı, Jose Saramoga, Salman Ruşdi, Halid Hüseyni, Metin Savaş, Dursun Kuveloğlu Kaan Murat Yanık gibi pek çok yazarın da okuduğum romanlarını beğendim… Bu yazarların okumadığım romanlarını araştırarak, alacağım kitapları belirlemeye çalışıyorum.

Ülkü Demiray’ın “2023 Yılı Emine Işınsu Roman Ödülü”nü kazanan Cümbezin Kızı romanını okurken; yazarın her cümleyi kaleme alırken bir dil kuyumcusu gibi çalışmasından, kadın duyarlığını yansıtan akıcı, büyüleyici cümlelerinden etkilenmiştim.

Başka romanı var mı? Diye araştırınca “Karlar Eriyince” isimli bir romanının daha olduğunu gördüm ve hemen internetten sipariş verdim. Geldi… Okuma sırasını bekleyen onlarca kitabın arasına koydum… Aradığım kitapları ucuz fiyata buldukça verdiğim yeni siparişler, dostların hediye ettikleri derken okuma sırasını bekleyen kitaplarım çok karıştı. Geçenlerde kitaplığımı yeniden düzenlerken Karlar Eriyince’yi buldum. Çok ihmal ettiğimi düşünerek okumaya başladım…

23 Temmuz 2019 günü Ulusal televizyon kanallarının birinde bir haber yayınlanır. Haberde Van’da İran sınırına yakın bir noktada eriyen karların altında Afrikalı altı çocuk, iki kadın ve beş erkeğin cesedinin bulunduğu haberi yayımlanır. Ülkü Demiray “Karlar eriyince” romanını bu haberden hareket ederek kaleme alır.

Ülkü Demiray farkı coğrafyalara ilgi duyuyor… Cümbezin Kızı’nda olay Kıbrıs ve Ürdün’de geçiyordu…  Karlar Eriyince’de coğrafya daha geniş. Afrika’da farklı ülkeler kah kamyonla kah trenle geçildikten sonra bir yük gemisinin ambarında uzun bir deniz yolculuğu. Sonra Basra Körfezinden Türkiye sınırına kadar çoğu yayan katedilen İran…  Yalnızca coğrafya değil roman kahramanları da yabancı.

Karlar Eriyince de Cümbezin Kızı gibi ince bir roman… Topu topu 182 sayfa… Kitap ince, üslup da akıcı olunca çok kolay okunuyor…  Gözyaşlarınız silmek için mendil arayacağınız veya yüzünüzü yıkayacağınız süreyi saymazsanız romanı okumak çok zaman almıyor…

Okumanın en zor yönü roman kahramanlarının isimlerinin bize yabancı olması. İster istemez isimleri karıştırıyorsunuz. Talwo, Kehinde, Gendy, Makaful, Ayodole, macanay, Kilbet gibi isimleri akılda tutmak, kimin kim olduğunu unutmamak zor iş. Bu zorluk da kitabın girişinde isimler ile ilgili açıklama yapılarak aşılmış. Romanın başlarında bu sayfaya sık sık baş vuruyorsunuz. Ama zamanla bu ihtiyaç azalıyor. Yarıyı geçtikten sonra kimin kim olduğunu öğrendiğiniz için isimleri açıklayan bu sayfaya bir daha dönme gereği duymuyorsunuz…

Afrikalı göçmenlerin kavurucu sıcakla başlayıp, bir yük gemisinin ambarında rutubetli bir ortamda devam eden, dilini bilmediği bir ülkede kimseye karşılaşmamaya çalışarak, rastladıkları insanlarla işaret dili ile anlaşarak üç mevsim boyunca kısa mesafeli birkaç kamyon ve tren  yolculuğu dışında genelde yürüyerek kilometrelerce   yol kat etmelerini, bu yolculuk sırasında, açlıkla, susuzlukla, öldürücü sıcakla, dondurucu soğukla ve çıkarcı insanlarla mücadelesini anlatan bu romanı okurken; onların acılarını kendiniz yaşamış gibi hissediyorsunuz…

Açık söyleyeyim kitabın ilk sayfalarını okurken, “Yazar bizim o kadar derdimiz varken Afrikalı mültecilerin derdini dert mi edinmiş?” diye düşündüm… Ama kitabı okumaya başladıktan sonra, ben de roman kahramanlarının derdini dert edinmeye başladım… Onlarla yandım, onlarla üşüdüm, onlarla acıktım, onlarla korktum… Acıları acım, sevinçleri sevincim oldu…

Romandan önce yer alan, romana giriş denilebilecek “Van Kimsesiziler Mezarlığı, Deli Çocuk” başlığını taşıyan iki sayfalık bölümde Ülkü Demiray’ın kuyumcu ustalığı ile işlenmiş cümlelerinin oluşturduğu üslubu ile tanışıyorsunuz:

“Kürek savruldu, toprak savruldu, yer savruldu… Adam anda kayboldu, an adamda doğdu”

Ve roman:

Romanın daha ilk cümlesini okurken kendinizi kaputu açık, eski model bir kamyonun kasasında yolculuk yapıyormuş gibi hissediyorsunuz:

“Kamyonda üst üste yığılı insanların arasından meleyen keçilerin sesi çölün tozlarına karıştı…  Kaputu açık kamyonun motor gürültüsü savruldu. Kasanın iki yanı derme çatma dal parçalarıyla yükseltilmiş, sağından solundan eşyalar sarkmaktaydı. Kirli sarı su bidonları çuvallar… İçeri sığmayan ne varsa yanlara iple bağlıydı. Kasada insanlar dışında tavuklar ve birkaç keçi vardı. Kamyonun bir adı vardı: Nuh’un Gemisi”

Zaman zaman masallarla ve şiirimsi nazımlarla süslenen, okuyucuyu cezbeden bir anlatım…

Tüm zorluklara, güçlüklere rağmen hayat tüm gerçekleri ile sürüyor…

Mesela bir aşk doğuyor:

Gecenin soğuk örtüsü altında. Lul ve Taiwo’nun gözleri birbirini buldu. Karanlık ve üşüten gök kayboldu gözlerinde., yıldızlar parladı. İki insan gözleriyle nasıl konuşur ve sessizce nasıl hayal kurarsa onların gözleri de bunu yaptı. Neye benzediğini hayal bile edemedikleri bir yerde sazdan bir evleri oldu. Mutlu ve kaygısız bakıyorlardı ve etraflarında küçük çocuklar vardı. Oğlan Taiwo’ya kızlar Lul’a benziyordu. Lul’un şarkıları eşiğinde dans ediyordu hepsi…

 Romanın kahramanları hiç bilmedikleri topraklarda ilerlerken defalarca kaybolurlar ama bu durum bile umutlarını yok etmez.  “Kaybolmak yolu öğrenmek demektir… Biz yeni bir yol öğrendik.” diyerek bu olumsuz durumdan ders çıkarmaya çalışırlar…

Dedim ya Ülkü Demiray bir kelime kuyumcusu. Kelimelerden mücevher gibi cümleler yaratıyor. Şu ifadenin güzelliğine bakın: “Uykunun. Ağrı ve güçlü kolları vardı. Büyülü çağrısıyla insanı ne zaman kucaklayıp götürdüğü bilinmezdi. Tılsımlı taşlar koyardı insanın göz kapaklarına. Sonra yavaşça başı eğdirir, gönlü sarardı. Beden, yaşayanlarla ölüler arasındaki dünyaya giderdi. Düş ile gerçek karışırdı. Uyku bilinen, en maharetli, essiz ve görünmez büyücüydü…”

Romanda bir İranlı’nın ağzından aktarılan şu cümleler çay içme isteğimi kamçıladı: “Sen ki yorulmuş ruhları kokunla dinlendirirsin. Daralmış gönülleri rahatlatırsın. iki dudak arasından girince ağzı bir kere dolansan dil bağını çözersin sohbeti açarsın. Çayın yanı sohbetsiz boş kalır güzel demlik! Bugün ben sana dökeceğim içimi.” …. “. Ünlü ateşten. Ürünü konunca coşar, kabına sığamaz kaynar. Ancak aşkın da ölçüsü olmalı.! Çay içmek istiyorsan? Ateşten. Dile yakınlığı ama içine düşmemelisin. O zaman aşkın tadına varırsın?” … “Bak bu çay demlikten şiir olup akacak. İçeceğiz.”  “İşte cennet! İnsanı bulutların üstüne taşıyan aşkın bardağı dolmuş, ‘iç beni’ diyen hali. Ben maşuk gibi sarılıp çay içmesem günahkâr olurum.”  Bu satırları okuyunca dayanamadım, kalktım çaydanlığı ocağın, içine özel hazırladığım çay karışımı ile iki adet karanfili eklediğim demliği de çaydanlığın üstüne koydum…

Çayım demlenene kadar kitap okumaya devam ettim… Çay demlendi ince belli bardağıma çayı doldurdum… Çayı yudumlarken kitabın son satırlarına geldim…

“Beyaz bir yorgan örttü üstlerini sertçe… Hepsini kucağına aldı uyku”

Son satırları okurken, bardakta kalan son yudumu da içime çektim…

Yazar
Fazlı KÖKSAL

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen