Türk Dünyası Politikaları ve Türkiye’ye Otuz Yıllık Getirileri

Tam boy görmek için tıklayın.

Prof.Dr. Ayşegül AKBAY

Sovyetler Birliği’nin dağıldığı 1991 kışında Ankara, tarihinin en beklenmedik fırsatlarından biriyle karşılaştı. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun kuzeydoğu kanadında, “çevre” bir ülke olarak tanımlanan Türkiye’nin önünde birden Hazar’dan Çin sınırına uzanan, dili, kültürü ve tarihi kendisine yakın bir coğrafya açılmıştı. Aradan otuz yılı aşkın süre geçti. Bugün bu politikanın neyi getirip neyi getirmediğini sorarken heyecanla hayal kırıklığı arasında bir yerde durmak, bence en dürüst tutumdur.

İlk dönemin coşkusu

Türkiye, yeni bağımsızlığını kazanan Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Tacikistan’ı tanıyan ilk ülkeler arasındaydı. 1990’ların başında hem siyasi çevrelerde hem kamuoyunda “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” diye özetlenen büyük bir beklenti oluştu. Dönemin Türkiye’si, Batı’nın Soğuk Savaş sonrası düzende kendisine ihtiyaç duymayabileceği kaygısını taşıyordu; Türk dünyası, bu endişeye karşı hem kimlik hem de stratejik derinlik sunan bir alan gibi görünüyordu.

Bu coşku kurumsal adımlara dönüştü. 1992’de Türk Devletleri Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Zirvelerinin ilki toplandı, TİKA kuruldu, ortak kültür kuruluşu TÜRKSOY etrafında yeni bir işbirliği zemini oluştu. Binlerce Orta Asyalı öğrenci Türkiye’de okumak üzere burs aldı, Türk okulları ve üniversiteleri bölgede açıldı. Ancak ilk yılların beklentisi gerçeklerle çabuk karşılaştı: yeni devletler egemenliklerini yeni kazanmıştı, Moskova’nın etkisi sürüyordu, Türkiye’nin ekonomik kapasitesi ise hayal edilen rolü tek başına taşımaya yetmiyordu. 1990’lar bu anlamda bir “ayarlama dönemi” oldu.

Duygusal bağdan kurumsal zemine

2000’lerde yaklaşım daha pragmatik bir hâl aldı. Ortak tarih ve dil vurgusu yerini enerji, ulaştırma, ticaret ve savunma gibi somut başlıklara bıraktı. Bu çizginin en görünür sonucu, Bakü–Tiflis–Ceyhan petrol boru hattı gibi projelerle Hazar enerjisinin Rusya’yı atlayarak Batı’ya ulaşması ve Türkiye’nin bir enerji aktarım ülkesi olarak değer kazanması oldu. 2017’de hizmete giren Bakü–Tiflis–Kars demiryolu ise Çin’den Avrupa’ya uzanan hatlar arasında “Orta Koridor” fikrine fiziksel bir omurga kazandırdı.

İşbirliği aynı dönemde kurumsallaştı. 2009’da Nahçıvan’da kurulan Türk Konseyi, 2021’deki İstanbul Zirvesi’nde Türk Devletleri Teşkilatı adını aldı. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye bugün üye; Türkmenistan, Macaristan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ise gözlemci statüsünde. Bu yapının önemli bir yanı, Türkiye’nin kendisini artık “büyük kardeş” olarak değil, eşit statülü ortaklardan biri olarak konumlandırmasıdır. Bu tutum, bölge ülkelerinin hassasiyetleri düşünüldüğünde yalnızca kibar bir söylem değil, politikanın sürdürülebilmesinin de ön koşuludur.

Ekonomik getiriler: rakamların söylediği

Otuz yıllık bilançoyu en somut biçimde ticaret rakamları gösteriyor. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin TDT üyesi ülkelerle dış ticaret hacmi 2002’de yaklaşık 871 milyon dolar iken 2025 sonunda yaklaşık 16,9 milyar dolara ulaştı; yani kabaca yirmi kat arttı. 2026’nın ocak-temmuz döneminde bu ticaret bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 6,6 artışla 10,1 milyar dolara çıktı. Gözlemci ülkelerle birlikte yıllıklandırılmış toplam hacim Temmuz 2026 itibarıyla 27,8 milyar dolar oldu.

Bu tablo yalnızca ticaretle sınırlı değil. Türk müteahhitlik şirketleri Orta Asya’da havalimanlarından konut projelerine, enerji tesislerinden yollara kadar onlarca milyar dolarlık iş üstlendi; tekstil, gıda ve dayanıklı tüketim alanında Türk markaları bölge pazarlarında tanınır hâle geldi. Türk Hava Yolları’nın ve diğer taşıyıcıların uçuş ağları, vize kolaylıkları ve eğitim alanındaki bağlantılar, ekonomik ilişkilerin görünmeyen altyapısını oluşturdu. Bölgenin genç ve hızla büyüyen nüfusu, orta vadede Türk üreticiler için ayrı bir pazar potansiyeli sunuyor.

Siyasi ve güvenlik getirileri

Ekonomik bilançonun yanında siyasi getiriler de var. 2020’deki İkinci Karabağ Savaşı ve ardından 2021’de imzalanan Şuşa Beyannamesi, Türkiye-Azerbaycan ilişkisini askeri ve siyasi anlamda ittifak seviyesine taşıdı. Türk dünyası ülkelerinin Türkiye’nin dış politikasına verdiği destek, özellikle uluslararası platformlarda Ankara’nın elini güçlendiren bir unsur oldu. Savunma sanayi işbirliği, ortak tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı, ilişkinin yalnızca kültürel değil, stratejik bir boyutu olduğunu gösteriyor.

Burada ince bir denge var: Türkiye bu ülkelerin Rusya ve Çin ile olan karşılıklı bağımlılıklarını görmezden gelemez. Kazakistan, Özbekistan ve diğerleri, “çok vektörlü dış politika” olarak adlandırılan bir çizgi izliyor; yani hiçbir tek gücün yörüngesine girmeden ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor. Ankara’nın bu gerçeklikle uyumlu bir politika yürütmesi, ilişkilerin kalıcılığı açısından belirleyici olmuştur.

Eleştirel bir bakış: sınırlar ve gerçekçi beklentiler

Her olumlu tabloya bir ölçek uyarısı eklemek gerekir. 16,9 milyar dolarlık ticaret, Türkiye’nin toplam dış ticaretinin küçük bir bölümüdür; Avrupa Birliği, Türkiye’nin hâlâ açık farkla en büyük ticaret ortağıdır. Dolayısıyla Türk dünyası, ekonomik açıdan Avrupa’nın yerini alan bir alternatif değil, onu tamamlayan bir ek pazar olarak okunmalıdır. Ticaretin bir kısmı da sınırlı sayıda ürüne ve birkaç ülkeye yoğunlaşıyor.

Akademik literatür de benzer bir noktaya işaret ediyor: son dönemde yayımlanan gravite modeli çalışmaları, artan siyasi işbirliğine rağmen TDT ülkeleri arasındaki ekonomik entegrasyonun yeterince kurumsallaşmadığını, serbest ticaret anlaşmaları, gümrük uyumu ve ortak standartlar gibi alanlarda hâlâ yol alınması gerektiğini vurguluyor. Coğrafi mesafe, ulaşım maliyetleri, Hazar geçişindeki kapasite sınırları ve bürokratik engeller, Orta Koridor’un potansiyelini tam anlamıyla kullanmasını zorlaştırıyor. Ayrıca bölgenin kuzeyindeki jeopolitik gerilimler ve yaptırım rejimleri, ticaret güzergâhlarını belirsizleştirebiliyor.

Eleştirmenler bir başka noktayı da hatırlatıyor: “Türk dünyası” söylemi, siyasi iktidarlar tarafından zaman zaman iç politika malzemesine dönüşebiliyor; bu da politikanın uzun vadeli ve kurumsal bir strateji yerine dönemsel bir kimlik söylemi olarak algılanmasına yol açıyor. Savunucuları ise bunun aksine, ortak dil ve kültürün diplomaside gerçek bir yumuşak güç sağladığını, rakip aktörlerin sahip olmadığı bir bağ yarattığını söylüyor. İki görüşün de haklı olduğu yönler var; tartışmanın verimli olması için hangi hedefin hangi ölçüyle değerlendirildiğini baştan netleştirmek gerekiyor.

Sonuç

Otuz yılın bilançosu, ne 1990’ların “Çin Seddi’ne kadar” hayalini ne de karamsarların “hiçbir şey olmadı” iddiasını doğruluyor. Gerçek, ortada bir yerde duruyor: Türkiye, Orta Asya ve Kafkasya’da kalıcı bir ekonomik, kültürel ve siyasi varlık inşa etti; ticaret yirmi kat büyüdü, ulaştırma ve enerji koridorları kuruldu, kurumsal bir çatı oluştu. Ancak bu varlık, Rusya, Çin, Batı ve bölge ülkelerinin kendi tercihleriyle çevrili bir alanda şekilleniyor.

Bundan sonraki otuz yılın sorusu, “ne kadar duygusal yakınlık” değil, “ne kadar somut entegrasyon” olmalı: serbest ticaret düzenlemeleri, dijital ve lojistik altyapı, ortak üretim zincirleri, eğitim ve teknoloji işbirliği. Türk dünyası politikasının en büyük getirisi, belki de tam olarak bu sorunun artık ciddiyetle sorulabilmesidir; çünkü bir fikir ancak rakamlarla, projelerle ve karşılıklı çıkarla sınandığında kalıcı bir politikaya dönüşür.

Kaynak notu: Ticaret rakamları Ticaret Bakanlığı’nın Ağustos 2026’da kamuoyuyla paylaştığı verilere dayanmaktadır.

—————————————————–
Kaynak:

Türk Dünyası Politikaları ve Türkiye’ye Otuz Yıllık Getirileri

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen