Prof. Dr. Cahit ÜÇOK[i]
Akademide geçirdiğim öğrencilik hariç 38 yıllık dönemde bizzat yaşadıklarım, büyüklerimden dinlediklerimden ve okuduklarımdan oluşan bu izlenim notunu sizlerle paylaşmak isterim.
Akademide “kürsü” kavramı, üniversitelerde belirli bir bilim alanını temsil eden akademik birim, gelenek ve otorite merkezini ifade eder. Bugünkü anlamıyla “anabilim dalı” kavramına benzese de, tarihsel ve kültürel olarak daha güçlü bir akademik hiyerarşi anlamı taşır. Daha yaygın olarak 1933-1981 yılları arasında kullanılmıştır. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e ve özellikle 1933 Üniversite Reformu sonrasında üniversitelerde bilim alanları çoğu zaman kürsüler etrafında örgütlenmiştir. Cerrahi kürsüsü, Farmakoloji Kürsüsü, Anatomi Kürsüsü gibi örnekler verilebilir. Burada kürsü yalnızca fiziksel bir ders anlatma yeri değildir; aynı zamanda o bilim dalının öğretim, araştırma, asistan yetiştirme ve akademik gelenek üretme merkezidir.
Kürsünün başında genellikle alanın en kıdemli hocası bulunurdu. Bu kişi çoğu zaman “kürsü başkanı” olarak anılırdı. Kürsü başkanı, akademik yönelimleri belirleyen, asistanların yetişmesini sağlayan, bilimsel ekol oluşturan güçlü bir figürdü. Bu nedenle kürsü sistemi, sadece idari değil, aynı zamanda hoca-talebe ilişkisi, akademik soy, ekol ve otorite kavramlarıyla da yakından bağlantılıydı. Kürsü başkanı olan kıdemli hoca ki profesör kadrosundadır, derse giderken beraberinde bölümden iki doçenti , baş asistanı ve diğer asistanları ile birlikte amfiye gelirek ve dersi öğrencilerle birlikte işlediklerini kıdemli hocalarımdan dinlemiştim.
1982 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile günümüzde Türkiye’de “kürsü” yerine daha çok Anabilim Dalı, Ana sanat Dalı veya Bölüm tanımları kullanılmaktadır. Akademiye ve akademisyenlere verilen değeri anlatmak amacıyla günümüzde kullanılmamakla birlikte, bir dönem akademide seçkin kıdemli hocalara verilen Ordinaryüs unvanından bahsetmek istiyorum.
Ordinaryüs profesörlük, Türkiye’de 1933 Üniversite Reformu sonrasında Alman üniversite modelinin etkisiyle kullanılan, profesörlüğün üzerinde konumlandırılmış tarihsel bir akademik unvandır. Bu unvan, yalnızca bireysel bilimsel yetkinliği değil, aynı zamanda bir kürsünün yönetimini, akademik otoriteyi, hoca-talebe geleneğini ve bilimsel ekol oluşturma kapasitesini temsil etmiştir.
Yine daha çok batı kültüründe olan Emeritus profesörlük ise emeklilik sonrasında akademik üretkenliği, kurumsal katkısı ve bilimsel saygınlığı nedeniyle bir profesöre verilen onursal statüyü ifade eder. Bu unvan, aktif kadro hiyerarşisinden ziyade akademik hafıza, süreklilik ve kurumsal aidiyet kavramlarıyla ilişkilidir.
Türkiye’de akademik yükselmenin eski dönemlerinde tez, yalnızca doktora veya uzmanlık aşamasına ait bir metin değil, aynı zamanda doçentlik düzeyinde bilimsel bağımsızlığı kanıtlayan bir eşik olarak da görülmüştür. Modern dönemde ise profesörlüğe yükselme, tezden ziyade yayın, atıf, proje, jüri değerlendirmesi ve kurumsal kadro kriterleri üzerinden yürümektedir.
Eski akademik düzende yabancı dil, yalnızca teknik bir sınav koşulu değil, bilim dünyasına açılmanın temel aracı olarak görülmüştür. Özellikle Almanca, Fransızca ve İngilizce, akademik literatüre erişimin başlıca dilleri olmuş; bazı alanlarda (Daha çok sosyal bilimlerde) ikinci yabancı dil bilmek, akademik olgunluk ve entellektüel derinliğin göstergesi kabul edilmiştir. Modern dönemde ise yabancı dil yeterliliği büyük ölçüde merkezi sınav puanları, yayın dili ve uluslararası indekslerde görünürlük üzerinden değerlendirilmektedir.
Akademide yabancı dil bilgisi, geçmişte bilimsel kaynaklara doğrudan ulaşmanın ve ekol kurmanın vazgeçilmez koşulu iken, günümüzde çoğu zaman YDS/YÖKDİL puanı, İngilizce makale yazımı ve indeksli dergilerde yayın yapabilme kapasitesine indirgenmiştir.
1946–1973 dönemi, Türkiye’de üniversiteleşmenin sınırlı fakat stratejik biçimde genişlediği bir dönemdir. 1946’da İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ankara Üniversitesi ile üç merkezli bir yapı söz konusuyken, 1973’e gelindiğinde üniversite sayısı 12’ye ulaşmıştır. Bu artış, yükseköğretimin İstanbul ve Ankara merkezli yapıdan Anadolu’ya doğru yayılmasının ilk önemli evresini temsil eder. Bu itibarla 1946 yılında kurulan Ankara Üniversitesi Cumhuriyetin ilk üniversitesi payesini taşımaktadır. Ondan önce kurulan İstanbul Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin kökleri Cumhuriyet öncesine dayanmaktadır.
Türkiye’de üniversite sayısı 1946’da 3, 1973’te 12, 1981’de 19 iken; 2026’da 129’u devlet, 75’i vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 204 üniversiteye, vakıf meslek yüksek okulları da dahil edildiğinde ise 208 yükseköğretim kurumuna ulaşmıştır. Nicelik olarak dramatik olan bu artış acaba nitelik olarak hangi noktaya ulaşmıştır? Kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyonun üzerinde olması da bir tür istatistiksel kamuflaj izlenimi vermektedir. Doğal olarak üniversiteye kayıtlı öğrenci olan kişi, genç nüfus içerisinde işsizlik rakamlarına yansımamaktadır.
2000’li yılların başına kadar yabancı dille yayın bir zorunluluk değil, sadece bir tercih nedeni iken 21. Yüzyılın başından itibaren YÖK tarafından doçentlik asgari koşulları adı altında yıllara göre artan bir şekilde getirilen zorunluluk oyunun kurallarını tamamen değiştirmiş olup bundan sonraki süreç felsefeyi tamamen nicelik merkezine oturtmuştur.
Yaşadığımız son çeyrek asırlık dönemde hayatımıza; science citation index, social science index, SCI Expanded, e SCI, atıf sayısı, h- İndex,, Impact Factor, Q1,Q2,Q34,Q4 gibi dergi sınıflamaları ile açık erişim kavramları girmiştir. Benim Doçent olduğum dönemde toplam 8-9 Türkçe makale ile doçent olunurken bugün bu sayıdaki yabancı dille yazılmış makale bile Q faktörlerine göre tartışılabilir hale gelmiştir. Zaten dosya incelemesi, pratik vaka sınavı ve sözlü sistemi ortadan kalkınca bu zahmetli ve stresli süreç bir bilgisayar flash disketine sığan akademik kariyere indirgenmiştir ki bu süreç Hollywood sendromunun tohumudur. Akademide Hollywood sendromu, bilim insanının bilgiyi derinleştiren bir özne olmaktan çıkarak görünürlüğünü, ünvanını ve akademik imajını sürekli yeniden üreten bir performans figürüne dönüşmesi olarak tanımlanabilir. Akademisyenin, bilim üretmekten çok görünür olma, alkış alma, sahneye çıkma, ünvanını parlatma, atıf, h-indeks, etki faktörü, proje bütçesi ve sosyal medya görünürlüğüyle kendini pazarlama çabasının ön plana geçmesi şeklinde tezahür eder ki bunun çok sayıdaki örneğine günümüzde rastlamaktayız. Bu ortamı besleyen sosyal medya platformları da önemli bir rol oynamaktadırlar. Doğal olarak kendini besleyen bir ekosistem kapitalist olarak da müşteri/İşveren ortaklığını doğurmuştur. Doçentlik başvurusu için yüzbinlerce lira harcayan bir aday dosyasını inceleyen jüri üyesinin pub med üzerinden yayınlarına ve atıflarına bakarak kendisini onlarla kıyaslanabilir bulmaktadır. Yukarıda bahsettiğim kriterler ve faktörler öylesine birbirine bağlı bir şekilde dizayn edilmiştir ki zamanla kısır bir döngüye dönüşerek akademik metrik sistemi ile yayıncılık ekonomisi birbirini besler hale gelmiştir. Yayın evleri de olayın ticari ve sürdürülebilirlik yönlerini gözetmek adına açık erişim (Open Access) kavramını hayata geçirmişlerdir. 1991 yılında Paul Ginsparg tarafından başlatılan bu girişim 2010 yılından itibaren yayına kabul edilen makalenin yazarlarından veya kurumlarından Article Press Charge (APC) adı altında ücretler talep edilmektedir. Bu tarihten önceki dönemde sadece renkli fotoğraf için basılı makalelerde ücret talep eden yayınevleri elektronik ortamda makaleler basılmaya başlayınca buna hızlıca ayak uydurarak kendi maliyet politikalarını geliştirmişlerdir. Ücretler dergiye, yayınevine, disipline ve açık erişim modeline göre değişkenlik göstermekle birlikte kısıtlı ekonomik şartları olan genç akademisyenleri zorlayıcı bir hal almıştır. Bazı dergiler hiç ücret almazken, bazı yüksek prestijli açık erişim dergilerinde APC birkaç bin doları aşabilir. Örneğin 2026’da Nature Communications için açık erişim APC ücretinin 7.540 ABD doları olduğu bildirilmiştir. Springer Nature da tam açık erişim dergileri için 2026 APC listesi yayımlamakta ve APC’lerin makale kabulünden sonra ödeneceğini belirtmektedir.
Bu alanın büyüklüğünü gösteren önemli bir çalışma, 2019–2023 arasında yalnızca altı büyük yayınevine açık erişim APC olarak küresel ölçekte yaklaşık 8,35 milyar ABD doları ödendiğini tahmin etmiştir. Aynı çalışma, yıllık APC harcamasının 2019’da yaklaşık 910 milyon dolar iken 2023’te 2,54 milyar dolara çıktığını ve hibrit dergilerde ücretlerin genellikle altın açık erişim dergilerinden yüksek olduğunu belirtmektedir.
Bu sistemde akademisyen hem üretici hem değerlendirici hem de müşteri konumuna düşebilir. Akademisyen araştırmayı yapar, makaleyi yazar, başka makalelere ücretsiz hakemlik yapar, editörlük görevlerinde yer alır ve sonra kendi makalesinin yayımlanması veya açık erişime açılması için ücret öder.
Bu durum akademik yayıncılık için “bilimsel emeğin ticarileşmesi” olarak yorumlanabilir. Özellikle açık erişim ücretleri, zengin kurumlarla sınırlı kaynaklara sahip araştırmacılar arasındaki eşitsizliği artırabilir. Açık erişimin faydaları kabul edilse de APC’lerin çoğu zaman yazar veya fon sağlayıcı tarafından ödendiği ve bunun özellikle düşük kaynaklı araştırmacılar için engel oluşturduğu vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak; Türk akademisinde kürsü geleneğinden metrik odaklı performans akademisine geçiş, yalnızca idari veya teknik bir dönüşüm değildir; aynı zamanda akademik kimliğin, itibarın ve hocalık kavramının dönüşümüdür. Kürsü geleneği, hoca-talebe ilişkisi, ekol, akademik terbiye ve kurumsal hafıza gibi değerleri öne çıkarırken; modern akademi yayın, atıf, indeks, proje ve görünürlük gibi ölçütleri merkeze almaktadır. Bu dönüşümün doğal sonucu olarak akademide Hollywood sendromu diye adlandırılan yeni bir kültürel eğilim ortaya çıkmaktadır. Bu eğilim, akademisyenin bilimsel derinlikten çok görünürlüğe, hoca kimliğinden çok kişisel markaya, düşünsel emekten çok performans göstergelerine yönelmesi riskini taşır.
Akademinin geleceği, geçmişin kürsü geleneğini aynen geri getirmekte değil; o geleneğin taşıdığı derinlik, sorumluluk ve yetiştiricilik değerlerini modern akademinin şeffaflık ve kalite ölçütleriyle dengeleyebilmekte yatmaktadır. Gerçek akademik itibar, yalnızca sahnede parlamakla değil; kalıcı bilgi üretmek, öğrenci yetiştirmek, etik duruş sergilemek ve bilimsel hafızaya katkı sunmakla mümkündür.
Bu nedenle akademide temel soru şudur: Bilim insanı bir yıldız mı olmalıdır, yoksa iz bırakan bir hoca mı? Bunun cevabı, gelecekte nasıl bir akademik kültür inşa edeceğimizi belirleyecektir. Yaşayıp göreceğiz.
—————————————————-
Kaynak:
Akademik Asaletin Çözülüşü: Unvan, Görünürlük ve İtibarın Dönüşümü
[i] Ankara Üniversitesi, Diş Hekimliği Fakültesi Öğretim Üyesi
