Alfabe, Dil, Osmanlıca, Ortak Alfabe ve Ortak Dil Üzerine Prof. Dr. Ahmet BURAN İle Röportaj

 

Sayın Hocam; Türklerin günümüze kadar kullandığı alfabeler hakkında bilgi vererek konuya girebilir miyiz?

A. BURAN: Türklerin tarih boyunca kullandıkları alfabelerin toplam sayısı 17’dir. Ancak bunların çoğu sınırlı sayıda metinde kullanılmıştır. Uzun süreli ve çok sayıda metinde kullanılan beş alfabe var. Bunlar; Köktürk, Uygur, Arap, Latin ve Kiril alfabeleridir. Köktürk alfabesi veya Runik Türk alfabesi denilen bu alfabe, aslında özgün Türk alfabesidir. Bu alfabeye doğrudan “Türk alfabesi” denilmelidir. Türklerin çokça değiştirdiği üç şey var. Bunlar; coğrafya, din ve alfabedir. Bu üç unsurun çokça değiştirilmesi, bir toplumun millet olması veya kültürel değerlerinin kristalize olması önündeki en büyük engellerdir. Türkler tarih boyunca, Kuzey Afrika’dan Avrupa ortalarına, oradan Asya’nın en doğusuna, Hindistan’a ve Suudi Arabistan Yarımada’sına kadar değişik coğrafyalarda yaşamışlardır. Buralarda değişik kültürlerle, dillerle iletişim içerisine girmiş ve karşılıklı alışverişlerde bulunmuşlardır. Din olarak da, Türkler ilk önce Gök Tanrı inancına sahip idiler. Sonra Budizm, Maniheizm, kısmen Hıristiyanlık ve en son İslam dinine inandılar. Bugün itibariyle dünya Türklüğünün yaklaşık olarak yüzde doksan sekizi kendini Müslüman olarak ifade etmektedir. Üçüncü en çok değiştirdiğimiz unsur ise alfabedir.

Bu alfabeler hangi tarihler arasında kullanılmıştı?

A. BURAN: Sırasıyla Köktürkler döneminde ve bir süre de Uygurlar devrinde Köktürk (Türk) alfabesi, Uygurlar devrinde Uygur alfabesi, Karahanlılar dönemi ile birlikte, 10. yüzyıldan itibaren Arap alfabesi, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Latin (1928) ve Sovyetler Birliği içinde kalan Türk toplulukları 1936 yılından itibaren Kiril alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Azerbaycan, Türkmenistan ve Özbekistan tekrar Latin kökenli alfabelere geçtiler.

Köktürk Alfabesi, aslında Köktürk Devleti (MS 552) kurulmadan çok önce kullanılmaya başlanmıştır. MÖ 4 veya 5. yüz yıllara ait olduğu belirlenen ve Kazakistan’da Esig Kurganında, Altın Elbiseli Adam ile birlikte ortaya çıkarılan iki satırlık Köktürk harfli yazıt bunun en açık göstergesidir. Dolayısıyla, Türkler en az bin yıl bu alfabeyi kullandıktan sonra Uygur alfabesine geçmişlerdir. Uygur Alfabesi de dokuzuncu yüzyıldan 14. yüzyıla kadar yer yer kullanıldı. Onuncu yüzyıldan itibaren Müslüman olan ve İslam Medeniyeti dairesine giren Türkler, bu medeniyetin temel değerlerini ve kavramlarını paylaştığı gibi Arap Alfabesini de benimsedi ve kullandılar.

Büyük sıkıntılara yol açtığı halde neden alfabe değişikliğine gidilmiştir?

BURAN: Alfabe değiştirmek bir zaruretten doğuyor. Bu zaruretlerin siyasi, iktisadi, sosyal, bilimsel, teknik ve benzeri çeşitli sebepleri var. Bu durum sadece Türkler için değil, dünyadaki bütün toplumlar için geçerlidir. Hiçbir toplum durduk yere, keyfi olarak alfabe değiştirmez.

Bu konuyu örneklerle biraz açabilir miyiz?

A. BURAN: Mesela Köktürk alfabesinden Uygur Alfabesine geçilirken değişen sadece alfabe değildir. Öncelikle siyasi yapı, yani devlet değişti. Köktürkler devrinde konar-göçer hayat tarzı daha baskın iken, Uygurlar devrinde yerleşik hayata geçildi. Hayat tarzı değişti, din değişti, ekonomik sistem değişti, geçim kaynakları, yaşama biçimi değişti, ilişkide bulunduğunuz toplumlar değişti, kültür değişti. Yeni bir hayat, yeni bir yaşama kültürü gelişti. Bütün bu değişimin bir parçası olarak alfabe de değişti. Uygur’dan Arap Alfabesine geçerken de coğrafya değişti, din değişti, toplumun yaşama biçimi değişti. Çünkü her din, ona inanan insanlar için bir yaşama biçimi belirler. Giyim kuşamınızdan tutunuz da sosyal ilişkilerinize, yeme-içme kültürünüze kadar birçok şey değişir. Bazı helal-haram ölçüleri ve prensipleri getirerek yaşama biçiminizi yeniden düzenler. Hayatın her alanında meydana gelen değişmeler, bazen kullanmakta olduğunuz alfabeyi de değiştirmenizi zorunlu hale getirir.

Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişimizin sebebi neydi?

A. BURAN: Arap alfabesinden Latin alfabesine geçerken de esasında öyle keyfi, fantezi olsun diye bir alfabe değişikliğine gidilmedi. Avrupa ile ilişkiler, Batı kültürü ile ilişkiler ve bu kültürü benimsemenin başlangıcı Fatih Sultan Mehmet döneminde başladı. Bir toplum neden başka bir topluma yönelir ve onun değerlerini benimser? Eğer gelişen ve üreten bir toplum karşısında tüketen toplum konumuna düşerseniz ve onların yaşama biçimini, edebiyatını, kültürünü, sanatını tüketirseniz, alfabesini de tüketeceksiniz. Edebiyatımız, mimarimiz, mûsıkimiz, yeme-içme kültürümüz, giyim-kuşamımız, sosyal ilişkilerimiz, yani bütünüyle hayatımız değiştiği ve Batı toplumları gibi yaşamaya başladığımız için değişen diğer unsurlarla beraber alfabemiz de değişti. Tabii bütün bu değişikliklerin temelinde, geri kalmışlık, tüketim toplumu olmak var. Bilgiyi üretemeyenler teknolojiyi yaratamazlar. Teknolojiye sahip olamayalar üretimi arttıramaz. Üretimi arttıramayanlar iktisadi refahı yakalayamazlar. Sosyal adalet, kültürel yenileşme ve adalet anlayışının hâkim olmadığı toplumlar, bütün bu değerlere sahip olan toplumların her şeyini tüketmek zorunda kaldığı gibi alfabesini de alırlar!

Batı ile ilişkilerimiz ve alfabe değişikliği meselesi bazılarının ifade ettiği gibi Cumhuriyetle ve Atatürk’le başlamadı. Batı’ya yöneliş Atatürk dünyaya gelmeden çok önce, Tanzimat’la resmen başlamış idi. Türk toplumu yukarıda belirtilen alanlarda batılı bir yaşama biçimini ve değerler manzumesini benimsediği için, Batı medeniyetinin önemli bir ortak değeri olan Latin alfabesini kabul etmek ve kullanmak kaçınılmaz hale gelmiştir. Şunu tekrar söylemek gerek ki, siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi, edebi ve ilmi hayatımızda her şeyimiz değiştiği, her şeyimiz batılı değerler etrafında şekillendiği için alfabemiz de değişti.

Alfabe değişikliğinin sebepleri sadece bunlar mıydı?

A. BURAN: Alfabe değişikliğinde bunların yanında teknik sebepler de var. Mesela bir alfabeyi yazmak, okumak bir diğerine göre çok daha zor olabilir. Arap alfabesi Latin alfabesine göre zor okunan ve zor yazılan bir alfabedir. Nedeni şu; Latin alfabesi bir işaret bir ses sistemine göre kurulmuştur. İşaretler kelimenin başında, ortasında, sonunda değişmez. Arap alfabesinde ise; harfler kelimenin başında, ortasında ve sonunda değişir. Bazı harfler bitişir bazıları bitişmez. Bazı sesler yazıda gösterilir bazıları gösterilmez. Dolayısıyla Arapçayı yazmak da okumak da zordur. İnsan da her zaman daha kolay ve pratik olana yönelir. Ayrıca Arap alfabesi temelde Arap diline göre düzenlenmiştir. Arapça için mükemmel olan bu alfabe, Türkçe için uygun bir alfabe değildir. Bunun hamasetle ve dinle alakası yoktur. Arap alfabesinde Ç, P, J yoktur, bunları ekledik. Ama bunlar yetmedi. Arap alfabesindeki Kef işareti Türkçede hem k hem de g sesini karşıladığı için karışıklığa sebep olmakta ve okumayı zorlaştırmaktadır.

Ünlü işaretler konusunda da sanırım sorun yaşanıyor?

A. BURAN: Evet, Arap alfabesinde gerçek manada bir tane ünlü işaret vardır. O da elif işaretidir. Vav ve ye de vardır, ama bunlar hem ünlüyü hem ünsüzü karşılarlar. Türkiye Türkçesinde ise, en az sekiz tane ünlü var. Türkçedeki sekiz ünlüyü Arapçadaki bir veya üç işaretle göstermeniz gerekiyor. Mesela Arap harflerinden kef ve lam ile yazılan bir kelimeyi; kel, kül, kil, göl, köl, gül ve gel okuyabilirsiniz. Ne okuyacağınıza dair bir ölçü yoktur. Kef ile lam arasına vav yazdığınızda bunu da; gül, göl, kül, köl okuyabilirsiniz. Yani o ile ö’yü, u ile ü’yü, a ile e’yi, ı ile i’yi ayırt etmekte sorun yaşanıyor. Şahsen ben toplam otuz dört yıldır haşır-neşir olduğum ve Karahanlı, Çağatay ve Osmanlı metinlerini okuduğum, Sâ’atnâme kitabını çevirip yayımladığım halde Osmanlı Türkçesi’ni hala hatalı okuyabiliyorum. Bu sadece bana mahsus bir durum değil, bu alfabeden kaynaklanan bir sorundur. Arap alfabesi teknik bakımdan Türkçeye uygun olmadığı için yazarken de okurken de hata yapıyoruz. Bu sebeple 1850’lerden itibaren alfabenin ıslahı tartışılmaya başlanmıştır.

Bu ıslah çalışmalarıyla ilgilenenler kimlerdi?

A. BURAN: Ahmet Cevdet Paşa, Encümen-i Daniş, Namık Kemal, Ebuzziya Tevfik, Şemsettin Sami, Ahmet Vefik Paşa, Ali Seydi ve İsmail Suphi yetersiz harflerin ıslahı için önerilerde bulunuyor. Esasen ilk ıslah çalışmaları Kazan’da, Tatar Türkleri arasında başlıyor. Sonra Azerbaycan’da, Bakü’de, daha sonra İstanbul’da tartışılıyor. Azerbaycanlı Mirza Fethali Ahundzade, 1857 yılında Arap Alfabesinin ıslahı ve reformuyla ilgili bir proje hazırlıyor ve yetkililere sunuyor. 1863 yılında da İstanbul’a geliyor ve alfabe üzerine yaptığı çalışmalarını dönemin sadrazamına arz ediyor. Rekin Ertem’in “Elifba’dan Alfabeye” eserinde Sultan II. Abdülhamit’in de Latin harfleri taraftarı olduğunu, kendi siyasi hatıratından naklediliyor. 1926 yılında Bakü’de yapılan I. Uluslararası Türkoloji Kurultayı’nda Sovyet Türklerinin Latin alfabesine geçmesi kabul ediliyor. Doğu Türklüğü arasında 1924 yılında başlayan Latin alfabesine geçiş süreci, 1926-29 yılları arasında tamamlanmıştır. Türkiye Türkleri 1928’e kadar Arap alfabesini kullanmaya devam etti.

Peki Latin Alfabesine geçişimiz nasıl oldu?

A. BURAN: Doğu Türklüğünün Latin Alfabesine geçişiyle aramızda yazı farkı oluştu. Öteden beri zaten alfabe arayışı vardı. Bunun yanında her bakımdan Batılılaşma sevdamızı gören Atatürk, 20 Mayıs 1928 tarihinde bir komisyon oluşturuyor ve önce “Alfabe değişikliği gerekli midir, değil midir?” Bu hususun tartışılarak gerekçesinin ortaya konmasını istiyor. Komisyonda Edebiyatçı Milletvekilleri Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref, İstanbul Üniversitesinden Haluk Hulusi Özden, Ahmet Cevat Emre, Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni Fazıl Ahmet Aykaç, Hariciyeci İbrahim Grandi, Talim Terbiye Dairesi Reisi Mehmet Emin Erişirgil, Memur Mehmet İhsan Sungu yer alır ve tartışma sonunda Latin alfabesine geçme yönünde bir karar verirler. Zaten 1928 yılına gelinceye kadar Osmanlıda azınlık okullarında, Tıbbiye ve Harbiye Okulları Latin harfleriyle eğitim yapıyordu. Okur-yazarların hemen hepsi Fransızca öğrendikleri için çok büyük bir kısmı Latin harflerini biliyordu.

Arap alfabesinden Latin alfabesine geçişte, bir gecede insanların kültürel değerlerinden koparıldığı ve cahil bırakıldığı iddiasına ne diyorsunuz? 

A. BURAN: Okuma-yazma bilenlerin oranı zaten çok düşüktü. Okuz yazar olanların da önemli bir kısmı Latin harflerini biliyordu. Latin alfabesi, daha çok, yeni okuma yazma öğrenenlere öğretildi. Ayrıca bir gecelik bir mesele değil. 1850’lerden beri tartışılan bir konu idi. Değişim sürecini anlatmaya devam edersek daha iyi anlaşılmış olur. Bu heyet 12 Temmuz 1928 yılında hazırladıkları ilk alfabeyi Atatürk’e sunuyorlar. Atatürk, bir dilci hassasiyetiyle taslağı inceliyor. Türkçenin özelliğine uygun olmayan ve Latin alfabesinde bulunan “Q, X ve W” harflerinin alfabede yer aldığını görünce bunlara gerek olmadığını söylüyor. Birinci taslakta olmayan “Ğ” ve “Ö, Ü” gibi sesli harfleri eklemeyi teklif ediyor. Böylece yeni Türk Alfabesi 8’i sesli, 21’i sessiz olmak üzere toplam 29 harften oluşuyor. Atatürk’ün önerisiyle ilavelerin yapıldığı ve komisyonun tekrar gözden geçirdiği taslak alfabe, üçüncü şekliyle kabul ediliyor. Görüldüğü gibi alfabe bir gecede oldu-bittiye getirilerek değiştirilmiş değil. Bir asra yakın tartışılarak hazırlık sürecinden geçtikten sonra değiştiriliyor. Kısaca, birilerinin dayatmasıyla değil, komisyon kararıyla belirlenen Latin Türk Alfabesi, 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanunun TBMM tarafından onayıyla kabul ediliyor ve uygulamaya konuluyor.      

Okullara seçmeli ders olarak konulan ve son zamanlarda gündemden düşürülmeyen Osmanlıca hakkında neler söylemek istersiniz?

A. BURAN: Bizim Osmanlı Türkçesinin öğretilmesiyle ilgili bir endişemiz yok, biz zaten bölümümüzde öğretiyoruz. Öğretilmesinde hiçbir sakınca yok. Tüm mesele; bu konunun kavramsal boyutunun doğru anlaşılmasıdır. Adını nasıl doğru koyabiliriz? İsterseniz biraz geriye giderek konuya açıklık getirelim. Göktürkler ilk yazılı belgelerin olduğu dönemdir. 7. Yüzyılın sonu ve 8. Yüzyılın başı itibariyle bıraktıkları yazılı metinleriyle Türkçenin ilk yazılı dönemini Köktürkler oluşturuyor. Bizim Köktürkçe dediğimiz dil aslında özgün Türkçe idi. Göktürk devleti yıkıldı, onun yerine Uygur devleti kuruldu. Onlar da kendi dillerine kendi tabirleriyle Uygur Türk Tili (Dili) diyorlardı. Bugün biz onların diline Uygurca diyoruz. Karahanlılar döneminde yazılan Kutadgu Bilig’in ön sözünde Yusuf Has Hacib, eserinin dilinin Türkçe olduğunu yazıyor. Divan-u Lügati’t-Türk de Türk adını kullanarak hazırlanan eserin Türkçenin Sözlüğü olduğunu belirtmiş oluyor. Bizim Karahanlıca dediğimiz Karahanlılar dönemi Türkçesine onlar Türkçe diyorlar. Selçukluların konuştuğu dilin adı da kaynaklarda Türkçe olarak zikredilir. Yani bizim Köktürkçe, Uygurca, Karahanlıca, Çağatayca, Osmanlıca dediğimiz dile, onu konuşan atalarımız Türkçe diyorlardı. Sadece onlar değil, başka milletler ve topluluklar da tarih boyunca Türklerin konuştuğu ve yazdığı dile hep Türkçe demişlerdir.

Buna örnekler verebilir miyiz?

A. BURAN: Elbette, en çarpıcı örnek olarak Beylikler Döneminde Karamanoğlu Mehmet Bey fermanında, Bu günden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil ile konuşulmayacak” diyordu. Sonra 13. Yüzyılda yaşamış Hz. Yunus Emre’nin ilahilerine bakıyoruz; Arı duru, sade saf bir Türkçe ile yazmış. Onun yazdığı;          

“Aşkın aldı benden beni

Bana seni gerek seni 

Ben yanarım dün ü günü 

Bana seni gerek seni

 

Ne varlığa sevinirim 

Ne yokluğa yerinirim 

Aşkın ile avunurum 

Bana seni gerek seni”

şiiri, eğer Türkçe değilse, bunu Türkçe nasıl söyleyebiliriz? 14. Yüzyılda Âşık Paşa Garipnâme adlı eserinde;

Türk diline kimesne bakmaz idi

Türklere her giz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi ol dilleri

İnce yolu ol ulu menzilleri”

diyor. Osmanlıcaya kimse bakmaz idi demiyor. Türkçeye bakmaz idi diyor. 15. Yüzyılda Türkî-yi basit hareketinin adı Osmanî-yi basit değildir. Yani dilin adı Türkçedir. Aynı yüzyılda Doğu Türkçesi dediğimiz Çağatay gurubuna bakıyoruz; Ali Şir Nevayi yazdığı Muhakemetü’l Lügateyn isimli eserinde Türkçe ile Farsçayı karşılaştırdığını ve Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu, kelime hazinesinin daha zengin olduğunu ve anlam derinliğinin bir deniz gibi olduğunu, o yüzden de şairlerin Türkçe yazmaları  gerektiğini savunuyor. O da diline Çağatayca değil Türkçe diyor. Daha önce ifade edildiği gibi, Kaşgarlı da eserine Dîvânu Lugâti’t-Türk adını koymuştur. Bu addan anlamamız gereken şey, Kaşgarlı’nın hazırladığı eserin “Karahanlıcanın sözlüğü” değil, “Türkçenin sözlüğü” olduğu gerçeğidir. Çünkü Karahanlı diye bir millet ve Karahanlıca diye bir dil yoktur. Karahanlılar Türktür, dilleri de doğal olarak Türkçedir. Osmanlıda da durum aynıdır. Osmanlılar Türk, dilleri de Türkçe idi.

Türk Yazı Sistemleri diye bir ders teklifiniz vardı. Bunu biraz açabilir miyiz?

A. BURAN: Osmanlıca dersi yerine, Liselerde “Türk Yazı Sistemleri” diye bir ders konmalı ve Göktürk, Uygur, Arap ve Kiril alfabeleri öğrencilerimize seçmeli olarak öğretilmelidir. Sayın Başbakan ve Cumhurbaşkanı konuşmalarında Osmanlıcanın Türkçeden başka bir dil olmadığını ifade ettiler, ama başka bazı insanların kafaları karışık. Osmanlıcayı Arapça zannedenler olduğu gibi, alfabeyi din ile özdeşleştiren hatta alfabenin ve dillerin bir dini olduğunu zannedenler var. Aynı şekilde alfabe ile dilin aynı şey olduğunu düşünenlerin sayısı da oldukça fazla. Alfabe başka bir şey dil başka bir şeydir. Alfabe sadece dillerin seslerinin yazıdaki işaret karşılıklarıdır. İşaretler değişebilir, ama sesler aynıdır. Önemli olan bu sesin kendisidir. Dolayısıyla alfabe dil değildir. Alfabe, Arap harfleriyle yazmak Arapça yazmak değildir. Arap harfleriyle yazarsınız, ama Türkçe yazarsınız, Latin alfabesiyle yazarsınız, ama Türkçe yazarsınız. Biz Latin alfabesiyle yazıyoruz diye Latince yazmıyoruz ki; eğer alfabeyle dil aynı olsaydı Latin harfleriyle yazdığımızda yazdığımız şeyin Latince olması gerekirdi. Arap alfabesiyle yazdığımızda da bunun adı Arapça olmaz, Arap harfleriyle yazılmış Türkçe olur. Osmanlıca dediğimiz şey; Arap harfleriyle yazılmış Türkçedir.

Osmanlıca deyip de sınırları belli olmayan, ne kastedildiği anlaşılmayan bir terimle insanların kafasını karıştırmak yerine, “Türk Yazı Sistemleri” adlı bir ders konmalı ve Köktürk, Uygur, Arap ve Kiril alfabesi öğrenciye seçmeli ders olarak okutulmalıdır.

Türkçenin güzelliklerini, özelliklerini ve zenginliklerini bilmeyen zavallı kimseler bugün Türkçenin yetersiz olduğunu, bilim dili olamayacağını, Türkçeyle şiir yazılamayacağını, felsefe yapılamayacağını zannediyorlar. Halbuki 11. Yüzyılda, Aristo’nun eserleriyle mukayese edilebilen manzum, felsefi, ilmi bir eser olan Kutatgu Bilig Türkçe olarak yazılmıştır.

Yıllardır konuşulmasına rağmen Alfabe ve dil birliğinin bugüne kadar gerçekleştirilememesinin sebepleri nelerdir? Belirleyici unsur olarak hangi dili ortak kullanmayı öneriyorsunuz? Gerekçesini ortaya koyabilir miyiz?

A. BURAN: Birçok sebebi var. Öncelikle zamana ihtiyaç var. Bu, kısa sürede sonuçlanacak bir sorun değil. Sabırla zamana yayılarak çözülmesi mümkündür. Sonra, neyi, neden, nasıl, ne zaman, nerede ve kimlerle yapacağımızı iyi bilmek, yani hamasi, duygusal yaklaşımların ötesinde, konuyu kendi gerçekliği içinde iyi bilmek gerekir. Üçüncü olarak da, bu konuda güçlü bir iradeye sahip olmak, sorunu bütün Türk devlet ve topluluklarının ortak meselesi haline getirmek ve kamuya mal etmek gerekir.

Bütün Türkler, ortak alfabe olarak Türk alfabesini (Köktürk) kullansalar daha iyi olur. Ancak bu, milli-romantik bir düşünce olarak kulağa hoş gelse de şimdilik çok gerçekçi görünmemektedir. En uygunu Latin temelli bir Türk alfabesinde Türk dünyasının buluşmasıdır.

Alfabe meselesi tamamen siyasi bir meseledir. Devlet yönetimleri, yönetici irade karar verir ve uygular. Ancak dil, alfabe kadar kolay değildir. Ortak dil iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi ortak iletişim dilidir. Ortak iletişim dili, farklı yazı ve konuşma diline sahip Türk toplulukları arasında kullanılabilecek ortak anlaşma aracıdır. Bu dil daha çok, günlük konuşma ve anlaşma ihtiyacını gidermek, iletişimi sağlamak için kullanılır. Ortak yazı dili ise çok daha farklı süreçleri gerektiren, daha uzun vadeli ve daha zor oluşabilecek bir ortak dildir. Çünkü yazı dili demek, aynı alfabeyle herhangi bir konuşma metnini yazıya geçirmek demek değildir. Bir konuşma biçiminin, “Seçme, standartlaşma, yaygınlaşma ve kabul” aşamalarından geçerek toplumun ortak yazı ve konuşma dili haline gelmesi gerekir. Yazılanı ve konuşulanı herkes anlamıyorsa ortak bir yazı dilinden söz edilemez.   

Ortak iletişim yahut ortak yazı dili, kimi dil dışı siyasi ve sosyo-ekonomik süreçlerin sonucunda oluşur. “Merkezi, yönetimi, üretimi ve üst kültürü” temsil eden merkezin, bölgenin yahut topluluğun dili veya lehçesi “taşrayı, yönetilenleri, tüketimi ve alt kültürü”  temsil eden diğer grupları etkileyerek zaman içinde onları kendine yaklaştırır ve diğer dil ve lehçeleri konuşan kişilerin ortak dili haline gelir.         

Türk dünyasında ortak dil, doğal yollarla gelişmelidir. Dil dünyayı değil, dünya dili belirler. Dolayısıyla kuracağımız ortak dünya zaman içinde ortak dilimizi şekillendirecektir. Bunun dışında yapay yollarla oluşturulacak bir “Türk esperantosu” kalıcı ve faydalı olmaz.         

Yukarıda belirttiğim teorik altyapıya uygun pratiklere sahip Türk lehçesi Türkiye Türkçesidir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel hatta askeri gücü bu ortak yapının oluşmasında etkilidir. Şu anda, Türk ülkeleri arasında her bakımdan saydığımız bu özelliklere sahip en güçlü ülke Türkiye’dir. Bu sebepledir ki, günümüzde Türkiye Türkçesi, Türk dünyasında hızla yayılmakta ve Türk dünyasının ortak iletişim dili olmaya doğru gitmektedir. Uygun ve doğru olan da budur.

Sayın Hocam; Verdiğiniz aydınlatıcı bilgiler için teşekkür ediyoruz. Son olarak Dergimizle ilgili duygu ve düşüncelerinizi alabilir miyiz?

A. BURAN: Türkiye’de kişisel imkânlarla bir dergiyi çıkarmak ve uzun süre düzenli olarak yayınlamak kolay iş değil. Kültür hayatımız açısından çok önemli olan bu tür faaliyetler ancak büyük fedakârlıklarla yapılabilmektedir.

Kâğıdıyla, renkli basımıyla, işlediği konu ve içeriğiyle kalitesinden ödün vermeyen, amatör bir ruh ve profesyonel bir anlayışla yayın hayatına devam eden YENİSES, kültür hayatımızda güçlü ve önemli bir sestir. Derginin, bilimsel makaleleri, röportajları, haber konulu yazılarıyla hem bilgi hem haber nitelikli bir işlevi vardır. Türkiye’nin ve Türk dünyasının hemen her bölgesinde yapılan değişik etkinlikleri bu dergi sayesinde öğrenmiş oluyoruz.

Yenises dergisinin hedef kitlesi, sadece Türkiye’de yaşayan insanlar değil, bütün bir Türk dünyasıdır. İçeriği de genellikle hep bu coğrafyaya hitap eden yazı, röportaj ve haberlerle doludur. Derginin Türk dünyasının her köşesine ulaşmasında fayda vardır.

20 yıldır çıkmakta olan YENİSES Dergisini ben de uzun süredir takip etmekteyim. Böyle önemli ve faydalı bir dergiyi çıkardıkları için Derginin İmtiyaz Sahibi Hasan Bölük Bey başta olmak üzere Yazı İşleri Müdürü Mehmet Aksoy ve emek veren herkesi kutlar, hizmetlerinin devamını dilerim.

 

Kaynak :

Prof.Dr. Ahmet BURAN Hocamız ile Mehmet AKSOY tarafından yapılan bu mülâkat, Yenises Dergisi’nin 239. sayısında (Kasım, 2015) yayımlanmıştır.  

 

Yazar
Kırmızılar

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2024

medyagen