“Epistemik Tahakküme Meydan Okumak: Hâkimiyetten Hikmete Türk Bilim Felsefesi İçin Bir Kuruluş Teklifi” adlı bu makaleyi okurken yıllar, yıllar öncesine gidiverdim…
Hukuk Fakültesinde öğrenci olduğum yıllar…
Hiç unutamadığım, çok hüzünlü, güzel hatıram:
Öğleden sonra Ankara’nın en fakir mahallelerinden birinde bir ilk okulda ücretli öğretmenlik yapacaktım. Asıl öğretmen doğum izni almış. Dördüncü sınıfa gireceğim.
Okulda ikili eğitim var. Sabahları birler, ikiler, üçler; öğleden sonra dörtler ve beşler…
Mevsim kıştı. Okula gideceğim ilk gün, hava suratsız adamlar gibi, kapalı, puslu, sisliydi. Soğuk insanın iliklerine işliyor, içini titretiyordu. Sulu kar ve rüzgâr da cabası.
Fakülteden çıktım. Dolmuştan yoksul mahallenin ana caddesinde indim. Cadde dedim ama hak getire! Çamur yığını.
Okul tepede. Uzun yolu yürüdüm, rüzgâr tam karşıdan esiyor, sulu yağmurla birlikte yüzüme çarpıyordu.
Briketten yapılma okula ulaştığımda sabahçı öğrenciler çıkıyordu. Küçücük birinci sınıfların çıkışını bekleyip onların o sevimli hallerini seyretmek istedim.
İtiş kakış arasında, güle oynaya geçti birkaç küçük. Sonra…
Sonra o küçük çocuğu gördüm. Üstünde sadece önlüğü vardı, beyaz yakası kaymıştı. Ayakların da çorap yoktu. Plastik yazlık sandaletten görünen ayakları soğuktan kıpkırmızı idi. Başı önünde yavaş yavaş önümden geçerken bir an başını kaldırdı, göz göze geldik… Bakışlarında yüz yaşında bir ihtiyarın hüznü vardı. Şaşırdım.
Başını önüne eğdi, yavaş yavaş önümden geçti. Uzaklaşmaya başladı. Arkasından bakarken gördüğüm şeyle dondum kaldım. Pantolonunun arka kısmında kocaman bir yırtık vardı, pembe derisi görünüyordu! Gördüğüme inanamadım!
Yanına gittim hemen. İçinde çamaşırı yoktu. İnanmak istemedim. Soğuktan titriyordu… Yüzü pütür pütürdü, burnu akıyordu.
Eğildim omuzlarından tuttum, çok şaşırdı. Ertesi gün okul çıkışında beni beklemesini söyledim…
Yüzüme bakmadan başını salladı, yavaşça kurtuldu ellerimden, yürüdü gitti!
Ona “beni bekle” dedim ama ne yapacağımı da tam bilemiyordum. Aklıma Prof. Dr. Adnan Güriz Hoca geldi; ara ara odasına gidip felsefe ile ilgili bir sürü sorular sorduğum, Hukuk Felsefesi dersimizi veren kıymetli Hocamız.
Çok afacan bir o kadar da şirin, meraklı gözlerle beni dinleyen öğrencilerimden sonra adeta uçarak o çamurlu caddeye indim, ilk gelen dolmuşa binip fakülteye koştum.
Adnan Güriz Hoca odasından çıkmış, evine gitmek üzere kapısını kilitliyordu. Tekrar açtı kilidi ve beni içeri buyur etti. Gördüklerimi anlattım.
Hoca hiç ses çıkarmadan beni dinledi. Aynı yaşta çocuğu varmış, duygulandı. Bana ertesi gün kendisine mutlaka ilkokula gitmeden uğramamı söyledi. Sonra yoksulluğun felsefesini konuştuk!
Ertesi gün Sevgili Hocam bana kocaman bir paket veriyordu. İçinde neler yoktu ki. Ne güzel kıyafetler ve sağlam, sıcacık çocuk ayakkabıları.
Aziz Dostlar,
Nasıl bir sevinçle okula koştuğumu ve o küçücük yavrunun beni beklediğini görünce ne kadar duygulandığımı tahmin edersiniz…
Felsefeyi sevmenin neticesi! Elbette Adnan Güriz Hocamın o muhteşem hassasiyeti, sevgi dolu gönlü…
Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…
Ve…
Her daim yoksulluğa bilimsel bir yoksunlukla yaklaşmak, bu olguyu analiz edemeyip anlayamamak, sızlanmak, ağlamak ya da yoksulluğu bir çare olarak görmek değildir insanımızın kaderi.
Felsefe ve sosyolojide yoksulluğu tartışmak meselelere çare olacak ilk adımdır bence; zamana ve bilimsel gelişmeye bağlı olarak değişen, neredeyse bütün bilim dallarında karşılığı olan bu olguya, yani yoksulluğa bilim felsefesinin de elbette cevabı var.
İş bu sebeple…
Metintaş Hocamız bu makalesiyle çok önemli bir konuya da parmak basıyor. Makaleyi birkaç sefer dikkatle okudum; felsefe, bilim felsefesi, etik, bilimin ahlakı ya da ahlaksızca kullanılması… Ne kadar da önemli:
Metintaş Hoca benim anladığımca bilimsel bilginin doğasındaki gerçeği dile getiriyor: Eşyanın, varlığın yaratılışında saklı olan bilginin bulunması sonrasında bu bilginin nasıl kullanılacağı çok ama çok önemli:
Neden mi:
Eşyanın sırrını ve varlık sebebini araştırıp sonucunda yakaladıkları bilgiyi ve neticesindeki teknolojileri tamamen kendi menfaati için kullanan belli devletlerde, mahfillerde, güçlerde bu sırra, varlık sebebine tamamen maddeci bir bakış açısı ile bakmak yaygın bir kabulleniş ne yazık ki!
Bu batı merkezli, sömürgeci devletler, mahfiller, gruplar, oligarklar, mesela Elon Musk ile benzerleri bilgiyi ve buluşları tamamen Makyavelist, faydacı bir anlayışla değerlendiriyor.
Bunun dışında kendi kabul ettikleri ve dayattıkları ideolojilere uymayan, yerel, geleneksel bilgileri hiç düşünmeden, doğruluğunu veya yanlışlığını denemeden, “geçersiz” veya “ilkel” olarak tanıtıyor. Bu acımasız ve materyalist bir ötekileştirmedir elbette.
Ve…
Onlar hikmet ile bilginin esas amacını görmezden gelip, hatta inkâr ederek kendilerine göre hakikati kalın ret perdelerinin arkasına saklamak amacıyla o bencil akıllarının oyunlarına baş vuruyorlar; hangi fikirlerin konuşulabileceğine, kimin “bilen kişi veya kişiler” sayılacağına, hangi seslerin kesileceğine dair kuralları üretiyor ve uygulama alanına sürüyorlar.
Bu kuru, cansız ve heyecansız kalmış bilgileri en doğru, tam gerçek olarak bilim dünyasına sunuyor, ilgiyi taraflı kullanıyorlar.
İşte tam da bu noktada “episdemik tahakküm” hemen ardından da “episdemik adaletsizlik” ile burun buruna geliyoruz.
Uzun hikâye…
Bu fevkalade sıkıntılı durum tekerrüren yaşanıyor: Hiroşima’ya atılan atom bombasından Afrika’nın sömürülmesine, İran’ın baskı altına alınmasına, Sevgili Türkiye’mizin her alanda çevrilmesine kadar her acı ve göz yaşında “episdemik tahakkümün” neticeleri var…
Türk bilim felsefesi, ne geçmişe takılıp kalan, “ah, biz ne imişiz” pişmanlıklarıyla dolu bir hasretle biçimlenme ne de Batı’yı körü körü takip eden bir taklit ve tekrar olmalıdır.
Geçmişimiz, yani Maveraünnehir, Timurlu ve diğer Türk devletleri, Osmanlı bize harika bir miras bıraktı: matematiksel-rasyonel olan bu mirası modern dünyanın bilimsel metodolojisiyle mezceden, özgür, üreten, kendi kültürüne özgü bir zihin yapısı inşa etmek gayesindeysek bu gayenin felsefenin her dalında olması ve her bilim dalında münazara edilen Türk’ün bilimsel felsefesinin bulunması zorunluluktur…
O halde?
Önce öğretim, elbette eğitim!
O halde sorularımızı soralım:
Öğretimin her aşamasında geçmişin neredeyse hap yutturur gibi ezberletilen bir sürü formüllerini, test soru ve cevaplarını çocuklarımızın önüne koyuyoruz; bilimsel ve felsefi düşünme becerilerini törpülüyoruz. Tam tersine, sorgulayıcı, düşündürücü, ufuk açıcı metodolojisi, felsefik alt yapısı ve derinliği olan nesil yetiştirmek için çaba sarf etmemiz gerekmiyor mu?
Az sayıda ama çok kıymetli ve gayretli bilim insanlarımız da bir sürü zorluklarla cebelleşmiyor mu?
“Fildişi Kulesi” Sendromu da sorulması gereken sorulardan.
Bu Sendrom şaşırtıcı bir şekilde bilimsel gelişmenin önünü kesmekte ve adeta tekel yaratmaktadır.
Hemen bir misal:
Bir seyahat sırasında yemek masasında hasbelkader karşımda oturan, felsefenin bir dalında uzman olan, ismini unuttuğum zata alanı ile ilgili bir soru sormaya cesaret etmişim! Beni öyle bir azarladı ki şaşkınlıktan söyleyeceğimi de unuttum, soracağımı da! Felsefe sanki onun tekelindeydi. Değil o alanda fikir beyan etmek, soru sormak dahi büyük bir hadsizlikti bu zat için; her bilgi onun mülkiyetindeydi!
Aziz Dostlar,
Konuya devam edeceğiz inşallah.
Şimdilik yazımıza bir virgül koyalım ve aziz dost, sevgili kardeşim Mehmet Ali Kalkan’ın güzeller güzeli şiirinden iki dörtlük; tam da bilim felsefesinde soru üstüne soru sorulacak sırları dile getirmiş, sağ ve vâr olsun.
“Zaman var zaman içinde” dizesi size Quantum Dünyasındaki zamanın tek bir düz çizgide akmadığını, olasılıkların eşzamanlı var olduğu alternatif zamanı hatırlatmıyor mu?
Ve…
Uluğ Bey ve Safevî Döneminden güzel minyatürü gözlerinize ve gönlünüze sunalım.
Hayra karşı geliniz Efendim.
Damlaydık tufana döndük,
Çamurduk insana döndük,
Cihandan cihana döndük,
Zaman var zaman içinde.
Ümit atına binerim,
Güneş elimde fenerim.
Dünya döner ben dönerim,
Daim imtihan içinde.
Suzan ÇATALOLUK
