Bahçe…

Tam boy görmek için tıklayın.

Sözlükler; sebze, meyve ve çiçek yetiştirilen yer ile yerleşim yerlerindeki veya evlerin etrafındaki ağaçlı, çimli korunan alan diye tanımlıyor.

Kutadgu Bilig’de “üzüm yetiştirilen yer” olarak geçen Farsça kökenli “bağ” ile “-çe” küçültme ekinden “bağçe” türemiş; o da Türkçede zamanla bahçe biçimini almıştır.

Arapçada sözlük anlamı “bahçe” olan “cennet”, İslamiyet’te “ahiret bahçeleri” tasvirleriyle yeni bir anlam yüklenmiştir. Gözlerimizin önüne öbür dünyanın güzelliğini getiren Arapça “cennet” ile bu dünyanın güzelliğini gösteren Farsça “bahçe” dilimizde “cennet bahçesi” terkibiyle “yeryüzü cenneti” olmuştur. Muhtemeldir ki Akif, Türkçenin ihtişamını yansıtan İstiklal Marşı’nda “kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?” derken bu terkibe gönderme yapıyordu.

Bahçe; avlu, tarla, bağ ve bostan kelimeleriyle birlikte köyde “tarımsal üretim mekânı” olarak karşımıza çıkarken; kentte Osmanlı padişahlarının Hasbahçeleri, Lale Devri’nin lale ve gül bahçeleri, Safevilerin İsfahan bahçeleri veya Dolmabahçe, Fenerbahçe, Bahçekapı, Bahçelievler, Bahçeşehir, Saklıbahçe, Gizlibahçe, Millet Bahçesi gibi eski ve yeni adlandırmalarla daha çok Batıdaki “park” anlamına geliyor. Günümüzde Belediyelerin konuyla ilgili birimlerini “Parklar ve Bahçeler” olarak adlandırması da bu anlayışı yansıtıyor olmalıdır.

Hoş, tarımsal üretim mekânları olarak eskiden bağın da şehirle teması yok değildi. “Erzincan’a girdim ne güzel bağlar” türküsünde, Karabağlar veya Papazın Bağı gibi semt adlarında olduğu gibi eski kentlerin, kasabaların yanlarında yörelerinde bağlar yok değildi. Geçmişte bağ bozumu tören ve heyecanı, köy veya kent dinlemez, herkesi içine alırdı. Öyle olmasa halkın “bahtsızın bağına ya taş yağar ya dolu” veya bir işin ters gittiğini anlatmak için söylediği “göründü Sivas’ın bağları” sözleri, Ziya Paşa’da “bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez/baran yerine dürr ü güher yağsa semadan” mısralarıyla karşılık bulur muydu?

Eskiden Türkistan da denilen bugünkü İran toprakları üzerinde Oğuz boylarının kurduğu Salguroğulları Atabeyliğinin vatandaşı olan ve Nizamiye Medreselerinde Yetişen Şirazlı Sadi’nin meşhur eserinin adı olan veya İstanbul’da Bostancı semtine adını veren bostan, çeşitli sebze ve daha çok kavun karpuz ekilen yer olarak günümüzde köy ile özdeşleşmiştir. Nitekim Anadolu ve Balkan köylüleri belki de bu nedenle bugün de karpuza “bostan” derler.

Türkülerin dediği gibi köyde “bağ ayrı bostan ayrı” olurdu ve bağ da, bostan da, bahçe de bakılır, dikilir; güz gelince ayrı ayrı bozulurdu. Bağ bozumu, şölenlere, şenliklere yansırken, sessiz sedasız olsa da bostan veya bahçe bozumu da yapılır, kilerler kışlıklarla doldurulurdu. Kim bilir belki de “bahçalarda barım var/bir heyva bir narım var/galem gaş gara gözlü/hoş bahışlı yarim var” diyen Iğdır türküsü, bereketli geçen hasadın neşesiyle bir bahçe bozumunda söylenmiştir.

Tarlanın, bostanın, bağın, bahçenin her birinin ayrı bir uzmanlık ve ustalık gerektiren kuşaktan kuşağa aktarılan geleneksel bilgi birikimi vardı. “Bağa bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun”, “bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur”, “Mart Dokuzunda çıra yak bağ buda”, “bağ bayırda tarla çayırda”, “bağı ağlayanın yüzü güler” veya “bağ babadan zeytin dededen kalmalı” atasözleri, yüzyıllara dayanan deneyimlerin imbikten süzülüp günümüze gelenleridir.

Hakeza “bostan göğ iken pazarlık yapılmaz”, “telaşsız baş bostan korkuluğunda olur”, “dört dönüm bostan yan gel yat Osman”, “üzümünü ye bağını sorma”, Şeyhi’nin meşhur Harname’sini hatırlatan “bostana dadanan eşeğin kuyruğu kulağı olmaz” veya “destursuz bağa gireni sopa ile kovarlar” atasözleri de bağ ve bostan ile ilgili deneyimlerin ve yaşanmışlıkların ifadesi olmalıdır.

Sanayileşme sürecinde tarımsal üretim, fukara köylülerin mecburi iş alanı gibi algılanmaya başlanınca kentlerdeki bağ, bahçe ve bostanlarla birlikte tek veya iki katlı, bahçeli, avlulu evlerin yerini apartmanlar ve rezidanslar almaya başladı. Böylece genç kuşaklar, normal kent hayatı böyledir sandı. İç avlu, arka bahçe gibi mekânları ise varsılların villalarında veya yoksulların gecekondularında uzaktan gördü. Hele “iç avlu” ile birlikte apartmanlaşan kentlerde yok olan “arka bahçe” siyasi literatürde kötü niyetle kullanılan, sömürülen yer, bölge veya ülke anlamında yeni bir metafora kaynaklık etti.

Oysa bağ, bostan ve bahçe, Turfan’dan Balkanlara kadar eski kentlerin hem süsü hem de gıda depolarıydı. İstanbul’da Yedikule Bostanları veya Diyarbakır’ın kale surlarına bitişik Hevsel Bahçeleri, böyleydi. Haşim “bir acem bahçesi, bir seccade/dolduran havzı ateşten bade” mısralarıyla Sadi’ye “Bostan” ve “Gülistan” ilhamını veren bahçelere telmihte bulunuyordu. Keşke bugün de bir sanatçımız da çıkıp günümüz Batı şehirlerindeki dev binaların teraslarının sebze bahçeleri olarak kullanımından ilham alıp kent plancıları arasında farkındalık yaratsa ne hoş olurdu.

Çağdaş kentin betona mahkûm kültürü, torun severken söylenen “oğlanınki oğul balı, kızınki bahçe gülü” benzetmesine yansıyan bahçe kültürünün hazzına ve keyfine varamadığı, çiçeğini koklayamadığı, “yerdeki göğertiden gökteki kuşun payı var” atasözünü unuttuğu ve kuş cıvıltılarını dinleyemediği veya bunun estetiğini kazanamadığı için eski villaları ve gecekonduları, rezidans ve AVM arazisi gibi görmeye başlamıştır.

Öyle ki, “bahçeniz ve villanız otuz üçüncü katta” diyen reklamlar bile yapıldı; bahçe katı daireler öldüm fiyatına müşteri bulamazken, üst katlar yok sattı. Hoş yüksek binalar yapan müteahhitlere de hak vermek lazım zira yeni kentli insan da toprağa basmamak, börtü böcekten uzak durmak veya etrafa yüksekten bakmak istiyordu.

Bu heyecan ve yüksekte oturma arzusu bir müddet sürdü. İlk sarsıntı AVM’lerin, dev marketlerin dağıtım ağındaki GDO’lu veya işlenmiş gıdalar konusunda yaşandı. Önce köy ve köy ürünleri romantizmi başladı; sonra balkonlara, teraslara yerleştirilen saksılarla eski şehirlerin iç avluları veya arka bahçeleri hatırlandı.

Kentleşme sürecinde “köylü” denilerek küçümsenen tarımsal üreticiler, “köy yumurtası”, “köy yoğurdu”, “köy ekmeği” gibi ürünleriyle kıymete bindi. Bahçe domatesinin, bahçe salatalığının, bahçe biberinin lezzeti konu komşu sohbetlerinde anlatılmaya başlandı. Arzular ve ihtiyaçlar giderek büyüdü; bu konuda da şehrin yakınlarında “hobi bahçeleri”ne dönüştürülen tarlalar imdada yetişti. Bahçecilik merakı giderek arttı ve kentlerin çevresinde bir bahçelik yer arayanlar çoğaldı.

Kendi bahçesinde tarımsal üretim yapma arzusu, kentli varsıl sınıflarda çiftlik; orta sınıflarda bahçeli ev veya hobi bahçesi olarak arzudan gerçeğe dönüştü. Bahçeli evleri yıkıp apartman dikenler ve böylece bir apartman dairesine sulh olanlar ise, teras ve balkonlarındaki saksılara diktiği fidelerle avunmaya başladı.

Nitekim şimdilerde unuttuğumuz korana günleri, yeni kentli insanı böyle bir ortamda karşılamıştı. O günlerde dev rezidansların yüksek katları, asansörleri, ortak alanları korku mekânlarına dönüşmüştü. Bütün dünyada korona daha çok iç içe dip dibe yaşayan bu tip yapıların olduğu kentlerde yayılmıştı. Hele sokağa çıkma yasağı, iki göz odalı apartman dairelerinde yaşayanlara İbrahim Tennuri’nin “ger bağ ü ger bostan ola/ger bend ü ger zindan ola” mısralarındaki bağ ve bostan ile zindan karşılaştırması gibi kâbus olup çökmüştü.

“Bir musibet bin nasihatten evladır” sözü kavlince korana günlerinde daha iyi anlaşıldı ki yeni kent de eski kent gibi yatay ve bahçeli olmalı. İçinde, dışında, yanında yöresinde orman gibi büyük bahçeler olmalı. Meğer biz Batıdan park kelimesini alıp kırsalda “millî parklar” şeklinde doğa korumanın sembolü yaparken, kentte eski bağları ve bahçeleri küçülterek bir kaydırak ve iki salıncaklı çocuk oyun alanlarına dönüştürmüşüz.

İrem’den İsfahan’a, Turfan’dan Diyarbakır’a, Meram’dan, Gesi’ye, Dolmabahçe’den Gülhane’ye uzanan bağ ve bahçe kültürümüzü, yanlış alıp yanlış yorumladığımız park kelimesiyle yapaylaştırmış, sokak arasında birer evlik arsalara hapsetmişiz. Ataların “baba oğluna bir bağ bağışlamış; oğul babaya bir salkım üzüm vermemiş” sözündeki hayret, “oğul bağı kat karşılığı müteahhide vermiş” cümlesinin yanında ne kadar naif ve masum kalıyor değil mi?

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen