Yıl…

Dünyamız Güneş etrafındaki dolaşımını bilmediğimiz zamanlardan beri sürdürüyor ve bunu 365 günde tamamlıyor. Bu süreye Türkçede “yıl”, Arapçada “sene” deniyor. İslam’ın kabulünden sonra “sene”nin Türkçede “yıldan yıla” daha çok benimsendiğini söyleyebiliriz.

Dünyamızın Güneş etrafındaki dönüşü “yıl on iki ay” atasözündeki gibi biteviye; başlama ânını gösteren takvimler ise itibari ve kültüreldir. Doğayı gözleme dayanan döngüsel takvime göre Nevruz veya Hıdırellez gibi mevsimsel bir “değişim”; çizgisel takvime göre Milat veya Hicret gibi tarihsel kabul edilen bir “sıfır” bu dönüşün itibari başlangıcı olarak belirleniyor.

Miladi takvim, yılbaşını Bir Ocak ve Hz. İsa’nın inanılan doğumunu “sıfır” kabul etse de “İsa’dan önce” demek zorunda kalıyor ve insanlık tarihini anlatmak için on binlerce, son bulgulara göre yüzbinlerce yıl geriye gidiyor. Diğer yandan gündüzün uzaması, gecenin kısalması, karların erimesi, ırmakların taşması gibi her bölgede, her kıtada farklı zamanlarda ortaya çıkan doğa olaylarının kültürlerdeki yansımaları da “yeni yıl” başlangıcı olabiliyor. Mesela UNESCO Somut Olmayan Kültürel Miras Listelerinde bu türden onlarca yeni yıl başlangıcı ve kutlaması vardır.

Bu nedenle ister çizgisel, isterse döngüsel olsun kültürlerin sonsuz dönüşün başlama ânı olarak kabul ettiği her “yılbaşı” ve onun bitişini gösteren her “yıl sonu” görecedir; semboliktir. Gerçek olan ise yılın kendisidir ve bu “ayın aydınındaki” hilalin, “ayın karangısında” 12 kez kayboluşudur; ala şafakla doğan, kızıl gurupla batan güneşin 365 kez bize “gün akşam oldu” dedirtmesidir.

Zeki Müren’in sesiyle “gönlümde açmadan solan bir gülsün/her zaman gamlıyım her zaman üzgün/beklerim yolunu aylar boyunca/yeter ki gel bana senede bir gün” diyen Hicaz şarkıda yılın başı da sonu da o bir günün içindedir, bir günlüğüne kavuşan sevgililer için yılın tamamı o bir gün değil midir?

İnsanoğlunun ömür denilen yeryüzünde kalma süresi, kültürlerin ürettiği takvimlerdeki yıl ile ölçülüyor. Gelen her yıl, “kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş” atasözünde işaret edilen talihle hayatta kalanlara yeni bir yaş ekliyor, geçen her yıl “seneler su gibi akıp gidiyor” diyen yaşı kemâle erenlerin ömründen bir yılı daha alıyor.

Doğum, evlenme, ölüm gibi özel olanların yanında kuruluş, kabul, ortaya çıkma gibi daha genel konular da öteden beri eskilerin “sene-i devriye”, yenilerin “yıl dönümü” dediği anma ve kutlamalara vesile oluyor. Mesela 2020 yılı “ben yirmi dokuz yıl şehzade idim, yirmi dokuz yıl da kağanlık yaptım” diyen Bilge Kağan yönetimindeki Göktürk çağını anlatan üç şaheserden ilki olan Bilge Tonyukuk Abidesinin dikilişinin 1300. yılı UNESCO öncülüğünde bütün dünyada kutlanmıştı.

Dedem Korkut iyi insanlara “üç otuz on yaş” duası etse de eskiler Arapça altmış demek olan “sittin” üzerinden “altmış yıl” yaşamayı hayal gibi görmüş olmalılar ki “sittin sene” sözünü Nazım Hikmet’in “ben gelmesem sittin sene semtime uğramayacaksın” dediği gibi erişilemez zamanları ve Bilge Kağan gibi ellilerde göçenleri düşünerek söylemiş olmalılar.

Teoman Alpay’ın “nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım” veya Nil Burak’ın “boş vere boş vere ne hâle geldik/her yüze güleni biz dost bildik/geçti yıllar bir su gibi/neredeydik nerelere geldik” dediği gibi şarkılara, türkülere gelecek yılların umudu ve sevincinden çok, geçen yılların hüzünleri, hayal kırıklıkları daha çok yansımıştır.

“Geçti aylar, geçti yıllar, geçmedi yardan gönül” veya “sevemedim kara gözlüm seni doyunca/hep kıskandım seni elden yıllar boyunca” şarkılarında olduğu gibi sevgililerin kavuşma veya ayrılmaya dair türlü hâlleri yıl üzerinden ifade edilmiştir.

Halk arasında geçen yıla “bıldır” deniyor ama olağanüstü her yıl, “gün olur yılı besler, yıl olur günü beslemez” atasözünün söylenmesine sebep olan “kıtlık senesi” gibi daha özel bir ad taşıyor. “Çiftçinin karnını yarmışlar, kırk tane gelecek yıl çıkmış” atasözü, “rençber kırk yılda, tüccar kırk günde” denilerek kıt kanaat geçirilen kim bilir kaç yılın hikâyesini anlatmaktadır?

Fıkra bu ya Nasreddin Hoca’nın iki kızı varmış. Biri çiftçi, diğeri çömlekçi ile evliymiş. Babalarıyla görüşünce çiftçi ile evli olan kuraklıktan, çömlekçi ile evli olan yağmurdan şikâyet etmiş. Sohbette Hoca kızlarına “yılın eksiğini nisan getirir, nisanın eksiğini yıl getirmez” veya “onmadık yılın yağmuru harman vakti yağar” demiş midir bilinmez ama birinin “varlık yılı”nın diğerinin “yokluk yılı” olmasına “kadere bak” diye hayıflanmıştır herhâlde.

Dil ve edebiyatın güzelliklerinin peşinden gidenler için “yıllar yorgun ben yorgun/boşa geçti seneler” şarkısında “yıl” ve “sene” kelimelerinin nüans ve ahengi hoş görünse de ömrün güneşinin ikindi, mevsiminin güze dönüşünün hüznünü, elbette çok yaşayan, kırktan artık “yılbaşı” veya Anadolu ağızlarındaki söylenişiyle “yıl sırtı” anısı olan bilir.

Kırk, bütün kültürlerde “formülistik” sayıdır ve itibari bir süreyi veya sayıyı anlatır ama “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” atasözünün veya Barış Manço’nun şarkısına yansıyan şekliyle “bir yastıkta tam kırk yıl” süren ve “yüzü güzele kırk günde doyulur, huyu güzele kırk yılda doyulmaz” denilen bitimsiz sevdaların kültürümüzdeki hikâyesi başkadır.

Mecliste arif, medresede âlim, tekkede âşık olmanın yolu yıllara yaslanan usta-çırak eğitimi ve sabırdır. Yunus Emre bir rivayete göre Taptuk Emre, diğerine göre Hacı Bektaş dergâhına “kırk yıl” odun taşıdıktan sonra dervişlik ve şairlik beratı alır. Bunun içindir ki “kırk yıllık Kani, olur mu yâni” atasözü, azimle, sebatla ve çabayla kazanılmış değerlerden vazgeçilemeyeceğinin ifadesidir.

Çıraklıkta geçen her yıl kalfalık ve ustalık yolunda kazanılan deneyimdir. Bu deneyimi küçümseyip “ar yılı değil, kâr yılı” diyerek Ahilik kültüründe ustaların “püf noktası” dediği olgunlaşma sürecine uymayanlar ayıplanır. Halk bunu “altı aylık seyislikle kırk yıllık fışkı karıştırılmaz” atasözüyle ifade eder.

Yıl sonu ve yılbaşı muhasebe vaktidir. Eskilerin Nevruzla birlikte Mart, şimdikilerin Miladi yılbaşı ile Ocak ayında başlattığı “mali yıl”, bir yılın bütçesinin, planının ve programının yapılması demektir. Atalar “yerini bilmeyen, yılda bir kat urba eskitir” diyerek devletler, kurumlar kadar kişilerin de yıllık muhasebesini yapmasını, başarı ve başarısızlığını değerlendirmesini öğütlüyor.

Yeni yıl umuttur. Adı ne olursa olsun ne vakit kutlanırsa kutlansın yılın başındaki bütün şölen ve şenlikler, yeni yılda talih gülsün, huzur ve mutluluk gelsin diye yapılır. Gelin görün ki bazen “yıl uğursuzun” atasözünde olduğu gibi, bütün dilek ve temennilere rağmen nimet-külfet dengesinde kantarın topuzu kaçabilir, haksıza nimet, haklıya külfet düşebilir.

Kiminin “üç otuz on” yılı göz açıp kapayıncaya kadar geçerken, kimisi sittin senelik bir ömre sittin sene ulaşamaz. Kimileri içinse Cengiz Aytmatov’un meşhur romanındaki gibi “Gün Olur Asra Bedel” veya başka bir söyleyişle “Gün Uzar Yüzyıl Olur”, zaman geçmek bilmez.

Sözün özü, ne ömürler “rüzgâr gibi” geçsin, ne de Sabahattin Ali’nin “geçmiyor günler geçmiyor” veya Necip Fazıl’ın “ne hasta bekler sabahı” dediği gibi donup kalsın. Geçen yıl hoş geçsin, gelen yıl hoş gelsin.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen