Dert…

Sözlükler, Farsçadan Türkçeye geçen bu kelimenin üzüntü, hastalık, ağrı, sorun, kaygı, tasa, sıkıntı, gam, keder, illet, baba ve ur anlamına geldiğini veya onların yerine kullanıldığını söylüyor.

Dert; geçmişte “derdim bana derman imiş” veya “vuslat aşkı öldürür” sözleriyle karşımıza çıkan bir kültürde derman, ilaç, çare, deva, şifa, kavuşma, mutluluk gibi karşıtlarının anlamlarını da yüklenebilen bir semboller ve mecazlar dünyasıdır.

Dert; Türk kültüründe türküden şarkıya, şiirden masala, halıdan kilime, oyadan işlengiye, çömlekten çiniye, oymadan sedefe sanatın her türüne yansıyan Nesimî’nin “bir acayip derde düştüm” veya bir dönemin diller pelesengi şarkısının “dertleri zevk edindim bende neşe ne arar” dediği aşkın, hüznün, melalin, efkârın, acının, sitemin, mutsuzluğun gizli dilidir.

Dert; Eyüp Peygamberin her türlü illete “dert değil” deyip tahammül gösterdiği, Mevlana’nın “derdimi dinledim derdimden iğrendim/onun derdini gördüm derdime imrendim” diye şükrettiği, ataların “Allah sevdiğine dert verir” diyerek tevekkül gösterdiği “dert, çekene göredir” denilen ve bazen de “çekemem bu derdi bölek seninle” diye boş kâğıt verilen bir sabır sınavıdır.

Dert; Yunus Emre’nin “benim adım dertli dolap/suyum akar yalap yalap/böyle emreylemiş Çalap/derdim vardır inilerim”, Fuzuli’nin “aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib/kılma derman kim helâkım zehri dermanındadır” veya Niyazi-i Mısri’nin “derman arardım derdime derdim bana derman imiş” dediği ilahi aşkın mecazî anlatımıdır.

Dert; Hatayi’nin “güzel pirim bir dert vermiş çekerim/bir derdim var bin dermana değişmem” diye sevindiği, Mevlana’nın Şems’ten, Kaygusuz’un Abdal Musa’dan, Fatih’in Ak Şemseddin’den talep ettiği aşkı, -Fuzuli’nin “aşk imiş her ne var âlemde” dediği gibi- aklın önüne koyan mistik bir arayıştır.

Dert; Fuzuli’nin “derd çok hem-derd yok düşman kavî tâli’ zebun”, Pir Sultan Abdal’ın “derdim çoktur hangisine yanayım”, Mustafa Sağyaşar’ın “dertliyim ruhuma hicranımı sardım da yine”, Sezen Aksu’nun “nolur sormasınlar bana/nolur söyletmesinler derdimi”, Sivas türküsünün “derdim bin bir iken bin beş yüz oldu” veya Athena’nın “bir iki dert dert üstünde dert/bir iki dert dert üstüme dert” dediği gibi acıların toplamıdır.

Dert; türkülerin “Mevla’m birçok dert vermiş/beraber derman vermiş/bu tükenmez derdime/neden ilaç vermemiş”, “derdim var seller gibi/diyemem eller gibi/kurudum kadid oldum/meyvesiz dallar gibi” veya Maksut Feryadi’nin “el gözünde gamsız dertsiz biriyim/benim neler çektiğimi kim bilir” dediği “gizli sırların” veya kara sevdaların diğer adıdır.

Dert; Recaizade’nin “göz göz oldu yüreğim, gözlerinin derdinden” veya Orhan Veli’nin “bilmezdim şarkıların bu kadar güzel/kelimelerinse kifayetsiz olduğunu/bu derde düşmeden önce” mısralarına yansıyan büyük heyecanların, bitimsiz aşkların ifadesidir.

Dert; “âşık-sevgili-rakip” üçgenindeki sabır sınavında “dert bir değil elvan elvan/takatsiz kalmışım yayan/bir derdime bin dert koyan/o yar beni pareleyen”, “yârim derdini ver bana/dermanın olayım senin” veya “dertler benim çile benim/hayat senin senin olsun” mısralarına dökülen ikna edilemeyen sevgiliyi tehdit etmeyi veya şiddet uygulamayı aklından geçirmeyen sitemin türküsüdür.

Dert; bazen ağ otağda, kızıl otağda gülen, eğlenen Dede Korkut beyleri içinde Dirse Han, Kam Büre Bey veya Bay Biçe Bey gibi evlatsız kalmak ve ağzı dualı beylerin “ocağın yansın” alkışına kadar kara otağda kalmaktır. Bazen de Yesari Asım Arsoy’un “felek bana güzel bir gün nasip etmez dertliyim/ocağım tâ ezeldendir yanıp tütmez dertliyim” dediği nağmelere dökülen çocuksuzluğun veya Süleyman Nazif’in Şerif İçli’nin bestesiyle “derdimi ummâna döktüm âsûmâna inledim” diye seslendiği uzak denizlerde yitirilen bir evladın acısıdır.

Dert; Namık Kemal’in “felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin” sözü kavlince her acıyı yüklenmek isteyen Anadolu’dan “Bolulu Dertli”nin, Tataristan’dan “Zakir Derdmend”in veya günümüzden “Hemdert” grubunun mahlası ve âşıkların tasnif ettiği “Derdi Yok ile Zülfü Siyah” hikâyesinin dertsiz kahramanlarının yoldaşı olmuştur. Şiir kitabına “Derdin Derdim Anadolu” adını veren Âşık Ali Çıtak içinse dert vatanla aynileşmektir.

Dert; Faruk Nafiz’in dilinden Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ın “hastayım, derdime verem diyorlar” mısralarına yansıyan kâh karşılıksız aşkın, kâh ataların “olan dört bağlar, olmayan dert bağlar” dediği yoksulluğun veya kara sevdanın sebep olduğu “ince hastalık”tır.

Dert; sanayileşen kentte Mine Koşan’ın “dert bende derman sende”, Semiramis Pekkan’ın “dert ortağım benim biricik sevgilim”, İbrahim Tatlıses’in “dertler derya olmuş”, Müslüm Gürses’in “dertler insanı” veya Orhan Gencebay’ın “dertli ağlar dertsiz ağlar” gibi şarkılardaki güçlü yorumlarında türküden arabeske bu toprakların sesini arayanların acısını tattığı ve keyfini sürdüğü hüznün diğer adıdır.

Zifiri karanlık şafağın, Mart yazın habercisidir. Atalar, bir yandan evde her şeyi tüketen ve kazma kürek yaktıran kara kış bir türlü gitmediği, diğer yandan hesaplar görülen, defterler dürülen mali yılbaşı geldiği için “Mart ayı dert ayı” veya “Mart çıkmadan dert çıkmaz” demişler. Kültürün baharı müjdeleyen göçmen kuşlara, leyleklere hele turnalara muhabbeti ve Turnalar Semahına yansıyan “gene dertli dertli iniliyorsun/sarı turnam sinen yaralandı mı” mısraları, bahar müjdesinin gecikme kaygısıdır.

Günümüzde çek, senet, noter onayı, tapu gibi hukuki belgeler geçerli olsa da gelenekte “söz namus” olduğu için zamanı gelince ödenemeyen borç en büyük derttir. Ataların “borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmek” veya “borç uzayınca kalır, dert uzayınca alır” sözlerinde borçla derdin bir arada kullanılmasının sebebi budur. Kuşkusuz “ellerin dert görmesin” duası “açları doyuran, çıplakları giydiren” Göktürk kağanlarının, Dedem Korkut beylerinin veya Köroğlu’nun yanı sıra borçluyu borcundan kurtaran, kasaptaki, bakkaldaki, fırındaki, eczanedeki veresiye defterlerini kapatan günümüz yiğitlerine de edilmiş olmalıdır.

Halk “dert babası” deyimini Volkan Konak’ın “dertliyim kederliyim her ne dersen ağlarım” dediği gibi başkasının derdini kendine dert edinenler için kullanır. Hâlini arz ermek isteyene “ben dert babası değilim” veya “derdini Marko Paşa’ya anlat” diyene “dert yanmak” boşunadır. Ataların “aşk ağlatır, dert söyletir” veya Âşık Veysel’in “anlatmam derdimi dertsiz insana/dert çekmeyen dert kıymetin bilemez” dediği gibi derdi olan “derdini dökmek” için “dert ortağı” arar.

Dert; kâh ataların “ağacı kurt, insanı dert yer” dediği türden onulmaz bir hastalık, kâh “dert gider amma yeri boş kalmaz” sözüne yansıyan serzeniş, kâh öğütmeye buğday yok anlamına gelen “taş taşı yiyor” ifadesiyle açıklık kazanan “değirmene vardım derdim yanmaya, değirmen başladı dertli dönmeye” sözüne yansıyan derin yoksulluktur.

Salgın, kırgın, deprem, sel, yangın, kıtlık gibi herkese musallat olan dertlerin tek tesellisi ise “elle gelen düğün bayram” misali “dertsiz baş olmaz” atasözüdür. Yeter ki “dert garibe, çor garibe; gelen giden vur garibe” dedirten adaletsizlikler olmasın dünyada. Yoksa herkes bilir ki ataların dediği gibi “ağrısız baş mezarda gerek” veya “dertsiz baş terkide gerek”.

Ataların “dert küpü”, şarkıların “dertler deryası” dediği ve geniş kitlelerin “dert eğirdiği” şu üç günlük dünyada kimseye “dert olmamak” için -ve tabii ataların “dertsiz başını derde sokma” öğüdünü de “neme lazımcılığa” dönüştürmeden- bazı şeyleri “dert etmemek” lazım vesselam.

[i] Prof.Dr., Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Halk Bilimi Bölümü Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Millî Komisyonu Başkanı.

Yazar
M Öcal OĞUZ

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen