Bilgi Varlık ve Hikmet Üzerine Abdülkadir İlgen Hoca’nın Kritiği Hakkında

Abdülkadir İlgen Hoca’nın “Bilim ve Yöntem Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısı, Türk bilim felsefesi üzerine kaleme aldığım metindeki bir önermeyi ciddiyetle sorguluyor. Prof.Dr. Abdülkadir İlgen, Türk entelijansiyasının yaşayan en önemli isimlerinden birisidir. Onun yazdıkları ve anlattıkları düşünce ve fikir hayatımıza çok önemli katkılar yapmaktadır. Bu nedenle Türk düşünce hayatına önemli katkılarda bulunan İlgen Hoca’nın eleştirisini, kendi teklifimin kapsamını daha açık belirtmek için değerli bir imkân olarak görüyorum.

Önce şunu belirtmem gerekir: Yazımın konusu “Bilim ve Yöntem” değil, bilim yapma ile edinilen bilimsel bilginin teknolojiye dönüşüp, insanlık hayatına yansıması üzerinedir. Kısaca şunu belirtebilirim: Yöntem bilimsel bilgi edinmenin zorunlu aygıtı, bilim felsefesinin konusu. Bilimsel bilginin niyet veya sonucu da bilim felsefesinin konusu. Biz, o yazıda, ikinci ile uğraştık.

İlgen Hoca’nın itirazı, bilimsel yöntemi bilime yön veren ontolojiden ayırmam gerektiği yönündeki cümlemde düğümleniyor. “Ayırmak” sözü, kastettiğimden daha kesin bir kopuş izlenimi yaratmış olabilir. Bu nedenle önce hangi bilgiden söz ettiğimi, ardından yöntem ile varlık anlayışı arasında nasıl bir ilişki kurduğumu açıklamak isterim. Bu arada yazımın başlığı da konusu da “Bilim ve Yöntem” üzerine odaklanmış değil, yazım “bilimsel bilginin nasıl kullanıldığı ve kullanılabileceği” üzerine.

Tartışmamın odağında bilimsel bilgi vardır. Bilim ile ilim arasında yaptığım ayrım; tecrübe, vahiy, sezgi, sanat veya felsefe yoluyla edinilen bilgileri değersizleştirme amacı taşımaz. Bunların edinilme ve gerekçelendirilme yolları, gördükleri işler ve cevap aradıkları sorular birbirinden farklıdır. Hepsinden aynı türde kanıt veya aynı işlev bekleyemeyiz. Burada savunduğum şey, bilimsel bir olgusal iddianın, onu ileri süren kişinin inancından veya dünya görüşünden bağımsız olarak başkalarının da inceleyebileceği kanıtlar karşısında değerlendirilmesi gerektiğidir.

Önce, yazıda hangi bilgiden söz ettiğimi belirlemeliyim. Tartışmamın odağında bilimsel bilgi vardır. Bilim ile ilim arasında yaptığım ayrım, vahiy, tecrübe, sanat veya felsefe yoluyla edinilen bilgileri değersizleştirme amacı taşımaz. Bu bilgi türlerinin kendilerine özgü edinilme ve gerekçelendirilme yolları vardır; fakat hepsinden aynı türde işlev ve kanıt beklemeyiz. Burada savunduğum şey, bilimsel bilginin, bilimsel bir olgusal iddianın, onu ileri süren kişinin inancından veya dünya görüşünden bağımsız olarak başkalarının da inceleyebileceği kanıtlarla sınanması gerektiğidir.

Bilindiği gibi bilginin çeşitli türleri vardır: Tecrübi bilgi, vahyi/sezgisel bilgi, sanatsal bilgi, bilimsel bilgi. Bunların hepsinde bilgi üretiminin ardında olduğu Kabul edilen algı ve anlayışlar, bilgiyi edinme yöntemleri, kabullenme şartları, niyet ve uygulama biçimleri birbirinden oldukça farklıdır.  Yazıda esas alınan bilimsel bilginin edinme yöntemleri de  gözlem, ölçüm, uygun karşılaştırma, eleştirel sınama, bazılarına göre de akıl yürütmedir. Bu yöntemsel süreçte elde edilen bilgider nesnel bilgidir, ölçülebilir, eleştirilebilir, sınanabilir, yanlışlanabilir. Onu mutlak olarak değil geçici, yani şimdilik, yani şimdilik en uygun açıklama olarak Kabul ederiz. Biliriz ki o sınana sınana yanlışlardan ayıklandıkça zamanla değişecektir, ama hiç bir zaman mutlak doğru olmayacak, her zaman en elverişli açıklama olarak kabul edilecektir. Tam d bu noktada bilimsel bilgiyi edinme yöntemleri ve bilimsel bilginin nitelikleri mekana ve mekandaki özneye göre değişmezdir. Yani İstanbul’a, New York’da, Tokyo’da, Moskova’dai Pekin’de bilimsel bilgi ile uğraşanlar başlangıçta, niyet olarak değil ama yöntemsel olarak aynı metodolojiyi lullanacakalrdır. Onların müslüman, hıristiyan, budist, hindu ya da ataist olmalarının onlarad verdiği ontik Kabul bu yöntesmel süreci ve bilimsel bilgiin niteliğini etkilemeyecektir. Ancak, iş edinilen bilimsel bilginin kullanımına gelince değişecektir kimisi onu açları doyurmak için, kimisi uzaya gitmek için, kimisi hastalıkları iyileştirmek için, kimisi böceklerin ahyatını tanımak için, kimisi insanlara hükmektmek için, kimisi de insane v doğaya karşı Hakkın rızası için kullanacaktır. İşte bizim bilimsel bilgide yöntem ile ontik zihniyet arasındaki ayırımımız tam da buradadır. Örneğin aynı şartlarda bir tedavinin etkinliğini araştıran iki hekimden biri farklı bir varlık anlayışına sahip diye verinin kaydı, karşılaştırmanın kuralları veya yanlılıkla mücadele ölçütleri değişmemelidir. Etkinlik iddiasını iyi niyet, gelenek veya umulan toplumsal yarar doğrulamaz. Bu anlamda bilimsel sınama ölçütlerinin genel geçer olmasını savunuyorum. Yoksa bütün disiplinlerin her yerde aynı araştırma tekniğini kullanacağını ya da araştırmacının hiçbir ön kabul taşımadığını ileri sürmüyorum.

Bilimsel araştırmada gözlem, ölçüm, karşılaştırma, akıl yürütme ve eleştirel sınama farklı biçimlerde bir araya gelir. Kullanılan teknikler araştırma sorusuna ve disipline göre değişir. Ortak olan, yöntemi açıklama, veriyi dürüstçe değerlendirme, yanlılıkla mücadele etme ve varılan sonucu eleştiriye açık tutma sorumluluğudur. Bilimsel bir açıklamayı mutlak doğruluk iddiasıyla değil, mevcut kanıtların desteklediği ölçüde kabul ederiz. Yeni bulgular ve daha güçlü açıklamalar karşısında onu gözden geçirmeye hazır oluruz.

Bu sorumluluk İstanbul’da, New York’ta, Tokyo’da veya Pekin’de çalışan araştırmacılar için aynı önemi taşır. Araştırmacıların inançları ve varlık anlayışları farklı olabilir; hangi soruyu sormayı önemli buldukları da bundan etkilenebilir. Fakat aynı koşullarda bir tedavinin etkinliğini araştıran iki hekimin veri kaydı, karşılaştırma ve yanlılığı değerlendirme ölçütlerini kendi inançlarına göre değiştirmemeleri gerekir. Etkinlik iddiasını iyi niyet, gelenek veya umulan toplumsal yarar doğrulamaz. Benim savunduğum ortaklık, bütün disiplinlerin aynı tekniği kullanması veya araştırmacının hiçbir ön kabul taşımaması değil, olgusal iddialarını denetlenebilir kanıtlarla gerekçelendirme yükümlülüğüdür.

İlgen Hoca’nın güçlü itirazı da burada önem kazanıyor: Hangi soruyu soracağımız, neyi olgu sayacağımız ve bulguları hangi kavramlarla yorumlayacağımız varlık anlayışımızdan ve tarihimizden etkilenir. Bu uyarıyı kabul ediyorum. Bilim insanı doğaya belirli kavramlarla soru sorar; aldığı cevap, mümkün olan bütün soruların değil, kurduğu araştırmanın cevabıdır. Bir hekim için görüntüleme, patoloji ve klinik gözlem aynı hastaya ilişkin farklı özellikleri görünür kılar. Yöntem seçimi bu bakımdan yalnızca mekanik bir işlem değildir. Ancak bu durum, ulaşılan olgusal iddianın kanıt karşısında sınanması gereğini ortadan kaldırmaz.

Kendi önermemi şimdi şöyle kurardım: Bilimsel iddiaların sınanma ölçütleri ile bilimsel faaliyete yön veren varlık anlayışı ve amaçlar birbirinden ayırt edilmelidir; fakat yöntem, ontoloji ve tarihsel bağlam bütünüyle kopuk değildir. Ontolojik kabuller araştırma sorusunu, kavramları ve bulguların yorumunu etkileyebilir; olgusal bir iddia için kanıtın yerini ise alamaz. Aynı şekilde, bir sonucun bilimsel bakımdan güvenilir olması, onun hangi amaçla kullanılacağını kendiliğinden belirlemez.

Bilmenin nesneye açılan saydam bir pencere olmadığı görüşünde de İlgen Hoca’yla buluşuyorum. Bununla birlikte, bilgiye yöntemler aracılığıyla erişmemizden, araştırdığımız varlığın bütünüyle yöntem tarafından yaratıldığı sonucunu çıkarmam. Beklenmedik bir bulgunun kuramımızı değiştirmeye zorlaması, gerçekliğin kavramlarımıza gösterdiği direncin örneğidir. “Varlığa ve olgulara sadakat” dediğim şey, kavramlarımızın tarihsel niteliğini bilirken onları kanıt karşısında düzeltmeye hazır olmaktır.

İlgen Hoca doğa bilimleri ile kültür bilimleri arasındaki farkı da vurguluyor. Bir bayrağın kumaşını incelemek, insanların onun için neden fedakârlık yaptığını açıklamaz. İnsanların anlam dünyasını araştırırken yorumlama vazgeçilmezdir; önceki metnimde araştırma nesnelerinin gerektirdiği yöntem çeşitliliğine yeterince yer vermemiş olabilirim. Yine de “toplumsal süreçler analiz edilmez, anlaşılır” önermesini bu kesinliğiyle benimsemem. Sağlık hizmetine erişimdeki eşitsizliğin dağılımını sayılarla göstermek ve insanların bu eşitsizliği nasıl yaşadığını görüşmelerle anlamak birbirini tamamlayabilir. Yöntemin uygunluğu, araştırma sorusuna göre gerekçelendirilmelidir.

İlgen Hoca’nın İbn Arabî, Bergson, Gökalp ve Hartmann üzerinden açtığı tartışma da önemlidir. İnsanın ürettiği anlam ve kavramların toplumsal hayatın gerçek unsurları hâline gelmesi, medeniyet üzerine düşüncelerimle temas ediyor. Bununla birlikte, düşünürlerin kavramları arasında benzerlik görmek ile aralarında tarihsel bir bağ kurmak ayrı işlerdir. Gökalp’in mefkûre kavramıyla İbn Arabî’nin a‘yân-ı sâbite anlayışı arasında kurulacak ilişkinin niteliği, metinlerin kendi bağlamında ayrıca gösterilmelidir. Ortak mirasımıza gösterdiğimiz ilgi, kaynaklara gösterdiğimiz titizlikle birlikte yürümelidir.

Türk bilim felsefesi teklifimde hikmet, emanet ve adaletin yeri buradadır. Hikmeti “eşyanın hakikati” olarak anlıyorum. Bu arayış, eşyanın işleyişine ilişkin bilgiyi ciddiye almayı ve bildiklerimizin insan, tabiat ve toplum bakımından anlamını sorgulamayı gerektirir. Emanet, bilgiyle kazanılan gücün sınırsız bir tasarruf yetkisi olmadığını hatırlatır. Adalet ise araştırmanın yararlarının ve yüklerinin nasıl dağıldığını sorar. Bu ilkeler deneysel sonucun yerine geçmez; bilimsel faaliyetin önceliklerini, uygulamalarını ve kurumlarını değerlendirmemize yardım eder.

Bu yaklaşımı “Türk” olarak adlandırmam, ayrı bir olgusal doğruluk ölçütü önermek anlamına gelmiyor. Bilimsel iddialar herkesin incelemesine ve eleştirisine açık olmalıdır. Teklifim, ortak bilimsel sınama sorumluluğunu koruyarak evrensel bilgi birikimine kendi tarihî tecrübemizin kavramlarıyla katılmak ve bilginin verdiği gücün hangi amaçlara yöneltileceğini düşünmektir. Böyle bir teklif, başka düşünce gelenekleriyle konuşabildiği ölçüde gelişir.

İlgen Hoca’ya, ilk cümlemdeki güçlüğü görünür kıldığı ve yöntemin varlıkla ilişkisini yeniden düşünmeye çağırdığı için teşekkür ederim. Eleştirisinden sonra hükmümü daha dikkatli ifade edebiliyorum: Bilimsel bilginin edinilmesi ve sınanmasında ortak, denetlenebilir ölçütlere bağlı kalmalı; araştırmanın sorularını ve yöntemlerinin sınırlarını sorgulamalı; bilgiyle kazandığımız kudretin kullanımını ise hikmet ve adaletle değerlendirmeliyiz. Bilgiden hikmete, hikmetten medeniyete uzanan düşüncenin çalışma programı, bu sorumlulukların birlikte taşınmasıyla kurulabilir.

Yazar
Muzaffer METİNTAŞ

Muzaffer Metintaş, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde göğüs hastalıkları profesörüdür. Akademik çalışma alanı akciğer kanseri, mezotelyoma ve plevra hastalıklarıdır. Bilim felsefesi, medeniyet araştırmaları ve ... devamı

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen