Dost bildiğimiz düşmanların değirmenine su taşımak mı?
İki yüz küsûr yıldır baskısı altında yaşadığımız Kültür Emperyalizmini biraz daha benimsemek mi?
Unutmayalım ki, zihnimizdeki YANLIŞ olarak yerleşmiş kavramlardan kurtulmak için yapılan her düzeltme, 240 yıldan beri mârûz kaldığımız -asker işgalinden daha vahîm- Kültüristilâsına karşı, bir meydan savaşı kazanmak gibidir.
Tarihin, belli noktalar seçilerek o noktalara göre bölümlere ayrılması ne derece doğrudur, bu konu bir yana; günümüzde yaygın, Avrupa merkezli bölümlemede şu YANLIŞLAR göze çarpıyor:
1.İlk Çağ; Hz. İsa Aleyhisselâm’ın (Avrupalı’ya göre ‘oğul Tanrı’nın) doğumu ile başlıyor: Mîlâd: 1.
Daha önceki zamanlara, Mîlâddan Önce deniliyor ve olayları gösteren tarihler, rakamlar, büyükten küçüğe doğru veriliyor: İlkokuldaki çocuklar bunu kolayca anlıyorlar mı dersiniz? (Kendi yazdıklarına göre, Hz. İsa A.S.ın gerçek doğum tarihiyle Mîlâd kabul edilen 1 arasında 8 yıla varan farklar da cabası.)
2.İlk Çağ 395 yılında, Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesiyle sona eriyor ve Orta Çağ başlıyor. Bu yıl, Türkler için, Çinliler için, Kuzey Amerika, Güney Amerika halkları Kızılderililer için, Afrika Kıtasını dolduran halklar için, Avustralyada yaşayan halklar için ne ifâde eder?
Dünya nüfusunun çoğu için hiçbir şey ifâde etmez.
3.Orta Çağ, 1453 yılında Konstantinopolis’in (İstanbul’un) Avrupa’ya göre düşmesi, (Fall of Constantinopolis), BİZE göre fethi (İslâm’a açılması, orada İslâmî değerlerin yerleştirilmesi) ile sona eriyor ve Yeni Çağ başlıyormuş. Çünkü, İstanbul’dan kaçan bilginler, Avrupa’da Rönesansa katkıda bulunmuşlarmış.
Kocaman bir yalan!
1453 yılında, Roma İmparatorluğu’nun son, doğu parçası İstanbul’da, her bakımdan gerilik, düzensizlik, başıbozukluk, çürümüşlük vardı: Doğu Roma İmparatorluğunda, Constantinopolis’te ise “fuhuş yaygındı, kölelerin durumu fecî idi. (R.J.H. Jenkins, “Social Life in the Byzantine Empire” The Cambridge Medieval History, vol. IV, part II, p.88.Cambridge University Press, 1978.)
Halk, Osmanlı ordusu şehri kuşatırken, şimdi Sultanahmed Meydanı olan yerdeki hipodroma, mâviler ile yeşiller arasındaki araba yarışlarını seyretmeğe koşuyordu.
İstanbul’daki bilginler, İncil’deki “zenginin Cennet’e girmesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zordur” cümlesini tartışıyorlar, devenin iğne deliğinden nasıl geçeceğini düşünüyorlardı. Bunun yanında, meleklerin erkek mi, dişi mi olduğu, kaç kanatları olduğu da harâretle tartışılıyordu. Doğu Roma her bakımdan çürümüştü. Böyle boş şeylerle uğraşan bilginlerin Avrupa’da Rönesans’a zemîn hazırlamadığı bir gerçektir. O bilginler, İstanbul’dan değil, Mora’dan gitmişlerdir ama, Avrupa için İstanbul’un Türkler eline geçmesinin unutulmaması, unutturulmaması gereklidir. Bizim de hoşumuza gidiyor; Çağ kapatıp Çağ açmışız! diyoruz!
Halbuki, biraz düşünsek şu GERÇEK ortaya çıkar:
Yeni Çağ başlangıcı için 1517 tarihi, çok daha uygundur. Günümüzde normları yaygın ve hâkim olan Protestanlık, o tarihte, Martin Luther’in Wittenberg katedralinin kapısına 95 maddelik tezini çivilemesiyle başlamıştır.
Bize yutturdukları, hoşumuza da giden, uzunca bir müddet kullanıp da uyandığımız (malûmat deposu olmayı tarihçilik zannedenler devam edebilirler) ve terk ettiğimiz imparatorluk (sömürme âleti, üniformalı eşkıyalık) kelimesinden kurtulduğumuz gibi bu “Yeni Çağı başlattık” aldatmacasından da kurtuluşumuz inşallah gecikmez.
Fâtih çağında Avrupa’nın görmek istemediği GERÇEK, Türk toplumunun durumu şöyle idi:
Türk cemiyeti, ilimde, teknolojide Avrupa’dan üstündü. Fâtih’in hocası Akşemseddîn, hastalığı yayan çok küçük varlıkların (mikropların) varlığını fark etmişti.
Fâtih, görmediği hedefe, topla aşırtma ateşi bulmuştur (havan).
Fâtih Sultan Mehemmed (o çağdaki söyleyiş böyledir) çağındaki Türk toplumu, âsâyiş, huzûr bakımından, çağımızdaki toplumların hepsinden daha iyi durumdaydı: “zinâ suçu derhâl ve şiddetle cezâlandırılırdı. Yol kesicilik âlemden silinmişdi. Öyle ki, bir kadın, yanında büyük mikdârda altınla, yalnız başına bir iki günlük yola gitse, hiçbir zarâra uğramadan döneceğinden kimse şüphe etmezdi (Neşrî, Cihân-Nümâ, II, 838-840).
İkinci Hükümdâr Orhan Gazi zamanından beri, Osmanlı cemiyeti öyle medenî, müreffeh durumda idi ki, Müslümanlar, zekât verecekleri yoksul bulmakta güçlük çekiyorlardı (Neşrî, Cihân_Nümâ, c.I, s. 186).
Avrupa ve onun uzantısı Batı âlemi, dar kafalılıkta, yobazlıkta inadını sürdürmektedir. Batı Avrupa’da babası bilinmeyenlerin oranı -şimdilik- Yüzde 50 civârındadır ve “böyle” dünyaya gelenlerin sayısı her geçen gün artmaktadır. (İnterrnete girip ‘children born out of wedlock’ yazın, ürkütücü tablo karşınıza çıkar.)
Batı’nın ve bizlerin, eski Türklerden, atalarımızdan örnek alacağı değerler meydandadır, insanlığın kurtuluş reçetesi de ortadadır, ama, bunu sunacak liyâkata sâhip miyiz?
Yoksa, o liyâkata giden yollara takozlar, mânialar koymağa devam etmemiz mi isteniyor?
29 Mayıs 2026
*** *** ***
