Oryantalistlerin ustaca, bilim cilâsı sürerek salıverdiği oltayı yutan, aklını kullanarak, Kur’ânı Kerîm’deki Fil Sûresi’nde bahsedilen “Tayran Ebâbiyl” (sürü sürü kuşlar) âyetini, “belki de yakındaki bir yanardağ’ın püskürttüğü lâvlar” olarak yorumlayıp sunan hâfız, ciltlerle kitap yazmış olan tefsir profesörüne ne demeli?
Zeki, iyi niyetli, gayretli, bilgili… fakat “her şeyi” akılla halletmek koridorundan çıkamadığı için böyle tuhaf yorumlarda bulunabiliyor.
Bu fakîr-i pür-taksîr’in inancı, kanâati şöyledir: Kâbe’yi yıkmağa gelen Habeş ordusuna sürüler hâlinde kırlangıca benzer kuşlar Gönderen, hangi kuşun gagasındaki ve pençesindeki hangi taşın, Ebrehe ordusundaki hangi askeri neresinden vuracağını bile kararlaştırmıştı.
O kuşları Gönderen’in, kendisine lütfettiği akılla bilgisayar yapan insanın, o âleti kullanarak ne ince hesaplar yapabildiği hatırlanırsa, hangi kuşun attığı taşın hangi askeri vuracağının kararlaştırılmış olması, sıradan bir iş olarak görülür.
“Aklını kullanmak, her şeyi akıl çerçevesinde halletmek” koridorunda gitmek, o at gözlüğünün dışına çıkamamak, çok zeki, çok bilgili olanları bile böyle yapabiliyor.
***
Bu, oldukça ‘değişik’ tutum sergileyen nev-zuhûrlara meâlciler mi dersiniz, Kur’ânı Kerîmciler mi dersiniz, Selefîciler mi dersiniz, Vahhâbîler mi dersiniz, modernistler mi dersiniz, yeni ilâhiyatçılar mı dersiniz, zıpçıktılar mı dersiniz, size kalmış, bu fakîr-i pür-taksîr, “deviriciler” diyorum. Çünkü, 1000 yılda yaşanmışlıklarla oluşmuş kültürümüzü, halk vicdanında yerleşmiş değerlerimizi, hâk ile yeksân (yerle bir seviyede) ediyorlar, devirip yok ediyorlar, neleri devirdiklerinin farkında değiller.
Klavuzu kâfir oryantalistler olan bâzı deviriciler de, -icabet edeni ve etmeni ile- bütün insanlık için Kıyâmete kadar rehber olan Son İlâhî Mesajı, Kur’ânı Kerîmi, “tarihsel” (kelimedeki aşağılık duygusu ürünü gülünçlük de vicdan ve zevk tırmalayıcı) olarak anlama mukallitliğine, zavallılığına düşmüşler, taktıkları/kendilerine takılan at gözlüğünün farkında değiller.
“Mevlid bid‘attır” diye tutturmuş “bende kılmışam” sözünü, “kul yapmışım” diye anlayarak, yalnız Allah’a kul olunur, Peygambere kul olunmaz” diye tevhid kahramanlığı yapıyor; “bende” sözünün, “tâbi, bağlı, itaat eden” demek olduğunu atlıyor. 1944 yılında diktatör Stalin’in sürgün ettiği yüz binlerce Kırım Türkünün, Kur’ânı Kerîm’in yasak olduğu Sovyetler Birliğinde, doğum, sünnet, evlilik, vefât gibi vesîlelerle okutulan mevlid sâyesinde kimliklerini koruduğu gerçeğini, vâkıasını da görmezden geliyor. Süleyman Çelebinin, Yıldırım Bâyezîd çağı Türkçesiyle yazdığı mevlidin, 1389 da Kosova’da ve 1396 da Niğbolu’da Birleşik Avrupa kâfir ordularını yenen Osmanlı’nın, fiilî (de facto) Hilâfet merkezi olan Bursa’daki Ulucâmide okunmasının mânâ ve ehemmiyetinden habersiz görünüyor.
Konulduğu koridordan çıkamayış, olayları 360 derece bakış açısıyla değerlendiremeyiş, böyle, çok zeki, çok bilgili, çok gayretli nev-zuhûrları, çok devirici, milletin mayası olan kültürü yok edicisi durumuna getirebiliyor.
Acı gerçek şudur ki:
Bu deviricilerin, Sünnette, Hadîs-i Şerîflerde uyandığı şüphe, oldukça yaygın duruma gelmiştir. Hadîs-Şerîfler, İslâmın İKİNCİ KAYNAĞI, TEMELİdir.
“Bir sözün Hadîs-i Şerîf olduğu anlaşılırsa, onu kabûl ederim” diye U dönüşü yapmak, iyidir de, bu konuda, şimdiye kadar uyandırılan şüphe yüzünden ortada, şaşkınlık içinde kalanların durumu ne olacak? Kim düzeltecek?
*** *** ***
28 Hazîrân 2026
