Dışarıda pırıl pırıl bir güneş vardı insan boyunu aşan kara inat. Gökte tek bir bulut yoktu. Nefes kesen soğuğa rağmen her tarafta tuhaf bir canlılık vardı.
Yavaşça büyük kayayı geçti. Buzlaşmış kayaları ayaklarıyla eşeleyip basamak yaptı, daha yükseğe çıktı, etrafa baktı. Tertemiz soğuk havayı içine çekti. Söğütten yaptığı bastonuna dayanarak yürümeye devam etti.
Kaç yıldır bu dağda, bu çok gizli bir o kadar da muhteşem mağaradaydı? Beş mi yoksa altı yıl mı olmuştu? Burayı keşfedeli üç bahar geçmişti. Sonra yeşil gözlü kız gelmiş, onunla da üç kış geçmişti. Demek ki en aşağı altı yıl…
Hayatını düşündü, Allah’a şükretti. Bu mağara onun kurtuluşu olmuştu, yeşil gözlü kızcağızın da. İnsanlardan o kadar korkuyordu ki iki kış dışarı çıkmamış, mağarada keşfettikleri kıymetli taşlardan hazine değerinde, çok güzel yüzükler, gerdanlıklar, bilezikler, bileklikler, küpeler yapıp kendini unutmuştu.
Yavaşça durdu. Artık çok çabuk yoruluyor, nefes nefese kalıyordu. Ama bu halinden de hayatından da çok memnundu. Kendi kendine gülümsedi:
“-Ben aslında sadece altı yaşındayım galiba. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum. Ama sadece altı yıl çok mutlu oldum. Yaşadığım onca yıl bana sabrı öğretti, şükrü de. Acıları öğrenmek istemedim. Beynimin bir yanı, ruhumun tamamı, bedenimim hepsi hep unutmak istedi. Ben de hep unutmaya çalıştım. Unuttum mu? Galiba tam unutamadım. Ara ara rüyalarıma giren annem, kız kardeşlerim, şimdi yüzünü unuttuğum yeğenim ve hanımı… Kötü kâbuslar gibi ağlayıp af diliyorlar. Ah ah…Üç kuruşluk dünya için değer miydi?”
Düşüncelerini bölen seslerle çok şaşırdı:
“- Allah Allah,” diye mırıldandı. “Kuzu sesleri! Bu kışta, kıyamette, bu dağ başında! Nasıl gelmişler buralara?”
Sese doğru gidince iki küçük kayanın arasına sıkışmış beş bembeyaz kuzu gördü. Küçücüklerdi. Birbirlerine iyice sokulmuşlar, titreyip meleşiyorlardı.
Hemen eteğine koydu ikisini. Üçü de peşinden koşmaya çalışıp düşe kalka onun peşine takıldı. Mağaranın gizli kapısından içeri bıraktı.
Mağarada melemeler devam edince yeşil gözlü kız çalışma odasından çıktı. Kuzuları görünce sevinç çığlıkları atarak yanlarına geldi. Yere oturup hemen ikisini kucağına aldı. Merakla sordu:
“-Anam, bunlar ne güzel kuzucuklar. Acaba anaları nerede? Buraya nasıl gelmişler?”
Kızın sorusuyla mavi gözlü ana aklına gelen soruyla irkildi. Telaşla düşündü: “Öyle ya, bunlar bir sürüden ayrılmışlarsa muhakkak arayanları olacaktır. Ya buralara kadar gelirlerse? En iyisi ben dışarı çıkıp etrafı bir kolaçan edeyim.”
Genç kıza kuzuları doyurmasını söyleyip hızla mağaradan çıktı. Kayanın tepesine dikkatle tırmanıp etrafı inceden inceye süzünce tahmininde yanılmadığını gördü. Biraz ilerideki kar yığının tepesinde bağdaş kurmuş biri oturuyordu. Arkası kendisine dönüktü.
Hemen yanında da güzel bir doru at vardı. Siyah yeleleriyle kuyruğundaki kar taneleri hâlâ erimemişti.
Yavaşça kayanın tepesinden kaydı, aşağıya indi. Olabildiği kadar sessiz olmaya çalışıp kar tepesinin yanına geldi.
Arkası dönük adam onu fark etmedi. Ayaklarını tepeden aşağı uzatmıştı. Başı öne eğikti. Ara ara sallanıyor, yavaş sesle kendi kendine konuşuyordu:
“- Ah anam ah! El kadar bebenin yalnız başına kalırsa başına neler geleceğini düşünmez mi? Ellerin elinde oyuncak olacağını bilemez mi insan? Hele o babam! Çektiniz gittiniz, kurtuldunuz bu dünyadan. Ben… Üç beş kuzuyla, atımla kalakaldım! Ama… O yeşil gözlü kızın dediklerini düşününce de çok haklıyım ben!”
Bu sözleri duyunca çok şaşırdı. Acaba olabilir miydi? Bu ihtimal var mıydı? Büyük bir merak bütün benliğini sardı. Hemen seslendi:
“-Yavrum, baksana buraya!”
O kadar kendi dünyasına dalmıştı ki havalara sıçradı karşısındaki. Onu görünce de büyük bir hayretle konuştu:
“-A! Anam, ne işin var senin bu soğukta, bu dağ başında?”
Mavi gözlü yaşlı kadın gülümseyip ona baktı. Sırtında keçeden yapılma kalın bir kepenek vardı, başında el örgüsü kar başlığı, uzun çizmeleri. Genç yaşında nasır tutmuş elleri de gözleri de bakışı da tertemizdi, şaşkınlıkla gülümseyen yüzü de.
“-Önce sen söyle hele dedi, ne gezersin bu soğuk günde dağ başında.”
Genç adam uzaklara bakıp derin bir of çekti. Neredeyse nefe almadan, durmadan konuşmaya başladı:
“-Köyden ayrıldım. Dursaydım ya onların bana ya benim onlara fenalığım dokunacaktı. Neredeyse bebeklikten bu yana çobanıydım köyün. Sabah bez torbama bir iki kuru ekmek, bir iki haşlanmış yumurta, biraz çökelek, akşamları da bir tas çorba koyarlardı kapının önüne. Büyüdükçe işler artmaya başladı. Sabah ya da akşam az biraz zaman olunca odun, ev eşyası, ne bulurlarsa taşıtırlar, ben de görevim sanırdım. Alay ederler, ses çıkarmazdım. Zoruma giden sözler söylerler, bir köşede ağlar, belli etmezdim. Sonunda bir ağacın dibinde bir kızla karşılaştım. O bana akıl verdi. Çok akıllı bir kızdı. O güne kadar görmediğim, değişik yeşil gözleri vardı. Birkaç sefer konuştuk dağlarda. Sonra kayboldu.”
Sonra birden sustu, yere baktı. Eliyle karlara şekiller çizip durdu.
Mavi gözlü yaşlı kadın Çobanın küçücük hayat hikayesini bir solukta anlatmasını sessizce dinledikten sonra susmasını istemedi. Artık anlamıştı ki yeşil gözlü kızın anlattığı çoban buydu. İlk başta yaşadığı şaşkınlık geçmiş, içini tatlı bir sevinç duygusu kaplamıştı. Beklemeden sordu:
“-Sonra? Sonra ne oldu?”
Çoban içini çekti:
“-Birkaç gün evvel köyün muhtarının oğlu ile en büyük sürüsünün sahibinin edepsiz veledi kahvenin önünde benimle dalga geçip enseme tokat attılar. “Yapmayın ağalar, ayıp oluyor” dedim. Kahkahalarla güldüler. Ben de onların enselerine iki şaplak atıverdim. Beni dövmeye kalktılar. Ama şaplak neymiş gördüler. Kahveden yetişenler ikisini elimden zor aldı. Zaptiyeye şikâyet ettiler. Çavuş beni haklı buldu. Sonra sürüyü de gütmeyeceğimi, bunca zamandır biriken hakkımı istediğimi, atıma dokunanın da kollarını, bacaklarını kıracağımı söyledim muhtara. Hiç oralı olmadılar. Atıma elleşemediler. Beş küçük kuzuyu önüme attılar. Buralara tırmanırken tipide kaybettim.”
Şaşırmış gibi yaptı mavi gözlü yaşlı kadın:
“-Essahtan mı? O küçümencikler senin mi? Beyaz beyaz, ne güzeller! Buldum onları. Korkma hiçbir şeycikleri yok. Sapasağlamlar.”
Neredeyse sevinçten havalara zıplayacaktı çoban. Ellerini havaya kaldırıp şükürler etti:
“-Hey Görklü Tanrım! Ne büyüksün. Şu anaya teslim ettin kuzucuklarımı. Dondular diye çok üzülmüştüm!”
İçi acıdı çobana bakarken. “İki genç insan,” diye düşündü. “İki saf gariban. Bunları karşıma çıkaran Yüce Rabbim! İkisinin de hayat hakkında doğru dürüst tecrübeleri yok. Her ikisi de yetim ve öksüz. Ama Yüce Rabbim elbette bir güzellik verecek bu evlatlar için.”
Ama neşesi kısa sürdü çobanın. Yüzü sonbahar çiçekleri gibi solup hüzünlendi; derin bir iç çekti. Neredeyse fısıltıyla konuşmasına devam etti:
“-Sanıyorlar ki aç kalıp geri döneceğim. Açlıktan ölsem de dönmeyeceğim. Ağaç kabuğu yerim, otlanırım hayvancıklar gibi, kar suyu içerim; ama dönmem! Bu rezilce aşağılanmaktan bıktım artık!”
Düşündü mavi gözlü yaşlı kadın: “Yüce Rabbimin gönderdiği kız kaç zamandır yanımda. Bu çaresiz evlat da kendi ayağıyla geldi. Sevgili Allah’ım ikinci misafirimi de gönderdi. O zaman… O zaman bu çaresiz görünene de çareyi görünür kılmak lazım.”
Söğüt sopasına dayanıp birkaç adım daha attı. Yavaşça karın üstüne oturdu. Çoban da hemen yerinden kalkıp kar tepesinden aşağı kaydı. Yanına bağdaş kurdu.
“-Ah be anam,” dedi hüzünle. “Ben ne edeyim şimdi? De bana, bana bir çare bul, ellerinden öperim.”
Aklına gelene gülümsedi mavi gözlü yaşlı kadın. Çobanın çaresizlikle yaşaran, güzel kara gözlerine baktı:
“-Her derdin bir çaresi vardır be oğul, diye cevap verdi. Niye dönesin ki o köye. Boş ver orayı. O artık geçmişte kaldı. Bak ne diyeceğim sana. Benim yazları vakit geçirdiğim küçük bir mağaram var; içinde de sana yetecek kadar eşya da. Yazdan yiyecek yığmıştım. Orada kalırsın. Kuzucuklarını da istersen yanına alırsın. Onlara da yetecek yiyeceğim var. Hiç üzülme. Allah bir kapıyı kaparken diğerini açıyor işte!”

Çoban bu beklenmedik güzellik karşısında ne diyeceğini şaşırdı. Sonra uzanıp mavi gözlü yaşlı kadının ellerine sarıldı. Göz yaşları içinde o iyice ihtiyarlamış elleri öpüp kekeledi:
“-Anam! Sen gökten mi indin? Sen melek misin? Ben bu uca dağın başında ölümü beklerken sen bana yeni bir hayat bahşediyorsun? Allah’ım, sana şükürler olsun.”
Az sonra mavi gözlü yaşlı kadının yazları dışarı çıktığında oturup vakit geçirdiği küçük mağaraya gittiler. İri insan boyundaki yuvarlak oyuktan geçip uzunca sayılan dehlizden sonra tekrar bir oyuğu aşıp orta karar oda büyüklüğündeki mağaraya geldiler.
Yaşlı kadının özenerek yaptığı divan, üstünde duran birkaç minder ve kalın büyük keçeler sanki çobanı bekliyordu. İleride, mağaranın iç duvarında koca taş çıkıntının üstünde temiz seramik tabaklar ile köy feneri duruyordu.
Çoban şaşkınlıkla seyretti küçük mağarayı. Sonra dizlerinin üstüne çöküp ellerini yüzüne kapattı, hıçkırdı:
“-Allah’ım! Şükürler olsun sana. Biraz evvel soğuktan donacağımı düşünüyordum. Şimdi başımı sokacak bir oda ile bana gönderdiğin ana var! Atımın da kuzularımın da canı kurtuldu. Şükürler olsun Allah’ım, Allah’ım!”
Uzandı mavi gözlü yaşlı kadın, omuzlarına koydu yorgun ellerini. Şefkatle dedi ki:
“- Evlat, Allah seni de bana gönderdi. Ne yapsak azdır şükür için, hamt için. Sil göz yaşlarını da beni dinle şimdi.”
Derin bir nefes alan saf çoban yavaşça doğruldu. Merakla kadına baktı.
“-Şu keçelerden birini ilk giriş oyuğuna asalım. Soğuğu, karı önler. Şu tahta divana bir keçe daha serelim. Yatarken üstüne de öteki keçeyi serersin. Az sonra kuzularını da getireceğim. Biraz da yemek. Karnını doyurursun.”
Çoban yine göz yaşları dökmeye başladı, içini çekip kekeledi:
“-Benim melek anam, sana yük olacağım. Şimdiye kadar hiç kimse bana böyle davranmadı. Yarın başımın çaresine bakarım.”
Mavi gözlü yaşlı kadının içi cız etti. “Ya gerçekten gecenin bir yarısı aklına uyup çıkar giderse,” diye düşündü. “Kızcağızın gönlüne düşen bu garip çobanı tam da bulmuşken.”
Hızla döndü, elini omuzuna koydu onun:
“-Yavrum, dedi. Ana diyorsun bana, ama gitmekten söz ediyorsun. Analar terk edilir mi hiç? Yük olmazsın sen bana, can yoldaşı olursun. İleride küçük bir mağara daha var. Ben orada kalıyorum. Yaz boyu yiyecek yığdım, durdum. Bitirmezsem çürüyecekler. Atına da yiyecek var. Bu soğukta dışarı çıkmana hiç gerek yok.“
Çobanın yüzündeki telaşın rahatlamaya döndüğünü görünce gülümsedi, konuşmaya devam etti:
“-Geceleri ateş yakmıyorum evlat. Meraklısı görür, gelir, bu güzelim yerleri bulup talan ederler, huzurumuzu bozarlar. Ama kuzular da ısınır burada. Keçeler de soğuk geçirmez.”
Oyuğa doğru yöneldi. Ama aklına bir şey gelmiş gibi durdu:
“Üç kurdum var, dedi. İyi insanları tanırlar. Az sonra ana kurtla geleceğim. Korkma olur mu? Sen kendine göre düzenini kur şimdi. Ben az sonra gelirim.”
Çoban tereddütle baktı ona. Yutkundu, ardından zorla konuştu:
“-Ana, bir şey isteyeceğim senden. Bu gece kuzular sende kalsa. Hani yaban hayvanı gelirse diye…”
Sözünü gülümseyerek kesti yaşlı kadın:
“-Korkma, ana kurdu burada bırakacağım. Rahat rahat uyu. Kuzular da bende kalsın. Şimdi gideyim, yiyecek bir şeyler getireyim.”
Ardından yavaşça oyuktan geçti, gözden kayboldu.
Garip çoban tahta divana oturdu; başını ellerinin arasına aldı. Uzun zamandan beri ilk defa şaşkınlıkla düşündü. Şu yaşadığı bir mucizeydi! Bu kış gününde kar tipi dinlemeden önüne kattığı kuzularla kendini dağlara vurmuş; kederle yürürken beş yavruyu o dehşetli kar fırtınasında kaybetmişti.
Göz gözü görmeyen deli fırtınada yürümek imkansızlaşınca sığınacağı tek yer bir kayanın dibiydi. Ne kadar zaman sürmüştü, bilmiyordu. Ardından hiç beklemediği bir şekilde duran fırtınadan sonra yine beklemediği şekilde güne açınca kar tepesinin üstüne çıkıp her zamanki gibi kendisiyle hesaplaşma derdi başlamıştı yine, o meleğin sesini duyana kadar.
Yavaşça en büyük kum rengi keçeyi aldı; duvara dayalı tahta divanın üstüne serdi. Minderleri de yastık niyetine baş tarafına yerleştirdi; uzun zamandır unuttuğu gülümseme korka korka dudaklarına yerleşti.
O sırada mavi gözlü yaşlı kadın mağaranın giriş basamaklarından indi; kendine doğru koşarak gelen, eteklerine sürtünen ana kurdun başını okşadı, gülümsedi:
“-Misafirimiz var annecik, dedi. Hem de çok seveceğiniz bir misafir!”
Kuzuları büyük bir keyifle okşamakta olan kız bu sözü duydu, korkuyla irkildi. İki adımda kadının yanına geldi, şaşkınlıkla sordu:
“-Ana! Aman Allah’ım! Mağaramızı, sevgili evimizi buldular mı o kötü insanlar?”
Beraber mutfağa doğru giderken kız durmadan sorular soruyor, mavi gözlü yaşlı kadın cevap vermiyor, sadece gülümsüyordu.
Mutfağa girip yiyeceklerin bulunduğu taş rafa yöneldi; kızın bütün sorularına tek bir soruyla cevap verdi:
“- Dosdoğru söyle bakalım; bu dünyada ilk önce görmek istediğin kimdir?”
Kız çok şaşırdı önce. Sonra çocukluk yıllarına gitti, gözleri doldu; sesi titredi, kekeledi:
“-Anam…Ah anam, ben burada çok mutluyu, çok huzurluyum. Ama o bilirsin işte, bir yanım hep dertli çocuk.”
Yaşlı kadın uzandı, yanağını okşadı onun.
“-Onlar ötedeler dedi. Sen talihli bir çocuksun, az da olsa anne sevgisini yaşadın. O seni hep diri tuttu. Ama onlar geri gelmeyecekler, biz gideceğiz yanlarına. Gidenleri sormuyorum. Burada olanları soruyorum.”
Pembe güzel yanakları kızardı kızın. Aklına Çobanın hayali düştü, kara gözleri, saf bakışları, masum yüzü…Farkında olmadan fısıldadı.
“- Çoban…”
Mavi gözlü kadın uzun zamandan beri ilk defa küçük bir kahkaha attı:
“-He ya Çoban! Kuzular da çobanın. Karnı da aç. Ama şimdi seni göndermeyeceğim. Ne olur ne olmaz! Az denemem lazım. Huyu suyu değişmiş mi, değişmemiş mi? Bakacağım. Şimdi hemen akşam yemeğimizden bir tepsi de ona hazırlayalım. Yazlık mağarayı ona verdim. Birkaç zaman duruma bakacağım. Ama senin anlattıklarını düşünürsem, çok sürmez imtihanı.”
Heyecandan eli ayağı birbirine dolaşan kız ilk defa elinden maşrapayı düşürdü. Haline çok utandı, kıpkırmızı kesildi. Ardından kendi kendine kızmak istedi. Ama kızamadı, sevinci baskın çıktı; muhteşem bir rüyanın içindeydi adeta. Gönül dağlarında sevda gülleri açmıştı da aşık bülbülün nağmesini dinliyordu sanki. Elleri titreye titreye sıcak çorbayı kâseye dökerken az daha parmaklarını yakıyordu.
Hüzünlü bir gülümseme yayıldı dudaklarına mavi gözlü yaşlı kadının, yan gözle seyretti kızı. Kendi hayatını düşündü. Daha gençliğine yeni adım atarken yaşlı bir adama annesinin onu adeta satıvermesiyle başlayan donuk, sönük bir savrulma, yıllar süren bu savrulmada tek evladının dahi kendisini hiçe sayması, örselemesi… Ne yürek yangını bilmişti ne de sevda masalı. O bu mağarayı bulana kadar sadece iyi bir ırgat olmuştu; etrafındakilerin kendini hiç düşünmediklerini, insan yerine koymadıklarını acı acı anladığında da önüne gelen fatura kendi çaresizliği idi…
Ama ölümü göze alıp hayata meydan okuyunca hiç beklemediği bir mucize gerçekleşivermişti: Sanki kötülerle dolu bir dünyanın kapısını bütün gücüyle savaşıp kapatmış, buna karşılık bir başka evrenin iyiliklerle, güzelliklerle dolu kapısı kendiliğinden açmıştı. “Hani derler ya” diye düşündü. “Kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş diye. Rabbim bütün zulüm kapılarını kapatırken cennet kapısını açtı bana. Şükürler olsun.”
Kızın uzattığı tepsiyi aldı. Gözlerindeki heyecanlı merakı görmezden gelemedi:
“-Yavrum,” dedi sevecenlikle. Birkaç gün geçsin bakalım. Çok çaresiz. Köyden ayrılmış. Yiyecek bir lokma ekmeği bile yok. Dur bakalım. Allah neyi nasip edecek.”
Bir de torba uzattı kız, yanakları kıpkırmızı olmuştu:
“-Ana dedi. Belki gece acıkır, sabah vakti de. Bu torbada dün yaptığım çörekler var. Atıştırır belki.”
Torbayı da koluna geçirdi yaşlı kadın. Yavaşça merdivenleri geçti, kapıdan çıkıp karla dolu iki kaya arasında yürümeye başladı. Ana kurt da peşinde sakin adımlarla onu takip ediyordu.
Gencecik kız onun ardından ayakta kalamadı, yere diz çöktü, göz yaşları içinde mırıldandı:
“-Çoban! Ah Çoban! Ah garibim, sen de mi dayanamadın? Ne olacak şimdi? Allah’ım! Sana sığındım!”
Mavi gözlü yaşlı kadın hızlı yürümeye gayret ediyor, tepsideki yemeklerin donmasından endişe ediyordu.
Az sonra dehlize girdiler. At oradaydı. Kurdu görünce kişnemeye, ön ayağını yere vurmaya başladı. Ama kurt hemen sessizce kadının eteklerine saklandı.
Hızla dehlizi geçip iç mağaranın önüne geldiler. Oyuğun keçe ile kaplı olduğunu görünce seslendi yaşlı kadın. Keçe örtü hemen açıldı, Çoban’ın hüzünlü yüzü göründü.
Elindeki tepsiyi uzattı ona, içeri bakıp gülümsedi:
“-Evlat, pek güzel düzenlemişsin içeriyi. Eline sağlık, gönlüne de.”
Ardından içeri girip ana duvarın kıyısında duran büyük taşın üstüne oturdu, konuşmasına devam etti:
“- Aç kapakları, buz kesmeden yemeğe başla. Dışarıda hava çok soğuk. İnşallah buz tutmadılar.”
Çoban seramik kâseyi açınca dumanı tüten çorbaya, böreğe, diğer yiyeceklere bakıp hayretle söylendi:
“-Anacığım, ellerine sağlık. Kaç zamandır kuru ekmek ile çökelekten başka bir şey boğazımdan geçmedi. Sıcacıklar, nasıl soğumadılar! Hayret!”
Mavi gözlü yaşlı kadın bilinmezlere gülümsedi:
“-Benim kaplar Nuh Nebi’den kalma,” dedi. “Dünyayı, kışı, yazı çok iyi öğrenmişler, tedbirliler.”
Çok aç olmasına rağmen Çoban yemekleri yavaş yavaş yemeğe başladı. Birinin yanında yemek yemeyeli kaç zaman olmuştu; o yüzden azıcık da utanıyordu.
Bu halini hissetti de unutturmak istedi yaşlı kadın. “Hem,” dedi kendi kendine, “konuştururum ne yapacak ne edecek bundan sonra, öğrenirim. Benim güzeller güzeli kızım hakkında ne düşünüyor; iyice anlarım. Hey Yüce Rabbim, gökteki yıldızın, yerdeki karıncanın sahibi sensin, kolaylıklar, iyilikler nasip et.”
Sonra yine gülümsedi bilinmezlere:
“- E, evlat, dedi. Anlat bakalım, o iki veledi nasıl dövdün?”
Çoban bir an şaşırdı, sonra utanıp başını yere eğdi:
“-Anam, dedi, ben kavga da sevmem, bağırış çığrış da. Onun bunun kapısında büyüyüp itilip kakılmışım. Hayatı da öyle sanırdım. O yeşil gözlü kız bana akıl verene kadar bana verilen kısmet buymuş dedim hep.”
Derin bir nefes alıp sustu. Sanki karşısında sadece o güzeller güzeli bir çift hareli yeşil göz vardı, kirpiklerinin gölgesi yanaklarına düşüyordu, bir de az hırçın ama sular gibi çağlayan o harika ses.
Yaşlı kadın merakla sordu:
“-E, sonra… Sonra ne oldu. Anlat evlat, dök içini. Dağın başındayız, bizi karlardan, şu annecikten başka duyan yok!”
“- Köyün dışında kerpiçten yapılma bir kulübede yaşıyordum. Burası oraya göre çok daha güzel, çok daha sıcak. Akşamları sürüyü getirince sıraya göre kapıya bir torba bırakırlardı. İçinden hep kuru ekmek ile çökelek çıkardı. Başka yemek nadir olurdu. Bir de bayramlarda az kavurma verirlerdi. Allahtan korkar, sürüden bir yudum süt içmezdim. Babam öyle derdi. Öte dünya var oğlum, sakın haran yeme.”
Çorbasından bir kaşık daha aldı iç çekip, börekten bir lokma ısırdı. Kederli sesle devam etti:
“-Muhtar ile köyün en zengini ağa gece de iş yaptırırdı bana. Hakkım nedir bilmezdim ki ses çıkarayım. Sonra o kız beni ağlarken yakaladı. İlk defa beni biri dinliyordu. Bana akıl verdi. Sen güçlüsün dedi. Seninle alay etmelerine, seni küçük düşürmelerine izin verme. Onların sana ihtiyacı var. Sen gidersen sürüyü kim güdecek. Sana bir vurursa o iki şımarık, sen onlara iki vur, hakkını bırakma, dedi. Sonra kayboldu, yok artık. Kaç gece bekledim, gündüzleri her yeri aradım. Ama yer yarıldı, yerin dibine girdi sanki. Kaç zaman oldu. Ama keşke yanımda olsaydı da bana akıl verseydi dediğim zamanlar oldu. Sonrasını anlattım sana anam.”
Derin bir of çekerek sustu Çoban. Yemek yemeyi de unuttu, daldı gitti. Ama yaşlı kadının konuşmasıyla toparlandı tekrar:
“- Evlat, yemeğini ye. Soğuyacak yoksa.”
Gencecik Çoban kalan yemeği yavaş yavaş yerken yaşlı kadın onun aslında neler hissettiğini iyice bilmek istedi. Derin bir yalnız hissettiği için mi kızı arıyordu; küçücük ve kederli hayat hikayesinde bir dost mu arıyordu, yoksa… Yoksa kalbinde başka duygular da filiz mi vermişti?”
Ürkütmemeye çalışarak sordu:
“- Demek çok aradın o yeşil gözlü kızı. Neden? Çok mu akıllıydı?”
Saf saf cevap verdi garip Çoban:
“-He, çok akıllıydı. Ama… Onun aklı çok başkaydı. Her şeyi bambaşkaydı. O kız yanımdan gittikten sonra yine yanımdaydı. Niye mi? Aklımdan hiç çıkmıyordu ki. Ondan sonra kararlarımı “o ne derdi bana” diye düşünüp öyle verdim. Ben saftım, o benim yol gösterenimdi.”
Sevinçten kahkaha atmamak için kendini zor tuttu mavi gözlü yaşlı kadın. “İkisinin de sözleri nasıl da birbirini tamamlıyor,” diye düşündü.” Birbirlerinin can yoldaşı, hayat arkadaşı olmak için yaratılmışlar bu iki garip. Birde… Sevda kıvılcımı gönüllerini tutuşturmuş mu ne? Ama çocuğu tam ölçüp biçmeliyim.”
Çoban teşekkürler etti yemek için:
“-Ne diyeceğimi bilemedim Anam. Böyle güzel yemekleri unutalı yıllar oldu. Çocukluğumda anam arada sırada börek yapardı. Bir iki de zengin evlerden getirmişlerdi. Bu emeklerini nasıl ödeyeceğim ben?”
Biraz düşünüyormuş elini çenesine koydu bir müddet yaşlı kadın. Ardından elini uzatıp Çobanın omzuna koydu:
“-Bak ne diyeceğim. Madem illa bir şey yapmak istiyorsun,” dedi. “Kuzuları bölüşelim. Hepsi dişi. Bir kuzunun ileride doğacak ilk yavrusu benim, dördünün kuzuları da senin. Sütlerinden peynir yaparız. Geliri de senin. Bütün yiyecekler benden, at da dahil. Ama bakımları senin. Anlaştık mı?”
Şaşkın şaşkın yüzüne baktı onun Çoban. Sonra şiddetle başını salladı:
“-Aman anam, ne diyorsun sen? Kendine haksızlık yapıyorsun. Olur mu? Nasıl kabul ederim! Günah!”
Yaşlı kadın Çobanın irileşen güzel kara gözlerindeki sevimli şaşkınlığı, yüzündeki tertemiz, saf ifadeyi çok sevdi, itirazını da. İçi acıdı, gözleri doldu. Ne kadar da kendisine benziyordu. Hüzünlü gözlerle baktı ona ve sordu:
“-Sence ne yapmalıyım?”
Çoban ilk defa gülümsedi, neşeyle konuştu:
“-Hepsi senin olsun! Sen benim canımı kurtardın anam.”
“Ah be çocuk,” diye düşündü mavi gözlü yaşlı kadın. “Ah be yavrum, aynı tuzağa düşüyorsun. Ne kadar da safsın.”
“-Ama olmaz ki,” dedi. O zaman benim köydekilerden ne farkım kalır?”
“-O da doğru ya,” diye konuştu Çoban farkında olmadan. “Ne yapacağız pekiyi? Bak anam, şimdi yanımızda o yeşil gözlü kız olsaydı mutlaka bir çözüm bulurdu bu zor işe.”
Söz ağzından çıkar çıkmaz sanki mağaraya ılık, mis kokulu bir rüzgâr geldi; Çobanın kalbinde pembe güller açtı, bütün duvarlar bahar yeşili oldu. Yemyeşil taze yaprakların arasından küçük çocuk kahkahaları duyuldu; zemin su yeşiline boyandı da pırıl pırıl suyun içinde rengârenk küçük balıklar neşeyle yüzmeye başladı…
Ve… Çobanın yanakları da al al oldu, gözleri şaşılaştı!
Bütün bunları gizli bir sevinçle seyreden yaşlı kadın oralı olmamaya çalışarak sordu:
“- Sence ne derdi yeşil gözlü kız? De ki yanına oturmuş, sana akıl veriyor. Ne derdi sana?”
Yere bakıp düşündü Çoban ve fısıltıyla konuştu:
“-Ananın dediğini dinle derdi herhalde. Eğer seni tanısaydı o da çok severdi.”
Gözleri doldu yaşlı kadının; içini sıcacık bir sevgi seli kapladı, çağıl çağıl akan, hiçbir şeyi yıkmayan, devirmeyen bu sel bütün benliğini sardı; bu saf gence şaşırarak baktı. “İyi ki köyden ayrılmış,” diye düşündü. “Bu saflığı ile çok geçmez bu garibanı kahrından öldürürdü edepsizler.”
Sanki bu iki genci çok eskilerden tanıyordu; sanki bütün huylarını, en küçük zaaflarını biliyordu; hayatlarının en kısa anında bile onlarla olmuştu; sanki her güzelliği ve mutluluğu hakketme saflığında ve gayretindeydiler.
Yavaşça ayağa kalktı, tepsiyi aldı.
“Evlat,” dedi. “Şu torbanın içinde yiyecek bir şeyler var. Acıkınca yersin. Unutmadan söyleyeyim. Çok gerekmedikçe dışarı çıkma şimdilik. Çıkarsan da çok dikkatli ol. Buraları keşfederse bu insanoğlu, talan eder, gidecek yerimiz kalmaz. Aman deyim. Sabah ben uğrarım sana, hafiften seslenirim. Dışarıya açılan dehlizin ortasında koca yuvarlak bir taş var. Onu itince koca bir çukur göreceksin; birinde ot var, yatak içindi. Boş ver yatağı, atın yesin. İkinci gözde de arpa. Yazın ara ara bu dehlizde ekmek yoğururdum. Onu da boş ver, atına kısmetmiş. Kapına anneciği bırakacağım. Korkma, kurttur; ama benim yavrum sayılır. Sizi korur. Haydi şimdi dinlen, Allah’a emanet.”
Ardından artık oda haline gelen mağaradan çıktı: hızla yürüyüp dehlizde durdu. Kurdun başını okşadı.
“-Annecik,” dedi. ”Bu gece evvel Allah, burası sana emanet.”
Sonrada kurttan korkup huysuzlanan atın yanına gitti, yelelerini kaşıdı, kuşağına fısıldadı:
“-Korkma! Senin can yoldaşın o!”
Az sonra mağaradan çıkmış hızlı adımlarla yürüyordu. Yine kar atıştırmaya başlamış; güneş kurşuni bulutların arasından kaybolmuş, gün dönmeye başlamıştı.
Kendi muhteşem mağarasından içeri girince kızın büyük bir heyecanla onu beklediğini gördü. Soru sormadı. Ama yeşil gözlerinde derin bir merak vardı.
Kandillerden yansıyan ışıkların rengârenk sakıtlara ve dikitlere vurmasıyla gök kuşağına dönen koca kuvars taşının önünde duran kızın yanına gitti, sevgiyle yanağını okşadı. Beş on saniye gözlerine baktı:
“-Sen bu saf Çobanla ne yapacaksın gülüm,” dedi. “Bana seni anlattı.”
Kız utangaç utangaç gülümseyip fısıldadı:
“-Anam, başımızda sen varken telaşa ne hacet.”
O gece üçünü de uyku tutmadı: Mavi gözlü yaşlı kadın iki genci nasıl yan yana getirip yuva kurduracağının yollarını aradı. Çobanın saflığından endişe duyuyordu.
Kız Çobanla nasıl karşılaşacağını düşünüp bin bir çeşit ve renge bürüdüğü düşünceleriyle uykusunu kaçırıyordu.
Çoban ara ara göz yaşı döküp şükürler edip duruyordu.
Beş altı gün böyle geçti.
Sonunda sabah Çoban kahvaltı tepsisini getiren mavi gözlü yaşlı kadına ağlamaklı bir sesle dedi ki:
“- Anam, ben artık çok utanıyorum. Yiyip içiyorum, yan gelip yatıyorum. Senin yiyeceklerini bitiriyorum. Kaç gündür kuzulara da sen bakıyorsun. Bir iş versen de yapsam anam?”
“-Hele havalar düzelsin, bak sana ne işler vereceğim,” diye cevap verdi yaşlı kadın. “Telaş etme evlat, az sabret. Ara ara dışarı çık, atını da dışarı çıkar. Hayvanı dolaştır. Kuytu yerlerde dolaş. Kimseler görmesin seni.”
Ama Çoban da haklıydı ona göre. Şafak sökerken sürüyü alıp yollara düşen, bütün gün dağ bayır gezen genç elbette hiç dışarı çıkmadan nasıl durabilirdi ki? Gerçekten bir iş bulmalı, yoksa da oldurmalı idi.
N yaptırmalıydı? Kuzular yayılacak kadar büyük değildi; zaten bu havada da mümkün değildi. Öyle bir iş vermeliydi ki günlerce uğraşabilmeliydi. Bu iş bu küçük mağarada olmalı, dışarı çıkmaya gerek kalmamalıydı.
Sağa sola bakındı, mağaranın duvarlarında göz gezdirdi. Sonra birden aklına gelen düşünce ile gülümsedi.
“-Bak ne diyeceğim, bu mağaraya raf yapmak istedim. Hem gücüm yetmedi hem de gürültü edersem birileri duyar diye de korktum, Allah bilir. Yatağın karşısındaki duvara oyuklar açıp düzleştirir misin? Ama olabildiğince sessiz olup gürültü etmeden çalışacaksın. Eşeledikten sonra çıkanları da şu köşeye yığ. Onlar da ileride duvar yaparken kullanırız.”
Çoban sevinçten havalara uçtu. Nihayet bir işe yarayacaktı.
Ertesi gün sabah kahvaltısında mavi gözlü yaşlı kadın ona aletleri de getirdi. Ardından yine o taşın üstüne oturup sordu:
“-Evlat, okuman yazman var mı senin?”
Çoban hiç beklemediği bu soru karşısında şaşkına döndü:
“-Beni kim mektebe gönderdi ki! Elifi görsem mertek sanırım, ah anam ah!”
“-Zor işin be evlat,” dedi yaşlı kadın.” Yarın öbür gün şehre insen yol bulamazsın be yavrum!”
İç çekti Çoban:
“-Ah be anam, öğreten olsa öğrenirdim zahir. Ama bende o kadar akıl var mı ki?”
Nadir küçük kahkahalarından birini saldı yaşlı kadın:
“-Bakarız! Ben ilk mektebi bitirdiydim. Deneriz. Yarın sabah başlıyoruz.”
Ertesi gün derslere başladılar.
Çoban şevkle hem derslerine hem de işe başladı. Mağaranın duvarını oyarken bazan çok sert bir yere geliyor; ter içinde kalıp uğraşıp duruyor, bazan da yumuşacık, parlayan renkli kısma denk düşünce daha hızlı ilerliyordu.
Ardından belki yüz defa mavi gözlü yaşlı kadının gösterdiklerini tekrarlıyor, hırsla öğretileni bellemeye çalışıyordu.
Son rafı oyarken aklına başka şey geldi. Kahvaltıya kadar kaç sefer uyanıp düşündü durdu. Sabahı zor etti.
Onun heyecanlı halini hemen fark etti kahvaltı tepsisini getiren kadın. Gülümsedi:
“-Hayrola! Çok heyecanlısın. Yoksa bana bir teklifte mi bulunacaksın?”
“-He anam,” dedi Çoban heyecanla. “Oymaya alıştım. Devam edeyim. Anama bir de küçük bir kiler oyayım. Rahat edersin yazları. Ne dersin?”
Elinde olmadan uzandı, Çobanı omzundan tutup sarstı yaşlı kadın. İşaret parmağını sağa sola salladı sonra:
“-Bak,” dedi. Ben senin artık ananım değil mi? Evet, öyleyim. Sana bir hayat dersi. Senden bir şey istenmeden sen hiç kimseye teklifte bulunma. Yardımının bir değeri olmalı. Felaket olur, kaza olur, zorda kalan olur, onlar başka. Hayatını düşün. Herkese koştun, hep ben yaparım, dedin. Sonra? Seni aptal yerine koydular. Bırak, insanlar azıcık kafalarını çalıştırsınlar. Kendi işlerinde yorulsunlar; emek, güç sarf etsinler. Ben de senin gibiydim. Aklımı toparlayana kadar yılar, yıllar geçti.”
Çoban çok şaşırdı bu sözlere. Azıcık utandı, azıcık üzüldü, azıcık da kırıldı. Bilmeden bir hata mı etmişti? Hayret dolu gözlerle kadına baktı.
Yaşlı kadın onu bir kere daha sarstı omuzundan tutup:
“-Elbette bir kiler yaparız, dedi neşeyle. Şaşırma, kırılma da. Kaş yaşında olduğumu artık bilmiyorum. Yılların verdiği hayat dersleriyle konuşuyorum. Bu dersleri bundan sonra da anlatacağım yeri geldikçe. Gelelim teklifine, çok güzel. Ama birkaç gün sonra. Bugün ormana kadar yürüyelim. Dersi dışarıda yapalım. Bakalım yemek yapacak kadar yeşillik toplar mıyız? Isırgan, ebegümeci, kazayağı, hardal otu, yabani sarımsak bulur muyuz? Yemekleri pek güzel olur.”
Az sonra dışarıda yürümeye başladılar.
Hırçın rüzgârla uzaktan uzağa uğuldayan ormanın sesi, bastıkça ezilen karların sesi, birlikte yürürken aldıkları derin nefeslerin sesi ezeli bir musiki gibi kulaklarına geliyor ve tertemiz ama soğuk hava ikisine de canlılık veriyordu.
Bir müddet sessiz sessiz yürüdüler sesleri dinleyerek. Biraz ilerideki ormanın kıyısına geldiklerinde yaşlı kadın durdu. Söğüt sopasına dayanıp göğe baktı:
“-Şimdilik bir fırtına belirtisi yok,” dedi. “Hava açık. Vakit de erken. Ama belli olmaz, kış günü ve dağların ucunda, ormanın kıyısındayız. Söyle bana, birden fırtına çıksa, ormanda yolunu kaybetsen ne yapardın, yönünü nasıl bulurdun?”
Çoban hüzünle düşündü; gözleri doldu. Yutkundu birkaç sefer. Konuştuğunda sesi titriyordu:
“-Ah be anam… Daha çocuk sayılırdım. Bir kış günüydü. İki koyunu kaybetmişim dağın başında. Sahibi öyle söyleyip beni bir güzel dövdü, o dağ başına kadar kovaladı. Sabaha kadar koyunları bulup getirmemi, köye öyle dönmemi söyledi küfürler edip. O gece kurt ulumalarından korkup çam ağacında geceledim. Sabah yıldızlar sönerken koyunları aradım, bulamadım. Akşam yemek yememiştim. Öğleye kadar da dayandım. Sonra yanımdan hiç ayırmadığım bez torbamdaki ıslanmış bir parça kuru ekmeği yedim, pınardan su içtim. Ama yine acıktım. Kuşburnu öbeklerindeki kuru meyveler ıslanmıştı yağmurdan. Gözüme ballı börek gibi göründü. Deli gibi saldırdım, neredeyse hepsini yedim… Ormanda aç kalınmaz anacığım. Rahmetli babam çok küçükken nelerin zehirli olduğunu anlatmıştı. Ondan öğrendim. Zararsız olan ot, meyve, ne bulursam yerim.”
“Ne çok çekmiş yavrum,” diye düşündü kederle yaşlı kadın. ”İnşallah bundan sonra güzel olur hayatı. Mutlu yaşar. Ama öğreneceği ne çok şey var.”
O gün ormanın kıyısında oturup derslere devam ettiler. Mavi gözlü yaşlı kadın Alfabe olarak kullandıkları defterin kıyısına güzel yazısıyla bir şeyler yazdı. Çobana gösterip dedi ki:
“-Hecele bakalım. Ne yazıyor?”
Dikkatle yazıya baktı gariban genç. Kekeleyerek okumaya çalıştı:
“-Bu…Gün… O..kuma…yı… sök..tün.”
Sonra bağıra çağıra bir defa daha okudu:
“-Bugün okumayı söktün!”
Sonra bir cümle daha yazdı yaşlı kadın. Çoban heyecanla okudu:
“-Hayatın anahtarı artık elinde.”
Yine sevinç içinde sarıldı kadının ellerine, öptü. Heyecanla konuştu:
“-Anam! Nasıl teşekkür edeceğim sana? Şimdi ben de senin gibi kitap okurum değil mi?”
Ardından yeşil gözlü kızın yaptığı börekleri yediler. Sonra yararlı otları toplayıp torbalara doldurdular.
Akşama yakın mağaraya dönen mavi gözlü yaşlı kadın genç kızın meraklar içinde kendisini beklediğini görünce ona şaka yaptı:
“-Söyle bana güzeller güzeli kızım. En çok kimi merak ettin? Beni mi?”
Kız güzel yeşil gözlerini kaçırmadı ondan. Utanıp başını yere de eğmedi. Ama sızlandı:
“-Anam, elbette seni. O genç nasıl olsa. Dağlara da alışkındır. Ama sen… Sen benim her şeyimsin. Anamsın, öğretmenimsin. Hiç bu kadar geç kalmamıştın. Seni merak ettim.”
Mavi gözlü yaşlı kadın ilk defa çok ama çok mutlu olduğunu hissetti. Kıza sarıldı, alnından öptü. Sevinçten ağlamamak için kendini zor tuttu. Sımsıcacık sevgi dolu bir sesle fısıldadı:
“-Allah razı olsun can kızım. Sen de benim canımsın. Sana güzel haberlerim var. Çoban bugün okumayı söktü. Aynı senin gibi. Çok çabuk ilerledi. “
Ardından geçen günlerde Çoban yazmayı da öğrendi; mavi gözlü kadının anlattığı hayat derslerini de can kulağı ile dinleyip insanlara karşı nasıl davranması gerektiğini de bellemeye çalıştı.
Artık bahar gelmiş; karlar erimeye başlamıştı. Baharla birlikte büyüyen kuzuları otlamaları için dışarı da çıkarmak gerekiyordu.
Çoban mağarasında küçük değişiklikler yapıp diğer duvarda taştan geniş raflar oydu; giriş oyuğunun yanındaki kaynaktan akan suyu küçücük bir havuz haline getirdi. Önüne iki taş tabure yerleştirdi. Ortasına da çok muntazam bir taş masa lazımdı elbette. Onları da hazırladı.
O gün kahvaltısını getirdiğinde mavi gözlü yaşlı kadın Çobana özgüler yağdırdı. Hem kendi karar verip çok güzel işler yapmıştı hem de çok güzel yazılar yazıyordu artık.
Mağaranın önünde taş taburelere yan yana oturdular. Kahvaltı ederken neşeyle konuşmaya devam ettiler. Çoban çok mutluydu. Ama bir ara hüzünlü bir gölge yüzünü ve iç geçirdi:
“-Ah, ah! Şu sözlerini o yeşil gözlü kız da duysaydı ne çok sevinirdi. Hep bana köyden başka yerler de var. İyi insanlar da vardır mutlaka. Dünya hep kötü olmasa gerekir derdi.”
“Artık zamanı geldi”, diye düşündü yaşlı kadın. “Bir araya gelmeliler. Ama genç bunlar, kanları deli akar. Çok da iyiler. Birbirlerine bilmeden kötülük edebilirler. Yavaş yavaş sorayım bakayım; ne diyecek.”
Gülümseyerek baktı Çobana:
“-Bakıyorum aklından çıkmıyor o yeşil gözlü kız. De ki bulduk kızı. Evlenir miydin onunla?”
Çoban elindeki lokmayı düşürdü, ağzı bir karış açık, şaşkın şaşkın bakakaldı ona bir müddet. Yanakları kızardı sonra. Başını öne eğip ümitsizce mırıldandı:
“-Beni beğenmez. O çok akıllı bir kız. Ben aptal bir çobanım. Sürü gütmekten başka bir işe yaramam. Beni ne yapsın ki.”
Taş masaya eliyle vurdu kadın. Yüzü sertleşti, sesi tizleşti:
“-Bak evlat, dedi. Şimdi sana hayat derslerinden en önemlisini vereceğim. İnsanın kendini küçük görmesi, kendine acıması kadar gereksiz, acınası bir şey yoktur. Bunun tam tersi de çok fenadır. Böbürlenmek, insanları küçük, kendi büyük görmek, kibirlenmek de kötüdür.”
Derin bir nefes alıp Çobanın ümitle bakan gözlerindeki kararsızlığı görünce konuşmasını hırsla sürdürdü:
“- Düşün, şu dağ başında birlikte kışı geçirdik. Sen olmayacak şeyleri yapıp hayatın zorluklarına direndin. Kendine ait bir sihirli anahtarın oldu, artık okuyup ne güzel yazılar yazıyorsun. Çok ama çok çalıştın, odalar yaptın, raflar, tabureler, şu küçük havuz. Sen şehre insen, bir küçük oda bulup kapısına bir usta yazısı assan hemen müşterin olur. Sen artık sadece çoban değilsin. Sen bir keşif yolcususun. Çobanlık ilk keşif yolculuğundu. Burası ikinci. Dur bakalım, daha önüne neler çıkacak!”
Son sorusu Çobanın şaşkınlıktan aklını alacaktı neredeyse:
“-Haydi söyle! O kızı bulsak çoluk çocuğa karışır mıydın? Küçük bebelerinin olmasını ister miydin?”
O an zaman durdu sanki. Etraf yavaş yavaş rengârenk ışıklarla dolmaya başladı. Ardından bebek kahkahalarını duydu Çoban. Sanki pek çok bebek el ele tutuştu, daire oluşturdu, ortasında yeşil gözlü kız vardı!
Ellerini yüzüne kapatıp o hayali kovmak istedi. Ama yapamadı. Uzanıp yaşlı kadının ellerine sarıldı:
“-Dur anam, dur! Nerede o günler! Ne olur, heyecanlandırma beni!”
Yavaşça bir lokma kopardı kaç yıllık ekmekten kadın:
“-Bak,” dedi gülümseyip. “Bu ekmek bu hale gelene kadar kaç devreden geçti de ne serüvenler yaşadı o buğday tanesi. Biz insanlar da böyleyiz. Devirler geçiririz. Sanma ki sadece vücudumuz geçirir bu devirleri. Ruhumuz da benliğimiz de o devranları yaşayıp olgunlaşır.”
Kendisini gözleri yaşararak dinleyen gencecik Çobana bakıp iç çekti, derin bir nefes aldı. Konuşmaya devam etti:
“- Zaten olgunlaşamazsa o kişi, eksik insandır. Bir yerlerde takılıp kalmıştır. Bir şeylere esir olmuştur, paraya, mala mülke, kibre, açgözlülüğe, menfaate… Oysa ne kadar yersek yiyelim midemiz kadardır yemeğimiz. Ne kadar malımız olur ki? Dünya bizim olamayacağına göre. Ama… Sevginin sonu yok! Ana sevgisi, evlat sevgisi, eş sevgisi. Bunlar birer basamaktır ki seni esas Sevgiliye götürür.”
Çoban yaşlı gözlerle mırıldandı:
“-Ana, ne güzel konuştun. Ama bu kötü insanlarla nasıl baş edeceğiz?”
“-Ben artık vaktimi dolduruyorum. Zamanım azaldı. Ama bildiklerimi sana öğreteceğim. Her şey yavaş yavaş yürüyüp gidecek, karınca kararınca. İlk önce korkunu yeneceksin. Bu şart! Hayat boyu bu mağarada kalamayacağına göre…Onların o sahte kurallarına göre de yaşamayacağız elbette. Başımızda bir idare var. Onların da uyduğu kanunlar var değil mi? Mesela bebe doğduğu zaman muhtar onu kütüğe kaydeder.”
Birden sustu yaşlı kadın. Şaşkın gözlerle Çobana baktı. Hayretle konuştu:
“-Evlat! Senin kafa kâğıdın var mı?”
Çoban da hayretler içinde düşündü. Yıllardır hiç aklına gelmemişti. Kimse de ona nüfus cüzdanını sormamıştı.
Yaşlı kadın çenesini ovalayıp kısa bir müddet düşündü. Bu çocukları evlendirmek için nüfus cüzdanı şarttı. O zaman Çobanın köye gidip muhtarla bu meseleyi kestirmeden halletmesi gerekiyordu.
“- İşte sana tecrübe fırsatı,” dedi gülümseyip. Köye gideceksin mecburen. Nüfus cüzdanını çıkarmasını isteyeceksin o hain muhtardan. Önce çok şaşırıp seninle her zamanki gibi konuşmak isteyecek. Sen de müsaade etmeyeceksin.”
Çoban sıkıntıyla sızlandı:
“-Nasıl yaparım ki ben onu. Ben daha doğru dürüst konuşmayı beceremiyorum. Ya beni zaptiyeye verirse?”
Hüzünle baktı Çobanın gözlerine mavi gözlü yaşlı kadın. “Ah anam,” diye düşündü acıyla. ”Sen de beni böyle korkuturdun. Ya döverdin ya da zaptiyeye vereceğim, derdin. Sayende insanların kölesi oldum.”
Konuşurken sesi titriyordu:
“-Yeşil gözlü kız ne yapardı? Gider, bir gece yarısı kapısını çalar, ona anladığı dilde derdini anlatır, nüfus cüzdanını da alırdı herhalde, değil mi? Söyle bana, ne yapardı.”
Çobanın kafası iyice karıştı. Başını kaşıdı; ayağa kalktı, birkaç adım sağa sola yürüdü; ardından taş tabureye oturdu, merakla sordu:
“-Anam, anladığı dil ne ki? Yani adamın boğazına mı çökerdi, döver miydi onu?”
Farkında olmadan kahkaha attı yaşlı kadın:
“-Hay sen çok yaşa evlat! Şimdi bir başka, önemli bir hayat dersi: İnsanlarla konuşurken onun seni anlayacağı dilden konuşacaksın. Ne bir eksik ne bir fazla. Fazla konuşursan farkında olmadan sırlarını söylersin, yarın öbür gün senin aleyhinde kullanırlar. Eksik konuşursan meramını tam anlatamazsın. İnsanlar seni hafife almaya çalışabilir, o zaman sen onun hafifliklerinden iki cümle ile dem vurursan kendine gelirler. Mesela, muhtara gittin, seninle dalga geçmeye, seni zaptiye ile korkutmaya kalktı. De bana o sahtekâr şimdiye kadar hiç hata etmedi mi? İnsanlar onun hakkında konuşurken bir şey duymadın mı?”
Çoban hayretle düşündü, başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Ardından şaşkın şaşkın kadına:
“-Herkes neler neler demedi ki! Zavallı dul kadın arkasından beddualar ediyordu, malını üstüne geçirmiş meğerse. Hocaların oğlu zelzeleden sonra askere gidince onun da ineklerine el koymuş. Devletin gönderdiği yiyecek çuvallarını parayla satmış felakette. En sonu da iyice kötü. ”
Yine küçük bir kahkaha attı yaşlı kadın:
“-İyi ya işte! Bak onunla da konuşulacak bir dil varmış! Nasıl hain, kötü bir adammış! İşe yarayacak bu söylediklerin. Belki de hakkı yenmiş insanlara faydamız olacak. Ya Allah! Ya nasip!”
O akşama kadar Çoban fenalıklar geçirdi: Kendini okumaya verdi, olmadı, yazmaya verdi, tutmadı, kayaları deşmek istedi, kalbi durmadan söylendi; atıyla dertleşmek istedi, at hışımla ayağını yere vurdu! Sonunda yorulup her şeyi bıraktı, gidip taş yatağa hüzünle uzandı; kendi kendine söylendi:
“-Ah, şimdi yanımda yeşil gözlü olsaydı, bana akıl verseydi. Ah, ah!”
Duvarlar üstüne üstüne geliyor, küçükken kendisine durmadan tokat atan, delikanlılık çağına gelince de durmadan alay edip iş yaptıran o zebella gibi adamı düşünüyordu, sonunda beş kuzuyu önüne atışını, tehditler savuruşunu…
Gözlerini mağaranın ışıltılı tavanına dikip söylendi kendi kendine:
“İyi ya işte, şimdi intikamını alırsın. Bütün ahlaksızlıklarını yüzüne vurursun geberesicenin.”
Gider, kapısına dayanır, bağıra çağıra suçlarını söylerdi. Herkes de duyardı! Ama yine bir of çekti. Ötekilerin ne farkı vardı muhtardan. Köy birbirini koruyan hainlerle kendi gibi sefillerden oluşmuştu işte!
Böyle olmamalıydı hayat. Herkes hakkettiğini almalıydı. Hep kötüler mi üstte olmalıydı? İyilerin yüzü hiç gülmeyecek miydi?
İki düşünce arasında cebelleşip dururken susadığını hissetti. Yavaşça kalktı. Kandilleri yaktı. Yatağın yanı başındaki küçük taş masadaki bakır kupanın kapağını açtı; tam içecekti ki yavru kurtlardan biri içeri girdi. Koşup Çobanın yanına geldi.
Ardından içeriye sebet elinde bir gölge süzüldü. Hızla arkasını dönen Çoban karşısındakini görünce o kadar şaşırdı ki bakır kupayı elinden düşürdü ve karşısındakine bakıp kekeledi:
“-Sen…Sen…”
Kolundaki sepeti divanın üstüne yavaşça bıraktı güzelim yeşil gözlü kız, gülümsedi:
“-He ya ben! Anam az yorgundu, ben götüreyim dedim.”
Çoban daha da şaşırdı; çenesi neredeyse yere düşecekti, yine kekeledi:
“-Sen… Sen… Anamın kızı mısın?”
Onun o çocukça şaşkın haline ve saf sorusuna kahkahalarla güldü kız:
“-Ay İlahi Çoban, dedi. Seni nasıl buldurduysa Yüce Rabbim, beni de anama öyle buldurdu. Seninki kolay olmuş. Beni ölümden kurtardı.”
Çobanın şaşkın bakışları altında gülümseyerek yavaşça sepeti açtı. Tepsinin üstüne yiyecekleri dizdi:
“-Haydi ye,” dedi neşeyle. “Görürüm ki anam sana güzel bakmış. Toparlanmışsın, kuvvetlenmişsin. O zayıf çocuk gitmiş, yerine aslan gibi bir yiğit gelmiş.””
Ama çoban gördüklerine inanmakta zorluk çekiyor; hâlâ şaşkınlıkla ona bakıyordu. Kandillerin ışığında daha da parlayan duvarlara, iki küçük sarkıta bakan kız merakla sordu ona:
“- Buraları herhalde sen düzenledin. Çok hoş olmuş. E, haydi ye yemeğini. Sonra şu muhtarı konuşalım.”
Az sonra Çoban yavaş yavaş kendine gelince kıza sitem etti:
“-Tam da sana alışmışken niye kayboldun?”
Kızın yüzü hüzünle gölgelendi:
“-Ah be Çoban! Bilerek mi seni bıraktım sanki. İki garip ne güzel dertleşiyorduk. Ama o hain adam gördü beni. Peşime takıldı. Dağlara koştum. Bu tarafa doğru. Tam yakalayacaktı ki anam çıktı karşısına. Adamın atı da kendi de hem kurttan hem de anamdan korkmuş besbelli. Ürkmüş at. Ondan beri buralarda kimseyi görmedik.”
Çoban başını iki yana salladı, gülümsedi:
“-Korkmana gerek kalmadı artık. O zalim adam atından düşüp beli kırıldı. Birkaç ay sonra da gömdüler. İnşallah cehenneme gitmiştir.”
Genç kız kederle düşündü; neden bazı insanlar kendilerine de etrafındakilere de huzur veremeden öylece bomboş yaşayıp ölüyorlardı. Konuştuğunda sesi titriyordu:
“-Bana etmediği edepsizlik kalmamıştı. Az daha canımdan oluyordum. Çok kötü bir adamdı; ne demeli. Hak yerini buldu.”
Sonra omuzlarını salladı, gülümsemeye gayret etti:
“-Geldi, geçti diyelim. Biz öteki zalimi konuşalım. Muhtara gidecekmişsin. Anam öyle dedi. Ben de kafa kâğıdı alacağım. Ne olur ne olmaz. Dünya hali bu. İstersen beraber gidelim.”
O gece Çoban yine uyuyamadı, yeşil gözlü kız da. Birbirilerini düşünüp, yatakta dönüp durdular. Her şeyi düşünüp boşa koydular dolmadı, doluya koydular almadı; fikirleri karmakarışık yumak oldu, çözmek için uğraşıp durdular…
Mışıl mışıl uyuyan mavi gözlü yaşlı kadındı. İlk defa mutlu rüyalar gördü. Yeşil gözlü kızı kara gözlü çobanla evlendirdi, üç bebeleri oldu, onları sabaha kadar sevip durdu.
Çok dinç bir şekilde uyandı. Aklına gelen düşünce ile mutluluktan havalara fırlayacaktı neredeyse.
Sonra yeşil gözlü kız da uyandı, Ardından Çoban da uyandı. Ama ikisi de ne yapacaklarını düşünüp karar verememenin sıkıntısıyla yataklarında dönüp durdular.
Ama kuzular meledi, kurtlar dolanmaya başladı, at ayağını yere vurup kişnedi.
Devasa mağaranın mutfak kısmına geçen yaşlı kadın, kekik çayını, kim bilir kaç yıldan kalma buğdaydan öğüttüğü un ile yazın ormandan toplayıp kuruttuğu otları karıştırıp hazırladığı bazlamaları geniş tabağa dizerken yeşil gözlü kız yetişti.
Gözünün ucuyla kıza bakıp gülümsedi kadın. Bugün daha derli topluydu. Saçını güzelce taramış, belikler örüp ensesinde toplamıştı. Tertemizdi. Misler gibi kokuyordu.
“Ah, gençlik… demek ki böyle yaşanmalıymış,” dedi kendi kendine. “Ah be anam! Yürek çarpıntısına bile fırsat vermedin. Başından atıverdin beni. Ama yaşanması gereken buymuş benim imtihanımda. Bu çocuklar beklermiş beni, ben de onları.”
Az sonra Çobanın mağarasının önünde kahvaltı ederken iki genç hiç konuşmadan nefis bazlamayı yemeğe çalışıyorlardı. Ama elleri titriyor, söze nasıl başlayacaklarına bir türlü karar veremiyorlardı.
Önce Çoban konuşmak istedi. Ama sadece “ana” diyebildi, sustu.
Kız daha cesurdu:
“-Ana ben bir şey diyeceğim. Demem o ki… Şey… Ben diyorum ki…”
Yaşlı kadın dikkatle onlara bakıp konuştu:
“-Eee? Ne diyecekseniz deyin. Haydi!”
İki genç birbirine baktı; Yaşlı kadın da onlara. Ardından kaşlarını çattı, çenesini ovaladı:
“-Anladım,” dedi. Konuşmakta tereddüt ediyorsunuz. Galiba bir karara vardınız, bana söylemeye çekiniyorsunuz. Sen muhtara yalnız gitmeye çekiniyorsun evlat. Kızım da ben de geleyim, diyor. Akıllıca bir fikir. Hem…”
Kızın yüzündeki hayret ifadesini görünce duraladı yaşlı kadın. Bakır kupadan bir yudum çay içti. İkisine gülümsedi. Neşeyle konuştu:
“-Bunu bana söylemeyecek miydiniz? Sizden evvel ben bilip ben söyledim işte! A! Hazır gitmişken nikahınızı da kıydırın. Çocuklarınız olacak değil mi? Ondan evvel yuvanız olmasın mı?” “
Çoban şaşkınlıktan az daha taş tabureden aşağı düşecekti. Kızın elindeki bakır tabak parmaklarının arasından kayıp gürültüyle yerde yuvarlanıp taş duvara vurdu. Zavallıcık ağzı bir karış açık bakakaldı; sayıklar gibi konuştu:
“-Ne… Ne diyorsun ana sen?”
Kadın onların halini keyifle seyretti. Ardından ikisini de heyecandan neredeyse ölecek hale getiren sözleri söyledi:
“-İkiniz de bana birbirinizi anlatıyorsunuz durmadan. Sen, Çoban! Ah yanımda o yeşil gözlü kız olsaydı deyip duruyorsun!”
Sonra kıza döndü, elini omuzuna koydu:
“-Sen, yavrucak! Geldiğinden beri Çobanı hep merak etmedin mi? Bana anlatmadın mı? Anlattın. Ne güzel! Bundan daha güzel bir hediye olabilir mi sizin için? Saf, tertemiz bir sevda hikâyesini yazmış Rabbim ikiniz için. Kirlenmeden güzelce yaşayın işte. Kaç kişiye nasip olur bu?”
İki genç önce mavi gözlü yaşlı kadının ne dediğini anlamadı. Kız güzel yeşil gözlerini iri iri açıp ona baktı hayretle; kekeledi:
“-A… Ana… He, anlattıydım. Şimdi ben bu Çobana sevdalandım demek mi? Nikah mı? O kadar… O kadar kolay mı?”
Çobanın şaşkınlığı geçmeye başladı, yavaş yavaş yüreğini garip, saf, inanamadığı bir sevinç kaplandı. İnanmaz gözlerle yaşlı kadına baktı:
“-Ben… Ben de anlattım sana. Söyledim. Ama böyle birdenbire. Aklım karıştı!”
“- Evet! Biraz şaşırtıcı, ani oldu. Ama söyleyin bana,” dedi yaşlı kadın ellerini iki yana açıp. “Önünüzde uzun bir hayat var. Diyelim ki ikiniz de başkalarıyla evlendiniz. Aklınız birbirinizde kalmayacak mı? Dosdoğru cevap verin bana!”
İki genç de sustular; başları önde, heyecan içinde düşündüler: Kız ondan başka birine asla yar olamayacağına o an karar verip sustu…
Çoban “sevda” sözünün anlamının kaç zamandır nefes gibi içine çekip yaşadığı duygu seli olduğunu anladı; bir şey diyemedi, sustu…
Sonra şaşkın, utangaç bir sevinçle başlarını kaldırıp birbirlerine baktılar. Şu an yaşanan şey, her ne ise, adına koyamadıkları bu hal adeta bir mucizeydi!
Taş masaya kaşığıyla vurdu yaşlı kadın, Çobana gülümsedi:
“-Evlat ben kısa yoldan bunları söylemeseydim sen nasıl söylerdin bilmem. Herhalde bayağı zaman geçerdi, değil mi?”
Çobanın dili tutulmuştu sanki, sadece başını salladı. Kızın da ondan farkı yoktu.
Bazlamadan bir lokma kopardı, konuşmasına devam etti yaşlı kadın:
“-De haydi, bazlamalar buz kesti. Hem yiyelim hem konuşalım. İşimiz çok. Şu muhtar hakkında ne biliyorsanız bana anlatın.”
O gün ve gece geç saatlere kadar ne yapacaklarını uzun uzun konuşup en küçük olumsuz ihtimali bile düşünüp tedbirlerin neler olabileceğini hesap ettiler.
Mavi gözlü yaşlı kadın ile yeşil gözlü genç kız kendi mağaralarına giderken çoban başını kaldırdı, kopkoyu lacivert semada ışıl ışıl parlayan sayısız yıldıza baktı; tepeleri karlarla örtülü dağlara, hayal meyal görünen ormana…
Sonra gözlerini yumup sesleri dinledi gecenin sessizliğinde, uzaktan gelen kurt ulumalarını, rüzgârın hafif uğultusunu.
Düşündü sonra Çoban, hayat ne kadar inanılmazdı. “En olmazları oldururken en beklenmedik hediyeleri gönderiyorsun Yüce Rabbim” dedi kendi kendine. “Şükürler olsun. Yarın da inşallah her şeyi güzel edeceksin hey Allah’ım, hamtlar sanadır.”
Ertesi gün erkenden kalktı üçü de. Güneş dağın kaşına gelene kadar tekrar konuştular her bir şeyi. Hain muhtarın ne diyebileceklerini, ona verecekleri cevapları, adamın işlediği suçları, olabilecek her şeyi didik didik ettiler.
Sonra Çoban mavi gözlü yaşlı kadının kendisine diktiği güzel gömlekle pantolonu giydi, deri yeleği sırtına geçirdi. Atına bindi, kum rengi uzun elbisesi, oyalı yazmasıyla pek güzel olan sevdiceğini arkasına aldı,
Mavi gözlü yaşlı kadının dualarıyla yola çıktılar.
İkindi vaktine doğru eteklerinin ormanlarla kaplı olduğu dağların arasındaki köy uzaktan görününce mola verdi iki tecrübesiz, ama hayat vurgunu genç.
Kız heybeden çıkardığı böreği uzattı Çobana. Çoban da matarasını uzattı kıza, gülüştüler.
Baharın heyecanı, neşesi bütün dağları, yolları sarmış; yeşil canlanmış, çiçekler renklere bürünmüştü, alacadan mora, sarıdan ala.
Etrafa uzun uzun baktı kız, yeşillenmeye başlamış tarlalara, gökte kanat çırpan küçük kuş sürüsüne, yükseklerde süzülen kartala, çok ileride tarlalarda gezinen leyleklere.
İlk defa korkusuzca dünyaya bakmak ne güzeldi, ilk defa dışarıda böylesine hür olabilmek.
Çoban da ona gülümsedi ilk defa utanmadan, hayranlıkla. Sonra çekinmeden konuştu:
“-Anamın yüzünü tam hatırlamıyorum. Sanki mavi gözlü anamıza benziyordu. Bir şey söyleyeyim mi? Bizi evlatlığa kabul eden bu anamız olmasa buluşamazdık. Allah iki garibin karşısına böyle bir melek çıkardı.”
Kız da gülümsedi, başını öne eğdi; yerdeki mavi çiçeği sevgiyle okşadı.
“-Öyle, diye fısıldadı. Tam ağzımın üstüne düşmüştüm ki, artık bittim diyordum ki, bu anam beni yetişti, kurtardı.”
Birbirlerine son buluşmalarından sonra başından geçenleri anlattılar. Anlattıkça hınçlandılar, hınçlandıkça kederlendiler.
Sonunda kız dedi ki:
“-Haydi, gidelim şu muhtarın hesabını görelim. Anamızın dediği gibi, korku yok, iş görüp hesap sormak var!”
Toparlanıp yola koyuldular. Köyün içinden geçmediler. Ormanı dolanıp en sondaki üç katlı konağa geldiler.
Çoban elinde olmadan hırslandı:
“-Şimdi hesap zamanı ahlaksız adam, görelim, bakalım, ne diyeceksin…”
Tam konağın süslü kapısından içeri giriyorlardı ki çiçek öbekleriyle, sarmaşıklarla, mis konan hanımelleriyle, güllerle süslü bahçede mutlu bir şekilde kıpkırmızı bir gülü koklayan adamı gördüler. Zebellah gibiydi.
Kapının demir koluna atının yularını bağlayan çoban genç kızı attan indirdi. Yavaş adımlarla adama doğru yürümeye başladılar.
Adam önce onları tanımadı. Sonra büyük bir şaşkınlıkla ikisine bakıp hayretle konuştu:
“-Hay Allah! Bizim saftirik çoban? Sen misin?”
Çoban dik dik baktı ona, cevap vermedi. Merak etti. Acaba daha ne diyecekti?
Adam ellerini birbirine vurup kahkahalarla güldü:
“-Bu ne hal? Üst baş? İyi düzmüşsün. Para mı buldun desem, sende onu harcayacak akıl yok. Her ne ise… Aç mı kaldın? Yine çobanlık etmek için yalvarmaya mı geldin?”
Ardından döndü, çobanın yanında duran genç kızı baştan aşağı süzdü:
“-Kız pasaklı? Sen aşağı mahalleden güdük ağayı bıçaklayıp kaçan şeytan değil misin? Ne olmuşsun kız sen? Pek güzelleşmişsin.”
Çobanın tepesi attı; tam ağzını açacaktı ki kız kolundan çekiştirip susturdu onu. Ardından hırsla konuştu:
“-He, pek güzel oldum. Oldum da, sana ne?”
Muhtar pek şaşırdı bu cevaba. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemeden durdu. Sonra hırsla bağırdı:
“-Kız, bana bak! İki urba giydiniz diye adam mı oldunuz? Şimdi alırım ayağımın altına. Sonra da zaptiyeye teslim ederim ikinizi de. Defolun gidin, belanızı aramayın.”
İki adımda adamın burnunun dibine yanaştı Çoban. Ağzını kulağına yanaştırıp konuştu:
“-Muhtar Efendi, haydi beraber gidelim zaptiyeye. Ama daha diyeceklerimizi dinlemedin. Ama çulsuzların tarlasında gariban marabaya ne yaptığını da zaptiyeye anlatırım.”
Etine ateş değmiş gibi sıçradı adam. Gözleri fal taşı gibi açılıp kekeledi:
“- Sus alık teres! Sen daha çocuktun…”
Son kelime ağzından çıkar çıkmaz yaptığı gafı anlayıp şaşkın şaşkın kıza baktı. Acaba? Acaba o da biliyor muydu?
Kız fırsatı kaçırmadı:
“-He ya! Ben de mezarının yerini gösteririm. Garibi elbiseleriyle gömdün!”
Adam ayakta kalamadı. Yere çöktü. Ellerini başının arasına aldı. Sonra yüzünü ovuşturdu. Aklı kıt bir marabaydı ona göre. Çok da çalışkandı. Ama tarla davasında aleyhinde şahitlik edecek, ormandan yeni yer açmak için kendisinden çam ağaçlarını kesmesini istediğini anlatacaktı. Geceleyin tek başına tarlayı sularken görmüş, sinsi yılanlar gibi arkasından yakalamış, boynunu büküvermiş; ata yükleyip ormana gömmüştü.
“-Sadece o mu? Ya çulsuzların ahırında çıkan yangın?” diye devam etti kız. Hani birkaç sene evvel! Gözümle gördüm seni! Derdin neydi ha? İnsanlar yetişene kadar onca hayvan telef oldu.”
Ama muhtar çabuk toparladı kendini:
“-Gebertirim ikinizi de çakallar,” diye dişlerinin arasından konuştu.” Hele bir ağzınızı açın, ikinizi de yok ederim. Hem nasıl ispat edeceksiniz ha?”
Çoban oyundaki rolünü iyi ezberlemişti. Güldü:
“-Akıllı geçiniyorsun değil mi? Boğduğun marabanın karısı nerede şimdi? Hani susması için altınlar verdiğin? Ondan imzalı, mühürlü ifadesini aldık. Hazır! Zaptiyeye vereceğiz. Yangında seni gören, korkutup döverek kolunu kırdığın, köyden sürdüğün yamağın da ifadesi tamam. Başka işlerini de öğrendik. Zelzeleden sonra yetim, öksüz kalan iki çocuğun mallarına da kondun! Daha sayayım mı Muhtar emmi?”
Kız elindeki sopayı salladı:
“-Şimdi sana saldırır, şu sopayla kafanı kırar, sonra da avaz avaz bağırır, neler neler derim! Millete rezil ederim seni! Kalk ayağa. Kim kimi gebertirmiş görelim!”
Kıpkırmızı kesildi adam, titremeye başladı, kekeledi:
“-Siz… Siz… İkiniz bunları… Anlatmaya gelmediniz herhalde. Benden… Benden ne istiyorsunuz? Hele girin içeri. İçeride konuşalım.”
Kız Çobanın kolundan tuttu, kulağına bir şeyler fısıldadı. Çoban gülümsedi, başını salladı:
“-Olmaz Muhtar emmim, olmaz,” dedi. “Tekinsiz bir mendebursun! Sana güvenip içeri girmeyiz. Kurnazlık edip bize hemen bir oyun edersin. Dediklerimizi dinleyip hemen burada yapacaksın. Yapmazsan gerisini sen bilirsin. Biz bu bahçe kapısının dışındayız. Kayıt kuyut yaptığın, devletin verdiği o defterleri al; buraya gel, devletin mührünü de. Nereden, kimden ne çaldıysan hepsini geri vereceksin, bizim işleri de hemen yapacaksın. İşittin mi beni?”
Güneş tepelerin arkasında kaybolurken Çoban ile kız köyde bir evin önünde durdular. Çaldıkları kapıyı açan yaşlı adam onları görünce hayretten dona kaldı.
Çoban ona bir tapu ile bir tomar kâğıt uzattı. Adam hem çobana hem de uzatılanlara şaşkın şaşkın baktı; uzanıp aldı, bükülü tapuyu yavaşça açtı, okudu; inanamadı, bir daha okudu:
“-Bunun için ne çok yalvardım muhtara,” dedi. Zelzelede yerler değişti, senin yerin kayboldu diye kovaladı beni. Oğlan yaban ellerden gelecek de uğraşacak. Kim öle, kim kala derken… Allah’ın işine bak! Kendi elleriyle yazmış. Getirdiğin için sağ ol Çoban.”
Sözü uzatmadı Çoban:
“-Bildiğimiz ne kadar haksızlık yaptıysa düzelttirmeye çalıştık. Bunları sahipleri ver dayı,” dedi. Bilmediklerimiz de gidip kapısına dayansınlar.”
Yola koyuldular tekrar. Ay doğarken, ışıl ışıl gecede Çobanın mağarasının önünde mavi gözlü yaşlı kadını ana kurtla bekler buldular. Taş masanın üstünde yemekler de hazırdı.
Yaşlı kadın onların heyecanla attan inişinden, güler yüzlerinden her şeyin yolunda gittiğini anladı.
İkisi de heyecanla olanı biteni anlattı. Muhtarın o akşam korkudan uyuyamayacağını da abartarak söylediler. Çok neşeli ve mutlu bir akşam yemeğinden sonra yaşlı kadın kulağındaki küçük altın küpeleri çıkardı, Çobana verdi. Dedi ki:
“- Evlat, yarın yine kızımla birlikte kasabaya inip nüfus idaresinde hem kafa kağıtlarınızı hem de nikah defterini onaylatacaksınız. Ama önce kuyumcuya, ardından bir urba satan dükkâna uğrayıp orada giyilen giysilerden orta hallisini alıp giyinin. Yabancı kalıp dikkati çekmeyin. Bu küpelerin parası herhalde yeter. Sonra vakit kaybetmeden nüfus idaresine gidin. İşlerinizi halledin.”
Çoban o akşam mağarasında yatağına uzandığında düşündü. Şu birkaç gün içinde olanlar inanılacak gibi değildi. Kendinde olan değişiklikleri hayretle düşündü. O pısırık, herkesin her dediğini yapmaya çalışan sönük çocuk gitmiş, yerine gereğinde diklenen, hakkını koruyan bir genç adam gelmişti.
“Allah razı olsun anamdan” dedi kendi kendine. “Ben adama yılan gibi sessizce yaklaştığını gördüm. Boynunu büktüğünü de. Yeşillim de ölüsünü ata yüklediğini görmüş gece karanlığında. İki tuhaf hali anam birleştiriverdi de adamı öldürüp gömdüğünü düşündü. Yoksa bizim aklımıza gelmezdi. Kim bilir neler yaşadı, neler gördü. Hayat ona neler öğretti de bu dağların başında mekân kurdu.”
Sonra aklına muhtar geldi. Şimdi ne yapıyordu acaba?
Tam da o anda muhtar üstüne kâbus gibi çöken günü düşünüyor, yatakta bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu. “Ya gerçekten zaptiyeye şikâyet ederlerse iki ebleh,” diye düşündü. “Ya gerçekten adamı gömdüğüm yeri biliyorlarsa.”
Sessiz olmaya çalışıp üstünü hızla giydi; aşağıya indi. Alet odasından kazma kürek aldı. Ahıra gidip atına atladı, ormanın yolunu tuttu. İki de bir arkasına bakıyor, ardından gelen olup olmadığını anlamak istiyordu. Öylesine telaşlıydı ki ter içinde kalmış, kalp atışları hızlanmıştı.
Bir müddet sonra ormana girip o koca çınarın dibine geldi. Hemen attan indi. Sırtını çama dayadı. İlerideki ağaca doğru on adım attı. Durdu, yeri kürekle kazmaya başladı. Sertleşen toprağı kazmayla eşiyor, ardından küreğe sarılıyordu.
Ne kadar zaman geçtiğini bilemeden kazmaya devam etti. Ara ara sağa sola bakıyor, etrafı dinliyordu.
İlk kaval kemiğini bulduğunda içi titredi, ürperdi.
Tam o sırada başının üstünde bir kanat sesi duydu. Ve… Bir puhu çığlık attı; sanki bir gölge yanından geçti. Hemen çukurdan çıktı.
Deli bir korkuyla düşündü: “ Bu da neydi böyle? Ya adamın ruhuysa? Ya da.. Şimdi beni boğarlarsa?”
Aklına gelenle dehşete düşüp elleri ayakları titreyip buz kesti. Çılgınlar gibi kaçmak istedi. Ama mantığı galip geldi. Çukuru hemen doldurmalı, iz bırakmamalıydı. Acele ile küreği kaptı.
Ama… Ama birden başı dönmeye, midesi bulanmaya başladı. Göğsünde duyduğu şiddetli ağrı ile çukurun içine baş üstü düştü, öylece kaldı.
Uzaklarda bir baykuş tiz bir çığlık attı, sessiz kanatlarıyla süzüldü, bir dala kondu, ardından koca çamın dibinde dolaşan iri tarla sıçanını kapıverdi.
Yavaş yavaş şafak sökerken mavi gözlü yaşlı kadın hafif bir titreme ile birden uyandı. Sanki yatağını biri sallamıştı. Hızla doğruldu. Dikkatle etrafı dinledi. Sanki derinlerden gelen hafif bir uğultu duydu. Bir daha dikkatle dinledi. Ama bu defa sesi duyamadı, bir titreme de hissetmedi.
Ama içine bir defa kurt düşmüştü. “Bu köyde depremler oluyor,” dedi kendi kendine. “Bu bir işaret olabilir. Bu çocukların işini hızlandırmalıyım.”
Sabah kahvaltıda ne yapacaklarını tekrarladılar. Akşam müjdeli haberle döndü iki genç. Yine Çobanın mağarasının önünde yemekler hazırdı, kuzular ile at dışardaydı, üç kurda çok alışmış görünüyorlardı.
Yemekte yaşlı kadın büyük bir sevgi ile baktı onlara ve dedi ki:
“-E, genç evliler. Şimdi size iş ve ev lazım!”
İkisi de hayretle baktılar onun gülümseyen yüzüne. Kadın mutlu bir şekilde uzandı, ikisinin ellerinin üzerine ellerini koyup konuştu:
“Evlat, sana küçük bir çiftlik lazım. Kızım sana da güzel bir geniş çalışma yeri. Onun için bu defa şehre birlikte gideceğiz. Önce büyük bahçeli bir ev bakalım, Fiyatları öğrenelim. Sonra şu bilekliği kuyumcuda bozduralım. Sizi yalnız göndersem kuyumcu inanmayabilir. Başımıza iş açmayalım.”
Mağarada genç kızın çalıştığı odada buldukları iri taşlı zümrüt bilekliği yavaşça çıkardı yaşlı kadın. Güneşe tutup baktı. Nasıl da güzeldi. “Asıl bundan sonra daha da güzelleşecek,” diye düşündü. “Mutluluklarına yarayacak, kimin bileğine nasipse o da mutlu olur inşallah.”
O gece yıldızlar yanıp sönerken yola çıktılar. Atı, kuzuları dehlizde ana kurt ile yavrularına bırakıp önlerine bol bol ot koydular. Ormanın içinden geçip kestirmeden kasabaya indiler. Hemen bir yaylı araba kiraladı yaşlı kadın. Öğle vakti şehre ulaştılar.
Temiz bir lokantada yemek molası verdiler. Yaşlı kadın etrafa dikkatle bakıp konuştu:
“-Pek değişmemiş. Yıllar evvel geldiydim birkaç sefer “
Kız şaşkın bakışlarla etrafı süzüp hayretle konuştu:
“-Ana sen buna küçük mü diyorsun? Bak, Evler ne kadar süslü.”
Çobanın merakı daha değişikti:
“-Ana sen başka şehir gördün mü?”
Yaşlı kadın istemeden eskilere daldı gitti: Ömür törpüsü kocası onu bir kere de başkente götürmüştü. Ama burnundan da getirmiş, her halini, her konuşmasını küçümsemiş, burun büküp azarlamıştı. Buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına:
“-Büyükşehre gitmiştim bir defa.”
Sonra sözü hemen değiştirmek istedi. Yaşadıkları aklına geldikçe son zamanlarda sanki daha bir üzülür olmuştu.
“-Haydi, dedi aceleyle. İşimiz çok. Hızlanın bakalım yeni evliler. Bir şey isteyeceğim sizden. Yürürken sadece önünüze bakın. Şaşırdığınızı belli etmeyin. Kuyumcuyla konuşurken sadece beni izleyin, sözlerimi de iyi dinleyin.”
Hızla yemeklerini yediler. Kapının önünde duran faytonlardan birine bindiler. Sürücü onları kuyumcular sokağın başına kadar götürdü.
Yaşlı kadın yavaş yavaş yürüyor, en gösterişli vitrini arıyordu. Sonunda sokağın ortasındaki kuyumcuda karar kıldı. Yavaşça içeri girdiler.
İhtiyar, iyi giyimli kuyumcu içeri girenlere şöyle bir baktı. “Yaşlı kadın kayınvalide olmalı,” diye düşündü. “Herhalde kızın annesi. Üstündeki kıyafetin kumaşını hiç görmedim. Güzel bir şey. Herhalde uzak diyarların malıdır. Bakalım ne isteyecekler.”
Yaşlı kadın kesesinin içinden çıkardığı bilekliği tezgâhın üstüne koydu; sözü de hiç uzatmadı:
“-Kuyumcu Efendi. Şu bilekliği satmak istiyorum.”
Torbanın içinden çıkanı görünce kuyumcu şaşkınlıkla sordu:
“-Hanım, bunu nereden buldun?”
“-Sülale yadigarı,” dedi yaşlı kadın. “Atadan kalma. Neyse. Alabilecek misin?”
Adam yaşlı kadının son sözünden bu işten anladığını düşündü. Uzandı; eline aldı bilekliği, ışığa tuttu. Harika bir zümrüttü ve kaç yıllık kuyumcuydu. Bu kadar kaliteli zümrüdü ilk defa görüyordu. Satın alırsa nadide bir parça olarak saklar, başkente antika meraklısı özel müşterilerine haber yollayıp iyi bir fiyata satardı.
Hanıma şöyle bir baktı:
“-Hanım, fazla dolaşma istersen. Sana on kalın burma bilezik vereyim, helalleşelim.”
Gözlerini kısıp beş on saniye adamın yüzüne baktı mavi gözlü yaşlı kadın:
“-Latifeye ayıracak kadar vaktimiz yok efendi, Ne altın bileziği. Benim paraya ihtiyacım var,” dedi ciddi bir sesle. “Haydi gelin, sen önden çık.”
Uzandı tezgâhın üstünde duran bilekliği aldı, kesesine geri koydu. Ama kuyumcu telaşla onları durdurdu:
“-Hanım, dur! Hemen gitme. Sen ne istiyorsun? Söyle, belki anlaşırız.”
Işıl ışıl vitrine, duvarlardaki camlı bölmelere baktı yaşlı kadın. Ardından yine sözü kısa kesti:
“-Efendi, ben altın istemiyorum. Bana bu bilekliğin değerinde para gerekiyor.”
Kuyumcu da lafı uzatmadı:
“-Hanım, dedi. Belli ki bunun değerini tahmin etmişsin. Ama benim de bu sokaktaki kuyumcu arkadaşların da o kadar parası yok. Affınıza sığınarak sorayım. O kadar parayı ne yapacaksın? Otur şöyle. Birer kahve söyleyeyim de az konuşalım.”
“-Kahveye gerek yok,” dedi yaşlı kadın asık yüzle. “İşimizi ne kadar çabuk yaparsak o kadar iyi.”
Ama oturdu, Çoban ile kıza işaret etti. Onlar da sandalyelere iliştiler. Ama adam yine de kahveleri söyledi.
“-Hanım, arkadaşlardan borç aldım mal almak için. O sebepten benim de elden verecek çok param yok. Mal satacağım ki nakidim olsun. Ama bu bileklik de pek hoşuma gitti. Ayıp etmezsem yine parayı ne yapacağını soracağım. Belki başka bir yol buluruz.”
“-Oğlumu evlendirdim. Allah herkese böyle evlat versin. Genç olduğuna bakma sen. Hayvancılıkta çok mahirdir. Bir arazi düşünürüm. Para bunun için lazım.”
Kuyumcu başını kaşıdı, biraz düşündü. Sonra kadının yüzüne baktı, söyleyip söylememekte tereddüt ettiği cümleleri peş peşe dizdi:
“-Hanım, bir şey diyeceğim ama… Fırsatçı deme bana. Benim yılda bir defa gittiğim babadan kalma küçük bir çiftlik var. İçindeki iki katlı ev pek güzeldi. Ama bakımsız kaldı kaç senedir. Dedem keyifli adammış, evi çok süslemiş. Meyve ağaçları, havuz…Diyeceğim o ki bakımdan geçirilirse. Bilemem beğenir misiniz?”
Mavi gözlü yaşlı kadın sevincini belli etmedi. “Gökte ararken yerde buldum,” diye düşündü. İnşallah anlaşırız.”
“-Kaç dönüm bu yer? Tapusu senin üzerinde mi? Devlet suyunu bağlamış mı?”
“-On beş dönüm kadar,” dedi kuyumcu.” Dediğin gibi, babam ben küçükken bağlatmış. Bir ara ara akan küçük bir pınar vardı. Şimdi ne oldu bilmem. Tapu da benim üzerimde, tek çocuğum ben. Kardeşim filan yok.”
“-Ya senin çocuklar,” diye sordu yaşlı kadın.” Yarın bu satışa itiraz ederlerse?”
O an adamın yüzünden büyük bir hüzün geçti. Yutkundu, ağlamamak için kendini zor tutup tavana baktı. Göz yaşları aktı yine de:
“-O büyük depremde kaybettim tek çocuğumu. Yeni evlendirmiştim. Ev üstlerine çökmüş. Köye hanımın annesiyle babasını ziyarete gitmişlerdi. Hanım yıllarca kendine gelemedi. Gülmeyi unuttuk.”
Yaşlı kadın üzüntü ve şaşkınlıkla konuştu:
“-Kuyumcu Efendi, bilemedim. Kusurumu affet. Başın sağ olsun. Hiç aklıma gelmedi. Eyvah, yarana tuz bastım. Ah, bilemedim.”
Adam elinin tersiyle gözlerini sildi:
“-Nereden bilecektin ki kardeş,” dedi. Dünya hali işte. Ama evlat başka bir şey. Neyse… Biz gelelim sadede.”
İki saat sürmedi, Tapu dairesinden işi bitirdiler. Tapu Çoban ile gelin kızın üzerine yapıldı. Kuyumcu onları çiftliğe götürdü. Şehrin hemen bitiminde yol üzerinde idi.
Yaşlı kadının beklediğinden iyi idi. O gece çiftlikte kaldılar. Kuyumcu onlara evin elden geçirilmesi için ustalar buldu. Adamlar işe koyuldular.
Ana, oğul, gelin hanım bir hafta sonra tekrar şehre indiler. Kuyumcuya harika bir zümrüt yüzük daha sattılar. Karşılığında aldıkları altınların bir kısmını yaşlı adamın yardımı ile paraya çevirdiler. Koyun pazarına gidip kırk koyun ile beş teke, on keçi ayırdılar.
İşi hızla bitiren ustaların parası ödendi, ev baştan aşağı temizlendi, eşyası alındı, döşendi. Pırıl pırıl oldu. Çoban bahçeyi düzeltti, gelin yemekleri yaptı.
Akşam kuyumcu onları yemeğe davet etti. Hanımı evlilik yüzüklerini hediye etti. Neşeli bir gece geçirdiler. Onları yolcu ederken kuyumcu dedi ki:
“-Biz de sizin dedeniz, nineniz sayılırız, yine gelin. Her zaman başımızın üstünde yeriniz var. Senin de kardeş. Allah razı olsun. Bir civan yetiştirmişsin, efendi, terbiyeli. Ona uygun bir gelin de almışsınız. Allah bahtından güldürsün.”
Sonra birlikte tekrar yola koyuldular. Aynı yollardan geçip ormana vardıklarında yıldızlar çoktan çıkmıştı; mehtap ışıldayan kocaman bir gümüş tepsi gibi parlıyor, hafif esen yel harika çiçek kokularını yayıyordu.
Çobanın mağarasına geldiklerinde ana ile yavru kurtların onları beklediklerini gördüler. At ot yığınından son kalanları yiyor; artık büyüyen kuzular da mağaranın önünde toplu halde duruyordu.
Mavi gözlü yaşlı kadın yavaşça oturdu taş tabureye. Elinde olmadan kuzulara baktı, sonra da kurtlara. “Kurtlarım çok akıllıdır. Her gece kuzuları dehlize sokar. Şimdi niye dışarıda bırakmışlar? Acayip,” diye düşündü.
Çoban ile genç kız atın heybesinden o gün çarşıdan aldıkları yiyecekleri taş masanın üstüne dizerken ikisi de hayatlarının en mutlu gününü yaşamanın verdiği heyecanla konuşup şakalaştılar. Sarıldı yaşlı kadına, yanağına şapırtılı bir öpücük kondurdu:
“-Anam, canım anam. Sen olmasan bunların hiçbiri olmazdı.”
. Sonra başını omuzuna koyup konuşmasına hüzünlenerek devam etti:
“-Depremde ailesini kaybetmiş küçük bir kızdım ben. O kötü insanların eline düşünce yıllarca sadece zulüm görüp sonunda hırsız olmuştum. Ama sen beni buldun, hayatımı kurtardın; okumayı, yazmayı, hayatı, ne biliyorsan onu da öğrettin bana. Senin hakkını nasıl öderim ben?”
Çoban da heyecanlıydı:
“-Ah anacığım, beni yanından ayırma,” Hayatımı sana borçluyum, yuvamı da bu gelin kızı da. Sakın bizi bırakma.”
İkisinin de ellerinden tutup saf, tertemiz gözlerine baktı. Ne güzellerdi!
Şaşkınlıkla düşündü: “Demek ki şu bakışları görebilmek için bu uzun yılları yaşamam, bu acıları çekmem, o kötü insanlardan kaçmam gerekiyormuş.”
Başını yere eğdi; neşeli olmaya çalışıp yutkundu:
“-Haydi evlatlar! Ağlatacaksınız beni! Sizler iyi kalpli, güzel gönüllü olmasaydınız ben size ne öğretebilirdim ki? Hayatımdan bir sürü insan kılıklı geçti. Onların hiçbirine bir kelime bile edemedim. Sizden Allah razı olsun.”
Nedense kendini çok yorgun hissediyor, gidip hemen yatağına uzanmak istiyordu. Ama ikisiyle de konuşması gerekiyordu.
“-Gelin kızım”, dedi gülümsemeye gayret edip. “Ben gideyim. Şu üstümdeki kalın urbayı çıkarayım, terledim. Hemen geri geleceğim. Mola vermeden geldik. Çok acıkmışsınızdır. Gece gece de olsa bir şeyler yiyelim.”
Yavaşça yerinden kalktı. Çoban kolundan tutup yanında yürümek istedi. Eliyle engel oldu hemen:
“- Evlat, sağ olasın. Ama sen hanımına yardım et. Hemen geleceğim.”
Sakin adımlarla yürümeye başladı. Ana kurt ile yavruları da arkasına takıldı. Onlar da bugün pek neşesiz görünüyorlardı.
Mağaranın gizli kapısına geldiklerinde ana kurt girmeden evvel onun yüzüne baktı, ayaklarına sürtündü. Sonra yavaşça içeri atladı.
Ama… Eliyle büyüttüğü, kocaman birer kurt oluşunu adım adım, sevinçle izlediği yavrular içeri girmek istemedi. Yaşlı kadın yere diz çöküp ikisinin başını okşadı. Hüzünlendi. Demek ki bu yavrulardan da ayrılma vakti gelmişti. Gülümsedi:
“-Pekâlâ.” dedi. ”Anlaşıldı, hürriyetinize kavuşmak istiyorsunuz. Haydi bakalım, yolunuz açık olsun.”
İki kurt ellerini yaladı, yavaşça eteklerinde dolandı. Sonra yavaş adımlarla orman tarafına doğru yürümeye başladılar. İkisinin de başı öne eğikti. Bir ara durup geri döndüler, ona baktılar. Ardından koşmaya başladılar; tepeyi hızla tırmanıp ormanın içinde kayboldular.
Ardından bakakaldı yaşlı kadın. İçinden bir şey koptu, adını koyamadığı bir şey: Endişe miydi, hiç yalnız kalmamışlardı; özlem mi, yanından hiç ayrılmamışlardı; korku muydu, ya başlarına bir şey gelirse?
Sonra… Sonra birden aklına gelen düşünce ile kederli bir şaşkınlık yaşadı: Ayrılıklara alışmasını mı istiyordu Yüce Yaratan? İki yavru kurt gitmişti. Gençler gidiyordu; sırada ne vardı? En sevdiği evi, mağarası ve şu ömür denen rüya? Sona mı yaklaşmıştı?
Başını kaldırdı, uçsuz bucaksız Samanyoluna baktı, “Rabbim, beni sen yarattın, ben sana teslimim” diye fısıldadı.
Ama tam o sırada sanki küçük bir uğultu duydu, ardından atın kişnemesini.
Mağaranın içine girince birkaç küçük yarasa kapı kapanmadan başının üstünden hızla uçup dışarı kaçtı.
İrkilerek eğildi ve şaşkınlıkla düşündü: “Tuhaf! Hiç görmemiştim bu hayvancıkları. Demek ki alt taraflarda bir yerde yaşıyorlardı. Ama niye şimdi dışarı kaçtılar? Hayvanlarda bir tuhaflık var bu gece. Belki de bu bir işaret. Burada bir şeyler olacak. Çocukları hemen şehre göndereyim.”
Hızlandı, doğrudan genç kızın çalıştığı büyük odaya gitti. Taşıyabileceği küçük aletleri hemen bir beze sardı. Taş sandığı açtı. İrili ufaklı kıymetli taşları torbasına doldurdu, kızın yaptığı bütün mücevherleri de. Sonra odasına gitti. Üstünü olabildiği kadar hızla değiştirdi.
Geri döndüğünde iki gencin kendini beklediğini gördü. Çok neşeli olmaya gayret edip onlara şakalar yaptı otururken:
“-Maşallah gencecik evliler. İnşallah neşeniz daim olur.”
Şaheser bir mehtabın altında yemeklerini yemeğe başladılar. Üç beş neşeli sözden sonra mavi gözlü yaşlı kadının yüzü ciddileşti, gözleri nemlendi; cümleleri ciddileşti, kelimeleri ağırlaştı.
“-Evlatçıklarım! Çok gençsiniz. Her şeye inanacak, her gördüğünüzü çok güzel zannedecek yaştasınız. Ama acı tecrübeleriniz de var. Bunlar çok önemli hazineler, asla unutmayın. Şimdi şehirde kurulu bir eviniz, yurdunuz var, inşallah güzel düzeniniz olacak. Bu maddi bir düzen, ev, çiftlik, at arabaları.”
Uzun bir soluk alıp ağrıyan dizini oyladı. Belli yerleri sarı kuvars olan taş masaya baktı. Başını yere eğip düşündü bir müddet. Konuştuğunda sesi hafifçe titriyordu:
“- Ama şehir insanını tanımıyorsunuz. Onun için birkaç yıl hiç kimselere yanaşmayacak, dostluklar kurmayacaksınız; sadece işinizi yapacaksınız. Hayatınızı asla ama asla kimselere anlatmayacaksınız. Asla dert ortağı aramayacak, birbirinizin dostu olacaksınız. Kimselere akıl sormayacak, kendi aklınıza, kalbinize güveneceksiniz. Hep tedbirli olacaksınız. Kimseden borç almayacak, kimseye borç vermeyeceksiniz. Ayağınızı yorganınıza göre uzatacaksınız.”
Sonra torbasındakileri kıza uzattı. Gülümsedi:
“-Çok sevdiğin aletlerin, taşlar var içinde, yaptığın işler de. Kuyumcu iyi bir adama benziyor. Ama tanıyalı az zaman oldu. Şimdilik elinizdeki para sizi bir iki sene idare eder. O zamana kadar sürü de çoğalır. Duruma göre bir kısmını satarsınız. Bu işlerde gelinim daha becerikli sanki. Çok başınız sıkışırsa torbadan bir bileklik daha alır, kuyumcuya gösterirsiniz. Her işte baş başa verip karar alırsınız. O arada torun da gelir inşallah.”
Ama bu şakaya gençler gülmediler. Kız ağlamaklı sesle sordu:
“-Ana… Sen kendini hiç hesaba katmıyorsun. Biz sana sormadan hiç iş yapar mıyız? O nasıl konuşma öyle?”
Yaşlı kadının yüzünden derin bir hüzün rüzgârı gelip geçti hızla. Başını kaldırıp göğü, ışıl ışıl ayı seyretti; sonra da ellerine baktı, yorgun ellerine, yılların çilelerini çeken o yaşlı ellerine. Gönlüne bakmaya gücü yetmedi, yetemedi.
Fısıldar gibi konuştu:
“- Ben de gelirim elbette. Ama sürekli kalamam. Ben buraları çok sevdim, bu sessizliği, bu saflığı, bu temiz havayı, burada yaşamayı. Siz de ara ara gelirsiniz. Buluşuruz yine. Ama şimdi değil.”
Ardından uzaklara baktı bir müddet. Konuştuğunda neşeli olmaya çalışıyordu:
“- He, işte böyle yeni evliler! Allah razı olsun, beni evime getirdiniz. Artık burada kalmak yok. Şimdi yatıp biraz dinlenelim. Sabah yıldızlar sönerken evinizin yolunu tutun. Yollarda eğleşmeyin. Ne olur ne olmaz dünya halidir, hiç düşünülmeyecek şeyler başa gelir. Bir an şehre ulaşın. İşler beklemeye gelmez. Kuzuları da alın. Atın arkasından gelir onlar. Geç kalmayın. Bahtınız açık olsun.”
İki genç hemen isyan ettiler. Ama yaşlı kadın dinlemedi onları.
İkisine de sımsıkı sarıldı sonra, alınlarına birer anne busesi kondurdu. Yüzlerine daha bir dikkatle baktı. Sanki unutmamak istiyordu, iyice aklına yazmak…
“-Allah’a emanet olun yavrularım,” dedi titrek sesle. “Hep mutlu olun, hep iyi olun. Rabbim sizi korusun.”
Döndü arkasını, yüzünü göstermek istemedi. Ama farkında olmadan ağlıyordu. Ana kurt da can yoldaşının peşine takıldı.
Mağaraya girince çok güzel bir toprak kokusu dikkatini çekti. Kandilleri yaka yaka etrafa bakındı. Kokunun alt kattan geldiğini fark etti.
Yavaş yavaş merdivenden indi, Havuzunun yanına geldi. Artan güzel toprak kokusunun oradan geldiğini anladı. Suyun rengi de hafifçe bulanmıştı…
“Bir yerlerden toprak karışmaya başlamış,” dedi kendi kendine. “Ama çok yorgunum. Şimdi yatıp uyuyayım. Yüreğim de bir sıkıntı var bugün. Galiba kızıma çok alıştım. Ayrılık zor gelecek. Ama gelin ettim. İki yavruyu buluşturdum. Düğün edemedik. Belki de ondandır bu durgunluğum.”
Yavaş adımlarla yukarı çıkarken zorlandı. İki basamakta dinlendi. Odasına yetiştiğinde kandili yakacak gücü kalmadı. Kendini yavaşça yatağa bıraktı, sırt üstü döndü. Kurt da o güne kadar hiç yapmadığı bir şeyi yapıp yanına uzandı, başını omuzuna koydu. Ön patisini beline doladı.
Uykunun derin ve karanlık kuyusu kendisini içine hızla çekiverdi. O kuyuda ne kadar kaldığını bilemeden zamanlar geçirdi.
Sonra…Derinden derine bir ses duydu:
“-Ana… Ana! Uyan haydi. Uyan!”
Yavaşça gözlerini açtı. Hemen kapamak zorunda kaldı. Etraf pırıl pırıl parlıyordu. Ama direndi ışığa; göz kapaklarını araladı. Işığa alışınca karşısındakinin boylu poslu, uzun saçlı gencecik bir adam olduğunu hayal meyal fark etti. Çobanın geldiğini düşündü. Mırıldandı:
“-Evlat! Siz gitmediniz mi? Şehre, evinize gidecektiniz?”
“-Ana, onlar yola koyuldular. Şehre gidiyorlar. Ben de seni götürmeye geldim,” dedi karşısındaki. “ Ana, kalk haydi. Vakit daralıyor.”
Yavaşça yerinden doğruldu yaşlı kadın. Şaşkın şaşkın sordu:
“-Ama çocuklara vazifemi tam bitirdim mi ki gideceğiz?”
Parıltıdan tam yüzünü göremediği genç o ilahi sesiyle cevap verdi:
“-Bitirdin, hem de en güzel şekliyle. Haydi kalk. Şu kapıdan geçelim.”
Mavi gözlü yaşlı kadın yatağa, kurda sarılmış kendi bedenine baktı, gülümsedi, sordu:
“- Onları götürmeyelim mi?”
“- Uyusunlar bir zaman,” dedi karşısındaki. “Toprağı toprağa bırakalım. Biz gidelim.”
Yavaşça uzanan eli tuttu. Tavanda sarkıtların arasından yürüdükçe açılan kapıya baktı. Şaşırdı. “Ben bunları daha evvel niye görmedim ki,” diye düşündü.
Aslında yürüyor muydu, yoksa yukarıya doğru yükseliyor muydu, onu da anlamadı, belki de önemsemedi. Dışarı çıktıklarında dağın tepesindeydi; gözlerinin önünde şimdiye kadar görmediği güzellikte bir vadi vardı…
Tam o sırada Çoban ile yeşil gözlü kız vadinin öteki tarafındaki ormanı çoktan geçmişti; son dağın yamacından dolanıyorlardı.
Sabahın serinliğinde esen yel ikisinin yüzünü, kızın gür, güzel saçlarını, atın yelelerini, yerde mavi donlu küçük çiçeği ve bütün çiçeklerle yapraklarını okşayıp geçiyor; güneşin ilk ışıkları ileride, kocaman kayadan akan pınarın tertemiz suyunda rengârenk ışıltılar oluşturuyordu.
Kız Çobanın beline sımsıkı sarılmış, başını sırtına dayamış, gözlerini de yummuştu. Ama biraz sonra birden gözlerini açtı, doğruldu. Karşı dağa baktı, endişeyle konuştu:
“-Anamızın evi tam da karşıda, şu sivri yalçın kayanın altında. Uyanmış mıdır acaba? Keşe onu dinlemeseydik. Yanımıza alsaydık. Tek başına, yapayalnız!”
Son Kelimeyi bitiremedi; tuhaf bir sesle irkildi, başını kaldırdı. Sanki çok derinlerden gelen vurma sesiydi. Birileri yeraltında devamlı bir yere vurmaya başlamıştı sanki. Telaşla konuştu:
“-Sen de duydun mu? Dinle bak!”
Huysuzlanan at durdu. İki genç sesi duymak için dikkat kesildi. Yel sert rüzgâra dönüşüp hırçınlaştı, kuşlar sürüler halinde göğe yükselmeye başladı.
Çoban “Bir tuhaflık var. Ama ne,” diye düşündü; elini gözüne siper edip göğe, sonra da dört bir yana dikkatle baktı. Ardından hızla attan indi, yuları ileride duran sivri taşa doladı. Kızı da belinden tutup aşağıya tam çekmişti ki toprak titremeye başladı.
Ve… dağların yırtılıyormuş, birbirine hızla çarpıyormuş gibi hissettikleri, kulakları yırtacak kadar kuvvetli olan, derinlerden gelen o dehşet verici sesi duydular.
Şaşkınlık içinde sağa sola bakarken yer şiddetle sarsılmaya; sağa sola savrulmaya, inip çıkmaya başladı.
At birden şaha kalktı, acı acı kişnemeye başladı. Kız Çobana sarıldı.
İkinci ve üçüncü ses çok daha büyüktü. Kız ayakta durmaya çalışıp sesin geldiği tarafa baktı ve büyük bir acıyla çığlık attı:
“-Anam! Ah anam!”
Vadinin karşı tarafında, mavi gözlü yaşlı kadının “evim” dediği mağaranın bulunduğu dağ büyük gürültülerle parçalanmaya, yavaş yavaş çökmeye, koca koca kayalar yuvarlanarak, birbirine çarpıp, uçurumun dibinde akan nehre doğru inmeye başladı. Büyük bir toz bulutu göğü kapladı.
Sarsıntı o kadar şiddetliydi ki ayakta kalamayıp yere düştüler. Kız korkuyla çığlıklar atarak Çobana sarıldı, gözlerini yumdu. Bildiği bütün duaları okumaya başladı. Kuzular yanlarına gelip yere çöktüler.
At da yere çöktü, yan döndü. İki gencin yanına savruldu. Çoban hızla elini ona uzattı, yularından yakaladı.
“-Allah’ım! Sana sığınırım, yardım et,” dedi nefesi kesilerek.” Rabbim yardım et.”
Altlarındaki toprak hızla birkaç sefer ileri geri gitti, birkaç metre öteye kayıp durdu. Ama titremeler devam etti.
Gözlerini yumup korku ve dehşetten donmuş vaziyette öylece, ne kadar zaman geçtiğini bilemeden beklediler.
Önce sesler kesildi, sonra sarsıntılar yavaşladı ve bitti.
Genç kız yavaşça gözlerini açtı, korkuyla doğruldu, etrafa baktı. Karşı tarafı görünce çığlık çığlığa ağlayıp bağırmaya başladı:
“-Anam! Neler oldu sana! Ah anam!”
Çoban da fırladı yerinden. Etrafa bakındı. Bayırdan aşağı kayıp koca bir kayanın dibinde durmuşlardı. At da ayaklarının dibindeydi, beş kuzu da yanlarında. Bulundukları tarafta çok değişiklik yoktu. Ama vadinin öteki tarafında görüntü tamamen değişmiş, bambaşka bir manzara ortaya çıkmış; dağın yarısı nehrin yatağına uçmuş, kaç zamandır yaşadığı sevgili mağarası ile birlikte o havali yok olmuştu. Yerinde devasa bir çukur vardı şimdi.
Patlamalarla yıkılan dağın yarısı dimdik yalçın kaya halinde duruyor, Tepesine yakın yerde oluşan dev oyuktan akmaya başlayan büyük çağlayan hızla çöken kısmı dolduruyordu.
Dehşet içindeydi kız, döne döne, gözlerini ovalayıp tekrar tekrar baktı; düşündü: “Mağaram, en güzel günlerim orada idi. Şimdi suyun altında kayboluyor. Ah benim güzel, mavi gözlü güzel anam da.”
Ayakta kalamadı, dizlerinin üstüne düştü, çığlık çığlığa ağlamaya başladı.
Kızın yanına bağdaş kurup oturdu Çoban. Hiçbir şey demeden onun hıçkırıklarını dinledi bir müddet. Farkında değildi ama kendisi de ağlıyordu.
Sonra çok yakınlarda bir uluma duydu hepsi: At birden başını kaldırdı; kuzular melemeye başladı. Kız doğruldu, farkında olmadan sustu, korku içinde etrafa baktı, Çoban ayağa fırladı.
Yine tozu dumana katan rüzgâr çıktı; ardından ikinci ulumayı hemen ileride duyup başlarını çevirdiler.
Çoban şaşkınlıkla konuştu:
“-Bunlar bizimkiler!”
Daha ne olduğunu anlamadan iki kurt koşarak geldi, biri kızın üstüne atlayıp yüzünü yaladı; diğeri kuzulara koşup onları yokuş yukarı ormana doğru sürmeye başladı. At ayağa fırladı, kişneyerek şaha kalktı.
Kızın ayaklarının dibindeki kurt onu eteğinden çekiştirip ormanın bulunduğu tepeye çekmeye uğraşırken rüzgâr daha da şiddetini arttırdı; tozu dumana katıp uğuldamaya başladı.
O uğultu arasında bir ses duyar gibi oldu kız. Mavi gözlü yaşlı kadının yumuşacık sevgi dolu ama çok telaşlı sesi miydi, rüzgârın iniltisi miydi, anlayamadı:
“-Kaçın… Ormana doğru… Çabuk, ormana!”
Dehşet içinde ata yönelip kayadan yularını çözdü, bileğine doladı farkında olmadan. ayakta durup ne olduğunu anlamaya çalışan Çobanı kolundan tuttu, bütün gücüyle bağırdı:
“-Koş!”
Hepsi; önde kuzular ve kurt, ortada kızla at, arkada Çoban ile diğer kurt tam ormana yetişmişlerdi ki yine o dehşetli sesi duydular, sanki dağlar yırtılıyordu.
Arkalarına bakmadan deliler gibi koşup ormanı geçerken bütün canlıların kaçmakta olduğunu fark etti kız.
Tam ormanı çıkmışlardı ki yine toprak titremeye, ardından şiddetle sarsılmaya başladı. Ama durmadılar, hep koştular. Toprak sarsılmaktan, titremekten vaz geçene kadar koştular.
Sonra toprak sakinleyip durdu, uğultu durdu, rüzgâr durdu, toz, toprak yavaş yavaş yere çöküp durdu, her şey sarsılmayı, titremeyi bırakıp durdu.
At son defa sırtını titretip derin nefesler alıp durdu. Kız Çobana sarılıp durdu, kuzular birbirine yanaşıp durdu, Kurtlar yavaşça gelip kızın ayaklarının dibinde durdu.
Çoban ile kız ne zaman sonra kendilerine gelip arkalarına baktıklarında vadinin de ilk sarsıntıya yakalandıkları yerin de yok olduğunu, sadece o yalçın kayanın ayakta olduğunu gördüler!
Kız birden mavi gözlü yaşlı kadının gece söylediklerini hatırladı:
“-Yollarda eğleşmeyin. Ne olur ne olmaz dünya halidir, hiç düşünülmeyecek şeyler başa gelir; zorda kalırsınız. Bir an şehre ulaşın.”
Hıçkırıklar içinde yere oturdu:
“-Hissetmiş, diye inledi. Bizi geldiğimiz gibi göndermek istediydi. Anlamış demek ki. Hızla buralardan uzaklaşmamızı istedi. Ama niye kendi gelmedi? Ah niye?”
Çoban da yanına oturdu, iç çekip büyük bir kederle dedi ki:
“-Dünya rüyası bu kadarmış. İki garibi buluşturup yuvalarını kurdu, doğru yolu gösterdi. Melek olup cennete gitti. Ah anam ah!”
Kız göz yaşlarını elinin tersiyle silip ayağa kalktı:
“-Haydi hemen buralardan gidelim,” dedi hüzünle. ”Yollarda eğleşmeyin dediydi. Niye dediği şimdi ortaya çıktı. Başımıza neler geleceğini bilemeyiz. Ah anam, canım anam. Yine hayatımızı kurtardın anam!”
Çoban kızın ağlamaktan şişmiş gözlerine baktı.
“-Bize dünyalara değen bir miras bıraktı,” diye cevap verdi. “Yüce Rabbimizin izniyle, her ne yapacaksak yerinde, zamanında olmalı, derdi anamız. Haydi zamanı kaçırmayalım, gidelim.”
İki kurttan biri yine kızın eteğini çekiştirdi; ardından kuzuları bir araya getirdi. Diğer kurt yine arkaya geçti. Hızla toparlandılar.
Kız Çobanın koluna sımsıkı tutundu. Gönüllerinde derin hasret, kalplerinde engin bir keder, önlerinde kuzularla kurtlar, yanlarında at, hayatın bilinmezlerine doğru yürümeye başladılar.
