Türkiye’de eğitiminin sorunları derin ve bir o kadar da çok boyutlu. Dijitalleşme başta olmak üzere bunun siyasi, sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel, kontrolsüz göç veya güvenlik gibi pekçok boyutu söz konusu. Ancak bu sorunlar, ayniyle toplumda da mevcut. Bir başka ifadeyle okul sosyolojisinde olup biten hadiseler, cemiyette var olanların bir izdüşümünü oluşturmakta. Bu nedenle sorun, etin kokmasından daha derin bir gerçekliği vurgulamaktadır ki o da, ailelerden başlamak üzere tuza dair toptan bir yapı bozukluğu olarak çıkmaktadır karşımıza. Tabiatıyla, eğitimle ilgili sorunların çözümüne buradan başlamak daha doğru olacaktır.
Bu genel değerlendirmeden sonra konuyla ilgili bazı özel hususların altını çizmek gerekirse;
- Türkiye’de eğitimi sorunlu hale getiren ana nedenlerinde bir tanesi; siyaset ayrımı yapmaksızın ifade edelim, eğitimle ilgili plan, modelleme veya uygulamalar yapılırken siyaset kurumlarının, devletten ziyade kendi hususi çıkar veya gayelerini işin merkezine almalarıdır. Bu da, kısa vadede toplumdaki fay hatlarını derinleştirirken, orta ve uzun vadede ise devleti güçsüz bırakmaktadır. Bu nedenle Türkiye’de, şayet eğitim üzerinde bir değişiklik yapılacaksa, bunun temelini Cumhuriyetin kök değerleri oluşturmalıdır. Buna göre devleti ve milletine bağlı, aklı ve ahlakı güçlü, irfanı yüksek, fikri ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek ana gaye olmalıdır.
- Akademik olarak nitelikli çocuklar çoğunlukla, ailelerin maddi, manevi özverileriyle yetişmektedirler. Özel okulların yanı sıra, özel ders gibi maddi sarfiyat gerektiren hususlar muazzam boyutlara ulaşmış durumdadır. Bu da eğitimde fırsat eşitliğini önemli ölçüde ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle devlet, bu dengesizlik veya adaletsizliği ortadan kaldıracak tedbirler almalıdır.
- Okullardaki kriminal olaylar had safhalara ulaşmış vaziyettedir. Son üç, beş ayda yaşanan hadiseler bile kaygı verici boyutlardadır. Kuşkusuz, bunların en acı vereni, evvelki gün Kahramanmaraş’ta yaşanan menfur saldırı hadisesidir. Özellikle birbiri ardına yaşanan son iki okul saldırısı vesilesiyle bir kez daha görüldü ki Türkiye’de okulların ciddi bir güvenlik açığı söz konusudur. En azından benim gözlemlerime göre, devlet okullarının hemen hepsine, amiyane ifadeyle kafası esen, istediği gibi girip, çıkabilmektedir. Evlerin bir sınırı olduğu gibi, ülkelerin bir sınırı olması gerektiği gibi, okulların da bir sınırı olmalıdır.
Ayrıca burada sınırları belirlemek, okula olan aidiyet duygusunu güçlendirip, okul veya kurum kültürünün oluşması veya gelişmesini sağlayacaktır. Böylece öğrenciler “okulda olmak”tan “okullu olmaya” daha kolay geçiş yapabilirler. Öğrenciyi eğiten ana faktörlerden birisi de okul veya okullara hakim olan bu kurum kültürüdür.
Öte yandan problemin çözümünün sadece bir güvenlik sorunu olmadığının farkındayız; ancak özellikle bizim gibi, günden güne daha kaotik hale gelen toplumlar için güvenlik tedbirleri, büyük sorunun çok önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. Bu nedenle “özel güvenlik” adı altında uygulanan yetkisiz, soft, yumuşak veya light güvenlik uygulamaları bu sorunu çözmez, çözemez. Bu anlamda milletin çocuklarını, devletin polisine emanet etmek gerekir. İhtiyaç duyduğu yer ve zamanlarda millet, devletini yanında görmek ister. Burada, böyle bir ihtiyaç olduğu açıktır.
- Meselenin güvenlik boyutu teminat altına alınır ve okul ortamına huzur gelirse, idareciler başta olmak üzere öğretmenler de asıl işlerine yoğunlaşma imkanı bulurlar. Böylece, sistem çalışmaya başlar ve istenen sonuçlar da peşi sıra gelir. Ayrıca öğretmenlerin, eğitim/öğretim için eğitildiklerini unutmamak gerekir. Bir başka ifadeyle onların asıl gücü kaslarında değil, kalemlerindedir.
- Öteden beri Türk devlet geleneğinde Cami, Kışla ve Medrese günlük siyasetin daima dışında tutulur. Veya en azından bunun önemide dair böyle güçlü bir motto söz konusudur. Tarihi tecrübe bize, Balkan Savaşları başta olmak üzere kurumların iç içe geçtiği durumlarda devletin nasıl zaafiyete maruz kaldığını/kalacağını acı şekilde gösterir. O nedenle özellikle bu kurumların devlet içerisinde özel ve belli ölçüde özerk bir konumunun olması elzemdir.
Buradan yine eğitim konusuna geri dönecek olursak, bir bütün olarak ülkenin eğitim faaliyetlerini yürüten kadroların ehil ve devlete olan sadakatlarının tam olması gerekir. Herhangi bir siyasi renk ayrımı yapmaksızın ifade edelim; eğitim kurumları, Cumhuriyetin temellerini sarsacak veya devlet yapısını bozacak şekilde ülke içindeki dini, siyasi veya etnik grupların egemenliği altına girmemelidir. Aksi halde yakın geçmişte acı şekilde tecrübe ettiğimiz gibi, devletin varoluşsal bütünlüğü ve devamlılığı tekrar telafisi güç sınamalarla karşı karşıya kalabilir. Ayrıca, Kur’an’ın talimatıyla “emanet” ehline verilmelidir!… Zira ehliyet veya liyakat, adaletin ta kendisidir.
- Koordinatörlükler: Burada aklımıza gelen bir öneriyi de paylaşarak, mevzuyu tamamlayalım. Buna göre 4 veya en fazla 5 okulu içine alacak şekilde koordinatörlükler oluşturulmalıdır. Bu yapılar, ilgili okullarda ortaya çıkan dijitalleşme başta olmak üzere sosyolojik, psikolojik, ekonomik, kültürel veya güvenlik gibi eğitimin, özellikle eğitim dışındaki sorunlarına yoğunlaşmalıdır. Bu koordinatörlüklerde yetkinleşmiş öğretmenler de görev alabilirler; ancak bunun ideal hali, kamu hizmeti verebilecek yüksek öğretim okullarından mezun olmuş kişi veya kişiliklerdir. Bunlar, direkt olarak ilçede kaymakamlıklara, illerde ise valiliğe karşı sorumlu olmalıdırlar. Bu koordinatörlükler, okul idaresi ve rehberlik servisiyle iş birliği içerisinde, okullardan gelen verileri/sorunları toplayıp, analiz ettikten sonra, devletin ilgili kurumlarıyla koordineli şekilde çözüm aramalıdır. Ve bulunan çözümleri de ilgili okullara aktarmalıdırlar. Böylece bir yandan eğitim, öğretim kadrosu bu yükten kurtulurken, bir diğer yandan da sorunların halli yönünde gerçekçi çözümler ortaya çıkacaktır.
Girişte vurguladığımız gibi, Türkiye’de eğitimin sorunları derin ve çok boyutlu bir durum arz etmektedir. Ancak, bunların her biri ayrı birer dosya oluşturacak ebattadır. Haliyle bütün bu sorunları burada ifade etmeye kalkmak, bu yazının sınırlarını aşar. O nedenle şimdilik bu genel değerlendirmeyle yetinelim.
Bitirirken son bir not olarak, bu okul saldırılarında, güneydeki haydut devletin herhangi bir dahlinin olup olmadığı üzerine de ayrıca düşünmek gerektiğine dikkat çekmek isteriz.
Prof. Dr. İbrahim ÇETİNTAŞ
KSÜ İlahiyat Fakültesi
