Ömürler elbette birer “metin”dir!
Metin deyince, her ömür bir kitap değil tabiî.
Bâzı ömürler bir risâle, bâzıları bir sayfa, kimisi paragraf, bâzıları sâdece bir cümle! Tamamlanmamış bir hece olarak kalakalmak da var ihtimaller arasında.
…
Kimbilir, belki de bütün hayatımız bir “şehâdet hikâyesi”nden ibâret!
Belki “Lâ ilâhe illallah”ın son merhaledeki fiilî anlamı:
“-Elde var Bir!..” diyebilmek, hayat hikâyemizdeki Zâtî Tecellîler’i toplamaktır!
Daha kabiliyetlilerimiz târihi, hikmetin yekûnunu da toplama çabasında. Muhakkak ki onlar beşerin yıldızlarıdır ve biz o kıvâmı bulanlara hürmetkârız elbette; lâkin herkesin önünde, “okuyacağı”, okuyarak toplayıp, üzerine “Eşhedü…” diyeceği bir özel yekûn, her bir şahsa âit ve özel bir tablo duruyor… O’na şâhit olacağız!
Bu şehâdet ediş, öyle bir kurbiyet yaratmalı ki, şâhid olduğumuz da bize hüsn-i şehâdet eylesin…
Musalla taşına konduğumuz zaman, bizi uğurlayacak cemaate imam efendi tarafından sorulan:
“-Nasıl bilirdiniz?” suâlini bir daha düşünmek şart!
Bu kavga ve itiş kakışlarla hayat güzergâhımızdaki örselediklerimizin aslî mâhiyetini anlayabilsek, “kim” olduklarını fark etsek, kaşlarımızı çatabilir, yerimizden kıpırdayabilir miydik acaba?
Bu durumda, Vaktin Hakikati’ne hısım olmaya uyandırmıyorsa temenniler, hayır dilekleri, günaydınlar… neyi çözmüş, hangi vakti aydınlatmış olur?
Boş boş lafcıklar, yerlerde sürünen ölü kelimelerden mâmül maskeler?!..
Ne söyleyene yarar, ne dinleyende bir anlam uyandırır…
…
Kendi cenâzemizde, musallaya cemaat içinden bakma imkânımız olsaydı!
…
Hepimizin bir masalı var.
Nereden istersen oradan başla!…
Mârifet, rûhumuzda getirdiğimiz Tevhid emânetini şu kesret âleminde açılmamış bir gonca olarak çürütmemek!
Hepimiz birer Nefha-yi İlâhî, hepimiz tek nüsha, hepimiz özel, hepimiz çok güzeliz… Her birimizdeki farkımız, Tevhid sırrımız!
Devran dönmeden, mevsim geçmeden o goncalar açılmalı; alacağını almalı âlemden, vereceğini vermeli… Kim ne alır kim ne verir, onu da herkes kendi bilir.
