Türkiye’de siyasetin hangi şartlara tâbî olduğu hakkında üç aşağı beş yukarı herkes bir ortak kanaate sahiptir.
Kanunların suç saydığı, resmî ideoloji tarafından belirlenmiş yasaklı alanlar var, sermaye merkezleriyle çatışmadan yürüyebilme zorlukları var, tabu kurum ve konular var, en azından siyasetin finansı adına bir yerlerle/kişilerle giriştikleri garip ilişkiler, karanlık teşebbüsler var… Var oğlu var!
Ama siyasetin kendi ekseninde yürüyebilmesi, hedefiyle buluşması için de bunca mayınlı yolda bir sürü zikzak çizerek yürümesi mecburî. Dolayısıyla genel dengeler içinde bir zaman ak dediğine başka bir zaman kara der, bir zaman ittifak ettiklerini başka bir zaman arkasından vurur! Memleketimizin seçkin siyasileri de aynı sıkıntıları paylaştıkları için birbirlerinin hallerinden bal gibi anlarlar.
Yüzyüze bakamamak gibi bir ayıpla kendilerini bağlamazlar! Karşılaştıklarında sarılır öpüşür “siyasetin gereğiydi” der geçerler…
Az örnek yok!
En “temiz” addedilen siyasetçilerde bile bu tuhaflıklardan istediğiniz kadar örnek bulursunuz.
Bana tuhaf gelen şey siyaset yazarları!
Hele kendi namına bir siyasi hesabı veya müttefiki siyasetçi olmadan siyaset yazanlara, böyle iddialarla meydana çıkanlara Allah yardım etsin. Kesinlikle kritik bir kavşakta burnu üstüne pisliğe düşmeleri kaçınılmaz oluyor. Tuttukları siyasetçiler kıvrak ataklarla pisliklerinden silkinirken, olan onların izindeki yazar taifesine oluyor!
Siyasetçi için aslolan hedefe yürümektir ve bu yürüyüşteki mevziî ters hareketleri “hedefini kutsayarak” tevil edebilirken, “suret-i hak” üzerine yazdığını iddia eden siyaset yorumcuları ne kadar sakil mevkilere, “çukur”lara düşüyorlar… Siyasetçi mazur olmasa da anlaşılabilir! Ya sana ne oluyor “azizim”!?
Üzücü durumlar…
“Susma hakkı”nı kullanma özgürlükleri de kalmıyor tabii. Gazete yönetiminin yürüttüğü kampanyaları ıskalayan bir “yazar”ın ekmek kapısı, gazete köşesi kapanıyor çünkü…
Bazı “eski dostlar”ın siyaset yazılarını okumak, son günlerde kalp ağrılarına sebep oluyor..
