En Büyük Güç Adâlettir

Evvela Mübarek Kurban Bayramınızı kutluyorum, Mavi Gezegenimize hayırlar ve uğurlar getirmesini Yüce Allah’tan diliyorum.

Sonra da…

Son günlerde Sevgili Türkiye’mizde yaşananları düşününce adalet terazisi gözümün önünden gitmiyor…

Adalet… Adalet olmadan hiçbir şey yürümez! Adaletten en küçük bir sapma misliyle, ağır faturalarla karşımıza mutlaka gelir, er ya da geç!

Aklımda da Özbekistan gezisi ve Taşkent’te okuduğum bir vecize:

“EN BÜYÜK GÜÇ ADALETTİR.” 

(“Kuch adolatdadur”)

Bu veciz ifade, Timurlu devlet felsefesinin ve adalet anlayışının hulasası.

Emir Timur’a ait bu veciz söz. Yani Emir-i Türkistan’ın muhteşem bir sözü…

Ve… Özbekistan’ın başkenti Taşkent’te, Emir Timur Meydanı’nda çok başarılı bulduğum heykelinin kaidesinde bu vecize yazılı hem de dört dilde, Özbekçe, Rusça, Arapça ve İngilizce.

Emir Timur…

İrade ile kaderin buluştuğu hayat macerasıdır Emir Timur’un arz üzerindeki yürüyüşü:

Yıl 1336, aylardan Nisan, Nisan’ın sekizi…

Çağatay Hanlığının sınırları içinde bulunan Şehr-i Sabz Şehrinin Ilgar Hoca Köyünde bir bebek dünyaya gelir…

 Esatire göre bebeğin saçları beyazdır, avucunda kan vardır. Kan cihangir olacağının, beyaz saç da çok genç yaşta olgunlaşıp güçlü hükümler vereceğinin işareti kabul edilir.

Babası Barlas boyunun önderi Emir Muhammed Turagay’dır, annesi Tekina Hatun.

Çocukluğu ile ilgili fazla bilgi yok. Ama bozkırın yaman şartlarında bir Alperen olarak yetiştirildiği hayatının akışından belli. Zira idare etiği hiçbir savaşta yenilmeyen, en zor şartları kendi lehine çeviren askeri bir dehadır o.

Uzak ufukları okuyan ender siyasetçi, müthiş bir satranç üstadı, at binme ve kılıç oyunları, yüzme ustasıdır.

O, Orta Asya’nın bozkırlarından yola çıkıp Timurlu İmparatorluğu’nu kurmuş, seferleriyle Avrasya’nın kaderini değiştirmiş hükümdardır. Destansı hayatı yalnızca savaşların değil, aynı zamanda Semerkant’ta kurduğu kültürel ve bilimsel mirasın da hikâyesidir.

Öyle ki Orta Çağda Timurlu Türk Rönesansının temel direğidir. Sadece asker ve devlet adamı değil, aynı zamanda sanatkârların, bilim adamlarının koruyucusu, destekleyicisi, tekrar edelim, ünlü Uluğ Beyin Dedesidir.

Başkent Semerkant onun zamanında dünyanın sayılı kültür ve bilim merkezlerinin ilk sıralarında yerini alıyor…

Her uğradığı, savaştığı ve yendiği ülkelerde arzusu bilim adamlarını, sanatkârları Semerkant’a götürmektir.

Emir Timur, bir yandan “bozkırın kılıcı” olarak anılırken, diğer yandan Semerkant’ta kurduğu düzenle “medeniyetin hamisi” ilan ediliyor. Lakabı Küregen. Yani Cengiz Han Sülalesinin damadı.

Ve… Timur hiçbir zaman ‘han, sultan, padişah’ gibi unvanları kendi adının yanına koymamış. O Cengiz Han Sülalesinin Gürgânı, Amir Timur’dur.

Gur-ı Emir Timur’a doğru yürürken hayal ediyorum. Buralarda, belki de adım attığım tam da bu yerde Emir Timur Uluğ Beyi elinden tutmuş gezdiriyordu bir solukluk dinlenme vaktinde, kim bilebilir ki?

Ya da oğlu Şahruh ile bir düşüncesini paylaşıyordu şu köşenin başında belki de…

Evet, lakabı Küregen veya Gürgân. Kazan Hanının kızı Saray Mülk Hatun ile evlenip Cengiz Han sülalesine damat olmuş.

Neticede 1370 yılında Semerkant’ta tahta oturarak Timurlu Hanedanını kuran Emir Timur, Çağatay Hanlığının çözülüşünden doğan iktidar boşluğunu üstün zekâsı ve müthiş stratejisiyle doldurup Maveraünnehir başta olmak üzere batıda İzmir, doğuda Çin’e kadar uzanan büyük bir coğrafyada hakimiyet sağlamış.

Bu yükseliş, efsanelerin, destanların çok olduğu dönemlerde dahi hükümdarların güçlerinin ve başarılarının sadece ordularıyla değil, aynı zamanda akılla, bilgiyle, uzak ufukları okumakla çok yakından ilgili olduğunu da göstermektedir.

Kahramanların esatiri hayatlarını okuyunca bazan bir piyonun nasıl şahın yerine geçebildiğini bazan da şahın bir piyona nasıl yenik düşüp her şeyini kaybettiğini görmek, ruhlarının derinliklerinde yaşadıkları o karmaşaları veya ileriye yönelik hamleleri hayretle fark etmek ve neticede şaşırmak o kadar olağan ki…

Yıldırım Bayezid ile Ankara Savaşı aklıma geliyor Emir Timur’un türbesine giderken. Cengâver Timur için çok zor bir savaş olmuş mudur acep?

Acaba Yıldırım ile inatlaşmasa mıydı?

Aklıma neler gelmiyor ki: Deli cesaretine sahip olan korkusuz Yıldırım Bayezid Kosova Meydan Muharebesinde kardeşi Şehzade Yakup ile müthiş bir kahramanlık gösterir.

Yakup Çelebi otuz yaşlarındadır, zarif bir Alperen, yiğit bir cengaverdir. Savaş meydanından kaçan düşman askerlerinin peşine düşer.

Ah kader!

Kader!!! Nasıl da acımasızsın!

İşte tam o sırada Miloş Obiliç adlı suikastçı Sırp askeri Osmanlı’nın üçüncü Padişahı I. Murad Hüdavendigar’ı bıçaklayıp şehit edince…

Ağladığım en hazin hadiselerden biri yaşanır o savaş meydanında.

Osmanlı paşaları hemen Beyazıt’ı Padişah ilan edip Şehzade Yakup’tan babasının ölümünü gizlerler tarihi kaynaklara göre ve bir ulak gönderip takibi bırakmalarını padişah babasının istediğini iletirler.

Geri dönen Şehzade Yakup Çelebi, babası I. Murad’ın şehit düştüğünü bilemeden savaş meydanında kurulan Otağ-ı Hümayuna girince taht mücadelesini önlemek iddiasıyla yay kirişiyle boğdurulur!

Bu hadise orduda büyük bir infial yaratır.

Kimi tarihi kaynaklara göre bu elim hadisenin Timur ile yapılan Ankara Savaşına kadar uzanan, suya atılan taşların yarattığı, yavaş yavaş yayılan dalgalar gibi derin bir etkisi vardır.

Ankara Savaşı… Ah Ankara Savaşı!!!

Olmazlardan yola çıkılarak olması şart hale getirilen ve Osmanlıda çok büyük bir zelzele yaratıp neredeyse devleti yıkılma noktasına sürükleyen savaş…

Bu savaşa giden kederle, ihanetle dolu yolun ilk taşlarını dizen iki isim: Ahmed Celâyir ve Karakoyunlu hükümdarı Kara Yusuf…

Kimi kaynaklara göre Emir Timur ne zaman ordusuyla Azerbaycan, Tebriz veya Bağdat üzerine yürüyüp buraları zapt etse, bu iki hükümdar onun önünden kaçar, savaşa girmekten korkarlar.

Emir Timur’un uzak seferlere, meselâ Hindistan seferine çıktığını haber aldıkları an, Celâyir hükümdarı Ahmet Celayir ile Karakoyunlu Kara Yusuf vur kaç taktiği ile saldırıya geçer, Timurlu valileri öldürür, toprakları geri alır ve O’nun kurduğu düzeni, garnizonları ve lojistik hatları sürekli yok etmeye çalışır.

Bununla da kalmazlar, İpek yolunu kullanan Timurlu ticaret ve hac kervanlarına büyük zararlar vermekten geri durmazlar…

Emir Timur için artık bu iki kişi çıban başı, birer eşkıyadır.

Kimi kaynaklara göre de Emir Timur Çağatay Devletinde yetişip vezirlik yapmış bir liderdir, kendi devletini Cengiz İmparatorluğunun devamı saymakta, İlhanlı’nın ardılı olan Celayirleri ve Karakoyunluları kendine tabi kılma arzusundadır.

Her netice sebep ya da sebeplerin evladıdır değil mi: Emir Timur’un önünden kaçan Celayirli Ahmed ile Karakoyunlu Kara Yusuf Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’e sığınır!

Sığınırlar da boş mu dururlar? Durmazlar!

Deli cesaretine sahip Yıldırım Bayezid’e Timur ile ilgili çok fena dedikodular anlatırlar…

Timur ile Yıldırım arasında mektuplar gider gelir, ama ne mektuplar!

Bu mektuplarda Timur çok temkinlidir ve tam bir strateji ustasıdır; Yıldırım da mizacına uygun şekilde açıkça meydan okur, hem de çok büyük yeminler ederek!

Savaş artık kaderdir!

Ama… Gözünü budaktan sakınmayan, yiğit cengâver Yıldırım savaş meydanında ihanet üstüne ihanete uğrar:

Anadolu’da hüküm süren ve Yıldırım Bayezid’in yönetiminden memnun olmayan Germiyanoğulları, Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beylerinin sipahileri ile Karesioğulları Beyliğinin askerleri, savaş meydanında, Timur’un ordusunun ön saflarında eski beylerini görünce sancaktarlarının işaretiyle bir anda saf değiştirip Osmanlı ordusuna arkadan saldırır;

Ordunun önünde savaşması gereken binlerce kara tatar taraf değiştirir;

Savaşın gidişatının iyi olamayacağı ortaya çıkınca Yıldırım Bayezid’in şehzadelerinden Süleyman Çelebi, Vezir-i Azam Çandarlı Ali Paşa ve diğer erkanı askerlerini kırdırmamak gerekçesiyle savaş alanını terk eder, Edirne’ye geçen Veliaht Süleyman Çelebi kısa bir müddet sonra Sultanlığını ilan eder;

Mehmet Çelebi ise son anda esir olmaktan kurtulup askerleri ile Amasya’ya çekilir;

Yenildiğini kendine anlatanları dinlemeyen Yıldırım Bayezid son ana kadar savaşır…

Neticede kendisi de atı da yaralanır, yanından ayrılmayan oğulları Musa, İsa ve Mustafa Çelebiler ile esir düşer…

Yıldırım’a sığınan Celayir Sultanı Ahmet ile Karakoyunlu Kara Yusuf ne mi yapar?

Celayir Sultanı Ahmet Osmanlı Ordusunun savaş hazırlıklarını görüp kendileriyle ilgilenilmeyeceğini anlayınca bunu fırsata çevirir, Çubuk Ovasından son sürat kaçar, Bağdat’a gider, Timurlu Valisini kovar ve tahtına oturur!

Ama… Emir Timur Bağdat’a ordu gönderince Memlûk Sultanına sığınır!

Karakoyunlu Kara Yusuf daha mert çıkıp Yıldırım Bayezid’in yanında savaşa katılır. Lâkin Yıldırım Bayezid’in mağlubiyetiyle birlikte Memlûk Devletine kaçar!

Memluk Sultanı da Timur’un hışmından korkup bunları Şam’da hapseder!

Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid Emir Timur’un otağına esir olarak getirildiğinde büyük ihtimalle çok yorgundur, uğradığı ihanetler ve beklemediği bu yenilgi onu perişan etmiştir. Ancak yiğitçe durur.

Türk’ün savaş geleneğidir: Timur esir düşen Osmanlı Sultanına hürmette asla kusur etmez, otağında ağırlar, onu teselli eder, bu savaşın bir kader olduğunu ifade eder ve kendisine iyi davranılmasını emreder…

Ama… İhanet üstüne ihanete uğrayan büyük cengâver, Osmanlı’nın dördüncü Padişahı Yıldırım Bayezid’in sonu gerçekten de çok hüzünlü:

Bazı kaynaklar Esir tutulduğu Akşehir’de yaşadığı dayanılmaz kederden ve hastalıktan dolayı vefat ettiğini, bazı kaynaklar da yüzüğündeki zehri içerek ötelere geçtiğini yazıyor…

Emir Timur yiğitler yiğidi Osmanlı Sultanı Yıldırım Bayezid’in ölümüne çok üzülür, İslami gelenek doğrultusunda cenazesi ile ilgili bütün işlemleri yerine getirtir ve oğlu Musa Çelebi’ye hil’at giydirip, kılıç kuşatır, Osmanlının idaresine onu tayin eder ve babasının cenazesini Bursa’ya göndermek üzere kendisini serbest bırakır.

Yıldırım’ın eşlerini de serbest bırakır, Ortodoks Oliverea Despina Sırbistan’a döner…

Veliaht olarak düşündüğü Şehzade Süleyman’ın Bizans İmparatorundan kardeşlerine karşı savaşmak için yardım talep etmesi, karşılığında birtakım yerleri Bizans’a geri verme sözü de ayrı bir üzücü anlaşma olarak tarihin kederli sayfalarında yerini alır…

Ya annesi Türk olan Çelebi Mehmet? Kolay mıdır Ankara Savaşı’ndan kardeşleriyle yıllarca süren taht mücadelesi vererek bölük pörçük olan Osmanlıyı toparlamak?

İşte bu çaba, genç yaşına rağmen onu “devletin yeniden kurucusu” yapar.

Yapar ama… Osmanlıyı toparlamak için insanüstü gayret sarf eden 32 yaşındaki Çelebi Mehmet’in yorgun bedeni ve ruhu böylesi olağan dışı ağır yükü artık taşıyamaz. Atının üstündeyken felç geçirir, düşer. Kısa bir müddet sonra gencecik yaşta ötelere geçer…

Kafileyle yürüyorum ve Şehzade Yakup’u, Yıldırım Bayezid’i, Emir Timur’u hüzünle düşünüyorum:

Acaba Şehzade Yakup yaşasaydı, Sultan Bayezid Emir Timur ile böylesi vahim bir kavgaya girişir miydi? Girse bile acaba böylesi bir yenilgi olur muydu?

Ölüm tarihleri de yakın iki hükümdarın. Yıldırım Bayezid, 8 Mart 1403’te Akşehir’de ötelere gidiyor.

Emir Timur’a gelince: Timur, 1404’te çıktığı Çin Seferi sırasında hastalanır. 18 Şubat 1405’te Otrar’da fani dünyadan göç eder. Semerkant’taki Gur-i Emir Türbesi’ne toprağa emanet edilir…

Ve…

Son Yolculukları iki hükümdarın da şu gerçeği hatırlatmaz mı: Yükselmek için çabalamak, ama aynı zamanda faniliği kabul etmek ne kadar da zor!

Geriye büyük bir imparatorluk, çok iyi yetiştirdiği evlatlar, torunlar bırakır Timur ki onlardan biri ve canı kadar sevdiği ve dünyanın sayılı bilim adamlarından biri olan Uluğ Beydir…

Efsanelerle, inanılmaz hadiselerle dolu, kaderin var olduğunu anlatan dönüşlerle dopdolu bir hayat… Şehirlerin alınışı, kalelerin düşüşü, edebiyatın, sanatın ve ilmin yükselişi, her meydan okumada bir stratejik ders, neticede Emir Timur’un yükselişi…

Onun hikâyesi, ihtişam ile faniliğin ikiliğini taşıyor. İmparatorluklar yıkılır, şehirler harap olur, fakat insanın irade ile kader arasındaki yürüyüşü durmadan devam eder.

Tertemiz, bakımlı, ağaçlarla, çiçeklerle süslü, geometrik kesimli taşlarla süslenmiş yollardan ve büyük bir alandan geçiyorum bu düşüncelerle.

Adımlarımız bizi Gur-i Emir Timur’a getiriyor. Muhteşem yapı artık karşımızda!

Türbe Emir Timur’a ve ailesine ait. Muhteşem Timurlu Mimarisinin en görkemli örneklerinden. Maveraünnehir bölgesinin en önemli mimari simgelerinden biri o zamanlar, Elbette Semerkant da Özbekistan’ın kalbi.

1399 yılında inşaatı Timur’un torunu Muhammed Sultan Mirza tarafından başlatılıyor.

Şu kadere bakınız, 1405 yılında Timur’un ölümünden hemen önce bitiriliyor.

37 metre yüksekliğindeki kubbesi Timurlu mimarisinin en zarif örneklerinden ve tezyinatı Timurlu sanatının zirvesini temsil etmekte: Turkuaz ve lacivert çiniler, yapıyı Timurlu- İslam mimarisinin en göz alıcı örneklerinden biri haline getirmiş.

Avluya açılan, mavi, beyaz renkli çini panolarla süslenen eyvan son derece dikkat çekici ve güzel.

Timur ve ailesine ait sandukalar, mermerden yapılmış. Üzerleri zarif yazılarla süslenmiş. İç duvarlarda turkuaz, lacivert ve beyaz renklerin hâkim olduğu çini panolar saatlerce durup seyredeceğiniz, ardından da uzun uzun düşüneceğiniz kadar albenili.

İç mekân tezyinatı da çok dikkat çekici ve güzel: Türbenin içinde, özellikle kubbenin iç kısmında altın varaklar kullanılmış. Geometrik desenlerle tezhip kompozisyonları fevkalade uyumlu: İç mekândaki mavi, turkuaz renkleri gökyüzünü ve sonsuzluğu; altın, İlahi ışığı ve hükümdarlığın ihtişamını; geometrik desenler, yıldız motifleri kozmik düzenin ve Allah’ın birliğini ifade ediyor.

Hulasa: ol bu sebeple Gur-i Emir’in tezyinatı Timurlu Mimarisinin zirvesi olarak kabul ediliyor.

Lacivert gökyüzünde ışıl ışıl parlayan yıldızlar gibi medeniyetin ışığı olan bu muhteşem yapılar, sadece bir bina, medrese, saray, kervansaray, han değil, onlar bize tarihi anlatıyorlar, zaferleri, yenilgileri, hüzünlü hayatları fısıldıyorlar, güzelliği, sanatın yükselişini, ilmin inanılmaz gelişimini de.

Bu Bayramda duamız o ki bu sıkıntılı, her açıdan Sevgili Türkiye’mize ve dünyaya çöken boğucu toz bulutu, bu gaflet üzerimizden kalkar da tertemiz bakışla ufukları görür ve okuruz…

Artık virgül koyalım bu içli yazımıza: Adalet diyelim, en başta da en sonda da ilk nefeste de son nefeste de!

Bütün gidenlerimize, kahramanlarımıza, şehitlerimize rahmetlerle Allah’ın selamını gönderelim.

Ve…

Birkaç minyatür: Bu defa Emir Timur’un hayatından…

Bayramınız bayram olsun, hayra karşı geliniz Efendim…

Yazar
Suzan ÇATALOLUK

Bu websitesinde farkı kaynaklardan derlenen içerikler yayınlanmakta olup tüm hakları sahiplerinindir. Sitedeki içerikler atıf gösterilerek kaynak olarak kullanlabilir. Yazıların yasal sorumluluğu yazara aittir. Tüm Hakları Saklıdır. Kırmızlar® 2010 - 2026

medyagen